Wednesday, November 27, 2019

Alevilere dair bir not

Alevilik/Bektaşilik hadisesiyle ilk tanışmam 1977’dir. Yaş 21, daha önce kulağıma çalınmış elbette, ama kanlı canlı görmek başka.
Sevgili bir dostumuz Hacıbektaş’ın ileri gelen ailelerinden birinin kızıydı. Festival münasebetiyle gittik, birkaç gün evlerinde konuk olduk, sohbet ettik, çok şey öğrendik. Osman Kavala ve Yıldırım Türker’le üçümüz. Aynı yıl ve ertesi yıl yolumuz Dersim’e düştü. Mazgirt ve Ovacık’ta vakit geçirdik, Munzur gözelerini ziyaret ettik. Eğitildik.
78’de Osman’la beraber Hatay Samandağ. Sahildeki Hızır Makamı’nı tavaf ettik, antik doğa dinlerini tartıştık. 1989’da gene yolum düştü, Hızır Makamı’nın ak sakallı dedesiyle sohbet ettim, bana ısrarla Nusayri inancının İslam’la bağdaştığını kanıtlamak için çabaladı. Sonra bilgili bir arkadaş eşliğinde dağda Arabi adını verdikleri dergaha yürüdük, epey öykü dinledim. (Şimdi yolu asfaltlamışlar, o zaman yeni dozer girmişti.) 2000 olmalı, yine Hatay’da arabaya bir otostopçu aldım. Genç bir adam, hayli bilinçli Alevi militanı çıktı, bir saatten fazla ben sordum o anlattı. Sonra 2011, Paris’teki Ulusal Kütüphane’de Suriye Alevilerine ilişkin Fransız idaresi zamanında yazılmış birkaç rapor ve makale buldum, okudum.
91’de Budapeşte’de Gül Baba türbesini, 93’te Eskişehir Seyitgazi’deki dergahı, 99 olsa gerek Darende’de Somuncu Baba dergahı ile çilehaneyi ziyaret ettim. Her seferinde bulabildiğimi okuyup cehaletimi hafifletmeye gayret ettim.
2004-2005’te bir şey için gerekti, Erdebil Dergahı, Haydar, Cüneyd, Şah İsmail hakkında üstüste birkaç kitap okudum. Tarihi süreç ilk o zaman kafamda netleşti sanırım. 2014’te hapisteyken Hatayi Divan’ını baştan sona gözden geçirdim. Asıl amacım kelime avlamaktı tabii, ama içerik de iyi kötü kafamda yer etti.
Yani uzman filan değilim ama büsbütün bilgisiz de sayılmam.
*
Anladığım şu.
Alevilik, memlekette çeşitli zamanlarda ve çeşitli gerekçelerle İslami egemen kültüre boyun eğmeyi reddeden grupların en önemli ortak platformlarından biri olmuş.
1. Başlıca unsurlarından biri Türkmenler. İslami öğretinin cenderesine girmeyince, doğal olarak, eski Animist mit ve törelerinin bir kısmını korumuşlar. Sadece “Animist” demek de doğru değil sanırım, çünkü bildiğiniz gibi Türkler 750 ile 1250 arasındaki yarım binyılda Budizmle, Maniheizmle ve Nasturi Hıristiyanlıkla da epey haşır neşir olmuşlardı. Alevi masal ve destanlarında bu dinlerin de izini okumak mümkün.
Şöyle de bakabiliriz: şehirlerde ve trafiği yoğun olan yerlerde İslami otoritenin baskısına direnmek güç. O yüzden taşranın en kuş uçmaz yerlerinde, formel medeniyetten en uzak yaşayan unsurlar, dini non-konformizmi koruma şansını elde etmişler.
2. Alevi nüfusun yaklaşık yarısı, en azından %40’ı Kürt ve Zaza. Orta Asya ile bir alakaları yok. Bir dizi Zerdüşti veya Hıristiyan-Ermeni geleneğini korumuşlar. 
3. Arap Alevileri belirgin bir şekilde Ortadoğu Hıristiyanlığının izlerini taşıyor, 1500 yıl öncenin Hıristiyan simge ve polemiklerini tartışmaya devam ediyorlar. Keza Arnavut Bektaşileri Rum Ortodoks geleneğinin izlerini üzerlerinden atmış değiller.
4. Tahtacılar, Çepniler ve Abdallar gibi marjinal grupların Aleviliği belki etnik bir kökenden ziyade toplumsal işlevle ilgili bir dışlanmanın sonucu. Toplumsal düzenin dışında yaşıyorsan, toplumun resmi ideolojisine de pek kulak asmazsın.
İslam’dan çıkmanın cezası, biliyorsunuz, ölümdür. Ehlibeyt yandaşlığı, dinden çıkma suçunu işlemeden İslam’a uzak durmanın tek legal yolu olmuş. Daha doğrusu yarı-legal: çünkü 16. yy’ın kriz günlerinde İslam fakihleri Kızılbaşların katline fetva vermişler; sonraki zamanlarda da dönem dönem o fetvaları hatırlamışlar. Beş benzemezi bir araya getiren ortak zemin bu tehdittir sanırım. Açıkça Muhammed’i terk edemiyorsan, Ali’ye sarılırsın.
1470-80’lerden itibaren tüm Osmanlı toprakları Erdebil’den esen ihtilal rüzgarının etkisiyle dev bir ayaklanmaya tanık olmuş. Bugün bildiğimiz şekliyle Ali inancı üzerine kurulan Alevilik o ayaklanmanın potasında şekillenmiş. Sultan II. Bayezid ayaklanma ile düz yoldan baş edemeyeceğini hissedince Alevi itikadına yakın fakat Osmanlı’ya sadık bir versiyonunu örgütlemeyi akletmiş. Bektaşilik de öyle doğmuş. Bir tür Ortanın Solu diyelim.
*
Luwi diye bir halk ve Luwice adlı dilden MÖ 1300ler ile 1100’ler arasında Hitit kraliyet arşivleri söz ediyor. Dilin bir versiyonu Adana-Antep taraflarında MÖ 800’lere dek kullanılmış görünüyor. Ancak isme MÖ 1190’lardan sonra MS 20. yy’a dek hiçbir yerde tesadüf etmiyoruz. Roma ve Bizans kayıtlarında böyle bir halkın en ufak izi yok (ki Rom ile Rum’un yazı geleneği hayli kuvvetlidir; günümüze kalan kayıtları da, Batılı ulema sağ olsun, didik didik edilmiştir.) Ermeni ve Süryani tarihçilerinde yok. Araplarda yok. Osmanlı kitabetinde de yok. Hitit arşivleri kapandıktan sonra bu ismi ilk telaffuz eden yanılmıyorsam 1919’da Emil Forrer yahut ertesi yıl Bedrich Hrozny olmalı.
Arada geçen üç bin küsur yılda ismin hiç kimseye sezdirmeden yer altında yaşadığına inanmak için çok geniş bir hayal gücü gerekiyor – ya da çok kısıtlı tarih bilgisi. Kaldı ki l ve w gibi son derece problemli iki fonem içeren bir adın, velev ki yaşasa nasıl bozulmalara uğrayacağını kestirmek de kolay değil. Mesela MÖ 1. binyılda Antalya yöresinde yaşayan Lukwa/Lykia adı ile Konya yöresinde anılan Lukawania/Lykaonia adı Luwi’nin post-Hitit versiyonları mıdır? Bilemiyoruz.
Alevi adı, en ufak kuşku yok ki Arapça, “Ali’ci, Ali yandaşı” anlamında ˁAlawî. Ayn harfiyle  علوى yazılır. Mevla’dan Mevlevi, Musa’dan Musevi, sema’dan semavi, Basra’dan Basravi gibi telaffuz edilir.
Osmanlı zamanında bugün Alevi adını verdiğimiz zümreler genellikle bu isimle anılmamış. Kızılbaş tercih edilen isim. Aliyar, Alidost, Alikulu, Şahkulu, Şahseven gibi adlar kullanılmış. Alevi, tıpkı Musevi ve İsevi veya Nasrani gibi “kibar” sayılan bir hüsnütabir.
Sözcüğün aniden ön plana çıkması, şimdi sıkı durun, Fransızların işi. Fransızlar 1919’da Suriye yönetimine gelir gelmez ilk iş olarak Lazkiye’de bir Alevi Özerk Bölgesi (Territoire des Alaouites) kurmuşlar, 1930’larda burayı Lübnan gibi ayrı bir devlet yapmayı düşünmüşler. Hatay’ın Türkiye’ye mi mutasavver Alevistan’a mı verileceği o esnada tartışma konusu olmuş. Antakya ve Samandağ’da “Aleviler” Lazkiye lehine birtakım çabalara girmişler. Türk gazetelerinde Alevi adının patlarcasına boy göstermesi tam olarak 1937’nin ilk günlerine rastlıyor. “Ermeni ve Alevilerin” hain planlarına ilişkin o günlerde güzide Türk basınında bugünkü yandaş basına rahmet okutan hamasetnameler gırla gitmiş. Oysa 1937’den önceki yeni yazı gazetelerde Alevi adı bir kez bile geçmiyor. Eski yazıda da geçtiğini pek sanmam, ama eski yazı gazetelerin sorgulanabilir arşivleri henüz bulunmadığı için kesin bir şey söyleyemiyorum.
*

