7 Aralık 2013 Cumartesi

Peygamberlik konusuna devam

Peygamberlik mevzuu şu açıdan can alıcı.

“Tanrı(lar) var mı, yok mu” meselesi nihayetinde teorik bir soru. Varsa vardır, yoksa yoktur, nasıl yorumladığına bakar. Zeus var mı? Noel Baba var mı? Kürdistan var mı? Aşk var mı? Var diyorsan vardır, zararı yok.

Lakin, var dediğin tanrı(lar)ın meramını nereden bileceğiz? Peki var olsunlar, ama niyetleri ne? Tercihleri ne? Neden hoşlanır, neye uyuz olurlar? Oruç bozdum diye bana kızgınlar mı? Günahkâr kızımızı linç etmemizi isterler mi? Lider’imizi tutuyorlar mı? O Arab’ın yazdığı kitabı gerçekten onlar mı yazdırdı?

Herkesin içinde vardır bir duygu, Allah şöyle istedi böyle istemedi gibi bir şey. Ama emin olamazsın, çünkü Allah kimseye direkt konuşmaz. O zaman, ah ne iyi olurdu, seçkin bazı kişilere direkt konuşsa, biz de sorsak öğrensek, içimiz rahat etse. Gelsin nebiler, evliyalar! Onlar konuşmuş, elbet bilirler.

Ama hayır, bu da yetmez. Bugünün nebisine asla güvenemezsin. Elle tutabileceğin adamın, öbür eliyle Allah’a değdiğine sahiden inanabilir misin? De ki on kişi kuşkusunu bastırıp inandı, inanmak iyi geldi; bin kişi inanmaz, dalga geçer, “bırak o şarlatanı” deyip yoluna devam eder.  Hoştur “O, bulmuş” diye hikâye anlatmak. “Ya kardeş, çok kuvvetli hocaymış, hatta bir gün…” Ama içten içe inanmazsın, tezgâh olduğunu bilirsin. Allahı kim kaybetmiş ki Falan Hoca bulsun?

BUGÜN peygamber olmaz. Ama DÜN? Masalların zaman içinde nasıl hakikat kazandığını bilirsin. İnsanlar masal dinlemeyi ve masal aktarmayı sever. Anlattıkça o masal ete kemiğe bürünür, kuşkudan arınır. Eski zaman dünyası zaten bugünkünden farklı bir dünyadır. Orada doğa yasaları işlemez; bugünün küçük insanları o zamanın devleri yanında hiç kalır. Evet, bugün tanrı(lar) insanlara konuşmuyor pek, ama geçmişte mutlaka konuşmuş olmalı.

Eskiden de konuşmamışlarsa zaten boku yedik, hakikatin zahmetli yolunda yapayalnızız demek!

*
Yahudistan’da tanrıyla kontak kurma işini nebîler üstlenmiş dedik. O geleneği sanırım İlyas başlatmış, MÖ 850 gibi bir tarih, sonra el verme yoluyla halifesine aktarmış, nebilik kurumsallaşmış, meslek olmuş, nebi nüfusu artmış. Sayı artınca da, doğal olarak, itibarları düşmüş. Tevrat’taki gerçek zamana (yaklaşık MÖ 600’e) yakın nebilerin hepsi loser tipler. Halk ve kral tarafından pek ciddiye alınmamışlar, onlar da köpürüp bela okumuşlar.

Bütün nebilerden üstün bir eski zaman nebisi ihtiyacı belli ki o zaman doğmuş. Yasa yapacaksın, kurban nasıl kesilir, rahip nasıl seçilir, ölüm cezası kime verilir, Şabat günü kölenden bir bardak su istemek caiz midir, belirleyeceksin. Bunu alelade bir nebi haber verse olmaz, tartışma çıkar. Oysa Musa Hoca öyle mi? Şimdiki nebiler tanrıyı ancak rüyalarında görür, ya da ıssız bir yerde perde ardından vahiy alırlar. Oysa Musa farklı, Hazretle bizzat yüz yüze görüşmüş mü? Görüşmüş. Bitti.

Musa var mıydı? Belki vardı, bilemem. Belki Dede Korkut veya Akşemsettin kadar vardı, meselleri halk arasında anlatılırdı. Fakat kesin bildiğimiz birkaç şey var,

1) Yahudiler Mısır’dan çıkıp İsrail’e göçmediler, izi bile yok.

2) Tevrat’tan 500 veya 700 yıl önce Tek Tanrı düşüncesi olmaz. Bırak onu, Tevrat’ın ana gövdesinden 100 yıl önce yazılmış Amos ve Hosea kitaplarında bile Tek Tanrı’nın izine rastlanmaz.

3) İbrani yazısının icadından yüzlerce yıl önce yazıldığı iddia edilen yasaların bugüne nasıl aktarıldığı belli değildir. On Emir’i Sina Dağından indirdiyse hangi yazıyla indirdi? Kim okudu?

4) Ayrıca Kızıldeniz yarılmaz, mümkün değil. 

Masallarda yarılır belki. Anlatması da, dinlemesi de güzeldir. Çok anlatırsan sonunda anlattığına inananlar bile çıkabilir. Ama gerçek dünyada yok öyle şey maalesef.

32 yorum:

  1. Tanjantı, Kotanjantı varmıdır? Ya sinüsü, kosünüsü varmıdır?

    YanıtlaSil
  2. Sayin nisanyan tek tanrı düşüncesi önce eski misirda dogmadi mi? Kral amanotep diğer tanrılari yok sayip tek tanri atonu ortaya koydu ve Tevrattaki çoğu bilgi Mısırin ünlü ölüler kitabindan benim bildiğim kadarıyla.

    YanıtlaSil
  3. Sevan bey, bu tarihi ve akli/bilimsel argümanların dine ve İslam'a karşı mücadelede geniş kitleler üzerinde bir etkisi olmadığı için daha farklı ve daha toplumsal yöntemlerin denenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için önümüzde çok güzel fırsatlar var zaten. Sözgelimi İslam'ın toplumsal hayatla ilgili emir, yasak ve değer yargılarının modern Türk toplumunun değer yargılarına, hayat tarzına ve dünyevi zevklerine çok ters düşmesi nedeniyle bu çelişkiden yararlanılabilir. Bireyler ve toplum, İslam'ı ya tamamen kabul etmek (ki başka türlüsü zaten imkansız ama bizdeki dejenere din anlayışı nedeniyle bunu hatırlatmak gerek) veya Müslüman olmamak arasında tercih yapmak durumunda kalırsa ikincisini tercih edecektir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ya da insanların beyinleriyle oynamaktan vazgeçerseniz kendi yollarını (sizin hoşunuza gitmese bile) bulacaklardır. insanların istediklerine inanma özgürlükleri var, manipüle etmeye çalışmaktan vazgeçin.

