29 Ekim 2013 Salı

Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun, güle güle kullanın

Cumhuriyet kaçınılmazdı.

Türk-Osmanlı elitinin hanedanla manevi bağı daha Abdülaziz zamanında zayıflamıştı. Abdülhamid istibdadının son 10-15 yılında tamamen koptu. Tüm dünyada tüm rejimlerin altüst olduğu 1918-sonrası ortamda hanedanın sürmesi, veya sürse otoritesini koruması mümkün değildi.

Fransa’yı da unutma. O devirde Türk-Osmanlı eliti için medeniyetin tek referansıdır. 1871’de orada cumhuriyet ilan edilince, buradaki saltanatın da miadı dolmuştu. Geçmiş olsun.

Geriye kalan iki ihtimal var, onları da gözden geçirelim.

Bir, Sultan Reşat modeli. Siyasi gücü olmayan, etliye sütlüye karışmayan, ombudsman tipi bir monarşi yürür müydü? Rauf Bey mesela o karta oynadı. İngilizler de muhtemelen o ihtimali değerlendirdi, ama sonra vazgeçtiler. Bence yürümezdi. Türkiye gibi siyasetin çok sert oynandığı, 1918’den sonra daha da sertleştiği bir ülkede zayıf monarkın şansı yoktur. Kurtlar sofrasında kuzu olur, çıtır çıtır yerler.

İki, Napoleon (ve Rıza Pehlevi) modeli. Diktatörün kendini hükümdar ilan ettiği bir yeni-monarşi yürür müydü? Belli ki bu ihtimal düşünüldü. 1 Kasım 1922’den 29 Ekim 1923’e dek opsiyonlar açık tutuldu. Mustafa Kemal Paşanın Aralık 1922’de birden evlenmeye niyet etmesini bir de bu açıdan düşünün derim.

Bana sorarsanız bu model de yürümezdi. Bir kere Bolşevik Rusya’dan esen rüzgârlar vardı, 1922-23 Türkiye’sinde kuvvetle hissediliyordu. Almanya’da, Avusturya’da monarşiler devrilmiş cumhuriyet kurulmuştu. Türk elitinin o devirde yakın temasta olduğu Arnavutluk ve Azerbaycan cumhuriyetçi coşku içindeydi. Monarşinin çağı kapanmış görünüyordu.

Sonra Paşa, Napoleon’un akıbetinden haberdardı. Babadan gelmeyen saltanatı yürütmek zordur. Ağzınla kuş tutsan, bütün Avrupa’yı fethetsen, gene de meşruiyetin sorgulanır. Ömrünü tamamlayıp tahtı sağ salim evladına devretmedikçe gerçek anlamda padişah sayılmazsın. “Nereden çıktı bu zibidi” diye soran olur.

Bu da bizi en önemli detaya getiriyor. Gazi’nin evladı olmadığı, olacak gibi de görünmediği bir durumda hükümdarlık ilan etmenin faydası ne? Dört senede bir kendi elceğizinle seçtiğin meclise seçim yaptırır, kendini Reis, Münci, Lider, Duce veya Führer seçtirtirsin. Keyfince yönetir, “Beni buraya Halk seçti, Halktan başka kimse tanımam” diye havanı da atarsın. Fena mı?

İşte bu yüzden, akılcı ve doğru bir kararla, 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edildi. Hepimize kutlu olsun.

39 yorum:

  1. Tespitler tam yerinde. Elinize sağlık Sevan Bey.

    YanıtlaSil
  2. Tüm Dünya değişirken, Türkiye geri kalamazdı, düşünmemiz gereken budur, isimlerin önemi yok. Atatürk olsun, bir kaşka Osmanlı aydını olsun farketmez, mesele süreci iyi yönlendirmekte ve Atatürk'ün bu konuda yetenekli olduğunu düşünüyorum.

    YanıtlaSil
  3. akilci ve dogru karar "sekl-i hukumet cumhuriyettir."Ancak 90 yildir Demokratiklesemeyen, asla din ve devlet islerini aytistiramayan, kisi hak ve ozgurliklerini baskilayan bir cumhuriyet...

    YanıtlaSil
  4. Sizin de Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun, Sevan Bey.

    Osmanlı'da Cumhuriyet fikri cumhuriyetin ilanından çok önce de ciddi ciddi mütalaa edilmiş, ama taraftarları ya padişah baskısından (mes., Abdülhamid devri) ya da saltanatın kaldırılması için lüzum görülmediği ve hatta muhafazası daha cazip görüldüğünden (mes., Reşad ve Milli Mücadele devirleri) dolayı bir türlü cumhuriyet ilan etme fırsatını bulamamışlar. Cumhuriyetçiler ancak Milli Mücadeleden sonra saltanatı lağvedip cumhuriyet ilan etme fırsatını yakaladılar ve bunu en iyi şekilde kullandılar.

    Sevan Bey'in dediği gibi, dünyada devir cumhuriyetler devriydi ve liderlerin meşruiyetini göstermelik de olsa seçimler yoluyla "halktan" alması bekleniyordu. Böylelikle iktidarlarını daha çok sağlama alabiliyorlardı. Mustafa Kemal Atatürk de bu fırsatı çok iyi kullandı.

    YanıtlaSil
  5. Türkiye'de öğrencisi olmak isteyeceğim üç kişi var ve birinci sıradaki sizsiniz.

    YanıtlaSil
  6. Sevan Bey

    Yazınızda tarihsel olaylara olan yaklaşımınız, yapılan tüm işleri sıradanlaştırmaya yönelik gibi görünüyor. Yani halihazırda yapılmış olana en iyi ihtimal olarak bakıp, yapılmış olanı yapmanın, o dönem herkes için tek yapılabilecek hareket olduğu varsayılıyor. Bu yaklaşım kendi içerisinde, bir olayı diğerinden daha konuşmaya değer/değmez olmaktan çıkarmıyor mu?

    Örneğin biri de Usain Bolt için zaten yapılacak en iyi şey o kadar çalışmayla olimpiyatlarda birinci olmasıydı diyebilir. Bu bakış; o kişinin emeğini, kararını ve kararlılığını hiçe saymaz mı?

