25 Ekim 2012 Perşembe

Tefsir ilmine giriş

Muhammed devrinde Orta Doğu’nun yüksek kültür dili 1600 seneden beri Aramice idi. Arapça, yazı diline hemen hiç aktarılmamıştı. Arabistan yarımadasındaki Yahudi ve Hıristiyan gruplarının litürji dili de Aramiceydi. Muhammed’in bu iki din hakkında bildikleri, doğrudan veya dolaylı olarak Aramiceden – muhtemelen sözlü anlatım vasıtasıyla – tercüme edilmiş bilgilerdir. Kuran’da kullandığı teknik tabirlerin birçoğu da – anlayarak veya belki anlamadan – bu dilden aktardığı sözcüklerden oluşur. Dolayısıyla bu kelimelerin tefsirinde sadece İslami (ve çoğu zaman tek yanlı) kaynaklara başvurmak yetmez. Arami kaynaklarından da haberdar olmakta fayda vardır.
Bundan üç dört ay önce paraya kıyıp Jastrow’un A Dictionary of Targumim, Talmud Bavli, Talmud Yerushalmi and Midrashic Literature’ı (ilk basım 1903; tıpkıbasım 2004) ile Payne Smith’in A Compendious Syriac Dictionary’sini (ilk basım 1902; tıpkıbasım 1999) satın aldım. Birincisi Yahudi Aramicesinin muhteşem bir kaynağıdır. Her kelime için, Tevrat-sonrası ve İslam-öncesi Yahudi din ve hukuk kaynaklarından çok sayıda metin tanıklığı gösterir. İkincisi “Süryanice” adı verilen Hıristiyan Aramicesinin klasik döneminin kapsamlı bir sözlüğüdür. Şimdi zaman zaman Jastrow’a dalış yapıyorum. Payne Smith’e daha tam ısınamadım. İbrani/Arami yazısını artık rahat okuyabiliyorum, ama Süryani yazısında pek acemiyim, ilkokul iki öğrencileri gibi heceleye heceleye çözüyorum ancak.
*
Din
Dîn kelimesi için Jastrow’a bakıyoruz. Altı punto karınca yazısıyla iki kolona 140 satır açıklama buluyoruz. 
Fiil dawana דּוּן   masdarı dîn דּין   “dava etmek, mahkeme etmek, yargılamak, hüküm vermek”; ikincil anlamı “müzakere etmek, münazara etmek”. Bağımsız isim olarak dîn דּין   “dava, mahkeme, yargı, adalet”. Deyim olarak yôm dîn  יום דין   “yargı günü”, mesela Babil Talmud’unun Abodah Zarah risalesi 18a cüzünde “Allahın yargısı, mahkemei kübra” anlamında geçiyormuş. Derhal çek ediyoruz, http://www.come-and-hear.com/zarah/index.html sitesinde tam metni buluyoruz. Evet, doğruymuş. Bavli Talmud M 375 ile 499 yılları arasında derlendiğine göre, Kuran’daki yawmi’d-dîn (“yargı günü”) ibaresi buradan esinlenmiş olmalı, tersi olamaz.    
“İnanç ve ibadet sistemi” anlamındaki öteki dîn sözcüğüne Aramice sözlüklerde rastlamıyoruz. Bu biraz tuhaf, çünkü İran’ın Zerdüşti/Mecusi geleneğinde bu sözcük tastamam bu anlamda en azından MÖ 500’lerden itibaren çok yoğun olarak kullanılmış. Babil Talmud’u İran egemenliği altındaki Mezopotamya topraklarda derlendiğine göre Talmud yazarlarının kelimenin bu anlamından habersiz olmaları düşünülemez. Ancak, anlaşılan, bu anlam Aramice din ve hukuk literatürüne girmemiş; İranî ateşperestlere has yabancı bir sözcük olarak değerlendirilmiş.
Dîn sözcüğünün iki ayrı anlamı ancak Kuran Arapçasında bir araya gelmişler. Gibi görünüyor. 