      Sil
    2. İnsanların istediklerine inanma özgürlükleri varsa Lat ve Uzza'ya da inanma özgürlüğü vardır. Peki İslam bu özgürlüğü neden yok etti o zaman? Dininizi bu şekilde savunamazsınız.

      Sil
    3. İslam'ın Lat ve Uzza'ya inanma özgürlüğünü yok ettiği nereden çıktı? Olsa olsa Lat ve Uzza'ya inananları yok etmiştir.

      Sil
  4. Gerçek dünyada neler oluyor bir bilseniz, bir şey bilmediğini anlardınız. Ben bir şey bilmiyorum. Ama işte her insan da göz, ama her göz aynı çözünürlükte değil. Iyi ki de değil zaten.

    Yazı yazmak kanaat önderi olmak vb. figürler, bugünün dünyasında eskiden nebilerin yaptıklarını yapıyor buluveriyorlar kendini. Biri var diyor, diğeri yok diyor.

    Bu makul, ancak alaycı üslüp ancak kişinin kendini başka kişılerden üstün görmesidir ki bu noktada bir özeleştiri en azından bugüne kadar okunmuş kitapların hatırına şart gibi görünüyor.

    Kızıl deniz yarıldı veya yarılmadı, sonuçta din kitapları semboller aracılığı ile anlatır, yani denizin yarılmasına takılmak tıpkı ağaçlardan ormanı görememek gibi dir durum.

    Ayrıca oradaydınız herhalde bu kadar sağlam gözlem yaptığınıza göre, bu ayrı bir konu. Veya tüm gezegendeki fizik kanunlarını çözdünüz neler olabilir neler olamaz Zweistein Dreistein. Siz kaçıncı Stein' sınız?

    Ben bir arabın yazdığından ötede bir yerden bakıyorum din olgusuna. Bugüne kadar anlayan olmadı anlattıklarımı, çok net anlayabildiğim halde anlatmakta ya da karşimdakinin prangaları yüzünden takıldı kaldı akıl, tutuldu bir yerde.

    Niye yazdıysam bunu belki bir fanatiğin refleksi şeklinde algılamamanız için olabilir.

    Huzur.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ya kurbanın olayım şu din dili nedir allasen?

      "din dili" diye ölen bir metne hayat aşılıyorsunuz, ne güzel... ama bari bize satmayın.

      sen din dili dedikçe aslında son yy da yeni anlam yüklemesi yapıyorsun kutsal metinlere ve bu anlam yüklemeleri ile bu son yy da "dini bütün bir dindar" olarak yaşayabiliyorsun. fakat bu son yy daki yeni anlam yüklemesi ile eğer zamanda geçmişe gitsen daha geçmiş yy larda bir "zındık" olarak görülebilecektin.

      lütfen bu ihtimali görmezden gelme ve artık aç gözlerini...

      Sil
    2. dinler yüzyıllara göre değişim geçiremeselerdi, bugüne kadar dahi gelemezlerdi.

      dinler suni olarak üretilip toplumlara sonradan eklenmiş şeyler değildirler; toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde, kendiliğinden ortaya çıkarlar. toplum yapısı ve ihtiyaçları değiştikçe, din anlayışı ve dini yaşayış da değişecektir.

      islam için bunun mümkün olamayacağını düşünen kimse, ya kendini kandırıyordur, ya da museviliğin ve hristiyanlığın tarihi seyri hakkında yeterli bilgi sahibi değildir.

      din, kim ne derse desin, var. çok kuvvetli bir olgu olarak varlığını sürdürüyor ve gücünü de dinamizminden alıyor. (afganistan'daki birkaç uygulamaya bakıp "bu mu dinamizm, bin yıl öncesinin kanunu aynen uygulanıyor" diyecek kimseler, gözlerini hâlâ açmamış olanlardır.)

      lütfen sen aç gözlerini: din, var. var ve saçma bir şey de değil, yaşamın kendisi kadar ciddi bir şey. "geçmişe gitseydik siz zındıktınız" demekle bir şeyler değişmiyor; hakikatler, tüm sağlamlığıyla kalmayı sürdürüyor.

      Sil
    3. bak hakikat diyorsun.

      tüm sağlamlığı ile kalmayı sürdüren.

      ne güzel:)

      iyi de şu "dinamizm" adı altında sürekli değişen din anlayışı ve dini yaşayıştan da bahsediyorsun.

      nasıl bağdaştıracaksınız ikisini?

      bağdaştıramazsınız, bağdaştıramadığınız için afganistan da başka, türkiye veya fasta sürekli başkalaşmışsınız.

      sen bugün afganistandakine zındık diyeceksin, yemendeki de sana. aynı çağda farklı coğrafyalarda birbirinizi keseceksiniz. az güneyde kestikleri gibi. sadece birbirinizi kesseniz yine iyi. arada bize de ekşiyorsunuz!

      yahudilik, hristiyanlık vs. hepsi için laflarım. ulu manitu şahit tüm ibrahimi dinlere karşıyım:)

      Sil
    4. tüm ibrahimi dinlere karşı olabilirsin, buna diyeceğim yok. anlamakta güçlük çektiğim nokta, böyle bir karşıtlıkla neyi amaçladığın.

      dine karşı duran kimsenin bir amacı olmak zorunda mıdır? hem evet, hem hayır.

      "dinler gerçekliğe dayanmaz" iddiası ile "dinler zararlıdır" iddiası farklı şeyler. (biri diğerinin yanında eşantiyon gibi gelen şeyler de değil bunlar.) önce bunu açıkça görmeli.

      ilki için bir amaca lüzum yok: araştırırsın, düşünürsün, tüm bu isa musa hikayelerinin saçma olduğunu rahatlıkla görebilmeye başlarsın, reddedersin. bu kadar.

      ikincisi içinse bir amaç, bir niyet, bir hedef gösterebilmelisin: tamam, dinler zararlı, peki ya bu konuda ne yapacağız? "müslümanlar birbirini kesiyor, arada bize de ekşiyorlar" sözü ağzından çıktığı anda müslümanlar duracak veya size ekşimeyi durduracak mı?

      bu noktada, bir istediğin olmalı ve neyi istediğini de biliyor olmalısın. dahası, istediğin sonucun nasıl alınabileceği hakkında fikirlerin ve tahminlerin de olmalı (ki seni, o sonucu istemeye ikna etmiş olsunlar). işte, nedir bunlar?