Alevi yerleşimleri haritasını daha önce de bir iki kez paylaşmıştım. Çok ilgi çektiğinden, gene buraya iliştireyim. Eski versiyona birkaç nokta eklendi, birkaçı düzeltildi. Mesela Kofçaz’ı bilmiyordum, Kırklareli’nin tepesindeki noktalar onlar.


46 comments:

  1. Luwice kısmı fena kafamı karıştırdı. Yani Ali yanlısı anlamında "Alevi" ismi, bu inancı benimseyen o coğrafyadaki halkın Luwi köken ismi ile karışmış sanki diyebiliriz, ama kanıtımız da yok. Doğru mu anlıyorum?

    ReplyDelete
    Replies
    1. Luwi ile uzak yakın bir alakası yok ve olamaz. "Türkler uzaydan geldi" ya da "Sümerler Türktür" sınıfından bir iddia sadece. Maalesef inananlar çok böyle saçmalıklara.

      Delete
    2. aleviler, şu an dediğiniz tehlike kalmadigindan
      hızla ateist oluyorlar. alevilik boyle giderse 2 nesil sonra türkiyede bitecektir. alevilerin en özelliği ise birbirlerine sıkı sıkı bağlı olmaları. ateizm bu bağı saglayamaz. o yuzden kendilerine yeni kimlik inşa etmeye çalışıyorlar. luwi kimliğine bu sebeble çok sarıldılar.

      Delete
  2. Bir kaç soru sormak isterim:

    1- Hıdır/Hızır- Hydros alakası ne olabilir? Haydar ismi aynı kökenden midir? Neden Haydar ismi mezapotamyanın güneyinde, arabistanda bulunmaz da pakistana kadar uzanır?

    2- İsa ve 12 Havari, Ali ve 12 İmam ikonları ve 12 burç arasında nasıl bir ilişki olabilir.

    3- Baba, oğul ve kutsal ruh ile Allah, Ali, Muhammed aynı üçleme olabilir mi?

    4- Muharrem orucu ile paskalya orucu arasındaki benzerliklerin kökeni ne olabilir?

    ReplyDelete
  3. Sayın Nişanyan, Dobruca'dakiler kim acaba?

    ReplyDelete
  4. Elinze sağlık. Alevilerin hiristiyanlıktan etkilenmiş olması konusu haricindeki belirlemelere katılıyorum. aleviliğin inanç sisteminin hirisitiyanlık öncesine aittir. Yahudiliğin biraz özel bir konumu var fakat hiristiyanlık, aleviliğin inanç sisteminin ortak coğrafyası ve kültürüdür. Hirisitiyanlık eski suriye coğrafyaından doğduğunu kabul edersek ortak uyagarlıkların inancıdır diyebiliriz. hem alevilik hemde hiristiyanlık birçok bayrmımız ortaktır.

