28 Aralık 2017 Perşembe

Halim ve Selim 3: Evrim

HALİM – Yaratıcı bir tanrının varlığını reddedenler insanoğlunun nasıl ortaya çıktığını açıklamakta aciz kalıyorlar. Sizce atalarımızın maymun olduğunu söylemek makul bir görüş mü?
SELİM – “Atalarımız maymundu” demek özensiz bir ifade olur. İnsan ve maymun ortak bir atadan evrildi diyebilirsiniz, ya da insanoğlu bir primat yani kuyruksuz maymun türüdür diyebilirsiniz. Bariz bir gerçek değil mi? Genetik yapıları yüzde doksan dokuz küsur oranında uyuşuyor. İskelet yapıları benzer, gözler benzer, kulaklar benzer, iç organlar benzer, vücut sıcaklığı benzer, kan yapısı benzer, parmak izleri benzer, üreme yöntemleri benzer, davranış kalıpları – mesela bir deniz anasına ya da sporlu mantarlara oranla – neredeyse aynı.
HALİM – Bilinç? İnsanın bilinci var mı maymunda?
SELİM – Homo sapiens’in sembolik iletişim yeteneği yok diğer maymun türlerinde, doğrudur. Ona bakarsanız amca oğullarımla benim aramda da beceri ve yetenek açısından birçok fark bulabilirsiniz.
HALİM – Akıl ve irade sahibi bir Yaratıcı’nın varlığına inananlar, evrim teorisinin, test edilmemiş hipotezler ve döngüsel bir mantık üzerine kurulu olduğunu savunuyorlar. “Falan tür neden evrildi?” “Çevreye uyum sağladığı için.” “Uyum sağladığını nasıl anladınız?” “Kalıcı olduğuna göre uyum sağlamış olması gerekir.” Bu düşünce tarzının bilimsel olduğunu düşünüyor musunuz?
SELİM – Allah’ın oturduğu yerden altı günde evreni ve tüm canlı türlerini yarattığını veyahut yeryüzündeki insanları eğitmek ve onlara kendi kudretini bildirmek amacıyla bazı türlerde mutasyonlara yol açtığını savunan tezlerden daha bilimsel olduğu şüphesiz, değil mi?
Ortada bence tartışılmaz olan birkaç olgu var.
Bir, yeryüzündeki canlı türleri dört milyar yıllık bir süreçte peyderpey ortaya çıkmış. O süreçte ortaya çıkan canlı türlerinin pek çoğunun soyu şu veya bu nedenle tükenmiş. Fosil bulguları bu iki vakıayı şüpheye yer bırakmayacak bir açıklıkla gösteriyor. Demek ki türleri ortaya çıkaran ve yok eden amil her ne ise, bu işi bir günde ya da altı günde yapmamış. Etkisini dört milyar yıla yaymış. O etkiyi hala sürdürmediğini düşünmemiz için geçerli bir neden yok.
İki, mutasyon diye bir olgu var ve bazı mutasyonlar sonraki kuşaklara aktarılabiliyor. Mesela albino bir fareden birkaç kuşak içinde safkan albino bir popülasyon üretmek mümkün.
Üç, yapay seçilim, on bin küsur yıl önce ilk koyunun ve ilk buğdayın evcilleştirilmesinden bu yana hemen her çiftçinin bildiği bir olgu. Herhangi bir hayvan veya bitki popülasyonunda en uzun boyluları, en yağlıları, en güzel kokuluları, en beyaz renklileri seçip çoğaltırsanız, birkaç kuşak sonra uzun boylu, yağlı, güzel kokulu yahut beyaz renkli bir ırk elde edersiniz. Bu işlemi yeterince uzun süre devam ettirirseniz, bir nokta gelir, yeni ırkın bireyleri eski ırktan olanlarla cinsel birleşmede isteksiz ya da başarısız olmaya başlarlar. Örneğin kiraz, yapay seçilimle elde edilmiş bir vişne ırkıdır. Ancak gelişkin kiraz ırklarının birçoğu vişne ile döllenemez; ya da eğer döllenirse kısır ya da cılız ürün verir.