      Sil
    5. saçma bulduğum bir soru: ibrahimi dinlere karşıtlıkla neyin amaçlandığı...

      aynı değerler dünyasında yaşamadığımız için sorduğunu düşünüyorum. bir vahye dayandığında; önceki mesajlara dönmek gerekirse, ne kadar dinamizm içinde olsan da "hakikat" olarak döneceğin yer yine vahyin kendisidir.

      bu bir kısır döngüdür. yaşam din anlayışını ve yaşayışını değiştirmeyi dayattığında hakikat noktan için yine vahiye dönmek zorundasın. o noktada ise vahiyin geçmiş pratiği çıkacaktır karşına.

      o vakit ne yapacaksın?

      bugün bizler kuranı ve peygamberini eleştiriyoruz. günümüz din anlayışı ve dinin yaşanışı içinde sizlerde bu eleştirilere karşı sözlü olarak cevap veriyorsunuz. bunda sorun yok.

      senin peygamberin, kabilesinde kimsenin takmadığı (onun için iki keçi bile toslaşmaz tabiriyle) bir kadın şairi, kucağında henüz ana sütü emen bir bebek olmasına rağmen öldürttü (esma binti mervan olayı).

      şimdi bir dini bütün kalksa, ey müslümanlar peygamberimize kötü söz söyleyen bir insanı öldürmek gerekir, işte örneği dese sen kalkıp bu geçmiş anlayıştır mı diyeceksin. sana demezler mi kardeşim kıyamete değin hükmü sürecek son peygamberin uygulaması bu, sen hangi değişimden bahsediyorsun?

      yani amacım postu deldirmemek:)

      bu arada mutezile, ibni sinaya göre vahiy anlayışı veya günümüz fazlurrahmanın tarihselci bakış açısıyla "hayır senin gibi düşünmüyorum" diyorsan eyvallah.

      ama daha 20 30 sene önce adamın teki bir romanda garanik hadisesinden bahsetti diye hakkında ölüm fetvası verildi.

      ama sen yine de soruyorsun, amacın ne?

      amacım "serbestliğim" dir! (özgürlük kelimesine anlam yükleyip serbestlik kelimesi kötü (düşüncesizce ve pervasız) bir şeymiş gibi gösterildiği için...)

      Sil
    6. konular dallanıp budaklanmaya çok müsait. söylenecek sözler çok. bunu şahsi bir konuşma haline getirmek uygun olmayacağı için farklı konulara sapmamayı, belli bir çizgiyi izlemeyi tercih ediyorum.

      dönüp yazdıklarıma baktığımda, müslüman olduğumu belirttiğim hiçbir ifadeye rastlamadım. ayrıca, din mensubiyeti hakkında değil, sadece din olgusu üzerine yazmışım. buna dikkat.

      din karşıtlığıyla neyin amaçlandığı sorusu saçma değil. daha doğrusu, bir açıdan öyle, bir açıdan değil. bunun ayrımını bir önceki yorumumda açıkça yaptığımı sanıyorum.

      evet, diyelim ki nuh tufanına inanmamak için bir amacın olması gerekmez; ama dinlere karşı tavır almak, onlara savaş açmak için bir amacın olması gerekir. bir amaç, yani beğenmediğin mevcut duruma öngördüğün bir alternatif.

      'postu deldirmemek' ve 'serbestlik' dedin, amaç olarak. güzel amaçlar. o halde, tekrar soruyorum, bu amaçlara ulaşabilmek adına kimin, ne yapması gerektiğini düşünüyorsun? ve kendi adına ne yapıyorsun?

      Sil
    7. sinirlendim.

      ben şahsi konuşuyorum:) e şahsiyet ortaya konulunca şahsi konuşursunuz. din var, yaşamın kendisi kadar ciddi, hakikat, dinamizm bıdı bıdı yapıp "ben hangi dine mensup olduğumu yazmadım sadece din olgusunu tartışıyorum" derseniz sakin sakin sinirlenmeden meramınızı anlatabilirsiniz. iyi yöntem. bırak şahsiyeti, konuş ha konuş.

      efendi, bunca yaşamın kendisi kadar ciddi gördüğünüz din olgusunda siz şuan hangi "dinamiktesiniz"? sen herkesi kör alemi sersem mi sanırsın.

      biraz ciddi ol, tartışalım.

      Sil
    8. en baştan beri tek bir mesele üstünde duruyorum: çok kuvvetli bir sosyal olgu olarak din ve şu halde dine karşı olmanın anlamsızlığı.

      konunun yayılıp gitmesine elbette imkan verebilirdik. fakat bu, bizi nereye götürürdü? kısır bir tartışmadan ne sen bir şeyler edinirsin, ne ben. bu yüzden, tartışmak yerine, konuyu nasıl açmışsam öyle sürdürmek istedim. tartışmadan kaçınıyorsam, söyleyecek lafım olmadığından değil, yaptığımız şey bir işe yarasın istediğimden.

      konu din karşıtlığıyla ilgiliydi. ben din karşıtı değilim, neden olmadığımı (zira karşıtlığı anlamsız bulduğumu) da açıkladım. oysa dine savaş ilan etmenin, açıklanması gereken başka yanları da vardır: açtığın savaşı nasıl sürdürüyorsun, düşmanını nasıl yenmeyi planlıyorsun, galip gelince ne elde etmeyi umuyorsun?

      farkındaysan, bu tür sorularla benim muhatap olmam mümkün değil. ama senin bunlara verebileceğin cevaplar var, olmalı. işte ben, şimdi üçüncü kez sormuş olmakla birlikte, bunları istiyorum. bir yerde hata mı ediyorum?

      konunun benim müslümanlığım, senin ateistliğin gibi şeylerle ilgisi yok; din karşıtı olmak ve olmamakla ilgisi var. öte yandan, bir meselenin konumuzla ilgisiz olması onun önemsiz olduğunu göstermek zorunda değil. yani işin içine din mensubiyetini katmayışım, dinin ciddiyetini yadsıdığım anlamına gelmez.

      gelelim 'dinamizm' meselesine. üstünde tekrar durmadığım için başta nasıl yanlış anlaşıldıysa öyle devam etti. bu sözcüğü sarfederken üstünde uzun uzun düşünmemiştim. sadece, şunu fark ettirmek istedim: birtakım dinler bin yılı aşkın süredir varlıklarını sürdürmekteler ve dünyada pek çok koşul değişmiş olsa da, dinlerin sonu gelmedi. her şeyin değiştiği bir dünyada din de, değişmese, ayakta kalamazdı. bu açık değil mi?

      detaylı düşünmek iyidir, ama yerinde iyidir. bu konuda detaylara fazla inmek, genel çerçeveyi algılamaktan alıkoyar bizi. bu yüzden, afganistan'dan bahis açan bir cümle de kurdum ki, meseleye yanlış yaklaşımın neye benzediğine örnek olsun.

      tartışmak, bazı noktalarda önceden anlaşmayı gerektirir. üstelik, tartışmadan daha faydalı bir sürü şey vardır. ben tartışmaya değil, tanışmaya çalışıyorum. bir din karşıtı olarak, sen, kendini tanıyor musun? tanıyorsan, tanıtmaya da niyetli misin?