    Bu yönden bakarsak, tarihte, hangi eylemi ya da hangi şahsın düşüncelerini diğerinden daha önemsiz ve iğneli ifadenizle "akılcı ve doğru" bulmayabiliriz?

    Teşekkürler

    YanıtlaSil
  7. İngiltere, İsveç, Norveç, Hollanda, İspanya, Japonya gibi sembolik de olsa Kral/Kraliçe/İmparatorların olduğu ülkeler bir yanda; Kuzey Kore, Azerbaycan, Mısır, Suriye,İran gibi cumhuriyetler bir yanda. Biz ortada biyerdeyiz.

    YanıtlaSil
  8. Abi yeter vurma artık. Perişan durumda zaten adamlar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne zamandır vurmuyordum, Geziden sonra hortlama belirtileri göstermeye başladılar mı ne?

      Sil
    2. Ciddiye alması içinizdeki kemalisti sezmiş olmasındandır.

      Sil
  9. Tüm göçmen ve Dacikler ,Dacik bayramınız kutlu olmasın.

    YanıtlaSil
  10. Sevan abi bu işin şöyle bir yönü de olabilir mi? Osmanlı ailesi, Müslüman ve Türk kökenli (bu arada bu köken meselesi de tartışmalı ya neyse) bir aile olarak, Müslüman ve Türkî toplulukların kendisi üzerinden dünyayla ilişki kurdukları bir tür pencere işlevi görüyordu, bu işlevini de gayrimüslim ve gayritürk toplumlar nezdindeki itibar ve otoritesi sayesinde yerine getiriyordu. 1789'un siyasetin kurallarını ebediyen değiştirdiği bir ortamda patlayan o ağır medeniyet bunalımını aşamayıp gayrimüslim/gayritürk tebaası nezdindeki nüfuz ve itibarını ve nihayet birçok ülkede de iktidarını birer birer kaybedip sıradan bir Müslüman Türk ailesi konumuna düşünce Müslüman ve Türkler için de artık siyasetlerini ve kaderlerini bu ailenin kaderiyle tevhid etmenin herhangi bir değeri/anlamı kalmadı. Aslında ihtilali yapan Sultan'ın hür tebaası olsaydı, saraya bir heyet gönderip gayet kibar ve nezih bir şekilde tarih boyunca kendilerine yaptıkları katkıdan dolayı bu aileye teşekkür eder, ama artık yola farklı bir şekilde devam edileceği murad edildiğinden siyasi bütün yetki ve ünvanlarını irade-i şahaneleriyle kendiliklerinden bırakarak ülkeye ve topluma son bir hizmette bulunmalarının ülkenin ve toplumun geleceği açısından elzem olduğu zarif bir dille belirtilerek siyaset sahnesinden çekilmeleri arz edilirdi. Eh, "imparatorluğun en uzun yüzyılı" bir de üzerine 20. yüzyılın felaketleri memlekette ihtilal yapabilecek güçte bir tebaa bırakmadığı için ihtilali Osmanlı ailesinin bizzat kendi hizmetkârları (kulları ya da memlukleri mi demeli? - Mustafa Kemal henüz İstanbul ile bağlarını koparmadığı günlerde Saray'a hitaben yazdığı mektupları "Kulunuz Mustafa Kemal" diye imzalıyor) yapınca kulun kendisini efendisinden daha güçlü hissettiği o anda ortaya saçılan bütün kompleksler sergilendi ve gayet kaba ve hoyrat bir şekilde ülkeden sürüldüler. Ama kendi hatalarıydı (ya da dedelerinin). Tahtlarının bütün güvencesi gayrimüslim ve gayritürk tebaalarıydı. Onları kaybetmek, tahtlarına mal oldu. Bugün Britanya'nın hala kraliyetle yönetiliyor olması İngilizlerin geleneğe bağlılıklarından kaynaklanmıyor bence. Hanedanın belli belirsiz yerine getirdiği çok önemli bir rol var bence. Eğer hanedan olmasa İngiltere'nin dünya üzerindeki nüfuz ve ağırlığı Avusturya'nınkinden çok fazla olmazdı diye düşünüyorum.

    YanıtlaSil
  11. yinede şu c.başkanlığı yerine saltanat kalsaydı keşke bi siyasi kavgamız eksik olurdu her c.başkanlığı seçimi öncesi tonla adam öldürüyolar memlekette

    YanıtlaSil
  12. Sevan hocam, afallattınız beni yine, nasıl analizler, nasıl tespitler bunlar böyle? :) Deha ürünü bir yazı. Ellerinize sağlık. Sevgi ve saygılarımla.

    YanıtlaSil
  13. Hayal aleminde yasiyorsun Sevan.

    YanıtlaSil
  14. Sayın Sevan Bey,
    Bende futbol bilginiymiş gibi konuşan Ahmet Çakar izlenimi yaratıyorsunuz.
    Selam ve sevgiler.

    YanıtlaSil
  15. Demek Sevan Abi'nin tekrar yazması için illa bir cumhuriyet, kemalizm, atatürkle ilgili bir şey olacak ki, kendini tutamasın, sarılsın kalemine, klavyesine. Ben de bir şey mi oldu acaba diye meraklanmaya başlamıştım. O zaman 10 Kasım'da görüşmek üzere diyelim. Neyse ki Atatürk sirozdan öldü, rakıya da günah bulacak değilsin ya Sevan abi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çoğu zaman herhangi bir tür mankafalık yetiyor. Kemalizm, Muhammedizm, Sosyalizm, Kürdizm, Ermenizm... farketmez.

      Sil
    2. günün anlam ve önemine ithafen biraz takılalım dedik, sen de her şeyi ciddiye alıyon be Sevan abi.

      Sil
  16. Mahmut Kiraz,

    Milliyetçilik öncesi devirlerde yaşamış insanlara milliyetçi paradigma içinden bakıyorsunuz. Bu yüzden de Osmanlı tarihi ve hanedanın meşruiyetini ve gücünü nereden aldığı hakkında son derece anakronistik ve hatalı neticelere varıyorsunuz.