Dört, binlerce yıldan beri rutin olarak uyguladığımız yapay seçilime eşdeğer sonuçların, doğal şartlarda kendiliğinden oluşmaması için hiçbir geçerli neden yoktur. Çevre koşulları değişir; bazı kalıtsal özelliklere sahip bireylerin hayatta kalma ve üreme şansı azalır veya artar. Beyaz buzul ortamında, albino ayıların yaşama şansı daha fazladır. Ötekiler tükenir. Ayağında perde olan su kuşları daha iyi yüzebildiği için daha kolay balık tutarlar. Ötekiler aç kalıp ölür.
Bu dört olgu bence biyolojik çeşitliği son derece zarif, akılcı, ikna edici bir şekilde açıklayan bir mantıki çerçeve sunuyor. İtiraz edebilecek ne var bunda, anlamakta zorluk çekiyorum. Elbette doğal seçilimle evrim modeli biyolojideki her muammayı çözmüş değildir. Eminim cevabını henüz bilmediğimiz milyonlarca soru var. Elbette pop biyolojinin bu kadar prim yaptığı bir çağda döngüsel mantığa, bilimsel eleştirellikten ziyade kişisel imana, hatta haksız otoriteye dayalı birçok iddia ortaya atılabilir ve bazıları revaç görebilir. Bilimsel hakikate saygısı olan herkesin bu tür yanlış uygulamalarla mücadele etmesi gerekir, o konuda sizinle hemfikirim. Lakin heyecanı aklından önce giden falan biyolog bakteri popülasyonlarını yanlış yorumladı diye, bakterileri ilkçağ Yahudi ve Arap efsanelerinde zikredilen bir yarı-insan masal varlığının yarattığına hükmetmek de çok rasyonel bir yaklaşım değil gibi geliyor bana, ne dersiniz?
Kaldı ki, laf aramızda, ne Tevrat’ta ne Kuran’da tanrının bakterileri (ve trilobitleri ve dinozorları) yarattığına dair bir ibare bulunmuyor. Sizce unutkanlık mıdır, yoksa bakterileri yaratan Allah, Big Bang’in tanrısı gibi, modern bir icat olabilir mi?
HALİM – İkidir dikkatimi çekiyor, Tevrat ve Kuran’dan eleştirel bir dille söz ediyor, ama İncil’e değinmiyorsunuz. Orada bir tercih, bir temayül izi mi görüyoruz?
SELİM – O konuya belki bu tartışmanın ilerleyen aşamalarında daha ayrıntılı olarak değinme fırsatı buluruz. “İncil” adını verdiğiniz Yeni Ahit’in statüsü diğer iki kitaptan farklıdır. Yahudi kutsal kitabı ile Kuran bütün birer kozmoloji, birer tarih vizyonu, yaratılış ve kıyamet teorisi sunarlar. Yeni Ahit ise İsa ve tilmizlerinin hayat hikâyesi ile bir dizi ahlaki öğreti ve tartışma içerir. Burada konumuz evrenin ve canlı türlerinin orijini: o konuda Yeni Ahit’te dişe gelir bir tez bulamazsınız. Anmamamın sebebi bu.
HALİM – Doğal yaşamın çeşitliliğine, zenginliğine baktıkça ben insan aklını aşan bir mucize görüyorum. Büyük ve düzenleyici bir irade olmadan bir insan gözü gibi bir fantastik mekanizma nasıl oluşur? Leylekler nasıl göçer? Karıncaların karnı nasıl doyar?
SELİM – “Mucize” deyimi, anladığım kadarıyla, “henüz bilimsel açıklaması yapılmadı” anlamına geliyor, hepsi bu. Argümanınız hep aynı: “Bilmiyoruz, demek ki Yahudi mitolojisine – ya da onun türevi olan Arap efsanelerine – başvurmaktan başka çare yok! Aynı mantıkla Rab Şiva’nın lingamı da olabilir tabii başvuru mercii, ya da Matrix’in efendileri. Ne kadar fantastik, o kadar iyi.