      Sil
    9. ateistim demedim, ibrahimi dinlere karşıyım dedim.

      hangi kelimeleri kullandığımı biliyorum.

      ben bir yaratıcı var mı yok mu tartışmasında "bilinemezci" tavrı doğru buluyorum.

      ama şu var; ibrahimi dinlere "karşıyım". klasik bilinemezcilerden ayrıştığım nokta burası.

      bir adım daha gidelim, ibrahimi dinlerin tanrısı gerçek bir tanrı olabilir mi? evet olabilir. teorik olarak bu ihtimal var. peki bu ihtimal gerçekse ben bu tanrıya "itaat" edecek miyim? asla! ben yine bu tanrıya (yükümlü kıldıklarına ve değerlerine) "karşı" olacağım.

      bana atfen savaş ilan ettiğimden bahsediyorsun. ben bu üslubu sahiplenmem. (ibrahimi din karşıtıyım diyorum savaş ilan etmekle işim olmaz:) onların adetidir...) kiminle savaşacağım? müslümanlarla mı? anam babam içlerinde:) saçma. savaş ilan etmekle karşı olmak başka şeyler ve bu çok mütevazi bir politik tutumdur.

      dediğim gibi ben çok mütevazi bir tutum sergiliyorum aslında:)

      mesela bir kadın erkekle eşittir diyorum. ibrahimi dinler "erkeklik" noktasında saplantılıdır, cinsiyetler arasında sömürüyü destekler. bir kadının haham, rahip ya da imam olmasında sürekli sorun yaratmışlardır. yaşamın her alanında da böyledir. peki kadın erkek eşitliği noktasında ibrahimi din karşıtlığı içinde mi mücadele ediyorum. bu da saçma olur. onun mücadelesi farklı bir kulvardır. orayı desteklerim:)

      ben mesela doğa, bitkiler ve hayvanlar insan için yaratılmamıştır diyorum. ibrahimi dinler doğanın bitkilerin ve hayvanların insan için yaratıldığını söyler. böyle bir yaratılış anlayışını reddediyorum. insan için var değildirler, varlar.

      ama bununda mücadelesi ibrahimi din karşıtlığı ile olmuyor. olmaz.

      ibrahimi dinler insana bir "fıtrat" dayatır. insanın böyle bir verili özü yoktur diyorum. bir yanılmasadır bu anlayış. vs. vs. fıtrat denilen her yerde abuk subuk birçok şey çıkar. bedende duygularda tahakküm altına alınmaya çalışılır.

      işin püf noktası şu: ibrahimi din karşıtlığı ile birlikte bir politik mücadele aslında yapılmıyor. insanlar farklı farklı alanlarda birşey yapayım diyorsa orada karşısında ibrahimi dinlere dayalı argümanlarla dolu bir müesses nizam buluyor.

      yani ibrahimi dinlere karşı olmak, "sürecin" olağan bir parçası haline geliyor.

      dilerim seni en sonunda memnun etmişimdir pek "detaylı düşünmek iyidir" diyen ama dinamizm noktasında fazlaca düşünmeden yazıp çizen sevgili muhatabım:)

      kardeş hakikat dedin hala var dedin din yaşayışı ve algısı değişiyor dedin buna da dinamizm dedin. üstüne fazlaca düşünmeden söylediysen yeni baştan dön hakikat konusunu tekrar düşün derim.

      senin müslümanlığın noktasına gelince? hangi müslümanlık? hangi dinamik? selefi, sünni, şii? tasavvuftan yana mı? ay n'olursun şakirt olma:)

      yani demem o ki, sence hakikat olan din olgusu ve yaşayışının hangi birbirini reddeden ekollerinden birine tabisin? hakikat dediğin yolda seni ortalama kaç milyon kişi "kafir" sayar acaba? bil ki yüzyıllardır yarattığınız dinamik bu.

      Sil
    10. "hakikat dediğin yol" demiş, bununla islam'ı, yani bir dini kastetmişsin. oysa ben islam dininin hakikat olduğunu (yani hakikat her ne ise islam'ın da o olduğunu) söylemedim, bir din olarak islam'ın varlığının hakikatler arasında yer aldığını anlatmak istedim.

      dinin varlığı son derece hakikidir, hakikatin bir parçasıdır. dinin dayandırıldığı metafizik doktrinler, birer iddia olmanın ötesine geçemez. hakikat denebilecek bir şeyler varsa, bu da dünyevi olgulardır ki, dinin varlığı bunlar arasındadır. anlayacağın, mesele öncelikle dinin varlığı ile ilgili.

      din hakkında sürekli konuşulur; ama onun 'var' olduğu niyeyse her seferinde ıskalanır. kimse onun ciddi bir süredir var olagelmiş ve hâlâ da mevcut bulunduğunu fark etmez. işte buna dikkat çekmeye çalışıyorum, bunun üzerine düşünmeye davet ediyorum.

      dinin varlığını fark edememenin; bu varlığı, üzerine düşünmeye değmez bulmanın nedeni ne olabilir? sanıyorum, dine bakınca sadece 'inanç' boyutunu görebilmek ve dini de bundan ibaret sanmak.

      dini inanç boyutuna indirgemek, din mensubiyetini inanılan şeyden ibaret kabul etmek bana doğru gelmiyor. örneğin ben, müslümanlığı her şeyden önce türk ve islam miraslarına uzak düşmemek adına kimliğimin bir parçası olarak görüyorum.

      türkiye'de doğmuş olmakla ve yetiştirildiğim çevre dolayısıyla, sünniyim. öte yandan, kendi halime baktığımda bir ekol tabiyeti değil, din tabiyeti görüyorum. kimsenin gerçek islam'ı yaşadığını düşünmüyorum; çünkü 'gerçek islam' diye bir şeyin olmadığını, islam'ın, kim nasıl yaşarsa öyle olduğunu görüyorum.