    ReplyDelete
  5. Güzel bir özet.
    Yalnız Luwi halkından niye bahsediyorsunuz? Alevi kelimesinin bu kelimeden türemiş olduğunu iddia eden mi var?

    ReplyDelete
    Replies
    1. İddia ne kelime, aksini söyleyeni kıtır kıtır kesmeye hazır bir zümre var.

      Delete
  6. Hocam acaba Aleviler soykırım sürecinde ne konumdalar? İştirak ediyorlar mı, yoksa dışarıda mı kalıyor ya da bırakılıyorlar?

    Bir de son yıllarda Maraş katliamınin alevileri güney sınırlarından uzağa dağıtmak amaçlı bir derin devlet organizasyonu olduğu üzerine birkaç yazı çıktı. Haritaya bakınca mantıklı gelmiyor, siz acaba ne düşünüyorsunuz ?

    ReplyDelete
  7. haritanızda kırıkkale hasandede görünmüyor

    ReplyDelete
    Replies
    1. Haklısınız. Şimdi görünüyor.

      Sistemde "Kısmen Alevi" diye işaretlenen yüz küsur noktayı sorguya eklemeyi ihmal etmişim.

      Delete
    2. Hocam haritanizin guncellenmeye cok ihtiyaci var. sadece kayserinin sariz bolgesinde 10-15 alevi Koyu bulunuyor.

      Delete
    3. Buyurun güncelleyin. Bilgi kaynağı varsa haber verin. Bilginiz varsa haritaya kolayca ekleyebilirsiniz. Türkiye'de 950 tane ilçe var, ben ne yapayım, her birinin kaymakamına telefon edip "abi sizde alevi var mı" diye sorayım mı?

      Delete
    4. @ Sevan Nişanyan

      Arkadaşımın dedesi(müteveffa), Diyarbakır(Diyarbekir) Eğilli. Kürttü(Zaza da olabilir). Söylediğine göre Eğilde Kızılbaş(Alevi dememişti) köyleri varmış Eğilde.
      Bir de benim bildiğim Aleviler, eskiden şehirlerde ve kasabalarda değil fakat köylerde Ermenilerle evlenirlermiş.

      Delete
    5. Hocam sozkonusu 10-15 koyun neredeyse hepsi alevi olarak bilgilendirilmis nisanyanmapta. Sadece yukaridaki noktali haritanizda gorunmuyorlar. Yani guncelleme derken yukaridaki haritayi kastetmistim.

      Delete
    6. @Derdo "eskiden Ermenilerle evlenirlermiş" yerine "eskiden Ermeni kız alırlarmış" diyelim mi?

      Ermeni erkekle evlenen Alevi veya diğer Müslüman duydunuz mu?

      Delete
  8. dedelik müessesesinden hiç bahsetmemişsiniz. bir nevi osmanlı hukukunun kabul edilmediği/gidemediği yerleşimler arasında oluşmuş hukuk sistemi. misalen dedeler gittikleri köyde ölenleri dara çekerler sünni islamda cenaze gömülmeden evvel hakkın helal edilmesi bir dakikalık meseledir ama alevilerde dara çekilme denilen bir mevzu vardır ki ölenin tüüm borçlarını, hatalarını vs ailesi telafi eder. eğer yapamazlarsa ölen darda kalır aile ise düşkün sayılıp toplumdan dışlanır. her köyün büyüğü kendi köyünden başka bir köye gidip dedelik yapar, o köye diğer başka köyden dede gelir girift bir yapıdır. dedesi gitmeyen köy sünnileşir.

    ReplyDelete
  9. Hocam alevi ve bektasi ayirimini net koyamamissiniz. Bektasi ayri alevi ayridir. Bektasiler osmanlinin askeri anlamda derin yapilanmasidir. Aleviler katledilirken bektasiler osmanlinin ideolosini ve mustakbel isgal hamlelerine zemin hazirliyorlardi. Balkanlardaki kimi bektasi dergahlari osmanli isgalinden 30-40 once kurulmustur. Bolge halklari isgale hazir hale getirilmistir. Bektasiler vuran, kiran, olduren, fetheden. Alevilerse vurulan kirilan oldurulen ve de fethedilendi( gayrimuslimler kadar olmasa da)

    ReplyDelete
    Replies
    1. "Ortanın SOlu" derken bunları içermiyor mu?

      Delete
    2. Keske ayrimi biraz daha net belirleyebilseydiniz. Mesela iki ayri makalede paylassaydiniz goruslerinizi. Genede saygilar sizi cok seviyorum. Bir kurd ve alawi olarak. Sadece bektasilerle beraber anilmayi icime sindiremiyorum

      Delete
  10. Hocam, ben arap alevi öğretisiyle büyüdüm. Şeyhlerin halka anlattıklarıyla öğretinin aslı farklıdır. Halka yüzeysel ve ezbere laflar anlatılır. Türbede duran şeyhler de genelde en bilgisizleridir, zaten o yüzden orda durur. Tespitlerinize katılmakla beraber arap alevi öğretisi şaşırtıcı derecede dinden uzaktır felsefi bir ogreti esadinda coğu seyh de bilmez bunu çünkü onlar sadece aktaricidirlar sembolleri aktarırlar. Neyse sonuç olarak üzerine eğilmek isterseniz keyiflidir.

    ReplyDelete
  11. Anadolu'daki Alevilik gerçekten de Türkmenlerin geliştirdiği bir din anlayışı ama Irak, Suriye ve Kuzey Afrika'da ayrı kökenlerden gelmiş gibi görünen Kakailer benzeri bir sürü Sufi dini gruplar var. Bana sanki bu daha çok Babek Hürremdin sonrası İslamda belirgin hizipleşmelerin ortaya çıkması gibi bir şey varmış gibi görünüyor. Muhammiracılardan yani Hürremiler'den etkilenmiş Pavlusçuluğun (Kilikyalı Pavlus başka) Sivas ve Tunceli cıvarında yayılması da akıllara soru işaretleri getiriyor.