“Henüz bilimsel açıklaması yok” dediğiniz şeylerin birçoğunun aslında tatmin edici bilimsel açıklamaları var; belki tanrı tezini savunanlar farkında değil, ya da görmezden geliyorlar. Diğerlerinin bilimsel açıklamaları henüz yoktur, ya da tatmin edici değildir. Olabilir, demek ki daha öğreneceğimiz çok şey var. Belki de hiç öğrenemeyeceğiz, o da mümkün. Bundan ne çıkar? “Çok çalış, belki öğrenirsin” çıkar. “Uydur bir masal, hep beraber rahat edelim” çıkmaz.
Gözün evrimi konusunda çağdaş biyoloji literatürü zengindir. Dawkins’te, Jared Diamond’da, Steven Pinker’da gayet berrak ve tatmin edici özetler okuduğumu hatırlıyorum. Bir ipucu: insan gözü dediğimiz fantastik mekanizma bir günde (yahut altı günde) oluşmadı. Işığa duyarlı ilk tek hücrelilerle homo sapiens arasında en az iki üç milyar yıl ve belki yüz milyar ila bir trilyon nesil var. Her yüz nesilde bir küçük adım atılmış olduğunu varsayarsak bu en az bir milyar adım eder. İnsan gözü hâlâ etkileyici bir mucize olarak kalır, ama o “mucizeyi” aydınlatma babında cinlerden perilerden yahut benzeri doğaüstü müdahillerden daha etkili bir perspektif oluşturmuş olursunuz.
HALİM – Tesadüf mü yani bütün bunlar, bu ağaçlar, kuşlar, böcekler, kelebekler? Hiçbir düzenleyici irade olmadan moleküller bir araya gelip, yeterince denemeden sonra insan gözü oluşturuyorlar. Aklınız yatıyor mu böyle bir şeye?
SELİM – “İrade yoksa tesadüf var” diyorsunuz, insan aklının son bin yıldaki en önemli keşfini göz ardı ediyorsunuz. İrade ile tesadüften başka bir üçüncü seçenek var, evet, doğa yasaları var matematiksel bir kesinlikle tanımlayabildiğimiz. Bu yasaları kim koymuş, neden koymuş bilmiyoruz. En azından ben bilmiyorum. Ama “irade yoksa kaos var” fikri, Newton’ın ve Galileo’nun yaşamış olduğu bir dünyada pek cılız kalıyor.
Biyolojik mutasyonlar tamamen kaotik midir, yoksa bir kuralı var mıdır, bildiğim bir konu değil. Fakat evrim sürecini kaotik olmaktan çıkaran iki temel amil görüyorum: Canlı varlıkların, bir,  hayatta kalma, ve iki, üreme içgüdüleri. Bunlar şaşırtıcı şeylerdir, kabul ediyorum, hatta adeta “mucize” diyebiliriz. Bir molekül yığını “aman dağılmayayım, kendi kopyamı üreteyim” diye neden hırs yapıyor bilmiyorum. Ama bu güdüleri bir kere veri alırsanız gerisi oldukça basit. Kaotik mutasyonları birtakım canlı varlıklar, hayatta kalma ve üreme mücadelelerinde avantaj olarak kullanmayı başarmışlar. Dolayısıyla o mutasyonları yavrularına aktarabilmişler. Mucize diye saydığınız olgular – gözümüz, dalağımız, leyleklerin rotası – milyarlarca atamızın yaşama iradesinin bileşik ürünüdür, tesadüf değildir.
Evet, irade var o öyküde, ama doğaüstü bir padişahın iradesi değil. Atalarımızdan bir denizanasının kardeşlerinden daha iyi beslenme hırsında, keskin gözlü bir kertenkelenin daha çok dişiyle çiftleşme azminde, baş parmağı ayrık bir maymunun daha yüksek dallara tırmanma becerisinde tezahür eden bir irade.