      anladığım kadarıyla, 'ibrahimi din karşıtlığı'nın bir başlangıç noktası değil bir sonuç olduğunu, ibrahimi dinlerin etkilerine/ürünlerine (kadın erkek eşitsizliği, insanın üstünlüğü fikri, fıtrat kavramı vs.) karşı olmanın doğal bir getirisi olduğunu söylüyorsun. yani kişi dine karşı tavır alarak yola çıkmaz, birtakım şeylere karşı çıkarken kendisini dine de karşı çıkıyor bulur.

      peki, madem kadın erkek eşitsizliğinin "mücadelesi farklı bir kulvardır", insanın üstünlüğü fikrinin "mücadelesi ibrahimi din karşıtlığı ile olmuyor"; şu halde 'ibrahimi din karşıtlığı' dediğimiz şey, üzerine konuşmaya, ele almaya değecek bir şey midir?

      anlaşılan, bu karşıtlık hiç de etkin, işe yarar bir şey değil: bu dinlere karşı olmakla kadın erkek eşitsizliğini de çözemiyoruz, insanı doğanın hakimi kabul eden yaratılış anlayışını da kıramıyoruz. şu durumda, niye bu karşıtlığa bir ad vermeye dahi tenezzül edelim?

      savaşı dinlere değil, dinlerin ürünlerine açmışsın; dine karşı tavrınsa savaştan ziyade 'mütevazı bir politik tutum' olarak anılabilir. pekala. madem öyle, bu durumda senden dine yönelik hiçbir şey söylememeni beklemekte haksız mı olurum? dinle uğraşmanın faydasız olduğunu, verdiğin örneklerde de bunun bir işe yaramayacağını anlattın. öyleyse aynı fikirdeymişiz gibi geliyor bana.

      Sil
    11. koca bir lafazanlık:(

      hele son kısımlar... bir insan tartışmada muhatabının sözlerine sadakatle yaklaşmalıdır. kelimelerde anlam kaymaları yapıp kendimizce mana çıkartırsak, tartışmış olmayız. şu tartışmayı "kazanmak" adına bunca lafazanlık niye?

      sen "örneğin ben, müslümanlığı her şeyden önce türk ve islam miraslarına uzak düşmemek adına kimliğimin bir parçası olarak görüyorum." demişsin.

      bir de üstüne;

      "kimsenin gerçek islam'ı yaşadığını düşünmüyorum; çünkü 'gerçek islam' diye bir şeyin olmadığını, islam'ın, kim nasıl yaşarsa öyle olduğunu görüyorum." demişsin.

      en sonunda da çıkıp bana: "savaşı dinlere değil, dinlerin ürünlerine açmışsın; dine karşı tavrınsa savaştan ziyade 'mütevazı bir politik tutum' olarak anılabilir. pekala. madem öyle, bu durumda senden dine yönelik hiçbir şey söylememeni beklemekte haksız mı olurum? dinle uğraşmanın faydasız olduğunu, verdiğin örneklerde de bunun bir işe yaramayacağını anlattın. öyleyse aynı fikirdeymişiz gibi geliyor bana."

      demişsin.

      ayıp sevgili muhatabım, ayıp.

      benden susmamı bekliyorsun ama senin din namına söylediğin son nokta bir kimlik mirasından ibaret... kim nasıl yaşıyorsa öyledir gibi samimiyetsiz bir yerdesin. şimdi sen namaza gitsen (cuma, bayram vs) alnın folklorik olarak mı değecek yere? folklorik bir nedenden dolayı mı cenabet dolaşmazsın:)

      benden hiçbir şey söylemememi bekliyorsun... ve din namına bir "inanç" yok sende:( böyle bir iddian yok... dediğin şey kültürel mirasım. olgu! yaşadığım şey bir olgu, gerçek islam değil! gerçek islam yok zaten diyorsun. üstüne bana kalkıp işe yaramaz bir anlayış içindesin diyorsun:)

      folklorik hacı abiciğim, sen şimdiki türklük ve müslümanlık anlayışınla 50 sene önce türk ve müslüman olan bir coğrafyada yaşayamazdın! eyvallah baştaki lafımı geri alıyorum. sana "zındık" demezlerdi! "züppe" derlerdi. vallahi:)

      sana soru: sürekli değişen türklük ve islam kültürü içinde bugün türklük ve islam kimliği açısından reddettiğin birşeyi, 50 sene sonra türklük ve islam açısından sahiplenebilme ihtimaliniz var mı?

      başka bir soru daha: islam kim nasıl yaşıyorsa öyledir filan demişsin ya, iki farklı ekolden müslüman aga, birbirlerine kafir dese her ikisini de kafir olarak mı göreceğiz yoksa birbirini tekfir etmek islamdandır mı diyeceğiz. bunlar birbirlerini öldürürse cenaze namazını kılacak mıyız?

      sevgili muhatabım, lütfen cevap vermek adına kendinizi rezil etmeyin.

      Sil
    12. kişinin kullandığı dil, düşüncelerinden bağımsız değildir; birinin kalitesi diğerine de yansır. kişisel sataşmalarının göz tırmaladığını belirtmeden geçemeyeceğim. keşke kelimelerime takılmak yerine söylediklerimi anlamaya (benimsemeye falan değil, sadece anlamaya) çalışsan.

      son yazdıklarım, senin cümlelerinden yaptığım çıkarımlardı. doğru olmadıklarını düşünüyorsan, ya önceden söylediklerini düzeltirsin, ya da düşünce akışımdaki yanlışı gösterir, neden bana katılmadığını da güzelce açıklarsın.

      senden susmanı bekliyor değilim. sadece, anlattıklarından anladığım kadarıyla, dine yönelik hiçbir şey söylememeni beklemenin doğal olduğunu düşündüm. katılmıyorsan buna, dediğim gibi, hakaret edeceğin yere açıklamada bulunursun.

      burada yaptığımızı bir tartışma olarak görmediğimi söylemiştim. buna rağmen 'kazanmak' istediğimi sanmana üzüldüm. buyur, seni şimdiden galip ilan ediyorum. yeter ki böyle lafları bir kenara bırak.

      ben islam dininin savunuculuğunu yapmıyorum. müslüman olmakla en doğru dini, dinin de en doğru yorumunu benimsediğimi söylemiyorum. hiçbir davanın temsilcisi değilim. bununla birlikte, müslümanlığım "bir kimlik mirasından ibaret" de değildir. sadece bu yönün bahsini etmiş olabilirim, ama bu anmadığım başka yönlerin var olmadığını göstermez.

      konuşmamız din mensubu olan ve olmayan iki kişiden ziyade, din karşıtı olan ve olmayan iki kişinin konuşması olsun istemiştim. neden meseleyi müslümanlığıma çekip durduğunu anlayabilmiş değilim.