Furkan
Furkan فرقان   ilk bakışta Arapça FRQ “ayırma, ayırt etme” kökünden basit bir masdar. Bellibaşlı klasik Arapça sözlüklerin hepsi (Sıhah, Muhkem, Kamus ve Tacül Arus; ayrıca Lane Lexicon) “doğru ile yanlışı ayırt etme” anlamını vermişler. Kamus’a göre ikinci anlamı “mantıkta ispat”, ki doğru ile yanlışı ayırt etme fikrinin devamıdır. Yine Kamus, “gün doğumundan önceki zaman” demiş, belli ki bu da nesneleri ayırt etmekle ilgili. Buraya kadar bir problem görünmüyor.
Kuran’da sözcük yedi yerde geçiyor. Bunları telif etmek o kadar kolay değil.
Enfal 41 nispeten basit: يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ “furkan günü, iki ordu karşılaştığında…” Kastedilen hadise Bedir savaşı ve bulabildiğim tüm yorumlar bunu “hak ile batılın ayrıldığı gün” olarak yorumlamış. Edip Yüksel daha sade, “ayrım günü” demiş. Sapla samanın veya akla karanın ayrıldığı gün de diyebiliriz sanırım.
Bakara 53: وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ “Musa’ya kitabı ve furkanı verdik.” Enbiya 48: وَلَقَدْآتَيْنَا مُوسَى وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاء  “Musa ve Harun’a furkanı ve zıyaı (ışık) verdik.” Türkçe Kuran meallerinin çoğu burada geçen furkan’ı çevirmeye teşebbüs bile etmemiş. Birkaçı parantez içinde, belli ki tereddütle, “hak ile batılı ayırma ölçüsü” veya “doğru ile yanlışı ayırma yetisi” diye eklemiş. Edip Yüksel, daha cesurane, “yasalar kitabı” demiş.  Velakin ihtimaller bununla sınırlı değil. Beyzavi tefsirinde furkan “felak-ul bahr” demek diyenler vardır diyor, yani Musa’nın mucizesiyle Kızıldeniz’in yarılması. Lane, Kamus ve ‘Ubab’a istinaden bu yoruma değinmiş:  فرقان   : The cleaving of the sea,so it means [accord. to some] in the Kur. ii.53. (Obab, Kamus). Benim Hintli amcanın kullandığı Kuran meali de anlaşılan bu yorumu esas almış.
Furkan suresi 1, sözcüğü besbelli “Kuran” ile eş anlamlı kullanmış:  نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِلِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا “alemlere uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indirdi”. Enzîlen dendiğine göre burada kastedilen şey kitap olmalı; “kul” sözcüğüyle kastedilenin Muhammed olduğu da bağlamdan belli. Türkçe meallerin çoğu buradaki sözcüğü yine çevirmeden bırakmış. Diyanet İşleri mealinin eski baskısı kafadan “Kuran” diye çevirmiş. Edip Yüksel, daha tutarlı, “Yasalar Kitabı” yorumunu sürdürmüş.
Ali İmran 4’te işler çetrefilleşmiş: Bir önceki ayette Tevrat ve İncil’den söz ettikten hemen sonra, مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ “daha önce insanlara yol gösteren furkan’ı indirdik”. Yorumların çoğu buradaki “daha önce” deyimini bir önceki ayete bağlayarak “daha önce İncil ve Tevratı indirmiştik, sonra Furkan’ı indirdik” diye okuyor. Ancak ayeti kendi içinde okursak, furkan’ın (her ne ise) Tevrat ve İncil’den ÖNCE indiğini kabul etmemiz gerekir. Acaba Furkan, bahsi geçen üç kitabın öncesinde varolan bir tür metafizik metin, Hıristiyan ve Gnostik öğretilerde geçen logos’un bir benzeri midir?