19 yorum:

  1. Hocam okuyorum da sanki Musa sıfırdan uydurmuş diğeri de ondan copy+paste yapmış gibi bir hava var yazdıklarınızda. Yanılıyorsam peşinen özür dilerim. Bu aslında bir anlamda yahudilerin iddiasıdır. (uydurma demezler tabi) Asıl din sahibi biziz, Muhammed bizden copy+paste yaptı derler, inanılmaz sayıda "akademik" makaleler yayınlarlar bu konuda. İslam'a "Mohammadanism" demeleri bundandır. Kimse de onlara kardeş siz nerden çaldınız diye sormaz nedense? Bana göre cevabı Roberto Calasso'da var. Sizin bu konudaki görüşlerinizi samimiyetle merak ediyorum. Selamlar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hocaya sormuşsunuz ama izninizle-izniyle birkaç cümle edeyim:
      -tabii ki musa sıfırdan uydurmadı; mısır, ortadoğu... sümer, babil... mesela; “Aton’dan başka Tanrı yoktur, Akhenaton onun elçisidir ve ışığını bize ulaştırır.” Firavun Akhenaton. M.Ö. 1353–1336.
      -asıl sahibi kim? basit, kim önce söylemişse o: yani musevilik. çünkü hepsinden önce o var. 1000 küsür yıl sonra isevilik, ondan da 600 yıl sonra muhammedilik.
      -islamiyet diye adlandırılan inanış (aynı isevilik yani hıristiyanlık (hristos=christ= isa) gibi tamamen yahudi temeli üzerine kurulmuş (tanrı fikri ve tanımı, varoluş-yaradılış, cennet cehennem -gan eden=cennet, gehenne=cehennem, adam=adem, eve=ava>havva, yılan, kovulma, ibrahim-apraam-avram, nuh, tufan, yunus, tüm peygamberler, tüm hikayeler aynı) artı mekke gelenekleri, mekkelilerin şart koştukları (hac turizmi-kabenin kutsallığı-mekke fukarasına kurban) artı muhammedin katkıları-özeli (öğütler, bilmemkimin eli kopsun, yemek vakti evine gelmeyin vs). yani versiyonlar söz konusu: coğrafyaya ve fikriyatın liderine göre şekillenen versiyonlar: kabile tanrısından tüm insanlığın tanrısı iddiasına doğru genişleyen versiyonlar.

      Sil
    2. Genel olarak Sümer mitolojisi, tek tanrı fikrini ise Aton inancından aldılar diye biliyorum. Hatta Musa'nın Aton rahibi olabileceği rivayeti bile vardı. Doğru mudur?

      Sil
    3. Tek tanrı inancını Akhenaten'den aldıklarına ilişkin görüşün fantezi olduğunu ve dolaylı olarak resmi mitolojiye hizmet ettiğini düşünüyorum.

      1. Akhenaten MÖ 14. yy. O tarihte Yahudi dini de yok, Tevrat da yok, varsa da hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.

      2. Musa muhtemelen MÖ 7. yy'da uydurulmuş veya popülerlik kazanmış mitolojik bir figür.

      3. Tevrat'ın tarihi sırada en erken bölümlerinde (İlyas anlatısı MÖ 9. yy, Hosea ve Amos 8. yy) tek tanrı kavramının izi görülmez. Birinci Tapınak dönemi (7. yy-6. yy başı) kitaplarında dahi tek tanrı vurgusu çok zayıftır.