      "folklorik" gibi bir ifadeyi kullanmadım, benimsemeyi de düşünmüyorum. "türk ve islam mirasları" deyince aklına kim bilir neler geldi. ziyanı yok. yeter ki kafanda canlandırdığın kişi olmadığımın bilincinde ol.

      "islam kim nasıl yaşıyorsa öyledir"in neden samimiyetsiz olduğu meselesi açıklanmaya muhtaç.

      "gerçek islam yoktur"un işe yaramaz bir anlayış olduğunu düşünmüşsün. güzel. keşke 'laf sokma' havası içinde değil de, başı sonu belli bir tez halinde sunsaydın bu düşünceni. böyle yapmanı isterim.

      söylediklerim, "yaşadığım şey bir olgu" cümlesiyle özetlenemez. zira din, yaşanabilen bir şey değildir. dine mensup olunur, bu mensubiyet dahilinde de nasıl yaşanıyorsa yaşanır.

      ta en başta söylediğim şeye dönüyoruz: "50 sene önce türk ve müslüman olan bir coğrafyada yaşayamazdın" demen hiçbir şey ifade etmiyor. elli sene önce yaşasaydım, o döneme uygun bir kişilik sahibi olur, yaşadığım coğrafyaya uygun bir yaşayışı benimserdim. ben, bugün, kendi yaşadığım çevrede yaşıyor olduğumdan dolayı böyleyim. bu da çok basit, kavraması çok kolay bir gerçek.

      sorduğun iki sorudan ilkini anlamadım. kafamda somutlaştıramadım çünkü. gerçeklikte karşılığı bulunmayacak, fazla teorik bir soru gibi geldi.

      ikincisi de fıkhi bir konudur, alim değilim, ne desem yanlış olur. sadece şunu söyleyeyim: islam, bu örnek olayın konusunu da, taraflarını da, kazasını da içinde barındırır. zaten islam'ın 'kim nasıl yaşıyorsa öyle' olması, bununla ilgilidir.

      lafı bir yerlere getirmeye çalışarak konuşmayı sevmem. lütfen cümlelerimdeki zımni anlamları tespit etmeye harcadığın gücü, apaçık sorduğum soruları yanıtlamaya ayır. çok daha makbule geçer.

      Sil
    13. On Emir’i Sina Dağından indirdiyse hangi yazıyla indirdi?

      Daha Hurûc (Exodus) hakkındaki spekülasyonlar mevzuundaki cevabımı bitirmedim ama hadi, farz edelim ki Hurûc oldu, Tur-ı Sina'da On Emir çizilip yazıldı. Tevrat'ın ananevi tarihlemesi M.Ö. 1446 civarındadır, belki daha eski. Eğer Hurûc Hyksos'ların tardedilmesini temsil ediyorsa M.Ö. 1360'dadır. Eğer Musa monoteist Firavun İxnaton'un (Axenaton) bir rahibiyse M.Ö. 1353–1336, civarıdır. Ahd-i Atik'i ciddiye alan Albright'ın tarihlemesiyle M.Ö. 1279 - 1209 olmuştur, ancak bu tarih imkansızdır, hiçbir göç delili yoktur. Firavun Ramses'in imar ettiği Pi-Ramesse zikredilmektir, Firavun Merneptah'ın Ken`an beylerine karşı M.Ö. 1209 tarihli "Zafer Kitabesi" ise Ken`an'da "İsrael" diye bir imha ettiği kavimden bahsediyor. Yani Tevrat ciddiye alınırsa M.Ö. 1209'da Filistin'de bulunmaları, Ramses devrinde (M.Ö. 1279 - 1213 göç edip 40 sene çölde dolaşıp Filistin'de kayda değer bir kuvvet olmaları lazım, her ne hikmetse kayıtlara geçmden!

      Finike yazısının bir varyantı olan Ken`an alfabesi M.Ö. 1200'den evvelki devirde başlar.

      Bundan evvel Sina yazısı vardır. Sina'da M.Ö. 1700 - 1400, Orta Mısır'da M.Ö. 18. yy.

      Yazılar Mısır hiyerogliflerden alınmadır. Ama her şeklin ses değeri kelimenin başındaki ilk sesin yani konsonun Mısırca'kinde değilde Eski Ken`anca'kinde (Tevrat İbranicesi bundan biraz sonrasındakiler arasındadır) ses değerini temsil ediyor. Yani bir konson alfabesi teşkil ediyor. Dil ise bir Eski Ke`naca veya ona benzer bir Batı Sami dili, aralarında ilahi isim El bulumaktadır. Muhtemelen bir Mısırlı gözetmenin Ken`anlı işçileri için icad etmiştir. Sina'daki firuze (türkuvaz) ocaklarında sık sık rastlanır. Kitab-ı Mukaddes'e ait ansasyonalist filim ve TV dizisi ("The Naked Archaeologist") yapımcsı, gazeteci ve yazar Simcha Jacobovici'ye göre Sina'daki bu yazılar Huruc esnasında çölde dolaşan İsrail oğullarına aittir!!!

      Sil
  5. İlkokul üçe giderken ateist oldum. Zor değil, biraz kafayı çalıştıran herkes bunu görebilir. :)

    YanıtlaSil
  6. fazla söze gerek yok, harika bir bakış açınız var yazılarınızı hayranlıkla okuyorum.

    YanıtlaSil
  7. önemli bir şey yahut hiç de öyle mühim değil, bilmiyorum.

    ama şu "tek tanrının", yani monoteist inancın kökeni (yahudilerin icat ettiği "kadir-i mutlak ve evrensel tek tanrı" modelinden bahsediyorum, yemişim primitif kabilesini) kafamı kurcalıyor.

    ibrahim'in hikayesi bana çocuk tiyatrosu gibi geliyor. hani güneş, batmış, ay çıkmış da, "güneş batıyorsa benim tanrım olamaz" deyişler falan...