    ReplyDelete
  12. Hocam Nusayrileri de yazmissin da bu inancin ciktigi tarih, gelistigi ortam , hristyan azizlerine duydugu baglilik vs. Anadolu aleviligiyle uzaktan yakindan alakasi yoktur. Nusayrileri Alevi gibi yansitmak Fransiz toplum muhendisliginin eseri olarak Suriye'nin isgalinden sonra ortaya cikmistir. Mevcut "Esed" yonetiminin tarihine de bakarak bu ihtiyaci sebeplendirebilirsiniz.

    Muslumanlara kiziyorsun zincirlerini kirmiyorlar "out-of-the-box" dusunmuyorlar diye. Sen de aynisini batili kaynaklarin her yazdigina bir avuc tuz alip kosarak yapiyorsun. Yakismiyor sana.

    ReplyDelete
  13. Luvice yazıtların bir haritasını ekleyerek konuya katkıda bulunmak istiyorum: https://anatolianscripts.com/language/luvice/ eksikler hala var ama coğrafi dağılımı ve tarih aralığını değiştirmiyor. Bu haritaya eklenen yazıtlara göre Luvice MÖ 20. yy - MÖ 8.yy zaman aralığında görülüyor. MÖ 20. yy'dan tek bir buluntu var. Denizli'de bulunan Beycesultan mührü. Tartışmalı olsa da Luvice ile bağlantılı olduğu fikri ağır basıyor. Hatta Hint Avrupa dilinin en eski yazılı belgesi olabileceği tartışılıyor.

    ReplyDelete
  14. eskiden alevi olan köyleri de eklerseniz eğer haritaya, her yer kararır :)

    mesela kastamonuda hiç alevi köyü yok görünüyor, ama bu imkansız. ilk camileri 1950'lerde yapılan köyler var.. erzurumda da sayı bence az görünüyor. özellikle güney kısmında bir sürü alevi köyü var diye biliyorum..

    ReplyDelete
  15. Girit adasındaki Helenlerin islamlaştırılması da Bektaşiler yoluyla olmuş. Bugün tamâmen sünniler hatta dillerini de unutmakta türkleşmelerini tamamlamaktalar.

    ReplyDelete
  16. Frig-Ermeni istilasından sonra yıkılan Hitit İmparatorluğunun, Hanedan ailelerinin bir kısmının Suriye ye kaçtığı ve Suriye-Hitit devletlerini kuran topluluklarında bölgede antik çağdan beri var oldukları biliniyor, acaba Alevi olarak bilinen Esad Ailesi bölgeye göç eden bu Hitit - Luwi) diyebileceğimiz kuzeylilerin soyundan mı geliyor?

    ReplyDelete
  17. Tarihte sık sık Kızılbaşlık diye anılan "Türk-Kürt Aleviliğinden" 15. asır ortalarından evvel bahsetmemiz ne kadar mümkün tartışılır. Benim gördüğüm, 15. asır ortalarında Şeyh Cüneyd'den başlayarak Safeviye şeyhleri Sünnilikten Şiiliğe ve pasif sufilikten militarizasyona ve cihadcılığa kayarak Kızılbaşlığın temelini attılar, Şeyh Haydar ve özellikle sonradan İran şahı olacak olan Şeyh İsmail (Şah İsmail) devirlerinde hareket daha da yayılarak özellikle Anadolu'dan Azerbaycan'a uzanan coğrafyada epey bir taraftar topladı. Hareket taraftarlarının birçoğunu Osmanlı idaresi ve/veya onun gitgide katı Sünniliğe kayan dini anlayışı ile çeşitli sebeplerle problemler yaşayan çeşitli kitlelerden (Müslüman ya da Hristiyan) topladı ve taraftarlarını temel Kızılbaş öğretisi çatısı altında sathi de olsa bir araya getirdi. Kızılbaşlar bu sebepten olsa gerek öğreti ve pratiklerinde oldukça heterojenler.

    16. asır başındaki Balım Sultan'dan evvel de Bektaşilikten ne derece söz edebiliriz tartışılır. Bildiğimiz Bektaşiliğin temelleri Balım Sultan'a dayanıyor, Hacı Bektaş Bektaşilikte daha çok popülerliği sebebiyle öne çıkarılmış nominal yani sembolik bir figür gibi duruyor. Bektaşilik Anadolu'dan ziyade Balkanlar ve Girit gibi coğrafyalarda etkili oldu ve oralarda İslamın Hristiyan kitleler arasında yayılmasında çok büyük rol oynadı.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Sayın Onur; hatırlatmakta fayda var, baskı yok ! gönüllü Müslümanlaşma var Anadolu ve Balkanlar gönüllü Müslümanlaşmıştır. Hatta Orta Asya ve İran da buna dahildir. Şimdi istisna olaylar elbetteki vuku bulmuştur.Örneğin Pontus bölgedeki çok azınlık bir topluluk Hıristiyanlıkta direnmiştir ve sonun da onlarda teslim olmuştur, teslim olmayanlar ise yallah sürgüne edilmiştir.

      Siz de muhtemelen bana katılırsınız, şu kılıç zoru denilen yalan hikayesi artık kabak tadı verdi ! sizce de öyle değil mi. İnanın İslamın ilk dönemleri "özellikle de Muhammed dönemi yapılan kılıç zoru dışında, sonraki dönemlerde bir baskı vede zorlama yoktur. Öyle ki bu gönüllü İslamlaşma karşısında,Sünni tarikat gruplarının yetişemediği yerde, Aleviliğe yakın gruplar eğitmenlik yapmıştır ve böylece Allah nurunu tamamlamıştır.

      Delete
    2. Onur dincer@ bektasilik balim sultan doneminde kurumsallasmistir. Haci bektasi veli hakkinda bildigimiz cogu sey tamamen hayal urunu ya da mitolojilerden ibarettir. Yani Yine sana katiliyorum

      Delete
    3. @Adsız

      Müslümanlaşmanın nerede ve ne zaman nasıl olup nasıl olmadığı çok uzun bir konu, ben şimdi o konuya girip konusu Alevilik ve Bektaşilik olan bir blog başlığını konusundan saptırmak istemiyorum. Sadece konuya sizin baktığınız kadar siyah-beyaz ya da mutlak bakmadığımı belirteyim.