      4. "Tüm milletlere" hakim tek ve her şeye kadir tanrı fikri ancak Babil Sürgünü devrinde (6. yy ortaları) belirmiş görünüyor. Yani Akhenaten'den sekiz yüz yıl sonra.

      5. "Tek tanrı fikrini Mısırlılardan aldılar" iddiası, Tevrat dinini MÖ 14. veya 13. yy'da Musa yarattı demektir, dolayısıyla Tevrat'ın Musa, Mısır'dan Çıkış, Vadedilen ülkeye dönüş vb. anlatısının tarihi gerçek olduğunu var sayar.

      Sil
  2. Hocam son üç paragrafta atladığınız bir durum var, özellikle son yüzyılda bilim dünyası doğa olaylarını "yasa, kanun" gibi kesin ifadelerle tanımlamaktan kaçıyor. Bilişim, fizik ve biyolojide ilişki ağları ve diyagramlar inanılmaz derecede kullanılır oldu. Bu modeller bize evreni açıklamada çok daha esnek ve geniş bir bakış açısı sağlıyor, birçok modern teorinin de belkemiğini oluşturuyor. Eğer bu ağları kullanmaktan kaçınıp geçen yüzyılın keskin, manasız ve "var mısın yok musun"cu metodları ile insanların karşısına çıkarsanız size de doğal ve haklı olarak "tesadüf mü şimdi 2 + 2 nin 4 olması" diye sorarlar. Çünkü biz araştırmacılar bile Newton ve Galileo nun adını ve devrimlerini fizik 101 dersinden başka bir yerde anmaz olduk.

    Bugün evrim tartışmalarını çıkmaza sokan temel noktalardan birisi bu; 19. yüzyıldan kalma sert ve hatalarla dolu evrim bakış açısı üzerinden iddialar duyup uslanmadan tekrar tekrar aynı antitezleri söyleyip duruyoruz. İnsanların öncelikle daha sıcak ve elle tutulur modern evrim teorisinin görüş ve önermeleriyle aydınlatılması gerek. Şu son dönemde kitapları patlayan Yuval Hariri'yi bu kadar popüler yapan da biraz bu bakış açısını kırarak insanlara daha yakın bir pozisyon yakalamayı başarması.

    Bu arada size tanrının varlığı konusunda belirtmek ve sormak istediğim birkaç mesele var, fakat sınavlar izin vermiyor ki güzel bir yazı derleyip size yollayayım. Son olarak kaos ve düzen olaylarına eğer termodinamiği iyice anlamadıysanız hiç girmeyin bence, bir önceki yazılarınızdan birinde de gördünüz belki, aynı yasalarla hem bugünkü bilimi temele oturtmak hem de bildiğimiz her şeyi tepe taklak etmek mümkün.

    YanıtlaSil
  3. Diğerlerinin bilimsel açıklamaları henüz yoktur, ya da tatmin edici değildir. Olabilir, demek ki daha öğreneceğimiz çok şey var. Belki de hiç öğrenemeyeceğiz, o da mümkün. Bundan ne çıkar? “Çok çalış, belki öğrenirsin” çıkar. “Uydur bir masal, hep beraber rahat edelim” çıkmaz. Kabul , ama , buradan "yaratici yoktur" da cikmaz.

    YanıtlaSil
  4. Sadece Nonteizmin bile kolayca başa çıkabildiği ve yok ettiği Din ve din bazlı Tanrı inançlarının, Ateizm Felsefesi ve Evrimsel biyoloji ile yan yana getirilmesi sorunu'nu göz ardı etmeyelim Sevan üstadım.