    Kulunuz tabirine gelince, Mustafa Kemal elbette hürdü, neticede o çoktan lağvedilmiş olan Kapıkulu Ocaklarının askeri değil modern ordunun askeriydi. Zaten hür ve Müslüman bir aileden doğmuş, köleleştirilmesi söz konusu olamaz. Kulunuz tabirini kullanması nezaket icabı sadece.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Onur kardeş,
      1- Milliyetçilik bir siyasi ideoloji olarak sonradan icad edilmiş olabilir ama bu, öncesindeki devirlerde etnik kökenin tamamen önemsiz olduğunu göstermez. Bununla ilgili sana pekçok örnek verebilirim. Mesela Sasanilere karşı savaşırken Halid b. Velid Irak'ın hristiyan Araplarının desteğini almak için Arap kimliğini kullanmış. Selahaddin Suriye Sultanı Nureddin Zengî'nin Mısır valisiyken onunla beraber olan Türkmenlerin büyük çoğunluğu Nureddin'in ölümü ve Selahaddin'in Mısır'da kendi saltanat kavgasına girmesi üzerine bir Kürde tabi olmamak için Selahaddin'i terk ederek Suriye'ye geri dönüyorlar. Tabii buna neden olan biraz da Selahaddin'in Türkmenlere güvenmeyip kendi iktidarını Kürt birlikleri üzerinden tesis etmeye çalışması. Ama her ne olursa olsun, etnik köken bu olayda her iki taraf açısından da önemli bir politik kriter. Bunu bizzat o dönemi anlatan bir İngiliz tarihçinin Haçlılar Çağı adlı kitabında okumuştum. Üçüncü örnek de Rum Sultanı II. Mehmed'in "yarlığ"ları. Uygur ellerinden binlerce kilometre uzakta, Rum'un senyörü olan biri neden yarlığ çıkarma ihtiyacı duyuyor.
      2- Osmanlı ailesinin atası olan Osman Bey, Kemal Tahir'in romanında gördüğüm o ilginç ifadeyle, Bitinya ucunda bir feodal senyör ve bir savaş lorduydu ki, muhtemelen Sevan abinin Anadolu'nun Türkleşmesinin hikayesini anlatırken yarattığı, silahlı adamlarıyla (öyle aşiret falan değil) zuhur edip ortalıkta terör estiren hayali Hüseyin Ağa karakteri gibi biriydi. Bu savaş lordu savaş işinde başarılı olup ünü artmaya başlayınca sağdan soldan adını duyan savaşçılar "bu adamda iş var, hizmetine girersek tek başımıza asla hayal edemeyeceğimiz ganimete konabiliriz" deyu akın akın bu savaş lordunun hizmetine koştular. Güçlü bir lordun hizmetinde iş güvencesinin olacağını ya da geleceğini böylelikle kurtarabileceğini düşünen zanaatkârlar gelip onun hizmetine girdiler, her gün bir savaşçı/savaşçı grubu tarafından yağmaya maruz kalan, haraç vermek zorunda kalan sıradan insanlar tek bir lorda belli bir haraç verip en azından belirsizliklerden kurtulmak istediler. Böylelikle Osman Bey ve oğullarının devleti (gücü, zenginliği, ikbal ve ihtişamı) büyüdü. Bir zaman sonra bunlar Türk deyu tarif edilir oldular. Bu topluluk Osmanoğlu'na bağlı veya onun hizmetinde oldukları için, Osmanoğlu'nun gayrimüslim tebaasıyla ilişkilerinde belirleyici olan Efendi/Metbuları olan Osmanoğlu'nun tavrıydı diye düşünüyorum. Osmanoğlu'nun kendi sosyolojik aidiyeti de bu topluluktandı (köken olarak veya sonradan iradi olarak, farketmez). Anlatmaya çalıştığım biraz böyle birşey.

      3- Mustafa Kemal ve kulluk meselesine gelince, bun kul kelimesini klasik köle anlamında kullanmadım, hizmetkâr anlamında kullandım. Ben Osmanoğlu'nun şahsından ya da hanedandan bağımsız bir devletin klasik dönemlerde ya hiç olmadığı kanaatindeyim ya da devlet değil de sözgelimi devletin o devirlerdeki muadili olan (günümüz modern devletiyle aynı işlevi - kamu otoritesi işlevini - gören) Rum Tahtı/Sultanı vardı ama Rum Tahtı'na/Sultanı'na tabi olan diğer asil aileler ve halkın aksine bütün o devasa bürokrasi doğrudan doğruya Osmanoğlu'nun şahsının/ailenin hizmetkârıydı, Rum Sultanı'nın değil. Vakıa, 19.yy'da modernleşmeyle birlikte bu epeyce değişti, artık aileden ve bizzat tahtta oturan şahıstan bağımsız bir kurum olarak devletten söz edilir oldu belki ama bürokrasi açısından sonuç değişmedi. Bürokrasi artık ailenin kölesi değil, devletin hizmetkârıydı. Hizmetkâr dediğiniz de, ille hukuksal olarak köle statüsünde olmayabilir ama yine de bir taife/sınıf olarak Kul sınıfıdır. Çünkü tebaa gibi ya da asiller gibi kendileri için kendileri adına yaşayan, iş gören, icra-yı siyaset eyleyen yani hür bir topluluk değildir. Sultan'ın veya Osmanoğlu'nun sancağı altında, onun için işgörüp, onun için yaşarlar. Ben de bu sınıftan söz ediyordum zaten.