*
İslami kaynaklarımız şimdilik bu kadar. Merak edip Jastrow’a bakıyoruz. Pirkonâ פִרְקונא   neymiş? “Bir köleyi veya rehin edilmiş bir malı bedel ödeyerek kurtarma, redemption, ransom;” Targum’da (yani Tevrat’ın Aramice mealinde) en az beş defa geçiyor. Ketuvim iv.4 ve iv.47’de şva yerine kamatz’la perakon פֵרָקון   biçimi kullanılmış, yine aynı anlam, “kurtulmalık”. [Pirkonâ’daki /â/ ismin mutlak halini gösteren bir gramer ekidir. İkincisi, Aramicede kelime başında /f/ yoktur, Arapçada da /p/ sesi yoktur. Aramice pe Arapça fe halini alır ve aynı harfle yazılır. Yani kelimenin aynı kelime olduğundan şüphe yok. Ama anlam bağı henüz anlaşılamıyor.]
Yahudi geleneğinde sözcüğün dinî bir anlamı anlaşılan pek yok; daha ziyade hukuki bağlamda kullanılmış. Ama Hıristiyan tarafına bakınca durum ayan beyan ortaya çıkıyor. Payne Smith sf. 465, porkanâ veya vav ile pûrkanâ: “kurtuluş, selamet, redemption,” bilhassa İsa’nın kendini kurban etmek suretiyle sağladığı ebedi selamet. Peşitta’da, yani İncil'in Süryanice çevirisinde yaklaşık 25 defa geçen bir sözcük. Yunancası sôtêria, bazen de apolytrôsis; Latincesi redemptio. Parokâ “kurtarıcı”, Hz. İsa’nın en sık kullanılan sıfatı. Arapçası Fârûk. [Süryanice Unicode yazıyı bir türlü beceremedim; ekranda kutu kutu çıkıyor. Kusura bakmayın.]
Derken jeton düşüyor. Bizim Ermeniceden bildiğimiz p’rkel փրկել (kurtarmak, selamete erdirmek) ve p’rkiç փրկիչ (kurtarıcı, İsa) neymiş acep? Acaryan’ın sözlüğüne bakıyoruz derhal, cilt 4, sf. 534: Evet, şüphe yok, üçü de Süryaniceden alıntıymış. Zeytinburnu'nda hastanesi bile var, Surp P’rgiç “Hazreti Kurtarıcı” anlamında. [Süryanice/İbranice pe Ermeniceye normal pe պ değil sert nefesli p’e փ şeklinde gelir. K կ sesi bizim Batı Ermenicesinde /g/ diye telaffuz edilir.]
Habeşçe İncil dilinde de fırkān ፍርቃን "selamet" imiş. Bu da Süryanice/Aramiceden alıntı olmalı. Nöldeke ve Schwally'ye istinaden Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Quran, sf. 227'de ayrıntılı bilgi var. Habeşçe İncil Kuran'dan aşağı yukarı yüz sene daha eski olduğuna göre, Habeşçe üzerinden gelen bir etki de düşünülebilir elbette.
*
Şimdi Kuran’daki ibareleri bir de bu açıdan okuyoruz. “Musa’ya kitabı ve selameti verdik.” Uyar mı? Uyar. Kulumuza selamet (kitabını, yolunu) indirdik.” Uyar. “Selamet günü iki ordu karşılaştı.” Bu da uyar, ama bu biraz zorlama olur.
Belki de sözcüğün bir esas Arapça anlamı var (“ayırt etme, akla karayı ayırma”), Enfal 41’de bu kullanılmış. Bir de Süryaniceden bulaşmış olan dinî anlamı var (“selamet, kurtuluş”). Olabilir mi acaba? 