    YanıtlaSil
  5. Selim'in ilk cevabı ile ilgili: maymun bir tür adı değil, bir takım adı. Aslında primat da maymun demek, sadece kuyruksuz maymunları (ape) değil, lemur dahil tüm maymunları kapsıyor. İnsan da bir primat, yani bir maymun. İnsanın atası da bir maymun, yani bir maymun türü olan insan, yine bir maymun türünden gelme. İnsanın %99 genetik benzerlik gösterdiği kuzeni şempanze. Diğer kuyruksuz maymunlarla aynı oranda değil benzerlik, kuyruklu maymunlara daha da uzağız. Şempanze ile insan arasındaki benzerlik, şempanze ile goril arasındaki benzerlikten fazla. Yani doğru ifade şempanze ile insanın atası ortak (ki o ata da bir maymun. O maymunun atası lemur benzeri bir hayvan, o lemurumsunun atası fare benzeri bir hayvan, onun atası tüylü bir kertenkele diye gidiyor. Tabi bu karikatürize bir tasvir. Türler arası geçişler zıplama ile olmuyor. Hangi türden ne zaman yeni bir tür çıkıyor, net ve kesin bir zamanı yok - kesintisiz bir süreç)

    YanıtlaSil
  6. 1
    konuştuğumuz ortadoğu musevi-(din bile adlandırılamayacak kadar ayniyet gösteren) ve onun isevi-muhammedi mezheplerinde geçerli tanrı fikri değil evrensel (aslında komik bir laf bu, başka galaksileri vs. de kapsıyor çünkü:) uluslararası bile değil. insanlığın 3/2’sinin tamamen başka varoluş ve kutsal hikayeleri-inanışları var.
    2
    yine bu yahudi tanrısının tarihsel bir mutlaklığı da yok. herşey milattan önce 2.000’lerden itibaren oluşmaya başladığını gösteriyor. tarihten habersiz, uygarlıklardan, insanın macerasından, insan öncesi varlıklardan vs.

    3
    bu tanrının mikro bir tutarlığı yok, herşeyin onda ve ondan olduğu iddiasının tüm madde zerrelerine, atom ve atomaltı parçacıklarına hükmettiği ve kumanda ettiği fikri deli saçması (yapraklardan uçaklara, kumlardan yarış arabalarına, ticari toplantılardan duş almaya...) hayır bu kadar incesiyle uğraşmıyor dersen ne kadar incesiyle uğraşıyor? iradesi dışında kalan konular mı var? vs.
    4
    yine bu tanrının makro bir tutarlılığı da yok: tamamen dünya denen toz parçacığı gezegenin ortadoğu bölgesinin zihniyetiyle sınırlı: tüm hikayeler, örnekler buradan. yani dünyadan habersiz, güneş sistemindan zaten habersiz, evrenin farkında bile değil. ufku, bilgisi bu kadar.
    5
    şimdi, bu kadar sınırlı, yerel ve zamanlı bir “şey”in küresel ve dahası evrensel geçerliliği olması kadar abes, manasız ve gülünç bir iddia olabilir mi?
    Tereddüt mü ediyorsunuz? o zaman buyurun diğer gezegenlerde oruç tutmaya:
    Merkür gezegeninde iftar saati daha bir özlemle bekleniyor çünkü 1 gün Dünya'daki 59 gün uzunluğunda. Venüs'te tutulan ilk oruç daima son oruç oluyor, nedeni 1 Venüs günü eşittir 243 Dünya günü! Buna oranla Satürn süper: 1 gün 10.23 saat! Uydusu Titan'da durum karışık: Bütün yıl dayanabilirsen oruçla geçirilecek çünkü 1 yılı 1 gün sürüyor: Bizim 15 gün 22 saat kadar. Uranus tam oruç tutulacak yer (şaka şaka) 1 yılı 84 Dünya yılı uzunluğunda! Oruç yaza geldi mi 20 yıl iftarı bekliyorsun çünkü 20 yıl boyunca güneş ufuk çizgisinden aşağı inmiyor! Neptün'ü hiç sorma... 1 yılı 164 dünya yılı uzunluğunda! Ramazan kışa denk gelirse rahat, 20 yıl Güneş doğmuyor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazının büyük sıkıntısı burada patlıyor işte