      Sil
    2. Halid bin Velid'le Selahaddin Eyyubi'nin kendi etnik grubundan insanlara karşı izlediği politikalardan bahsederken bir noktayı unutuyorsun: aşiret bağları. Onların kendi etnik grubundan insanlarla kurmuş olduğu münasebetler aşiret bağları üzerinden oluyordu, yani kendi etnik gruplarından herkesle eşit mesafede olacakları herhangi bir zemin yoktu. Selahaddin Eyyubi için kendisi ya da beraber çalıştığı Kürtlerle aşiret bağı olmayan bir Kürt bir yabancıydı. Benzer şekilde, Halid bin Velid için de kendisiyle ya da beraber çalıştığı Araplarla aşiret bağı olmayan bir Arap yabancıydı. Osmanlı ailesine gelince, onlar muhtemelen ilk zamanlar aşiret bağları üzerinden politika izliyorlardı, ama zamanla aşiret bağlarından sıyrılarak tüm tebaaları üzerinde eşit mesafede oldukları bir zemine kavuştular. Osmanlı'nın Orta Asya'daki Türki hanedanlarla kurdukları münasebetler Katolik Avrupa'daki Frenk hanedanlarla kurdukları münasebetlerden çok da farklı değildi. Nasıl Katolik Avrupa devletleriyle onların dillerini kullanarak yazıştılarsa, Orta Asya'daki devletlerle de benzer bir şekilde yazıştılar. Ayrıca, Osmanlı'nın muhtemelen Bizans'tan devraldığı tüm dünya üzerinde reislik taslama siyaseti vardı, bu da Osmanlı'nın tüm bilinen dünyayla mümkün olduğunca temasta bulunmasını icap ettiriyordu.

      Bürokratların devletin hizmetkarı ya da uzvu gibi görülmesi bugün de Türkiye'de yaygın bir şey. Sanırım senin esas demek istediğin Osmanlı bürokrasisinden olmayan Osmanlı vatandaşlarının da Osmanlı hanedanını azledebileceğiydi. Ben bunu mümkün görmüyorum. Çünkü o zaman bunu yapabilecek güce sahip bir burjuva sınıfı henüz yoktu. Burjuva olmayan sıradan insanların da böyle bir şey yapması zaten beklenemez. Yani Osmanlı hanedanını devirse devirse Osmanlı bürokrasisinden insanlar devirirdi ve nitekim de öyle oldu.

      Sil
    3. Onur hocam bildiğim kadarıyla Kureyş'in Mahzum sülalesinden Halid b. Velid'in Irak'ın hristiyan Araplarıyla hiçbir aşiret bağı yoktu. Yanlış hatırlamıyorsam Ömer Nasuhi Bilmen'in Asr-ı Saadet'inde okumuştum. Bir kampanya sırasında bölgedeki Araplar'ın desteğine ihtiyaç duyan Halid onlara elçi gönderip açıkça İran'a karşı Araplık propagandası yaparak o desteği almış ki, zaten o sıradaki politik ortam da buna müsaitmiş. Selahaddin'e gelince orada aşiret bağının belirleyici bir yeri var ama yine de tek açıklamanın aşiret bağları olmadığı kanaatindeyim. Elbette bugünkü anlamıyla siyasi bir ideoloji olarak milliyetçilikten söz etmiyorum, başka birşey benim kastettiğim, bölgedeki bütün Türkler bugün kendisine Türk diyenlerin aksine hakikaten de Asya'dan gelmiş göçebe topluluklar. Dışarıdan gelmiş adamın bu yad ellerde kendisine güveneceği adamların yine kendisi gibiler olması da çok normal. Kaldı ki, Kürtlerle Türkler arasında bir tür rekabet olduğunu da düşünüyorum, uzun vadede Türklerin kazandıkları. Ayrıca Osmanlı ailesinin Orta Asya'ya ilgisi temelde ticaret yollarının kontrolü veya Moskova'nın önünü kesmek gibi stratejik nedenlerden kaynaklanıyor olsa bile yine de gidip işbirliği yapmak için kendine benzeyenleri bulduğunu, yani kültürel veya dini benzerliğin veya kader benzerliğinin siyasi bir değeri olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Osmanlı ailesinin ilk zamanlar aşiret bağları üzerinden politika izlediklerini söylemişsin ama Osman Bey bir aşiret reisi değil, bir feodal lord idi. Muhtemelen Konya Sultanı onu veya babasını bulunduğu uca gönderirken "git, aldığın yer senindir" gibisinden bir izin vermişti. Yani Söğüt ve Domaniç ona Konya Sultanınca verilmiş bir fiefdi. O da (babası belki de) aşiretle falan değil, hizmetindeki savaşçılarla gelmiş, Sevan abinin Hüseyin ağası gibi bölgede terör estirip ele geçirmişti. Demek istediğim burada Sevan abinin mecazını kullanıp her olayı bununla açıklamaya çalışmıyorum, Osmanoğlu'nun başlangıçtaki hikayesinin bu olduğuna işaret eden bayağı veri var. Gerçi şu anda adını hatirlayamadığım bir tarihçi bölgede epey kalabalık bir Kayı hareketliliğinin - Osmanoğlu'ndan bağımsız olarak -mevcut olduğunu söylüyor ama bu grupların Osmanoğlu ile muhtemel ilişkileri aşiret bağından ziyade siyasi bir bağdı. Yani aynı yolun yolcusu daha küçük çaptaki savaş lordları (Samsa Çavuş gibi) Osmanoğlu'nun başarılı faaliyetinden etkilenip onunla ittifak ediyorlar, sinerji yaratmak için; savaşçılar bu lordun hizmetine girmenin hem kariyerleri için daha iyi olacağına hem de yüklü bir ganimete konma ihtimallerinin olduğuna kanaat getiriyorlar. Böylelikle Osmanoğlu etrafında bir politik topluluk meydana geliyor. Tartışmayı gereğinden fazla uzatmamak için belki şöyle demeliyim: Millet-i hakimenin millet-i mahkume ve Osmanoğlu'na tabi olmayan dünyanın geri kalanı ile ilişkisinde Osmanoğlu belirleyiciydi, çünkü Osmanoğlu onlara birşeyler va'detmiş onlar da Osmanoğlu'na güvenerek onun etrafında toplanmışlardı. Osmanoğlu va'dettiği şeyleri bir yandan gayrimüslimler üzerinde kurduğu otoritesi, bir yandan da Rum tahtını uhdesinde tutmak suretiyle kendini dış dünyada kabul ettirmiş olması sayesinde va'dedebilmişti.