      Delete
    4. Sayın Onur bir yerde haklısınız, Amma velakin ! ne kadar da ara renklerin detayları ile meşgul olsakta, gelip göreceğimiz en nihayet manzara, siyah ve beyaz dan başka bir şey değil. Saygılar

      Delete
  18. 15. yüzyılın sonu ve 16. yüzyılın başında Akkoyunlu topraklarında Azerbaycan ve Doğu Anadolu merkezli olmak üzere gelişen ve sonrasında Osmanlı topraklarına da sirayet eden fantastik hadiseler yaşandı. Bu hadise Şah İsmail Safevi'nin, Safevi tarikatının düşüncelerini, inanç sistemini, ideolojisini iktidara getirmeye çalışma hadisesidir. Sonradan Kızılbaş adını alacak gayri sünni temayülleri olan insanların ilk önce Safevi tarikatının müridi daha sonra da militanlarına dönüşme hadisesidir. Osmanlı döneminde Kızılbaşlık günümüzde ise Anadolu Aleviliği dediğimiz şey ve Bektaşilik tamamen bu hadiseler yani Safevi hareketi ile ilgilidir.

    Safevi öncesi dönemdeki tüm gayri sünni zümrelerin bu günkü klasik Alevi inancındaymış gibi yansıtılması hatalı bir yaklaşımdır. Elbette Safeviler en çok taraftarı kendilerine bu gayri sünni zümrelerden toplamışlardır Kızılbaş denen zümre gökten inmemiştir ancak bu onların bu günkü Aleviler gibi yada Safevi hareketi sonrasındaki şekilde bir itikada sahip olduklarını göstermez. Şah İsmail, 1501'de Tebriz'de şahlığını ilan ettiği gün hutbe 12 imam adına okunmuştur yani Şia'nın iktidara gelme süreci tamamlanmışır. Kızılbaş denen yani bugün kendini Alevi olarak tanımlayan zümre bu amacın hayata geçmesinde rol oynamışlardır. Buna ister sünni islama karşı isyan diyin ister Osmanlı düzenine karşı isyan diyin ister yerli halkın eski inançlarını bu şekilde gizlice yaşayabilme çabası diyin ne derseniz diyin hadisenin özü budur. Nitekim Safevi hareketi Azerbaycan ve İran'ı tamamen Şii yapan harekettir.

    Safevi hareketinin Azerbaycan ve İran'da iktidara gelmesinden sonra ve Osmanlı yönetiminin Yavuz Sultan Selim dönemindeki Safevilere karşı giriştiği askeri harekat neticesinde Azerbaycan ve İran'a gitmek zorunda kalan Safevi taraftarları tamamen Şii olmuştur. Bu gün Anadolu Aleviliği dediğimiz inanç sisteminin son halini alması, 1514 sonrasında Safeviler ile bağlantısı koptuktan sonra Osmanlı topraklarında kalan ve irtibat kesildiği için oradaki Şiilikten de beslenememiş fakat Osmanlının ideolojisine, yönetim anlayışına, sünni islamı pompalama siyasetine muhalefetten beslenen eski Safevi taraftarı zümreler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu değerlerin temeli 20. yüzyıla kadar tamamen Osmanlı yönetimi karşıtlığı olmuştur. Bu gün bile Aleviler arasında, Osmanlı saltanatının ilgası üzerinden neredeyse 100 sene geçmesine rağmen bitmek tükenmek bilmeyen derin bir Osmanlı nefreti hala yaşamaktadır. Cumhuriyet döneminde Aleviliğin içine Kemalizm ve sol girmiştir. Sanki Hz. Ali'nin yerini Mustafa Kemal Atatürk, Şah İsmail'in yerini de Deniz Gezmiş almış gibidir. Bu yüzden Cumhuriyet döneminde Alevilik konusuna girmeyeceğim.

    Balkanlardaki Bektaşiliğin daha doğrusu genel olarak Bektaşi tarikatının, Safevi ve Kızılbaş hareketi dairesi içinde değerlendirilmesini de pek doğru bulmamaktayım. Bektaşilik de pek tabi Safevi hareketinin sonucunda doğmuştur ama bu harekete karşı kendi halkını kontrol altında tutmak için resmen Osmanlı yönetimi tarafından kurulmuş bir tarikattır. 13. yüzyılda Anadolu'da yaşamış ve Babailer hareketine katılmış gayri sünni bir derviş olan Hacı Bektaş Veli ile Osmanlı döneminde Bektaşilik adıyla tasarlanan tarikatın piri olarak dizayn edilen Hacı Bektaş Veli birbirinden farklı karakterler gibidir. Kendini Alevi olarak tanımlayanlardan bilinçli olanların Bektaşiliğe mesafeli olması anlaşılabilir bir şeydir ancak Üsküdar'daki Karacaahmet Sultan Dergahı veya Merdivenköydeki Şahkulu Sultan Dergahı gibi Osmanlı zamanındaki önemli Bektaşi tekkelerine Alevilerin çökmesi ve buraların günümüzde birer Cemevi olarak faliyet göstermeleri ayrı bir paradokstur. Günümüzde Alevilerin 12 İmam Şiiliğini resmi mezhep yapan Şah İsmail'i de neredeyse Hz Ali mertebesine koyup şiddetle Şiiliği reddetmeleri de enteresan bir paradokstur.