12 yorum:
  1. döktürmüşsün usta...
    Yanıtla
  2. Acımasız güzellikte kafa kurcalayan ancak sizin gibi bir delinin kurcalayıp kuracağı bir metin... Hintli amca çevirinizde de bu his bir gelip gitmişti, yaz(a)mamıştım; şimdi tutamıyorum kendimi.... Devamını sabırsızlıkla bekliyorum...
    Yanıtla
  3. Bazı yerlerde Google Translate çaresiz kalıyor :D
    Yanıtla
  4. Çalışma güzel, diğer kelimebazlar gibi. Ama izniniz ile bir iki noktanın altını çizeyim:

    Usul'e dair:
    1. Bir şeyin ihtimali farklı bir şeydir, vukuu farklı bir şeydir. "öksürüğün, bronşitten olabilir" cümlesi ile "tetkik yaptık, eminiz, öksürük bronşitten ve şu ilacı kullanacaksınız" farkı gibi.

    ilk cümleyi söylemek için herhangi bir bağlantı yeterli, çünkü ihtimal bildiriyor. Ama ikincisini söylemek için delil gerekir.

    "furkan" isminin "SADECE" muhtemel=olası=probable kaynaklarından bahsedildiği ve bir şey isbat eder durumda olmadığını vurgulansa güzel olabilir.

    peki bu isbat edilebilir mi? İki yönü var bu sorunun.

    i. Klasik arap edebiyatı taranıp, furkan kelimesinin arapça kullanımı olmadığı gösterilirse, yine kesin isbat olmaz (tüm metinler aktarılmadı) ama büyük bir işaret olur.

    ii. "isbat edilemez" bir öneri ise, o zaman zaten "yanlışlanamaz = falsiable" bir hipotez olmaz. Rasyonel insanlar, o tarz önermelerle uğraşmamalı.

    usul 2: Tamamı Semitik olan dillerde, birbirinden kelime aldıkları iddiasına göre; zaten aynı kökleri paylaştıkları iddiası daha sağlam bir iddia olur. Mesela "bacı" kelimesini biz azerilerden, zeriler de bizden almadı, 1000 küsur sene önceki ortak atalarımızdan iki tarafa da miras kaldı.

    Bu yüzden, mesela furkan kelimesinin habeşçe-arapça-ibranice arası geçiş yaptığını varsaymaktansa; proto-semitik dilden kaldığını düşünmek çok daha rasyonel olur. Bu sadece furqan için değil, semitik dil ailesindeki diğer tüm kökler için geçerli, r-c-m, h-k-k vb.

    Bir düşünün : Bir kelimenin özbekçeden türkçeye vb. geçtiğini düşünmek mi daha mantıklı; eski türkçeden her iki dile de geçtiğini mi?
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Tereciye tere mi satıyorsun hemşo? fuˁlān veznindeki tüm sözcükler gibi bu da muarrep, arapçalaştırılmış sözcüklerden. Sami bir ortak köken bulmak 'furkan'daki vezin/biçim/form ve onunla birlikte gelen belirgin anlamsal kaymayı açıklamaz.
  5. -
    ESAS'a dair nokta: Yine açık bir şey söyleyeceğim de; sıkça unutuluyor.

    Müslümanlar zaten tevrat, incil.. hepsinin Allah'ın vahyi olduğuna inanır. Dahası, arapçanın ve kardeşi semitik dillerin yapısı itibariyle hakikati taşıyabilecek netlikte olduğuna inanır.

    elimizdeki olgu: Habeş dini literatürü veya ibrani dini mirası ile kuran arasında benzerlikler var.

    bakın bu olgu tek başına bir şeyi isbat etmiyor.

    Ateist varsayımı: Tanrı ve vahiy yoktur.
    Mümin varsayımı: Tanrı ve vahiy vardır.

    ikisine de varsayım dedim (aksiyom, önkabul) anlamında. Her iki cümlenin de olgusal isbatı yok.

    Ama konuya dönelim:

    Olgu: Kuran ile tevrat arasında benzerlik var.

    Olgu + Varsayım (ateist): Demek ki Muhamed tevrattan aldı.

    Olgu + Varsayım (mümin): Allahın hem muhammede hem musaya vahyettiği ortaya çıktı.

    Yani, olgusal sonuç iki tarafta aynı tepkileri oluşturmuyor. Çünkü sonucun yorumlanması olgusal değil, o ilk varsayımdan kurtulup bakılmıyor; zaten bu da mümkün değil. Çünkü Tanrının olup olmadığına dair varsayım, (inanç, iman, kabul.. her ne ise) düşünce akışında çok temel bir varsayım.

    Bunun altını şu yüzden çizdim: İki taraf arasında olguların yorumlanmasında sert tartışma ve hakaret olabiliyor. çünkü genelde taraflar, kendi aksiyomlarının da, diğer tarafın makul davrandığının da farkında değil.


    Evet, tevrat ve incil ve kuranda tekrarlanan ortaklıklar (dilin aynı kökten gelmesi bir tarafta dursun şimdi) bir ateist için "peygamberlerin (yani öyle bilinen kişilerin) zaten var olan hikayeleri aktardığı"nı /açıkça/ gösterirken; bir mümin için de "kitapların vahiy olup Allahın önemli olan aynı kıssaları tekrar vahyettiğini" gösterir.

    Ve o aksiyomlar çerçevesinde bunların düşünülmesi de normaldir.

    ---
    Peki iki düşünce tarzını daha doğrusu konuyu inceleyelim. Rasyonel bir iş mi yapılıyo diye?

    Diyelim ki Sevan Bey cidden araştırsa ve iki kitap arasında hiç bir benzerlik (kelime, kişi, hikaye vb.) bulamasa bu herhangi bir sonuç doğurur muydu?