      Sil
    4. Aslında ben saltanatı lağvetmek gerekiyorsa bu hakka asıl olarak Sultanın hür vatandaşlarının sahip olduklarını düşünüyorum, bürokrat/kul taifesinin değil (bu arada Osmanlı vatandaşı sözünden ziyade Sultanın vatandaşı ifadesi daha doğru gibi, çünkü hem Osmanlı kamu otoritesi/devlet değil, bir aileydi ve kamu otoritesi olan Rum Sultanı (Sultan-ı İklim-i Rum) veya sadece Sultan idi, hem de Osmanlılık Tanzimattan sonra önerilmiş olmakla birlikte toplumda karşılık bulmamış ve esasen ölü doğmuş bir fikirdi diye düşünüyorum). Bunu mümkün görmüyorum demişsin ki, evet, benim de dediğim bunun tam olarak aynı nedenlerle pratikte maalesef mümkün olamadığıydı.

      Sil
    5. İklim-i Rum'un medeniyeti 1789'un karşısına çıkardığı problemi (bu, Sultan ve Osmanoğlu ailesi açısından bir anlamda iktidar mı asalet mi sorusuydu, iktidarı tercih ettiler) çözemedi, çözemezdi de zaten. Çünkü medeniyet ihtişamlı camiler veya katedraller yapmakla ilgili birşey değil (Sovyetler uzayda dolaştı, daha ne yapsın), birbirinden farklı iki topluluğun biri efendi, ötekisi köle olmaksızın birbirlerine zulmetmeden birarada özgürce yaşayabilmeleriyle ilgili birşey, bir tane dahi ihtişamlı eser meydana getirmeyi başaramasalar ve mağaralarda yaşasalar da olur. İklim-i Rum'un bu anlamdaki medeniyet tecrübesi yerlerde sürünüyordu. Justinianus 530'larda Nika isyanını otuzbin kişiyi öldürterek çözmüş, Kuyucu Murat Paşa 1591'de kuyular açtırmış, Kuyucuzade Mustafa Kemal Paşa 1925, 30 ve 37-38'de benzer şeyler yapmış (bu arada benim Palu'daki köyüm 1925'te içinde tek bir silahlı adam olmadığı, bütün köylü sıradan sivillerden ibaret olduğu halde tepelerden top ateşine tutulmuş, babaannem 5 yaşındaymış, kalçasına kurşun saplanmış, köyün bütün evleri yakılmış, bütün hayvanları katledilmiş, insanlar can derdinde dağlara doğru kaçarak kurtulabilmişler), Kuyucuzade Kundakçı Hasan Paşa aynı kuyu yöntemini 1991'de uygulamış, 2013'de bizim salak Erdoğan Gezi Parkı krizini aynı yöntemle çözmeye kalkmış (şu medeniyet/din vs. değiştirme muhabbetini de tartışmaya açmak lazım galiba, öyle görünüyor ki, İklim-i Rum'un medeniyeti 530'larda ne ise 1591'de de oymuş, 1930'larda da, 1990 ve 2013'te de o, galiba medeniyet denilen şey, coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı ve değiştirilemez birşey, öyle "hadi arkadaşlar, kalkın bir medeniyet kuruyoruz" denilerek kurulamıyor, "şimdiye kadarki medeniyetimizi beğenmedim, bu medeniyeti bırakıp şu medeniyete geçelim" demekle değiştirilemiyor "ı-ıh, bu bize göre değil, eskiyi ihya edelim" denilerek ihya edilemiyor, galiba sadece kendimizi kandırmış oluyoruz bütün bunlarla, kaldı ki, 19 yy.da öze ilişkin yapılmış asıl (belki de tek) iyi iş Islahat Fermanı'ymış, salak Mahmut Padişah'ın kıyafet değiştirmesi değil; kavuğun, kaftan ve cübbenin bir günahı yoktu bence, onları çıkarıp pantolon giymekle, Kuyucu Murat Paşa'yı Tümgeneral Murat Kuyucu yapmakla problem çözülür sanıldı). Hülasa bu coğrafyada ne güçlü bir asiller sınıfı oldu (hep vardılar ama Sultan'ın ve tahtı elinde tutan o en güçlü asil ailenin karşısında korkunç derecede güçsüzdüler, en önemlisi etkileri hep kendi ülkeleriyle sınırlı kaldı, binbir çeşit politik ve fiziksel nedenin hareket imkânlarını kısıtlamasından dolayı sınırlarını aşıp, Sultan'a tabi diğer ülkelerin asilleriyle birlikte hareket edemediler - Kürt asillerinin Mağrip asilleriyle, Kırım Hanlarının Cebel-i Lübnan'ın Dürzî hükümdarlarıyla, Macaristan, Eflak ve Boğdan'ın hristiyan prenslerinin Mısır'ın Memluk beyleriyle biraraya gelip Rum Sultanı'na bir magna carta dayatmaları nehirlerin denizlerden dağlara doğru akması gibi birşeydi - dolayısıyla ülkelerinin kaderinde de söz sahibi olamadılar), burjuvazi ve/veya hür tebaa da gücünü koruyamadı, en önemli unsurlarının icabına bakıldı. Saltanatın ve hanedanın nüfuz ve itibarının (kısacası asaletinin) 19. yy.ın başlarından itibaren parça parça paymal olmasıyla saltanatın düşmesi artık bir sonvuruşa kalmıştı. O darbe Harb-i Umumî ile geldi. Ortada cenazeyi kaldırabilecek tek bir güç vardı: kul taifesi. 29 Ekim Cumhuriyetin ilanı, 1 Kasım saltanatın kaldırılması ve sonrasında da zaten hiç varolmamış hilafetin kaldırılması biraz uzun sürmüş bir cenaze töreni ve defin işlemlerinden ibaretti sadece.