    ReplyDelete
    Replies
    1. @Yiğit

      Yazdıklarınıza şunu ilave edeyim. Safeviler yönettikleri topraklarda kılıç zoru ile Şiileştirme yoluna gittiler. O yüzden bugün İran ve Azerbaycan cumhuriyetlerinin topraklarında periferide kalan Kürtler, Beluciler ve Horasan Türkmenleri gibi gruplar hariç nüfusun ezici çoğunluğu Şiidir ve Sünni nüfus çok kısıtlıdır. Halbuki Safeviler iktidara gelmeden evvel oralar Sünni İslamın hakim olduğu coğrafyalardı. Eski Osmanlı coğrafyasında ise Kızılbaş Alevi, Bektaşi ve Arap Alevisi (Nusayri) nüfusları hiç de yabana atılacak miktarlarda değil. Kızılbaşlığın ve Bektaşiliğin Osmanlı devrinde ortaya çıktığı ve belli sınırlı bölgeler hariç asla bir coğrafyada çoğunluğu oluşturmadıkları hesaba katıldığında bu durum özellikle dikkate değer. Bu Osmanlının Safevilere kıyasla dini açıdan daha az baskıcı olduğunu ya da muhalif dini grupları elimine etmede daha az başarılı ya da istekli olduğunu gösteriyor, zaten Bektaşiliğin ortaya çıkışı bile Osmanlının zor kullanmadaki başarısızlık ya da isteksizliğinin bir neticesi.

      Delete
  19. Karadeniz bolgesinde baba tarafindan kokenimi arastirirken sunu ogrendim, Erzurum ve Erzincan uzerinden 1800'lerden once (1815'de Trabzon'da Ismail Aga ayaklanmasi olarak geciyor Omer Akbulut Trabzon Tarihi'nde, demek ki yerlesim onun oncesi) Alevi kokenli Turkmenler karadeniz'e goc etmis, ailenin bir kismi Terme (Samsun) bir kismi Rize'ye gitmis.
    Ailenin adi Bacioglu (Bacilar olarak da geciyor, Trabzon'da bir de kendine Bazzioglu diyenler var, sanirim ilgilidir). Ayrica bu ailenin Carikan (Carekli) asireti ile de bagi var sanirim. Bu asiretin de kokeni tartisma konusu (Kurt veya Turkmen). Yukridaki harita'da alevi yerlesimini Rize'de goremedim, tabi bu izler gunumuze kalmamis olabir cunku bizim ailede de, kokenin Alevi olma durumu/ihtimali bilinmez, konusulmaz.

    ReplyDelete
  20. Vefailik tarikatina deginmediginiz için eksik kalmış. Çünkü bütün kürt alevi ocaklarının seceresinde bir kürt olan ebul vefa vardır. Türkmenler bu inancın yaratıcıları değil kabul edenleridir. Dedelik bir aşiret kurumudur. Kürt alevilerinde dede aynı zamanda aşiretin reisidir. Asiretcilik kürt alevilerinde cumhuriyete kadar çok güçlü idi. Kemalizmin kürt alevilerini kırıma uğratması ve daha sonra sunnilerin sağcı olması sebebiyle tercih edilen solculuk bütün geleneksel yapıyı dili ve aşiret düzenini paramparça etti. Mesela ben kürt alevisiyim. Eskiden bizim toplumda gelin sofraya oturmaz ve ayakta beklermiş yemek boyunca. (Bu noktada sunni kurtler bizden daha ileri noktadalarmiş)Yahut bir kadının at eşek gibi bir binek hayranına binmesi ayıp karsilanirmiş erkek biner kadin arkasi sira yürürmüş. Bu inanç mezopotamya ve iran eksenli. Kürtlerle özel bir ilişkisi var. Yarasanilik (ehl-i hak, kakai , şabak) incelenebilir. Ezici çocukluğu kürttür. Ehli hak turkmenler bile aslımız goran diyor. Sizin yazdıklarinizda pek cok klişenin tekrarindan ibaret. Bu alevîlik meselesi hakkıyla bir incelemeye maalesef tabi tutuklamadı. Herkes bir yerinden çekiştiriyor. Örneğin alevîlik adı bizim toplumda yoktu kürtçe reya ma yani yolumuz denirdi. Yol. Alevîlik bektasilik tabirleri kürt alevi toplumuna son 40- 50 yılda girdi.nusayriler ile hayata bakışta modernite kadına saygı vs anlamında çok ortak özellik var ama nusayrilik ile kızılbaşlık farklı inançlar. Örneğin onlarda dedelik 12 hizmet zakirlik bağlama semah deyiş katiyen yok. Islami doku nusayrilerde daha belirgin ramazan orucu tutulması kuran okuma vb. Biz kürt alevilerine 50 yıl öncesine kadar cennet cehennem inancı bile yoktu. Ali allahın sıfatı olarak görülürdü. Dağ taş kuş geyik ot agac su vs her şey kutsaldı. Ziyaretler esas inanç merkezleri idi ve evliyalardan dilek dilenirdi. Uzatmayayım alevîlik üzerine çok şey yazıldı şu son yüzyılda yüzde doksanı atmasyon ve ıdeolojik metinlerdi. Alevîlik konusu hala meçhul ve üstü örtülü.

    ReplyDelete
    Replies
    1. @𐱅𐰭𐰼𐰃𐰲𐰃 𐱅𐰇𐰼𐰰

      Şimdi neden Tengriciliğe meylettiğini daha iyi anlıyorum. Günümüzde Alevilerin genç nesilleri hızla Alevilikten uzaklaşıyor, ama Aleviliğin zıddı olarak gördükleri Sünnilik ya da ana akım Şiiliğe geçmektense meşreplerine göre ateizm başta olmak Hristiyanlık, Zerdüştilik ve Tengricilik gibi inançlara yöneliyorlar, kimi ise Aleviliği Paulusçuluğa ve hatta Luvilere bağlayan uç fikirlere sarılıp Aleviliği binlerce yıldır var olan ama şartlara göre görüntüsünü değiştiren bir bukalemuna döndürüyorlar. Sen Türkçü olduğundan Tengriciliğe meyleden Alevilerdensin, bunu yaparken de Aleviliğin Tengriciliğe benzeyen yanlarını öne çıkararak kendini haklı göstermeye çalışıyorsun. Tabii eski yorumlarından anlaşıldığı kadarıyla sen gerçek manada Tengrici değilsin, senin Tengriciliğin daha çok Türkçülüğünün yanına manevi bir destek olsun diye eklediğin bir tür aksesuar. Zaten Oğuz Tengriciliği asırlar evvel yitip gittiğinden ona dair bilgimiz çok kısıtlı, anca Altaylar taraflarında hala Tengricilik var günümüzde, ama sen Altay Tengriciliğine de yakın değilsin.