    çok tanrılılığın nesi battı da tek tanrıya meyledildi? çoklu tanrıların insanvari öyküleri siyaseten bir iktidar unsuru mu oluşturmadı, yasa ve norm koyuculuk kabiliyetleri mi noksan geldi? helenizm gibi ırkları ve milletleri bir potada eritme mefkuresinin evriminin bir önceki evrimsel basamağı mıydı insan ırkında tüm bu olan biten? nasıl tarım devrimi, endüstri devrimi ve şimdi de dijital devrim varsa, bu da bir devrim miydi insanlığın tarihinde; yani birikmişliklerin bir sonucu muydu?

    nasıl oldu da kısıtlı işlevleri olan tanrılardan her işlevi görebilen tek bir tanrıya yol alındı?

    devletleşmenin ötesinde imparatorluklar kurabilmenin bir sonucu muydu, uzak diyarları fethe koşabilecek kadar sistematik olabilirlik mi bunu yarattı?

    insan evladı 5 aylıkken oturur, 12 aylıkken yürür, 24 aylıkken 2-3 kelimelik cümle kurabilir, 30-36 aylıkken idrar ve kakasını istemli kontrol eder hale gelebilir, 11 yaşında soyut şeyleri-mecazları idrak edebilir, 18 yaşında her şey mümkündür, 30 yaşında banka kredisi alabildiği sürece her şey mümkündür ve 60 yaşında herşeye söylenen bir pinti olur...

    yani insan ömrümde de merhaleler, geçiş aşamaları olduğu gibi; bu da insanlığın ömrümdeki kaçınılmaz bir basamak mıydı? yoksa rastlantısal mıydı.

    tesadüf müydü, "tevafuk" muydu yani...

    biri söylesin.

    yoksa sinirden kendimi becerebilirim...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. söylemeyeceğim:)

      e güzel kardeşim, geçmişe yönelik bir zorunluluk, merhale desek ne olacak? bi durup geleceğe baksana.

      geleceği bu tek tanrı ve kitaplarıyla mı karşılayacağız? çalıyla konuşanına mı iman edeceğiz, babasız doğana mı... ya da evlatlık kurumunun kalkması için elçisine evlatlığının eşiyle evlenme emri veren ilaha mı?

      yok ama, söylemeyeceğim:)

      Sil
  8. Sevan Bey, madde 2'de 'Tevrat’tan 500 veya 700 yıl önce Tek Tanrı düşüncesi olmaz. Bırak onu, Tevrat’ın ana gövdesinden 100 yıl önce yazılmış Amos ve Hosea kitaplarında bile Tek Tanrı’nın izine rastlanmaz.' demişsiniz. Bunu okurken British Museum'un A World History in 100 Objects podcast'inde, Zerdüşt kısmında 'Tek tanrılı dinlerin atası, Zerdüştlük olmuştur' gibi bir şey dendiğini hatırladım. Wiki'de Zoroaster maddesi, philosophy bölümünde net bir şekilde monotheism denmemiş 'Zarathustra emphasized the freedom of the individual to choose right or wrong and individual responsibility for one's deeds. This personal choice to accept aša or arta (the divine order), and shun druj (ignorance and chaos) is one's own decision and not a dictate of Ahura Mazda. For Zarathustra, by thinking good thoughts, saying good words, and doing good deeds (e.g. assisting the needy or increasing social justice) we increase this divine force aša or arta in the world and in ourselves, celebrate the divine order, and we come a step closer on the everlasting road to being one with the Creator. Thus, we are not the slaves or servants of Ahura Mazda, but we can make a personal choice to be his co-workers, thereby refreshing the world and ourselves.' ancak monotheism maddesinde deniyor ki: 'In Zoroastrianism, Ahura Mazda appears as a supreme and transcendental deity. Depending on the date of Zoroaster (usually placed in the early Iron Age), this may be one of the earliest documented instances of the emergence of monism in an Indo-European religion.'.

    Sizin fikrinizi almak isterim.
    Saygılar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Elimizdeki en eski Zerdüşt metinleri Milattan SONRA 400 ila 500'lerde yazıya aktarılmış. Bunlarda Tek Tanrı'ya dair net bir şey yok. Zerdüştilikte bir tür Tek Tanrıcılığıa yatkın EĞİLİMLER olduğu doğu, ancak bunlar hangi tarihte belirmiş ve ne kadar baskın olmuş, bilmiyoruz.

      Avesta'nın en eski çekirdeği Gatha'lar adı verilen ilahiler. Bunlar Milattan epey öncesinden kalma GÖRÜNÜYOR: Ama Gatha'larda tek yahut çok tanrıya dair bir açıklama yok.

      Sil
    2. peki ya mısır'da aton kültü? "o monoteizm değil, henoteizmdir" deyip geçecek miyiz? sonuçta 'tek tanrı düşüncesi' sayılmaz mı?

      Sil
    3. Wiki'de Zoroaster maddesi, philosophy bölümünde net bir şekilde monotheism denmemiş 'Zarathustra emphasized the freedom of the individual to choose right or wrong and individual responsibility for one's deeds. This personal choice to accept aša or arta (the divine order), and shun druj (ignorance and chaos) is one's own decision and not a dictate of Ahura Mazda. For Zarathustra, by thinking good thoughts, saying good words, and doing good deeds (e.g. assisting the needy or increasing social justice) we increase this divine force aša or arta in the world and in ourselves, celebrate the divine order, and we come a step closer on the everlasting road to being one with the Creator. Thus, we are not the slaves or servants of Ahura Mazda, but we can make a personal choice to be his co-workers, thereby refreshing the world and ourselves.' ancak monotheism maddesinde deniyor ki: 'In Zoroastrianism, Ahura Mazda appears as a supreme and transcendental deity. Depending on the date of Zoroaster (usually placed in the early Iron Age), this may be one of the earliest documented instances of the emergence of monism in an Indo-European religion.'.

      "Monotheism" maddesinden iktibas ettiğin parçada "monism" denmiş, "monotheism" değil. İkisi arasında dağlar kadar fark var.

      Monizm için bkz:

      http://en.wikipedia.org/wiki/Monism

      Ama aynı "monotheism" maddesinde şöyle bir ibare de var:

      "By some scholars,[who?] the Zoroastrians ("Parsis" or "Zartoshtis") are credited with being the first monotheists and having had significant influence in the formation of currently larger world religions."

      Bu kısım tek ilahlı dinlerin atası Zerdüştlük olmuştur iddiasını kısmen de olsa destekler mahiyette.

      Sil
    4. Tek Tanrı düşüncesi en eski ve en iptidai inanç biçimidir. Çok Tanrıcılık daha sonraki devirlerde ortaya çıkmıştır. En eski inançlarda hep Güneşe tapınma eğilimi görülür ve güneş tektir. Çoğu dilde bugün "Tanrı" anlamına gelen sözcüklere bakın, hepsi ya "gök", ya "güneş" gibi anlamlara gelirler. Mesela Türkçe Tanrı (aslı Tangrı'dır) eski Türkçede Tengri "gökyüzü" demektir ki "Kök Tengri" birebir "Mavi Sema/Blue Sky" demektir.