      Sil
    6. Mahmut,

      Şimdi Halid bin Velid'in geçtiği hangi vakadan bahsettiğini anladım. Hira Muharebesi ertesinde yaşananları kastediyorsun. Önce şunu söyleyerek başlayayım: Halid bin Velid, Hristiyan Araplara Arapçılık yapmak şöyle dursun, İslam fetihleri zamanında Hristiyan Araplara karşı en çok harbe girmiş İslam kumandanlarından biridir; öldürttüğü Hristiyan Arap miktarının haddi hesabı yoktur. Esas mevzua gelirsek, birincisi, Halid bin Velid'in Hira Muharebesi sonrasında Sasanilere karşı anlaştığı Hristiyan Araplar muharebede teslim olmuştu, yani daha baştan psikolojik olarak Halid bin Velid'in karşısında ezik vaziyetteydiler. İkincisi, oradaki Hristiyan Araplar çok kısa bir zaman önce Sasanilerin ortadan kaldırdığı Lahmi Krallığı'nın varisiydiler, dolayısıyla Sasanilere karşı olan hınçları henüz çok tazeydi. Yani kısacası, ortada Arapçılık ya da Araplık temelinde bir dayanışma yok; Halid bin Velid ve emrindeki askerler Arap değil de başka bir kavimden olsaydı da aynı şeyler yaşanırdı.

      Selahaddin hakkında söylediklerinin hangi hadiseye işaret ettiğini anlayamadım. Daha spesifik referans verebilir misin?

      Osmanoğullarının başlarda aşiret bağlarına göre hareket ettiğini söylerken emin değilim, onun için "muhtemelen" kelimesini kullandım. Devrin kaynakları nisbeten kıt olduğu için maalesef spekülatif bir mevzu.

      Osmanlı'nın Orta Asya'yla kurduğu münasebetler ister diplomatik, ister ticari, ister de kültürel olsun, çok da ciddiye alınacak miktarlarda değildi. Timur'dan sonra kültürel bir etkilenme olmuş, ama o da kısa bir müddet. Zaten Timur sonrası Orta Asya'da uzun zamandır hiç olmadığı kadar medeniyette canlanma oldu. Orta Asya'daki bu kültürel canlanmanın diğer çoğu İslam muhiti gibi Osmanlı'yı da etkilemesi bir yerde kaçınılmazdı. Ama Orta Asya'daki bu medeniyet bazındaki parlak devir çok kısa ömürlü oldu, zira Batı'daki coğrafi keşifler neticesinde İpek Yolu'nun gözden düşmesiyle beraber Orta Asya Osmanlı dahil kimsenin ciddiye almadığı geri kalmış bir yer haline geldi.

      Osmanlı Hanedanı'nın devlet içindeki statüsü hakkında söylediklerine pek katılamayacağım. Osmanlı'da devlet güçlüydü, ama hanedan devletin mutlak hakimi değildi, daha çok devlet aygıtının başı gibiydi. Teoride hanedanın devlet içindeki rolü sıklıkla abartılırdı, ama bu bizi yanıltmamalı. Hanedan bu kadar uzun ömürlü olduysa gayri-Müslim tebaa üzerindeki hakimiyeti sayesinde değil, Kapıkulu teşkilatı sayesinde oldu (tabii bir de şans faktörü var).

      Sil
    7. Onur ben "Halid bin Velid ve emrindeki askerler Arap değil de başka bir kavimden olsaydı da aynı şeyler yaşanırdı" görüşüne, tümüyle haksız olmasan da, tam olarak katılmıyorum. Baştan beri söyleyegeldiğim gibi, bir ideolojik saikten söz etmiyorum. Çok sonraları bir ideolojinin ortaya çıkmasını sağlayacak bir nüveden söz ediyorum verdiğim örneklerin toplamında. Bu dünyada hiçbirşey yoktan var olmuyor. Elbetteki her bir olayın ayrıntılarında bir yığın başka etkenin de yer aldığının farkındayım. Zaten tartışmanın bu milliyetçilik boyutuna da tamamen bir yanlış anlama (ya da belki benim kendimi tam olarak anlatamamam) dolayısıyla geldik. En başta hanedanın oynadığı politik rolü Müslim/Türk - Gayrimüslim/Gayritürk kategorizasyonu üzerinden açıklamaya çalışırken kasdım milliyetçilik ideolojisi değildi. Ayrıca "Halid bin Velid, Hristiyan Araplara Arapçılık yapmak şöyle dursun, İslam fetihleri zamanında Hristiyan Araplara karşı en çok harbe girmiş İslam kumandanlarından biridir; öldürttüğü Hristiyan Arap miktarının haddi hesabı yoktur" derken atladığın bir nokta olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde bu adamların davranışlarında ideolojik kaygılar kadar pratik kaygılar da belirleyici olmuştur. Hristiyan araplara karşı o kadar çok savaşması, yolunun üzerinde evvela onların duruyor olmasındandır. Yeri geldiğinde onlarla ortak noktaları kullanıp yolunun üzerinde duran başka ve daha güçlü düşmanlara karşı onları mobilize etmesine engel değildir. Kaldı ki, o dönemde Araplar arasında Lahmi hanedanının saygın bir yeri olduğu da bir gerçek, bu yüzden Arap kabilelerinin daha önce de birlikte hareket ederek Sasanilere karşı savaştıklarını da biliyoruz. Demek ki aralarında ortak olan, paylaştıkları bir şeyler var. Bunu inkâr edemeyiz sanırım.
      Selahaddin hakkındaki hadiseye gelince, bu Nureddin'in ölümünün ve Selahaddin'in Mısır'da sultan olduğu dönemde 1176-77 gibi bir dönemde olup bitiyor hatırladığım kadarıyla. P. M. Holt adlı tarihçinin Haçlılar Çağı adlı kitabında okumuştum, kitap şu an elimin altında olmadığı için daha ayrıntılı bilgi veremeyeceğim ama sen istersen bir yolunu bulup bakabilirsin.