      Delete
    2. @𐱅𐰭𐰼𐰃𐰲𐰃 𐱅𐰇𐰼𐰰

      Tengriciliğin Altaylar ve civarlarında yok olduğu ve kesintisiz olarak günümüze ulaşamadığı iddianıza katılamayacağım, ayrıca Tengriciliğin şamanizme yenildiği filan yok, şamanizm diye belli bir din yok, şamanizm genel dini literatürde şaman diye geçen, Türki Tengricilikte ise genelde kam ya da ham adı verilen ve tanrılar ya da ruhlar dünyası ile insanların dünyası arasında belli başlı trans pratikleri yoluyla aracılık ettiğine inanılan dini figürlerin olduğu Tengriciliğin de dahil olduğu dinlere ya da dinler içindeki pratiklere verilen genel bir addır, yani siz Tengricilik şamanizme yenildi dediğiniz zaman kendisine yenildi gibisinden absürt bir önermede bulunmuş oluyorsunuz aslında. Tengriciliği içinde ibadet ve ritüel olmayan materyalist bir çeşit panteizm olarak tanımlamışsınız ki bu iddianızın da tarihi bir temeli yok, elimizde bu iddianızı çürüten Tengriciliğin geçmişine dair yeterince tarihi materyal var, Çin kaynaklarından Göktürk ve diğer Türki kitabelerine ve Irk Bitig'ine, Moğolların Gizli Tarihi'nden Cengiz Han ve sonrasındaki erken Moğol hakimiyeti devrine ait diğer kayıtlara kadar çok çeşitli kaynaklardan Tengriciliğin aynen diğer geleneksel dinler gibi belli ibadet ve ritüelleri olan ve dahası Tengri haricinde tanrıları ya da tanrı altı doğaüstü varlıkları ve mitolojisi olan ve dediğim gibi şaman kategorisine giren dini figürlerin bulunduğu bir din olduğu anlaşılıyor. Ak Cang ya da daha çok bilinen adı ile Burhancılığın çok yeni bir hareket olduğunu biliyorum, ama ben Tengricilik derken kesinlikle onu kastetmedim. Siz eğer gerçekten din dışı bir dünya görüşüne sahipseniz materyalizmle ve modern fikirlerle hiç alakası olmayan Tengriciliği ve geçmişini çarpıtıp bir kılıf olarak kullanmak yerine doğrudan ateizme, deizme filan sarılsanız kendinize ve başkalarına karşı daha dürüst olmuş olursunuz.

      Siyasetle ilgilenmiyorsanız ve işin kültür kısmında iseniz öncelikle kültürleri doğru analiz etmeli ve içlerinde Tengriciliğe dayandığını düşündüğünüz öğeleri tespit ederken çok dikkatli ve titiz olmalısınız, ama sizin daha Tengriciliğin kendisine yaklaşımınız objektiflikten uzak olduğu için o konuda ne kadar titiz olabildiğiniz çok şüphe götürür. Fakat zaten öyle görünüyor ki Tengriciliğin aslı ile ilgilenmediğiniz için o konu aslında sizin için mühim değil, açıkçası sizin için neyin mühim olduğunu pek anlamış da değilim, siz 1910'lu yıllardan bu yana ülkede gitgide yayılan "öz Türkçülüğün" (sizinki kültürel bazda olsa da) ve "öz Türkçeciliğin" tesirindesiniz gördüğüm kadarıyla, yani bin yıllık şehir yerine balık, kitap yerine bitig, peygamber yerine yalvaç diyen ve dilin bariz biçimde en çok kayda geçirilimiş, en medeni, en olgun ve kelime dağarcığı bakımından en zengin (kelimelerin kökenlerinden bağımsız olarak) zamanlarını yaşadığı son bin yıllık devrindeki genel hal ve gidişatını beğenmeyen ve bin yıl öncesinin göçebe kabileler devri şartlarının diline dönmeyi amaçlayan anlayış. Ama bu anlayışa sahip olanlar bin yıl öncesinin Oğuzcasına ait bilgimiz çok sınırlı olduğundan bin yıl öncesinin Oğuzca harici Türki dil ya da lehçelerden bolca arkaik kelime alıp kimi zaman onları Oğuzca ses kurallarına uyarlayıp kimi zaman da uyarlamayıp muhtemelen Oğuzların asla konuşmadığı tarzda bir dil yaratıyorlar ya da yaratmaya çalışıyorlar kendilerince.

      Delete
    3. @𐱅𐰭𐰼𐰃𐰲𐰃 𐱅𐰇𐰼𐰰

      Üslubunuzu bozmanız ve ad hominemlere başvurmanız beni şaşırttı. Gayet seviyeli bir tartışma yaptığımızı düşünüyordum. Neyse.

      Tarihteki (ve siz kabul etmek istemeseniz de bazı izole coğrafyalarda hala yaşayan) Tengriciliğin kafanızda kurduğunuz inanç olduğuna delil olarak sadece Tengri kelimesinin tartışmaya açık etimolojisini ve geçmişteki bazı damgaları göstermeniz konu hakkındaki iddialarınızın temellerinin zayıflığına delalet sadece (Türkiye'de sırf eski Anadolu insanlarından kalan bazı damgavari sembollerden yola çıkarak Türklerin Anadolu'da binlerce yıldır var olduğunu "ispatlayanlar" bile çıktı :) ). Tarihçi, dinbilimci ve hele hele milli eğitim bakanı olsanız vay halimize. Tengriciliği nasıl yaşamak isterseniz yaşayın, ama Tengriciliğin geçmişi ve bugününü çarpıtmanız sadece objektifliğinizi çok sorgulanır hale getirmekten başka bir işe yaramaz, 21. asırdayız, geçmişin ideolojilere göre kolayca çarpıtıldığı devirler çoktan geride kaldı, en azından gelişmiş ülkelerde. Şamanizm kelimesini normalde tercih etmem, zaten o adda spesifik bir din de yok önceki yorumumda izah ettiğim gibi (şamanizmi küçük harfle yazıyorum o yüzden), ama Tengricilik modern dinbilim terminolojisinde şamanist tabir edilen öğeler barındırdığı için şamanistik bir dindir modern dinbilim terminolojisine göre, ha o terminolojiyi kullanmam deseniz anlarım, ama siz o terminolojiyi kullanıyorsunuz ve Tengricilik şamanistik değil diyorsunuz, işte o zaman size itiraz ederim.