      Semitik dillerdeki "il" ya da "el" sözcüğü de muhtemelen Dravid Dillerinden gelmedir, en eski Tamilce yazmalarda "El" güneş demektir ve aynı zamanda da "Tanrı" anlamına gelir. İran'ın en eski yerleşikleri Elamlardı ve Elamca bir Dravid dilidir. Bugün İranda yaşamakta olan Brahui dili de muhtemelen o dilin devamı olan bir Dravid dilidir.

      Elamlar bölgeye sonradan gelen Aryani kavimlerin içinde asimile oldular ancak gerek dillerinden gerekse kültürlerinden pek çok öge İran-Pers kültürünü derinden etkiledi. Daha sonra Pers kültürü de bugünkü Irak dolaylarında ciddi izler bıraktı (mesela Bagdad, eski Persçedir, Tanrıverdi anlamına gelir). Yani "el" sözcüğü belki Elamcadan Persçeye oradan da semitik dillere ulaştı. Çünkü semitik dillerde "el"in bir açıklaması ve anlamı yoktur. Kimi dilciler Elam adının da "el" ile ilgili olduğunu söylerler "güneş/Tanrı yurdu" anlamında.

      Elam-Dravid kültürü orta asyanın en kadim ve eski kültürüdür. Bölgeye sonradan göçen Aryanlar o kültürün üstüne oturdular. Harappa kültürü örneğin, 12.000 yılık şehirlerin olduğu kadim bir kültürdür. Hinduizm ve Budizmin temellerinde de eski Dravid etkileri görülür. Muhtemelen çok daha sonra doğacak olan Zerdüştilikte de derin Dravid etkisi vardır. Çin ve uzakdoğu kültür ve inanışlarında da Dravid etki izleri görülür.

      Bir örnek vereyim sadece. Eski Dravid öğretilerinde "nefs mertebeleri 7'dir" (İslam tasavvufunda da öyledir, çünkü İslam tasavvufu Budizm'in Mahayana mezhebinden çok ciddi etkiler içerir. Budizm de Dravid inançlarından). Bu nefs mertebeleri aynı zamanda renklerle de ifade edilir. En altta siyah vardır, en alt nefs mertebesidir, hayvani ve vahşiliği simgeler. Daha sonra sarı vb. diye ilerler. En tepede beyaz renk vardır, arınmışlığı simgeler. Beyaz'ın da ötesine geçen; niramvaanam'a (Hintçe'ye geçmiş şekliyle nirvana) yani "açık gökyüzü"ne ulaşır. Tamilcede niramvaanam aynı zamanda saydamlık, görünmezlik, transparency demektir.

      Eski Tamil Tanrılarından Murugan, savaş Tanrısıdır. Eski Tamil savaş sanatlarında da, iyi ve haşin savaşçı yetiştirmekte bu kez sistem tersinden uygulanır. Bu nedenle en alt seviyedeki, şiddeti iyi bilmeyen, acemi dövüşçü beyaz renkli kuşak sarar. Şiddet uygulamada ve haşinlikte en tepeye varan ise siyah kuşak sarar. Bu öğreti Çin'e de ulaşmıştır. Bugün hala dövüş sanatlarında bu kuşak sistemi kullanılır.

      Uzun lafın kısası, gerek Hindu, gerek Çin gerekse Pers kültüründe ciddi bir Dravid etkisi vardır ama Hint-Avrupacı batılılar bunları pek açığa çıkarmazlar her şeyi Aryanlara mal etme eğilimleri vardır. Dravid kültürü Ortadoğu'ya dek ciddi bir etki yapmıştır. "El" yani güneş kültü de muhtemelen Dravid kökenlidir.

      Sil
    5. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
    6. Tek ilahçı dinlerin daha eski ve iptidai olduğu fikrine nereden vardın? Ortada bunu destekleyen herhangi bir delil yok. Örnek olarak verdiğin Tengricilik tek ilahçı bir din değil, Tengricilik'te birçok ilah var ve ayrıca Tengricilik'teki gök ve güneş ilahları ayrı (tıpkı ekser çok ilahçı dinde olduğu gibi). Tengricilik'te gök ilahı baş ilahken, güneş ilahı daha aşağı bir ilah. Zaten, çok ilahçı bir din olduğu için, Tengricilik adı yanlış bir ad (başka hangi çok ilahçı din baş ilahının adıyla anılıyor?), onun yerine Türko-Moğol dini denmeliydi (tıpkı eski Yunan ve Roma'nın çok ilahçı dinine Greko-Romen dini dendiği gibi).

      Sami dillerindeki "el" ya da "il" kelimesini Dravid dillerine ve eski Dravid dinine bağlamışsın. Bunun da bildiğim kadarıyla herhangi bir delili yok. Zaten "el" ya da "il" kelimesi muhtemelen Proto-Samice'de bile mevcuttu ve o zaman da "ilah" manasındaydı (zaten "ilah" da "el" ya da "il"in bir başka formu ve o da çok eski). Bir de "el" ya da "il" kelimesinin Sami dillerine Persçe vasıtasıyla girdiğini iddia etmişsin. Halbuki "el" ya da "il" kelimesi Sami dillerinde Persler ve diğer İrani halklar Batı Asya'ya gelmeden binlerce yıl önce mevcuttu. Bu arada, Bağdad'ın adının Persçe'den gelmesi Perslerin ve diğer İrani grupların Batı Asya'da çok eski olduğunu göstermez, zira Bağdad şehri MS 8. asırda Abbasi halifesi el-Mansur tarafından kuruldu (İnternet'te rastlanan Bağdad'ın daha önceye dayandığı iddiasının aslı yok).

      Dravidlerin mazide en güneybatı ucu haricinde Orta Asya'da (Orta Asya derken bugünkü Afganistan topraklarını hariç tutuyorum) yaşadığına işaret eden elde herhangi bir ilmi malumat yok; eldeki ilmi malumatlara göre Dravidler en fazla bugünkü Türkmenistan topraklarının güney kısımlarında yaşamış olabilirler. Dravidler Güney Asya'ya Batı Asya'dan ulaşmışa benziyor (Elamlar ve Brahuiler eski Dravid topraklarında kalıp da dilini muhafaza edebilmiş Dravidler olabilir), Orta Asya'dan değil. Harappa kültürü (medeniyet desek daha doğru olur) de Güney Asya kültürüdür, Orta Asya değil; zaten Harappa Medeniyeti'nin diğer adı İndus Vadisi Medeniyeti'dir.

      Orta Asya'da dilini bildiğimiz en eski halklar Hint-Avrupa dilleri konuşan halklardır. Bu sen istemesen de böyledir. Yapacak birşey yok. Bunu söylemenin Hint-Avrupacılıkla da, "Batılılık"la da alakası yok; ilmi malumatlar bize bunu söylüyor.

      Sil