      Sil
    8. Osmanoğulları ile ilgili verilerin epey kısıtlı olduğu doğru. Ama eldeki verilere bakıldığında Osman Bey'in bir feodal senyör, daha doğrusu hizmetindeki savaşçılarla bölgeye gelip yerleşmiş bir savaş lordu olma ihtimali aşiret hikayesine nazaran çok daha güçlü görünüyor.
      Osmanlı Hanedanı'na gelince sonuçta üzerine konuştuğumuz konu altı asrı kaplıyor. Bu kadar uzun sürenin tamamı için geçerli olacak bir ilişkiden söz edemeyiz. Şöyle anlatmaya çalışayım: İlkin "Osmanlı Hanedanı'nın devlet içindeki statüsü" demişsin. Ben yine 19. yy'a gelinceye kadar devletten ziyade tahttan (ayrıca taht Osmanlı ailesinin elinde olmakla birlikte Osmanlı tahtı değil, Rum tahtı) söz etmek gerektiğini düşünüyorum. Devlet sonuçta belirli kurumlardan oluşan bir organizasyon ama taht böyle birşey değil. Tahtın otoritesi ideolojik ve pratik nedenlerden kaynaklanıyordu. Tahtın o tahtı uhdesinde tutan aileden bağımsız yaptırım gücü çok sınırlıydı. Kapıkulu Ocakları tahta bağlı bir kurum değil, Osmanlı ailesinin özel örgütü. Bu ocakların mensuplarının sadakati tahta değil, aileye. Mesela bir sultanı alaşağı ettiklerinde yine aynı aileden birini tahta çıkarıyorlar, çünkü o aile olmaksızın kendileri aslında devasa bir hiçten ibaretler; Roma/Bizans gibi değil yani (bu açıdan ben bu Üçüncü Roma muhabbetinin de içi boş bir böbürlenme olduğunu düşünüyorum, Roma bir dünyaymış, Osmanlı ise altı asır boyunca koca bir dünyayı tek bir aileye bağlama hevesiyle boşuna didinip durmuş, pratikte hiçbir zaman tam anlamıyla başarılı olamadığı gibi, bu hırsı yüzünden hem kendi çok acı çekmiş, hem de bu dünyaya çok acı çektirmiş, sonunda defolup tarihin çöplüğüne gitmesi isabet olmuş). Bu ilişkiye istisna olabilecek çok az olay var, Sokollu gibi, Köprülüler gibi, ama onlar bile tam olarak bu ilişkinin dışına çıkabilmiş değil. Söylemeye çalıştığım, gerek yönetimi altındaki ülkelerde gerekse merkezde farklı toplumsal sınıflar, çıkar grupları vs. olsa da ve Osmanlı elini ayağını hiçbir zaman tümüyle serbest hissetmemiş olsa da, ortada Osmanlı ailesinin iktidarı baskı gruplarıyla şu veya bu oranda paylaştığı herhangi bir formel zemin yoktu. I. Ahmet'e kadar daha sultanın kim olacağının bile ancak aile içi bir tür self-soykırım yöntemiyle belirlenebildiği bir olgudan söz ediyoruz. Bütün bu düzen de 1453'ten sonraya ait. 1453'ten öncesi ise aslında bir tür koalisyon gibi. Devlet diye aileden bağımsız birşeyin ortaya çıkması ve tahtın yerini alması tahtın o devlet içinde bir kuruma indirgenmesi falan, ne kadarı yapılabildiyse artık, Tanzimattan sonraya ait bir olay. Aslında Meşrutiyete ait.

      Sil
    9. Onur ben "Halid bin Velid ve emrindeki askerler Arap değil de başka bir kavimden olsaydı da aynı şeyler yaşanırdı" görüşüne, tümüyle haksız olmasan da, tam olarak katılmıyorum.

      Katılmadığın yeri tam olarak neresi?

      Baştan beri söyleyegeldiğim gibi, bir ideolojik saikten söz etmiyorum. Çok sonraları bir ideolojinin ortaya çıkmasını sağlayacak bir nüveden söz ediyorum verdiğim örneklerin toplamında. Bu dünyada hiçbirşey yoktan var olmuyor. Elbetteki her bir olayın ayrıntılarında bir yığın başka etkenin de yer aldığının farkındayım. Zaten tartışmanın bu milliyetçilik boyutuna da tamamen bir yanlış anlama (ya da belki benim kendimi tam olarak anlatamamam) dolayısıyla geldik. En başta hanedanın oynadığı politik rolü Müslim/Türk - Gayrimüslim/Gayritürk kategorizasyonu üzerinden açıklamaya çalışırken kasdım milliyetçilik ideolojisi değildi.

      Misaller üzerinden gideyim. Arap Müslümanlar Arap olmayan Müslümanlara Emeviler devrinde (belki Dört Halife devrinde de?) ayrımcılık yapmışlar. Ama bu Arapçılıktan değil, o devrin kendine mahsus şartlardan ileri geliyor. Birincisi, o sıralar Araplarda kabilecilik hala çok güçlüydü; Araplar Arabistan dışına taşınca alışmış oldukları kabile sisteminin içine koyamadıkları halklarla karşılaştılar. İkincisi ve daha mühimi, Araplar fethettikleri yerlerde hem ekalliyettiler hem de iktidara henüz tam olarak hakim değildiler, bu yüzden de yeni geldikleri bölgelerde tutunabilmek için yerlilerin başını - İslamı benimseseler dahi - bir parça ezme ihtiyacı hissettiler. Abbasi devrinde fethedilen bölgelerde İslama geçişlerin artması ve İslam dininin yerliler arasında oturmasıyla beraber ön yargılar zayıfladı, Arap olmayan Müslümanlara karşı politikalar yumuşadı ve hatta kısa bir müddet sonra Arap olmayan Müslümanlar daha yüksek pozisyonlara gelmeye başladı (sadece memluk olanları değil, hür olanları da). Yani hiçbir şey uzaktan göründüğün gibi değil; biz modern çağ insanları maalesef maziyi modern gözlerle yorumlama temayülündeyiz. Mazideki hadiselere devrin şartları nokta-yı nazarından bakınca sıklıkla hiç de uzaktan göründükleri gibi olmadıkları anlaşılıyor.