      1 ve 2 - Ne hoca ne de siz, hala daha geniş manada tanrı fikrini değerlendiremiyorsunuz. Yahu tamam, Yahudi tanrısı yalan anladık, insanların 3/2 si de başka şeylere inansın. E yani? Ortada gerçek bir yaratıcı varsa ya da yoksa insanların hepsinin buna zıt hareket etmesi bu gerçeği değiştirir mi? 1960 lara kadar televizyonlarda 10 doktordan 9 u sigarayı yararlı buluyor reklamları yapılıyordu, bu sigaranın zararlı olduğu gerçeğine ne etki sağlar?
      Dindarlardan daha bir bağlı çıktınız şu mitlere be!

      3 - Tanrı varsa o sen ya da ben değiliz, ki biz insanlar bile incenin incesiyle uğraşmak için deli gibi çırpınan, yerin altında 100 km tünel açıp tek tük belirsiz parçacıklar bulmak için dünyanın enerjisini yakan varlıklarız. İnsan bu haldeyken her şeye gücünü verebilecek bir varlığın irade kapasitesi ve bu iradeği kullanma istenci ne kadar aşkın olabilir?

      4 ve 5 - Yine dar konsept. İbrahimi tasvire yakın bir tanrı illa İbrahimi dinleri göndermek zorunda değil, herhangi bir din de göndermek zorunda değil. Belki de yolladıklarının her biri yerel ortamlarında bozulup bu kadar bölgesel hale geldiler? Ya da hepimizi izleyip "salaklara bak ahihi" diye eğleniyordur? Hem kim dedi zamana hükmedebilecek kadar kudretli bir varlığın bırak Mars'ta Satürn'de oruç tutmamızı, oralara bir adam yollamamıza bile izin verebileceğini? İnsanlığın varlık sınırı Dünya'dan öteye gidemeyecekse emir yollamış bir Tanrının bu hesaplara girişmesi için sebep nedir?

      Hocanın Agnostik çıkışına girmiyorum bile, resmen kaçamak. Tanımları alaşağı ederek ate tutumu savunma yolu, bilmediğim şey yoktur demek. Çeliştiğini kabul etse her şey çözülecekken diğer insanları da buna inandırmak için zorluyor.

      İnsanların neden "kendinden varolabilen" ve "her şeye kadir" bir tanrı fikrini din dışı bir bakışla değerlendiremediğini bir türlü anlamıyorum. Bence insanlık tarihinde kritik bir düşünce aşaması, pürüzlerinden (mitoslardan) arındırıldığında da gayet akla yatkın bir açıklama sunuyor. Ha derseniz "bizim bütün iddiamız inançlar ve varlık arasındaki tutarsızlıklar üzerine", en azından dışarı taşmayın, taşacaksanız da din üzerinden vurmayı bırakın da gerçek metafizik iddialar çıkarın.

      Sil
  7. Ben bu kişilere ısrarla Halim ile Salim diyorum, belki ileride adlarını değiştirirler.

    Mono-diyaloglar konuya giriş için güzel nitelikte. Ama hiç keşif payı yok. Konudan eminsiniz. Yazarken eğlenmiyorsunuz. Sizin için spekülasyona açık bir konu seçerseniz tarzınıza alışık okuyucunun gözünü hapsedersiniz, diye düşünüyorum.

    YanıtlaSil
  8. Sizin bu tarz yazılarınızı okuyunca '' Akıl ve zekanın bile fazlası başa bela'' demeden edemiyor insan...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Doğru olabilir tabii de burada hangi belaya uğradık anlayamadım.

      Sil
  9. Dinlerin çelişkilerini ve tutarsızlıklarını bir yaratıcının yokluğuna delil olarak kullanıyoruz. Dinleri zaten bir hurafe ve insan uydurması olarak kabul eden birisi için bu ne kadar tutarlı bir mantık? Birazda kurnazca değil mi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne alaka? Kadiri mutlak Yaratıcı fikrinin kendi içinde çelişik ve anlamsız olduğunu söylüyoruz.

      Sil
    2. Sevan Bey yazınızda evrimsel mekanizma ile ilgili bilgiler ve bilmediğimiz konuya nasıl yaklaşmamız gerektiği dışında bir şey görmedim ben. Kadiri mutlak Yaratıcı fikrinin kendi içinde çelişik ve anlamsız olduğunu, o kadar ustaca gizlemişsiniz ki, sanırım sizden başka gören yok.
      'Çelişik ve anlamsız' fazla iddialı laflar olmuş umarım destekleyecek argüman ve akıl yürütmeleriniz vardır

      Sil
    3. Yaratıcı anlamında Tanrı kavramı ile dinlerin sosyolojik olan Tanrı kavramı birbirine karıştırılarak tartışılıyor. Bu ikisi birbirinden ayrı şeylerdir.

      Bunlardan birincisinin varlığı ya da yokluğu, kanıtlanıp kanıtlanamayacağı epistemolojik ve fizik veya metafizik bir konudur. Bu anlamda Tanrı fizik veya metafizik bir varlık olarak var veya yoktur. Bu konunun sosyolojinin konusu olan toplumsal üst yapıyla, yani dinlerle bir ilgisi yoktur.

      Dinin, yani toplumsal üst yapının Tanrı kavramı ise sosyolojik (sosyal, kültürel, mitolojik vb) bir varlıktır ve Tanrı olmasa bile bu anlamda Tanrı'nın varlığı sosyolojik olarak gerçektir.

      Ulus kavramı da böyledir. Ulusçuların tarif ettiği şekilde uluslar yoktur. Bütün ulusların tarihi baştan aşağı yalandır, mitolojiktir, insan kurgusudur, gerçek dışıdır. Fakat ulusçuluk ve uluslar toplumsal bir gerçektir. Ulusların varlığı sosyolojik olarak gerçektir.

      Sil
  10. Dinlerin çelişkisinden bahseden yok ki; bölgesel olmadından ve temellendirilmemesinden bahsediyor.

    YanıtlaSil
  11. Kopyalama! Yegane prensip bu, kendisinin aynısından yapabilme becerisi, bir molekül bunu yapabiliyorsa teknik olarak "canlıdır". Bu bağlamda bir bilgisayar vürüsü de "teknik" anlamda canlıdır. Canlılık hakkında "teknik" olmayan bir taraf olduğunu da zannetmiyorum. Yani "mücadele", "seçilim", "uyum" gibi kelimeler bu işleri anlamayı zorlaştırıp karmaşık gibi gösteriyor ve maalesef var olmayan manalar yüklenmesine sebep oluyor.

    Yüz kopyadan bir tanesi sadece %1 daha fazla kopya üretebilme kapasitesine sahip olsun 1000 nesil sonra onun nesli % 99 konumuna geliyor. Salt matematik bu, başka birşey değil.

    Tabiat yasalarının izin verdiği bir matametiksel olasılıklar uzayı var ve o uzayın yeteri kadar uzun bir zaman diliminde tabiat tarafından sıra ile denenip doldurulması söz konusu.

    Canlı diye tabir ettiğimiz şey de ana özelliği, esansı, ruhu, varlık amacı kendini kopyalamaktan başka birşey olmayan bir şey... Bilinç milinç bizim abartıp büyüttüğümüz şeyler.

    Klişe olacak ama peki ya aşk? İki ayak üstünde yürüdüğünden dolayı prematüre doğurmak zorunda kalan homo xxx primat dişilerinin erkeklerde aradığı, seçtiği ve diğerlerini eleyerek ortaya çıkardığı bir özellik... Sahte mi? Değil. Ama esası ve özü bu: kopyalama...

    YanıtlaSil