      Yaşayan Türkçeyi savunmanın nesi Türkofobikliktir? Genel prensip olarak bulunduğum ülke ya da bölgede halkın genelinin kullandığı dil ya da lehçe neyse onu kullanmaktan yana olan biriyim. Dil Devrimi zamanlarında yaşıyor olsam Dil Devriminin halk diline asırlar önce yerleşmiş, halk edebiyatında, manilerinde, türkülerinde, vecizelerinde kök salmış yabancı kökenli kelimeleri yeni türetilen ya da asırlar evvel tedavülden kalkmış kelimelerle değiştirmesine kökenleri ister Türkçe olsun, ister olmasın karşı çıkardım. Bugün post-Dil Devrimi zamanları yaşıyoruz, Dil Devriminde dile sokulan kelimelerin bir kısmı halk arasında tuttu ve dikkat ederseniz o kelimeleri de kullanıyorum ben, çünkü bugün yaşayan Türkçenin parçasılar artık.

      Türkçede şehir kelimesi için en erken yazılı örnek Codex Cumanicus evet, ama siz de çok iyi biliyor olmalısınız ki batı Türki dil ya da lehçelerinden (daha açık söylemek gerekirse Orta Çağ Uygurcası harici Türki dil ya da lehçelerden) 12. ve 13. asırlara ait elimizde yazılı örnek yok denecek kadar az, dolayısıyla Arapça ve Farsçadan erken devirde Türki dil veya lehçelere giren kelimelerin çoğunun tam olarak hangi zamanlar girdiğini bilmemize imkan yok. Ama yabancı bir kelime son bin yılı geçtim, son yüz yıldır da Türki dil ve lehçelerde yer etmişse artık o Türki dil ve lehçelerin malı olmuştur, başkasıyla değiştirmenin manası yok halk diline girdikten sonra. Önerdiğiniz il kelimesi bugünkü Türkçede vilayet (province) manasında kullanılıyor, şehir (city) kavramını karşılamıyor, Dil Devriminde bazı aklıevveller Türkçe kökenli olduğunu düşünerek Soğdca kökenli kent kelimesini şehir karşılığı olarak tedavüle soktu, yani bir İrani kökenli kelimeyi başka bir İrani kökenli kelimeyle değiştirmeye kalktılar. :)

      Son olarak, Arapçı da değilim, Batıcı da, ama siz insanları sınırlı sayıda kategorilerden birine koymayı ve argümanlarına göre değil de kendi kafanızda kurduğunuz keskin şablonlara göre yargılamayı alışkanlık haline getirmişsiniz sanırım. Ayrıca korkmak ya da nefret etmek şöyle dursun, bilgisayar ve uçak gibi zaten yeni olan kavramlar için Türkçe köklere dayanarak yeni türetilmiş kelimelerle prensip olarak problemim yok, halk dilinde yer etmişlerse hele hiç yok, üstelik bilgisayar kelimesini 1930'larda Türkçe kurallarına aykırı ya da alışılmadık şekillerde türetilen kelimelerin aksine halk diline uygun bir şekilde türetildiği için severim de. Açıkçası bu son yorumlarınızla beni hakkınızda hayal kırıklığına uğrattınız, ama herkesin psikolojikman kötü dönemleri olabilir, belki siz de öyle bir dönemden geçiyorsunuz bu aralar.

      Delete
    4. Lütfen kısa yazınız (max 10 satır). Lütfen yorumları tekelinize alma eğiliminizi kontrol ediniz.

      Delete
  21. Sevan Bey merhaba,

    Buna benzer bir şeyi daha önce de yazmıştım ancak sanırım meşguliyetiniz yüzünden göremediniz. “dini non-konformizmi koruma şansını elde etmişler.“ cümlenizdeki “şans” sözcüğü sizce doğru bir kullanım mı? Bunun yerine olanak kullanmak daha doğru olmaz mı? TDK sözlüğüne baktığımızda şansın açıklaması şu:

    1. isim Mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, talih, felek:
    "Bir hafta içinde kayıplar ve kazanmalarla şansım değişti." - Refik Halit Karay

    2. isim Bir olayın olabilirliği.

    3. isim Bir kimsenin bilgi ve emeğinden çok rastlantı sonucu elde ettiği elverişli durum.

    Bana “şans” sözcüğü 1. ve 3. anlama daha yakın geliyor. Yani insanın kendi etki edebildiği olayların dışında gelişen durumlar şans sözcüğünü tanımlamaya daha uygun gibi. Sözlüğe bakarsak sizin kullanımınız 2. tanımdaki anlama uyuyor. Bu sözcüğün son 20 senedir dilimizdeki anlamı 2. tanıma evrildi. Yaklaşık 20 yıl kadar önce bir sohbet esnasında birisine bir şeyi yapacağımı söylediğimde bana “Hiç öyle bir şansın yok.” demişti. Ben de bu kullanımı hayli garipsemiştim.

    Siz bu düşüncemi nasıl değerlendiriyorsunuz. Hiç birimizin Türk siline sizin kadar hakim olmadığımızın bilincindeyim. Bu soruyu affınıza sığınarak soruyorum.

    Selam ve saygılarımla,
    Kenan

    ReplyDelete
    Replies
    1. Şans son zamanlarda sıklıkla "fırsat" ile eş anlamlı kullanılıyor. Muhtemelen İngilizceden aktarmadır.

      İngilizcede "An opportunity that comes in any one's way" anlamı 13. yy'dan beri yerleşik imiş.

      Delete
  22. bu ülkenin yüzde 80'i SUNNİ TÜRK'tür ey sevan banane arap hayranı alici alevilerden.

    ReplyDelete