      Yeri geldiğinde onlarla ortak noktaları kullanıp yolunun üzerinde duran başka ve daha güçlü düşmanlara karşı onları mobilize etmesine engel değildir. Kaldı ki, o dönemde Araplar arasında Lahmi hanedanının saygın bir yeri olduğu da bir gerçek, bu yüzden Arap kabilelerinin daha önce de birlikte hareket ederek Sasanilere karşı savaştıklarını da biliyoruz. Demek ki aralarında ortak olan, paylaştıkları bir şeyler var. Bunu inkâr edemeyiz sanırım.

      Bunun izahı basit: kabile bağları. Kabile bağları kabileler arasında kız alışverişiyle olduğu gibi menfaate dayalı ittifaklarla da olabiliyordu. Ama bütün Arapları bir araya getiren hissi bir bağ yoktu; belli kabileler belli kabilelerle bağ içindeydi ve bu bağlar çok değişkendi. Lahmiler hiçbir zaman bütün Arapların ya da Arapların ciddi bir kısmının desteğini almadılar zaten. Lahmiler zaviyesinden bakacak olursak, onlar bir devlet kurdukları için mümkün olduğunca çok insanı yanlarına çekmek istemişlerdir ve bunun için ilk önce bakacakları insan kaynağı kabile bağlarının da bulunduğu ve dilini de anladıkları Arabistan olacaktır. Ama neticede oradan bile aldıkları destek çok sınırlı kaldı.

      Selahaddin hakkındaki hadiseye gelince, bu Nureddin'in ölümünün ve Selahaddin'in Mısır'da sultan olduğu dönemde 1176-77 gibi bir dönemde olup bitiyor hatırladığım kadarıyla. P. M. Holt adlı tarihçinin Haçlılar Çağı adlı kitabında okumuştum, kitap şu an elimin altında olmadığı için daha ayrıntılı bilgi veremeyeceğim ama sen istersen bir yolunu bulup bakabilirsin.

      Bahsettiğin Türkmenler hangi Türkmenler? Zengi Türkmenleri mi? Eğer öyleyse, belirteyim, onlarla Selahaddin Nureddin'in son zamanlarından beri zaten rakipti ve harp halindeydi (Nureddin'le arası Nureddin'in son yıllarında epey açılmıştı).

      Sil
    10. Osmanoğulları ile ilgili verilerin epey kısıtlı olduğu doğru. Ama eldeki verilere bakıldığında Osman Bey'in bir feodal senyör, daha doğrusu hizmetindeki savaşçılarla bölgeye gelip yerleşmiş bir savaş lordu olma ihtimali aşiret hikayesine nazaran çok daha güçlü görünüyor.

      Buna büyük ölçüde katılıyorum. Ama Osmanoğulları ilk zamanlarında aşiret bağlarından da faydalanmış olabilir.

      Osmanlı Hanedanı ve devletle olan bağı hakkında söylediklerine gelince, retorik bazında hanedan çok önde olmakla beraber esas gücü Kapıkulu'ndan ve servetinden geliyordu. Yoksa kimse Osmanlı Hanedanı'na Şamanist Türki halklardaki kut inancındakine benzer ilahi bir sadakat duymuyordu. Osmanlı Hanedanı'nın devrilip başka bir hanedanın başa geçmesi her zaman ihtimal dahilinde bulunduruluyordu. Zaten devletin esas resmi adı da Devlet-i Aliyye idi, Devlet-i Aliyye-yi Osmaniyye değil. Ama senin de dediğin gibi, Kapıkulu mensupları Osmanlı Hanedanı'na muhtaçtı, çünkü bütün salahiyetlerini Osmanlı Hanedanı'ndan (daha doğrusu ailesinden) alıyorlardı.

      Sil
  17. eski devletimize bakarsak durumumuz çok iyiye gitti.Ama bundan sonrasında ne olacağı önemli çünkü ne eskisi gibi bayram kutlamalrı kaldı nede eski insanlar dünya döndükçe insanlarımızda değişiyor.Aslın değişmiyorlar beyinleri yıkanıyor desek daha doğru olur hani...

    YanıtlaSil
  18. Patron;
    Yazı first class eyvallah da, ben "yanlış cumhuriyet" teki fikirlerle çelişkili buldum.
    Orda sanki İngiliz tipi bi monarşi daha iyi olurdu, yapılabilirdi, üstelik sigorta vazifesi görürdü vb. gibi ifadeler hatırlıyorum. Baya faydalı bi beyin fırtınası idi o da.. ama şimdi söyle lütfen cumhuriyetin ilanı alternatifler arasında "is the best one" ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yoo, YC'deki argümanın özetlenmiş tekrarı, değişen bir şey yok.

      Monarşinin TEORİK OLARAK cazip bir model olabileceğini anlatmak lazım, mevcut önyargıları kırıp insanları temiz kafayla düşünmeye sevketmek için. Ama o düşünce sürecinin sonunda benim vardığım yer bu. Osmanlının sürmesine imkân yoktu.

      Sil
  19. sevan nişanyan'ın içinde yaşadığı toplum ve çevresindeki insanlar ile okuduklarından beslenimleri zaten cumhuriyet üzerine sadece böyle bir yazı yazabilmesine olanak tanırdı.

    eğer kendisi farklı bir yerde doğmuş ya da farklı şeyler okumuş olsaydı yazının içeriği de değişecekti. yani doğduğu andan itibaren içerisine düştüğü neden-sonuç ilişkisi böyle bir içeriğin çıkmasını sağlayacak şekilde nişanyan'ı yoğurmuştur.

    bu metinde kullanılan mantıkla yukarıdaki metindeki kullanılan mantık aynıdır. 'zaten böyle olması gerekiyordu.' tandanslı metin dikkate almaya gerek yok:)

    YanıtlaSil
  20. Yani Sevan Bey, şimdi Mustafa Kemal'in çocuğu olmadığı için mi cumhuriyet ilan edildi... Bu hakikaten -beğenin veya beğenmeyin- böyle bir fikir insanına karşı yapılan büyük bir haksızlık!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fikir insanı? Yani pek saygın adsızcığım ne olur soğuk havaları önemse!

      Sil
  21. www.bilgiliyayin.com Herkesi Bekleriz.

    YanıtlaSil