    Bireyler hakkında akıl yürütemem, zira iradeleri var.
    Herhangi bir ateist muhtemelen "ikisi de uydurma, hiç alakasız hikayeler, eğer Tanrı vahiy göndermiş olsaydı, önemli şeyleri tekrarlardı" diyecekti.

    irrasyonel mi? Bir de mümin cevabını dinleyelim: "Aksine, her kitabın ambaşka oluşu, vahiy olduğuna işarettir. allah her defasında orjinal bir şeyler gönderdi" aynı bakış açısı.

    Yine olgu, varsayımlar açısından, her iki tarafça da, mantıklı değerlendirilmiş oldu.

    Yani akıl yürütmeler iki taraf için de rasyonel. kabul etmeliyiz ki, o varsayımlar çerçevesinde o sonuca ulaşmak; makul. Yani iki taraf da yanlış düşünmüyor.

    Ama konuyu delil olarak almak, irrasyonel. Çünkü olgusal sonuç ne olursa olsun; hüküm değişmiyor. Benzerlik ister olsun, ister olmasın; inançlar (veya inançsızlıklar) değişmiyor. Demek ki olgu irrelevant.
    Yanıtla
  6. furkan kök olarak fark fırkadan gelir.fırka diğerlerinden belli özellikleri ile ayrılanlar demek.fark yine kendisinde olup diğerinde olmayan,veya kendisinde olmayıp diğerinde olan şey demek.eksik veya fazlalık olabilir.

    denizin yarılması da fark ile anlatılmış

    ilahi kitaplara furkan denmesi normaldir.zira hak ile batılı zulmet ile nuru doğru ile yanlışı ayıran aydınlatıcı bir yönü vardır.ışık nur ziya ayırır.karanlık ise her şeyi örter bir kılar.farklılıkları yok eder. gören ile görmeyeni aynılaştırır zulmet karanlık.
    o yüzden ilahi kitaplara nur denilir.ziya denilir furkan denilir.

    "مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ "

    min arabi de harfi cerdir. arabi ifadelerde başta bulunmaz."den" dan" anlamı verir.min kablu:önce-den anlamına gelir.Kur'anda 70 yerde geçer1" مِن قَبْلُ" ve hiç birinde cümle başında bulunmaz. zira arabi de üç kelime vardır:isim-fiil-harf
    harfler:min-fiy-ile-taht-fevk- gibi şeylerdir.tek başına anlamı yoktur.cümlede kullanıldığında anlamı olur cümleyi tamamlar.
    sevan beyin etimoloji sözlüğünden faydalanırız.arapçasının iyi olduğunu düşünürüm.ve zeki okumuş bir kimsedir.

    umarım Kur'an da "min kable" lere bakar bir daha yazar.
    Yanıtla
  7. Yazıda neresi yanlış, neresi eksik, onu bir izah etseniz... Yazıda bahsedilen sorulara kendi cevaplarınızı verseydiniz. Yazmışsınız bir şeyler ama ne demek istediğiniz, dediğiniz şeyin konuyla alakası anlaşılmıyor.
    Belki durumunuz o değildir ama, İslamcıların kendi çevrelerindeki literatürün dışına zinhar çıkmamaları ve hatta mantıksal çıkarımlarda ve yorumlarda bulunmaktan ısrarla kaçınmaları, kendilerine öğretilenlerin sınırları içinde dolaşıp durmaları da ne acayip bir şey...
    Adam diyor ki sadece arap veya müslüman kaynak yetmez, bir de diğer kaynakların desteğiyle şu kelimelere bakalım, bir başkası gelip "arabi" dersi veriyor. Enteresan... Sizi yanlış anlayıp bu kategoriye soktuysam affola ama böyle de bir olgu var.
    Yanıtla
  8. diğer kaynaklar ile kuran kaynağı kıyaslanmaz bence.bazı kaynaklar var sıcaktır maden suyudur diğer kaynaklara benzemez.daima tek başına dğerlendirilmesi gereken diğerlerinden mutlaka farklı kaynaklar vardır.neden tüm kaynaklar sıcak değildir.bir kaplıcanın sıcka suyu ile bir soğuk kaynağı kıyaslamak abestir.farklıdırlar.yağmur yağarken saf temiz gökten iner ancak yere süzülüp sonra farklı kaynaklardan yer yüzüne çıksa geçtiği toprağın madensellerini tuzlarınıda alır bir kaynak tuzlu biri acı biri tatlı olabilir.o yüzden yerdeki kirlenmiş kaynaklar gökten inzal olan yağmur gibi saf ve berak ve temiz olan ilahi kaynaklar ile kıysalanamaz.yağmurun gerçek tadını bilmek için toprağa bulaşmadan bir yerde toplanır içilir saf hali anlaşılır.

    biri gökten yere iner ,diğeri yer altından üstüne çıkar.biri iner diğeri çıkar. yönler zeminler faklı bir kere.

    hiç umrumda değil açıkçası sümerlerde furkan ne analama gelir filan millette ve zeminde din ne anlama gelir.

    yer yüzündeki kaynaklar bile kaynaktan uzaklaştıkça bozulur asıl kaynak ile alakası kalmaz.

    sevan beyi takib ederim.Bir keresinde demişti ki :dünyaya da düz demişlerdi ama sonra anlaşıldıki yuvarlaktır.demişti.

    evet hakikat bence değişmez.insanların zaman ve zemine göre hakikata bakışı değişir.biri düz der biri öküz boynuzu üzerinde der.

    ancak insanların kısıtlı bilgileri ile dünyaya düz demesi onun yuvarlaklık hakikatini değiştirmez. dünyaya düz denildiği vakitte dünya yuvarlaktı.

    Şimdi birileri kurana beşer kelamı der birileri arab biri yazdı der birileri eski kaynaklardan derlemedir der.bu görüşler kuran hakikat ise onun hakikatini ve ilahi kaynakların manasını değiştirmez.

    Güneşte dünya etrafında döner gibi bir yanılsama oluşturur.evet hakikati farklıdır. dönen dünyadır.ancak güneşin dünya etrafındaki dönme yanılsaması güneşten dünyadan geceden gündüzden ne kaybetirmiştir.yani şimdi biz dünya güneş etrafında dönüyor desek bu hakikat olanıdır.
    bir arabada gider iken de araba durur gibi algılanır dışarısı hareket ediyor hissi verir.evet biraz hareketin illüzyonu vardır.ancak bu illüzyon bizim için daha iyidir.zira araba ile beraber hareket ettiğimiz için onun hareketini algılamamız zordur.izafidir bunlar.güneşin dönüyor gibi görünmesi bizim açımızdan daha sağlıklıdır.zira dünyanın dönüşünü hissetseydik güneşin sabitliğini algılasaydık pek iyi olmazdı.

    ne bu hakikat var olan sisteme bir şey kazandırır nede eskiden güneş dünya etrafında dönüyor yanlış fikri bu sistemden bir şeyler eksiltir.yani diyeceğim ilmimizi kudretimizi irademizi aşan sistemler hakkında doğru veya yanlış bilmemizin bir ehemmiyeti yok.bizi aşan o sistem bizden etkilenmeden çalışmaya devam eder.

    ilahi kitaplarda böyledir.bizi aşan bir yönü var.biri kabul eder ilahi der. diğeri değildir der.

    ne ilahidir diyenler o kitaplara bir şey katar. nede beşeridir diyenler ondan bir şeyler eksiltir.

    ancak her düşünce ve fikir doğru ve yanlışlığı bir yana değerlidir.düşünmek başlı başına değerlidir.şu anki teknoloji temelli modern yaşamın ve düşüncesnin tek kaynağı sadece doğru düşünceler değildir.doğru düşüncelerin altında çok sayıda hata çok sayıda yanlış çok sayıda bedel ödeme vardır.o yüzden kim ne düşünürse düşünsün düşünceyi susturmak boğmak hayra alamet değildir.

    Yanıtla
  9. sen de bir bok biliyorsan ben ne olayım:)) allahın manyağı seni. boş boş konuş dur.allah seni çarpmış haberin yok. ayrıntılarda boğulmuş şeytan salağı seni:))
    Yanıtla
  10. SEVAN bey, Hz Omer (r.a.) Mısır'a girdiğinde Süryaniler "Porrukho, porrukho" yani "kurtarıcı" diyerek tezahürat yapmış onun için ismi "Ömer Faruk" olmuş
    Yanıtla
  11. Hocam İbranice(פרק)park alanı demek, "kitabı ve park alanını indirdik"!!!. bu arada (مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ ) çevirisi doğru gelmedi, orada "insan için hidayet ve furkan indirilmeden önce" denir.
    Yanıtla

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder