Showing posts with label Avrupa. Show all posts
Showing posts with label Avrupa. Show all posts

Monday, March 9, 2020

'Aydınlanma' nedir?

1700’lerin ilk yıllarından itibaren Avrupa bir “Lale Devrine” girdi. Refah ve servette çarpıcı bir artış yaşandı. Fransa’da dönüm noktası biraz daha erken, belki 1680’lerdir; fakat 14. Louis’nin son yıllarının kasvetinin dağılıp toplumun topyekün canlanması 1715’e tarihlenebilir. İngiltere 1688’den itibaren iç savaşın yaralarını aşıp yeni bir döneme girer; 1694’te Bank of England’ın kuruluşu ekonomideki muazzam canlanmanın habercisi olur. Avrupa’nın üçüncü başkenti olan Viyana’nın parlak çağı 1705 dolayında başlar.
Siyasi ve ekonomik güç, her ülkede sayıları yüzleri veya binleri bulan aristokrasinin elindedir. 14. Louis modeli “iğdiş edilmiş” bir aristokrasidir: Askeri niteliğini hızla kaybeden, korunaklı kalelerini terk edip Versailles taklidi, formel bahçeli, yüzlerce konuk ağırlamaya müsait, neoklasik ‘şatolara’ taşınan bir zümre. 1690’lardan itibaren “savaşçı” modeli bıyık ve sivri sakalın modası geçer, bebek poposu gibi matruş suretler norm haline gelir.
Aristokrasinin şanı, beslediği (besleyebildiği) elemanların kalitesidir. Herkes bilir ki dük hazretleri bir simgedir; kafası da fazla çalışmayabilir. Lakin sarayda ve kamuoyunda onu temsil eden personeli ışıltılı olmalıdır. Şatosunda şairler, diplomatlar, filozoflar, yakışıklı gençler, bilim adamları, mimarlar, can yakıcı kadınlar cirit atmalıdır. Bunların hemen hepsi orta sınıflardan gelirler. Birkaçı aristokrasinin düşük kademelerindendir; tek tük de olsa alt tabakalardan gelenler vardır. Aristokratın himmeti ve ihsanıyla yaşarlar. Patronu savunurlar, ama (özellikle 18. yy’ın ikinci yarısına doğru) biraz da hor görürler.
18. yüzyılın parlak isimlerine bak. Voltaire’den Rousseau’ya, Locke’tan Gibbon’a, Haydn’dan Fischer von Erlach’lara dek hepsinin ömrü bir şatodan diğerine misafirlikle geçmiş. Üniversitedeki işiyle geçinen (Kant), yahut kilise veya belediye gibi kurumlarca istihdam edilenler (Vivaldi, Bach) küçük bir azınlıktır.
*
‘Aydınlanma’ (İng Enlightenment, Fr Age des Lumières, Alm Aufklärung) denilen hadise bu zümrenin yarattığı muazzam entelektüel devrimdir. İnsanlık tarihinin en çarpıcı, en üretken, en devrimci fikir ve sanat açılımlarından biridir.
Önceki çağa bir tepkidir. Temel hareket noktası, Avrupa’yı iki yüz yıl meşgul eden din ve mezhep kavgalarının manasızlığıdır. Dini inanç – çağın kabulüne göre – elbette gerekli ve güzeldir; lakin karşı tarafı ikna etme imkanı olmadığına göre, kavgasını vermenin ne anlamı var? İkincisi, yerel töre ve egemenlik kavgalarının önemsizleştirilmesidir. Avrupa’nın hızla homojenleştiği ve tüm dünyaya egemen olmaya başladığı bir çağda, düşünceler, bilgiler ve zevkler de evrensel olmalıdır. Enetelektüel sınıf bugün tahayyül bile edemeyeceğimiz bir ölçüde kozmopolittir: Fransa’da patronuyla bozuşan Rusya’da hami bulur, Almanya’da başlayan kariyerler İtalya’da devam eder, İngiltere’de zirve yapar. Ortak bir dil (Latincenin yerini alan Fransızca) ve ortak düşünce iklimi, evrensellik inancını besler.
Mezhep ve töre eleştirilecekse yerine ne konacaktır? Oy birliğiyle seçilen cevap, Akıldır. Yeterli vakit ve sabırla, akıl her problemi çözebilir. Buyur, evrenin ve fiziğin binlerce yıldan beri insanları çaresiz bırakan sırlarını Newton akılla çözmedi mi? İnsan ruhunun ve toplum yönetiminin sırları da eninde veya sonunda akla teslim olmayacak mı?
Aklın sınıfsal – elitçi – bir kavram olduğu gerçeği pek fark edilmez, ya da fark edilse de göz ardı edilir. Aklın egemenliği, akla sahip olan bir zümrenin egemenliğini varsayar. Biz, yani Aydınlanmış Olanlar, aramızda yeterince sakin ve dürüst bir diyalogla her zorluğun altından kalkabiliriz! Yeter ki akılsızlar gölge etmesin.
Kibirli bir bakış açısıdır. Ancak bu kibirli bakış açısının ürettikleri azımsanacak şeyler değildir. “Aydınlanma”yı kötüleyenler, mesela Voltaire okuyarak derslerini çalışmaya başlayabilirler. O denli keskin bir zekaya, ahlaki metanete, entelektüel cesarete kim duyarsız kalabilir? Hume kadar radikal bir fikir devrimcisi hangi çağda görülmüş? Encyclopèdie gibi muazzam bir kültür projesinin herhangi bir sayfasını tüyleri diken diken olmadan okuyabilecek kaç kişi vardır?
Üslubun zarafeti de ayrı bir lezzet.
*
Elbette Aydınlanma’nın da çağı geçti. Zirvesi ve yıkım noktası Fransız İhtilali idi. Tüm töreleri ve kurumları radikal eleştiriye tabi tutarsan, sonunda kurumlar ve töreler yıkılır. Geriye insan ihtiraslarının çiğ ve kanlı tablosu kalır.
Aydınlanmanın öncüleri, 1760’lardan itibaren – kaçınılmaz bir mantıkla – kendilerini besleyen eli ısırmaya yöneldiler. Atadan kalma tüm töreler sorgulanacaksa, elbette aristokrasi gibi çağdışı bir kurum da o sorgudan nasibini alacaktı. Amerikan Devrimi ile başlayıp Napolyon’la sonlanan süreçte (1776-1815) Avrupa aristokrasisi çöktü. Onunla birlikte, aristokrasinin gölgesinde maddi kaygıları unutup Akıl tapınağını inşa etmeye girişen sınıf da berhava oldu.
Sonraki kuşağın aydınları öncelikle duyguların ve atadan kalma inançların insan davranışlarındaki önemini keşfettiler. İngiltere’de Burke, Fransa’da Chateaubriand ve ondan çok daha nüanslı bir düzeyde B. Constant o keşfin öncüleri arasındadır. Goethe, insanoğlunun akla indirgenemeyecek kadar karmaşık bir varlık olduğu gerçeğiyle büyülendi ve Avrupa’yı büyüledi. Ardından, kalabalıkların gücünden korkma ve kalabalıkların gücüne tapma çağı geldi. Daha gerçekçi ve daha ucuz bir çağdır.
*
Bütün bu süreçlerden habersiz bazı ülkelerde ise, demiryolu yaparak, şapka giyerek ve dini inançları zapturapt altına alarak “Avrupalı” olunabileceğine inananlar oldu.


Friday, December 14, 2018

Borçluların isyanı


1980’lerden bu yana dünya borçla beslenen bir refah dönemi yaşadı. Şimdi o yolun sonuna gelindi görünüyor. Borcu borçla ödeyen saadet zinciri sonsuza dek büyüyerek sürdürülebilir mi? Teorisini bilmiyorum. Ama pratikte bir kırılma noktasına gelindiği açık.
Fransa’daki olayın özü budur. Yalnız Fransa değil, Almanya’daki de, İngiltere’deki de, İtalya, Yunanistan, ABD de aynıdır. Bir yanda devasa bir borçlu kitlesi: afyon iptilası gibi krediye müptela olmuş, onsuz artık yaşayamayan, kredi muslukları kısıldığında paldır küldür sefalete düşmekten korkan büyük kalabalık. Öbür yanda alacaklı kurumların temsilcisi Devlet: saadet zinciri koptuğunda bütün kurumlarıyla çökme korkusu içinde, giderleri kısmak ve gelirleri artırmak için gitgide gangstervari yollara başvurmaktan başka çaresi yok.
Kuşku yok ki sert bir mücadele olacaktır. İki taraf için de ölüm kalım meselesidir. Ölüm ve kalımın gündemde olduğu yerde haktı, hukuktu, nezaketti, medeniyetti, Avrupa Birliği normlarıydı, öyle şeyler hikaye olur. Bugün vitrin kırmakla başlarlar, yarın ucu sokaklarda adam asmaya kadar gider. Paris sokaklarında gördüğüm polisin şakaya gelir yanı yoktu. Savaşa hazırlanıyorlar.
Ya emekçiler? Hani sosyalist sol? Bence hiç hayal kurmaya gerek yok.  Modern dünyada kimse emeğiyle geçinmiyor, kredi ile geçiniyor. Maaş diye eline verdikleri de kredidir; belli kalıplar içinde tüketmesi ve daha fazla borçlanması için açılan avanstır. Şimdi o kısılınca herkes bir ağızdan haykırıyor. “Borcumuzu ödeyemiyoruz” ya da “ödemek istemiyoruz” diye bağıranların adı “sol”: buyurun, İngiltere’de Corbyn, ABD’de Sanders, İspanya’da Podemos, İtalya’da Beş Yıldız. “Daha fazla borç isteriz” diye bağırıp “mültecileri besleyeceğine o parayı bize ver” diye – gayet makul – akıl yürütenler “sağ” oluyor: ABD’de Trump, İngiltere’de Brexitçilerin çoğu, Almanya’da AfD, İtalya’da Lega. Aradaki fark nüans bile değildir. İtalya’da tereyağından kıl çeker gibi koalisyon kurdular. Fransa’da aynı barikatlarda bir araya geliyorlar. Almanya’da da Yeni Sağ’ı iktidara taşıyan, eğer akıllı olursa, Yeni Sol olacak, göreceksiniz.
Alacaklılar cephesi bu savaşta şimdilik handikaplı görünüyor. Gerçi Devlet ellerinde; polis ellerinde; teknoloji onlardan yana. Fevkalade güçlü kitle kontrol araçlarına sahipler. Ama birbirine bağlı iki ağır hasarla başa çıkmak zorundalar. Bir, meşruiyetleri yıprandı. Kırk yıldan beri toplumun “sorumluluk sahibi” sınıflarını bir araya getiren liberal konsensus, şaşılacak kadar kısa sürede darmadağın oldu. Söylemleri inandırıcılığını yitirdi. Refah vaadi havada kaldı. O cephenin altın oğlanı Macron’u televizyonda izledik: arızalanmış çizgi film süper kahramanı gibiydi.
İki, siyasi partiler çöktü.. İtalya’da, Fransa’da geleneksel düzenin partileri dağıldı. Almanya’da o yola girmiş görünüyorlar. İngiltere de pek sağlıklı sayılmaz. Oysa partiler demokrasilerde siyasi tahakkümün vazgeçilmez şartıdır. Onlar olmadan kitlelerle duygu bağı kuramazsın. Sokakta veya birahanelerde başlayan yangını kontrol altına alamazsın. Belki alırsın ama ancak polis zoruyla alırsın.
Borçluların isyanına karşı başka hangi kozu kullanabilirler diye arkadaşlarla konuştuk. Sordum: Ya göçmenler? Tüm Batı toplumlarında göçmenler artık sayıları yüzde onları bulan bir güç. Borçlularla gerçek bir çıkar ortaklıkları yok; aksine, Alacaklıların himmetinden nemalanıyorlar. Borçluların öfkesinin kendilerine yönelmesinden – haklı olarak – korkuyorlar. Devlet’e yarın yeni bir vurucu güç gerekirse neden o rolü üstlenmesinler?
Fikir jimnastiği diye söylemiştim. O kadar çok kişi hak verdi ki korktum.

Saturday, July 29, 2017

Paris – Berkeley – Londra

Paris-Berkeley-Londra dünyasından söz etmiş, bir önceki yazıda mevzubahis ettiğimiz eleştirmen kardeşimiz. Var mı öyle bir dünya? Vallahi sanmıyorum. O sandviç kaşarı gibi araya giren Berkeley orada olmamalı, başka bir kıtada.

Paris-Londra dünyası desen vardır. En azından bin yıllık bir dünyadır. Saltanatının zirvesine 19. yy’da, diyelim ki 1815-1914 arasında ulaşmıştır. Temeli Avrupa’nın aristokratik kültürüdür. Kültürü ve terbiyeyi ve yönetim yetkisini elinde tutan, hakikatin ve sanatın sırlarına vakıf olduğuna inanan, ayrıcalıklı bir sınıfı varsayar. Ta 20. yy başlarına dek tüm literatürü, tüm sanatı, mimarisi, şehirciliği, yönetim felsefesi, bilim kurumları hep bu varsayım üzerine kurulmuştur. Aristokratik bir zümrenin kültüründen (ve ona boyun eğen, eğmeyen, tepkiyen, isyan eden unsurlardan) ayrı düşünülemez. Eleştir istersen, ben de eleştiririm nolacak, ama kabul etmeli ki zengin ve ilginç bir dünyadır. Çok şey üretmiştir.

Sonradan, de ki 1850’lerden sonra, o eski yapı emperyalist megalomani ile beslenir ve yeniden şekillenir; Hausmann’ın Paris’i ve Victoria & Albert Museum’un Londra’sı (Ringstrasse Viyana’sı, Gründerzeit Berlin’i) çıkar ortaya. Daha soğuk ve kibirli bir çağdır. Düşünürsen kendi yıkımını içinde taşır. İçerideki aristokratik egemenliğin terminolojisini ve mantığını dünya egemenliğine tahvil etmeyi dener. O tekne o sıkleti taşıyamaz, üç beş kuşak içinde tepe taklak gelir. Bugün Paris de Londra da, Viyana’yı da ekle, o da, geçmişin anılarıyla yaşayan, dünyaya önderlik etme hırsını ve yeteneğini yitirmiş, marjinalleşme yolunda dolu dizgin ilerleyen şehirler.

Berkeley derken eleştirmenimiz San Francisco’yu kast etmiş olmalı. Apayrı bir dünyanın ürünü ve simgesidir. Tarihi yoktur. Aristokrasiyi tanımaz, demokrasiyi kültürel kıblesi sayar. Kültürel bagajı hafiftir; bagajdan ziyade sırt çantasıdır – içindeki eşya taş çatlasa altmış-yetmiş yıllıktır. Her sabah dünyayı yeniden keşfetme sevinci ve sıfırdan kurma arzusuyla kalkar yataktan. Birkaç ay önce size Dave Eggers’ın romanı The Circle’ı anlatmıştım, onu okurken epey andım bu mevzuları. Aristokratik geçmişin çapası olmayınca kültür (ve felsefe, ahlak, dünya görüşü) ipi kopmuş tespih gibi dağılıyor. Bir bakıma daha özgür, bir bakıma ürkütücü ölçüde sığ ve başı boş.

Emperyal Avrupa’nın yorgun dünyasından çok farklı bir yer Kaliforniya kıyıları. Kontrastlara dikkat etmeden ikisini bir torbaya atarsan sağlıklı bir yargıya varamazsın bence.


Sunday, May 21, 2017

Üniversite nasıl doğdu

Batı'nın üniversitesini Doğunun medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı? Eskiden bu sorulara evet deme eğilimindeydim; simdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler, farklardan kat be kat daha güçlü.



Hastings Rashdall, The Universities of Europe in the Middle Ages. İlk basım 1895, revize edilmiş basım 1936. Üç cildin birincisi Bologna ve Paris üniversitelerinin (ve ucundan biraz Salerno Tıp Okulunun) oluşumu, 600 sayfa. İkinci cilt çeşitli Avrupa ülkelerinde 15. yy’a dek kurulan kırka yakın üniversitenin hızlı özeti, 350 sayfa. Üçüncü cilt Oxford ve Cambridge imiş, o elime geçmedi.
Anıtsal bir eser. Ortaçağ tarihçiliği 19. yy İngiliz tarih yazımının zirvesi ve göz bebeğidir, bu da o geleneğe yakışır bir çalışma. Sadece ilk ciltte 2200 kadar dipnotu, her biri ufak bir makaleye konu olacak nitelikte -– Padua Üniversitesinde öğrencilerin askeri hizmetten muaf tutulması meselesi, yatılı kolejlerin ücreti meselesi, Paris’te öğrencilerin meyhane kavgalarına ilişkin mahkeme kararları, 1245 tarihli tüzük değişikliğinin anlamına dair farklı görüşler, Salerno’da okutulan tıp kitaplarının hangileri zorunlu idi, Floransa Üniversitesinin diplomalarına şehir idaresinin mührü hangi tarihte basılmaya başlandı, kitapçılar ve yazmanlar loncasıyla üniversite arasındaki fiyat ihtilafı nasıl çözüldü, bakalorya sınavlarında yapılan yolsuzluklara dair soruşturma raporları ve saire. Mesela 1290 küsur tarihinde hukuk hocası Odofredus’un ders ücretlerini ödemeyen öğrencilere dair şikâyeti (“quia scholares non sunt boni pagatores; scire volunt omnes, mercedem soluere nemo.”) Mesela Paris üniversitesi şansölyesine karşı Papalık nezdinde açılan temyiz davasının masrafları için öğrencilerden para toplamanın yasa dışı olduğuna dair karar.
Alıntı metinlerinin tamamına yakını Latince, bir kısmı üstelik kötü imlalı Ortaçağ Latincesi. Bilmiyorsan işin zor.
*
Universitas, yani “birlik, bir-araya-geliş”; Arapçası vahdetten ittihad. Bir tür sendika da diyebiliriz. Paris’te en erken 1208 civarında, Bologna’da 1215’te yazılı kaydına rastlanıyor, ama her iki kentte bu tarihlerden bir müddet önce örgütlenmiş olduklarına dair belirtiler var. İlki muhtemelen Bologna; Paris oradan fikir çalmış. 1200 yılında Paris’te bir Alman öğrencinin hizmetçisinin meyhanede dövülmesi üzerine çıkan ve haftalar süren büyük kargaşalıkta ilk kez üniversitenin bir hukuki temsil organına ihtiyaç duyduğu anlaşılıyor. Salerno belki ikisinden de daha eski, ama “üniversite” statüsünün belgesine ilk 1231’de rastlanıyor. Bu mühim, çünkü Salerno Güney İtalya’da ve Arap kültürel etkisinin Avrupa’daki en önemli kapılarından biri. Yani Salerno eğer ilk ise, bundan çıkarılacak sonuçlar var.
Bologna ve Paris iki ayrı model. Bologna’daki universitas bir öğrenci birliği olarak başlamış, Paris’teki bir hocalar sendikası, ama zamanla ikisi aynı yöne evrilmiş.
Bologna 12. yy’ın ilk çeyreğinden itibaren Avrupa’nın en seçkin hukuk hocalarını barındırmasıyla ünlü bir kent; aynı zamanda Papalığa karşı Alman imparatoru yandaşlarının İtalya’daki en önemli dayanak noktalarından biri. Avrupa’nın dört köşesinden buraya akın eden öğrenciler, şehir ahalisine karşı haklarını korumak için önce bir, sonra iki universitas kurmuşlar. Biri Cismontane, Bologna hariç İtalyalıların, diğeri Tramontane, “dağ ötesinden” gelenlerin, yani çoğunlukla Almanların birliği. Enteresan olanı, Bologna’nın yerlisi üniversiteli olamıyor, çünkü onların hukukunu ve güvenliğini korumak için ayrıca bir yapılanmaya gerek yok, zaten şehirli oldukları için yasaların güvencesinden yararlanıyorlar. İki üniversitenin toplam üye sayısı binleri bulmuş. Kent komününe rakip birer tüzel kişiliğe dönüşmüşler.
Zamanın usulü gereği her iki cemiyet birer rector (başkan) seçip ona itaat ve sadakat yemini etmiş. Başkan prensip olarak bir öğrenci, ama rektörlük masraflı bir iş olduğundan genellikle en zenginleri seçilmiş; zamanla işi profesyonel yöneticilere yükleyip törensel pozisyona çekilmişler. Öğrencilerle ilgili her türlü hukuki ihtilafta rektöre neredeyse sınırsız yargı yetkisi tanınmış. O yetki şehir otoriteleriyle çatışma noktasına vardıkça üniversiteler şehirden taşınma (secessio) tehdidini kullanmışlar; 1215’te topluca Arezzo’ya, 1222’de Padua’ya taşınmışlar. 1245’te şehir idaresi pes edip cinayet vakaları dışında rektoryal yargıyı en geniş şekilde tanımış.
Aynı yıl hocaların da rektöre bağlılık yemini etmesi şartı getirilmiş. Hocaların salaria’sını ("tuz parası", yani harçlık) şehir ve üniversiteler ortaklaşa ödemeyi kabul etmişler. Üniversite tüzüğü derse geç gelen, belli sürede belli dersleri tamamlamayan, izinsiz şehir dışına çıkan hocalara para ve hapis cezaları öngörüyor. Üniversiteler ayrıca x tarihinde 39 üyesi olan kitapçılar ve yazmanlar loncasını ve şehir meydanında her hafta kurulan seyyar kitap pazarını regüle etmiş; öğrenci pansiyonlarını ve kira evlerini kontrol etmiş; fahiş kira alan veya öğrenciye kötü muamele eden ev sahiplerini bir yıl veya daha uzun süre ile yasaklamış; kötü ve yanlış nüsha yazan kitapçılara para cezası kesmiş.
Bu Bologna modeli. Padua, Pisa ve Güney Fransa’daki Montpellier üniversiteleri bu modeli izlemiş. Paris’te ise şartlar farklı. Bologna’nın aksine Paris bağımsız bir şehir devleti değil, bir kraliyet kenti. Papayla sürekli kavgalı olan Bologna’nın aksine Paris’te kilise krallığın iktidarına karşı bir melce, bir sığınak. Paris’teki okullar her zaman kilisenin koruması ve kontrolü altında olmuşlar; Paris Başpiskoposuna ve onun tayin ettiği şansölyeye (cancellarius, chancelier) boyun eğmişler, veya eğmemişler; onlarla kavga etmişler; onlara karşı koymak için universitas kurma gereğini duymuşlar. Nihayet 1215’te, kendisi de Paris ve Bologna üniversitelerinden doktor unvanına sahip Papa 3. Innocent’in fermanıyla rector seçme yetkisi kazanmışlar.
Paris’te ilk dönemde artes, ilahiyat, tıp ve hukuk olmak üzere dört fakülte var. Artes sözcüğünü “aşağı sanatlar” diye çevirelim. Aşağı Sanatlar mektebi öbür üçüne hazırlık okulu olarak düşünülmüş; gramer (yani Latin dili), retorik (yani düzgün yazma ve konuşma) ve diyalektik (yani doğru dürüst tartışma) sanatlarını – trivium, yani "üç yol"u – öğretmiş. Bu bölümden mezun olanlar bacalarius (“bekâr”) unvanını almışlar; yüksek fakültelerde okutman ve hoca yamağı olma yetkisini kazanmışlar. Ama üniversiteye üye olabilmek için üç yüksek fakültenin birinden magister (“usta”) ya da doctor (“hoca”) unvanı almak gerekmiş.

Magister ve doctor önceleri hocalar sendikasına kabul edilme anlamına gelen ve bununla sınırlı birer unvan. Ancak 1230’lardan itibaren sayıları artan bir dizi Papalık fermanıyla, önce Paris ve Bologna’nın, sonra diğer üniversitelerin hocalarına ius ubique docendi (“her yerde hoca olabilir”) beratı verme yolu açılmış. Böyle olunca hocalığın, ve dolayısıyla hocalık unvanı veren kurumların, bir üst resmi makam tarafından resmen ve alenen tasdik edilmesi kural olmuş. Bürokrasinin ölümcül çehresi ucundan görünür olmaya başlamış.

*
Kurumsallaşmanın öncesinde elbette bireysel öncüler var. Ortaçağın büyük eğitim devrimini başlatanlar onlar.
  • Salerno’da Constantinus Africanus. Tunus doğumlu bir hekim, 1080 dolayında siyasi mülteci olarak İtalya’ya gelmiş. Arap, Yunan ve İspanyalı Yahudi hekimlerin eserlerini Latinceye çevirmiş; kısmen İspanyalı Ali b. El-Abbas’tan çevirerek Ortaçağların standart tıp ders kitabını yazmış. Tilmiz yetiştirmiş. Onun döneminde şekillenen Salerno tıp ekolü, altı yüz yıl boyunca Avrupa’da tıp eğitiminin çifte kaleleri olan Padua ve Montpellier üniversitelerinin anası sayılıyor.
  • Bologna’da Irnerius, ya da Guarnerius, Yrnerius, Varnerius: aslı Werner olmalı. 1110 civarında hukuk dersleri vermeye başlamış, tam o sırada eski Roma hukukçularının içtihatlar derlemesi olan Digesta’nın tam nüshasının Amalfi’de keşfedilmesi üzerine başlayan Roma medeni hukuku uyanışına öncülük etmiş. Sivil hukukun yüzlerce yıl üniversitelerde okutulacak olan klasik ders kitabını yazmış. Skolastik hukukun iki ağır topu Dr. Bartolus ile Dr. Baldus’u yetiştirmiş. Bu iki adı Molière ve Beauharnais’in komedilerindeki ukala profesör rolünden tanırsınız.
  • Bologna sivil hukukçuların, dolayısıyla emperyalistlerin (yani Almancıların) akademik odağı olunca, karşı uçtaki Papacılar da mecburen gidişe ayak uydurup, şehirde sivil hukukun yanında kanon hukuku (yani kilise hukuku) kürsüsü açılmasına önayak olmuşlar. Kanon hukukunun mecellesi olan Decretum yazarı Gratian, çeşitli yerlerde hocalık yaptıktan sonra 1150’lerde Bologna’ya yerleşmiş. Yani 1110’larda tek bir hocanın açtığı yolda kent, kırk yıla kalmadan, hukukun iki dalında Avrupa’nın akademik odağı haline gelmiş.
  • Paris’te hepsinden daha ilginç bir figür, Abélard: gerçek bir anarşist, bir entelektüel maceracı, hayatı boyunca otoritenin her şubesiyle çatışmış ve bedel ödemiş biri. 1100 civarında Bretanya’nın taşrasından Paris’e öğrenci olarak gelmiş. Zamanın mühim meselesi olan realistlerle nominalistler arasındaki felsefi çatışmada yer almış. Namlı hocaları münazarada rezil etmiş. Notre Dame katedrali yönetimiyle kavga ettiği için şehir surları dışında, Seine nehrinin sol yakasında, sonradan Paris Üniversitesinin nüvesi olan Ste. Genéviève mahallesine yerleşip orada ders vermiş. Öğrencisi olan Héloise ile aşk yaşadığı için kızın ailesi tarafından yakalanıp hadım edilmiş. Bir süre taşraya sürgün edildikten sonra dönüp Paris İlahiyat Okulunun temellerini atmış. Skolastik felsefe metodunun başlangıcı sayılan Sic et Non’u yazmış. Sonunda ölünceye kadar Cluny manastırına hapsedilip yazı yazması engellenmiş. Halbuki en sadık öğrencisi olan Petrus Lombardus Katolik ilahiyatının yüzyıllarca el kitabı olan Sententiae’yi yazacak, 13. yy’ın aziz (saint) ilan edilen büyük ilahiyatçılarının hepsi Abélard’ın açtığı yolda yürüyecektir.
*
Sic et Non (“Evet/Hayır”), geleneksel diyalektik – yani münazara – tekniğini Batı’da felsefe ve ilahiyata uyarlayan ilk önemli eserdir. Felsefi tez bir dizi önerme halinde sunulur. Her önermeye karşı, akla gelebilecek bütün karşı-tezler sayılır, teker teker ele alınır, aklî kanıtlarla çürütülür. Tabii bu arada ortalama mümini şoke edecek karşı görüşlere de (tartışmak ve çürütmek maksadıyla da olsa) yer verilir. Misal: “Derler ki tanrı yoktur, ve bu yönde yedi adet iddia ileri sürerler… imdi, bu dedikleri doğru olamaz, çünkü…”

Bu yöntemin şahikası, 1260-70’lerde Paris Üniversitesinde hoca olan Thomas Aquinas’ın Summa’sıdır. Lisedeyken okumuştum; sonradan merak edip Abélard’a da göz gezdirdim. Akıl yürütme ve yazı yazma üslubumu epeyce etkilemişlerdir sanırım. Yanlış Cumhuriyet’te bunu net görürsünüz. Ayrıca, olur olmaz her konuda birincisi şu, ikincisi şu, üçüncüsü şu diye listeler yapma alışkanlığım da kısmen oradan geliyor olabilir.

Şimdi merak ettiğim mesele başka. Abélard ve öğrencileri bu yöntemi kendileri mi keşfettiler, yoksa tam o dönemlerde benzeri münazara yöntemlerine pek meraklı olan İslam/Arap müderrislerinden fikir mi devşirdiler? Yazarımız (Rashdall) maalesef bu konuda suskun. Daha doğrusu bir 19. yy İngiliz medievalistinden, Ortaçağ Arap skolastizmi konusunda bilgi ve fikir sahibi olmasını beklemek haksızlık olur. Ah, diyor insan, bir oryantalist (yani Şarkiyatçı) da şu konuya bir ucundan el atsaydı! Geç 19. yy’ın engin global vizyonuyla 20. yy’ın kültürel çoğulculuğunu ve 21. yy’ın detay ve bilgi hakimiyetini bir araya getiren bir eser yazsaydı, Yüksek Ortaçağda Akdeniz’in iki ucu arasındaki kurumsal ve entelektüel etkileşimleri irdeleseydi.

Heyhat, yok artık öyle tipler. Bugün çıksa çıksa, Rashdall’ın 2200 adet dipnotundan birini tutup şişirip kitap yapacak biri çıkar, “Early Responses to Gratian’s Decretum: A Semi-Structural and Post-Annalist Cross-Cultural Perspective” gibi bir isimle yayınlar. Biz de okumayız.
*
Afrikalı Konstantin, Almandan bozma İtalyan Irnerius ve Parisli Abélard: üçü de üniversite kurumunun belirmesinden iki veya üç kuşak önce. Onlar bir yol açmışlar. O yol o kadar popüler olmuş ki, bir süre sonra hukuki ve kurumsal çözümlerle desteklenmesi gerekmiş. İşin içine beratlar, unvanlar, yetkiler, Papalık mühürleri, komiteler, içtihatlar, ceza çizelgeleri, iptal davaları girmiş.
Üniversite dediğin şey o. Bilimin bürokratik kabuğu.
*
İslami paralelleri mutlaka birilerinin incelemesi gerekiyor. Monografik malzeme yok değil, özellikle İspanyollardan bu konuyu çalışanlar olmuş. Ama genel bir sentez, bildiğim ve bibliyografilerden çıkarabildiğim kadarıyla, pek yok. Belki de vardır, ben bilmiyorumdur.
Elimin altında Ortaçağ İslam eğitim kurumlarına ilişkin eşdeğer bir kaynak yok. Onun için şimdi ne desem kulaktan dolma yorum/bilgi olacak. Gene de aklımda kalanları not edeyim.
  • Önce sosyal yapı. 12. yy ortalarını izleyen iki-üç yüzyıl İslam diyarında muazzam bir şehirleşme ve kozmopolitlik çağıdır. En şahane örneğini İbn Battuta seyahatnamesinde bulursunuz. Yanılmıyorsam 1320’ler olmalı, İbn Battuta Fas’ın Tanca şehrinden çıkar, namını duyduğu bir hocanın talebesi olmak için Kahire’ye gider. Orada bir süre kaldıktan sonra başka hocaların peşinden Şam’a geçer. Oradan, gene akademik referansla Konya’ya, İsfahan’a ve nihayet Hindistan’a yol alır. Her gittiği kentte kendisi gibi dünyanın dört ucundan gelmiş, aynı dili konuşan, benzer akademik konularla meşgul olan, yoğun bir tanışıklık ve dedikodu ağına sahip olan (“Hoca Falanüddin Şeyh Filanullah ile bozuşmuş, şimdi Tunus’taymış diye duydum”) alimler ve talebelerle karşılaşır; saygı ve dostluk görür. Kent yöneticileri ilim erbabına hürmet eder, sık sık sohbet ve işret için bir araya gelirler. Fakat talebelerle kent halkı arasında kavga ve gerilim eksik olmaz; suhte ayaklanmaları bazen kanlı sonuçlanır.
  • İspanya ve Sicilya’daki, hatta Tunus ve Mısır’daki medreselere Hıristiyan Avrupa’dan giden talebe sayısı hakkında en ufak bir bilgimiz yok. Ama gidenler olduğunu biliyoruz. En ünlüsü 999 yılında 2. Sylvester adıyla papa olan, çağın ünlü alimlerinden Gerbert d’Aurillac. Dört yıl Barselona’da bir manastırda okuduktan sonra, ilmi menbaından tahsil etmek üzere Müslüman hakimiyetindeki Toledo ve Sevilla’ya gittiğini vakanüvis Monmouth’lu Geoffrey belirtiyor. (Mamafih bunu  Gerbert’i karalamak amacıyla yazmış olması da mümkün. “Kökü dışarıda” olmak o çağda da etkili bir çamur atma yöntemi.)
  • Skolastik çalışmanın üslubu, metodu ve konuları bakımından arada çarpıcı bir benzerlik var. Batının gramer, retorik, diyalektik trivium’una karşı beri tarafta eğitimin temelini Arapça sarf, nahiv ve iştikak (morfoloji, sentaks, etimoloji), i’caz (retorik) ve cedel (münazara) oluşturmuş. Aristoteles külliyatı ile birlikte geç antik Neo-Aristocular, özellikle Porphyrios’un Isagogê’si her iki tarafta mantığın ve felsefenin çerçevesini tanımlamış. Bizde 19. yy’a dek medreselerde Gelenbevî Mehmed Efendinin İsâgucî  Şerhi’nin okunduğunu biliyorum;  Paris’te Abélard’ın felsefeye giriş noktası da Aristo’nun Kategorileri (Arapçası: makulât) ile Porphyrios.
  • Aristoteles külliyatındaki kilit eserlerin ilk kez 1200’den hemen önceki yıllarda Latinceye Arapçadan çevrildiğini, bu meyanda Liber de Causisve De Differentia Spiritus et Animae gibi Arapça telif eserlerin de yanlışlıkla Aristo’ya atfedildiğini, 13. yy’ın ilk yarısında İspanyol filozof İbn Rüşd’ün – Averroes adıyla – Paris ve Oxford’da Aristocu felsefenin ana direği sayıldığını hepimiz biliriz. Ama mesela şu (benim için) yeni: Batıda diyalektiğin temel referans kitabı sayılan Rum alimlerinden Şamlı Yohannes (John of Damascus), adı üstünde, Suriyeli imiş. 9. yy’da Abbasi egemenliği altında yaşamış ve şüphe yok ki eseri Arap cedelcilerinden çeviri ya da uyarlama.
  • Keza Geç Antik çağın en orijinal düşünürlerinden olan (muhtemelen Suriyeli) Pseudo-Dionysios’un iki eseri, De Hierarchiâ Cæli (Semavi hiyerarşiye dair) ve De Nominibus Dei (Allahın adlarına dair) 12. yy’ın son çeyreğinde ilk kez eksiksiz olarak Latinceye çevrilmişler. Bunların, mesela, tastamam aynı yıllarda yazan Muhiddin el-Arabi’nin sudur (emanation) ve esmayı hüsna öğretilerinden farkını bilen varsa beri gelsin.
  • 1245 yılında Bologna’da (matematiği de içeren) astroloji kürsüsünde okudukları on bir kitabın en az altısı Arapçadan çeviri görünüyor. İlki tabii Algorismi de Minutis et Integris, yani El-Hwarizmî Kitab-ı Cebr ve Mukabele. Sonra Ptolemaios’un Almagest’inin Arapça çevirisinden çevrilen Theorica Planetarum, İspanyalı Yahudi alim Mesalaha yahut Maşallah’ın Usturlap Risalesi, İbn Sina’nın Kanon’undan seçmeler, Alcabitius adlı birinin yine Arapçadan çeviri Hukuki Astrolojiye Giriş kitabı, ayrıca Kastilya kralı X. Alfonso’nun yıldız tabloları ki onlar da şüphesiz Arap nücum (yıldızbilim) erbabının zîc tablolarından aktarmadır.
  • Bologna’da astroloji kürsüsü tıp okulunun şubesi olarak kurulmuş. Bu bir Arabizm, çünkü astrolojinin insan sağlığı üzerindeki etkisi meselesi Arap tıbbına has bir saplantı, eski Yunan tıbbında yok. İsteseniz “hurafe” deyip geçebiliriz. Gel gör ki mesela Copernicus öyle düşünmemiş. Polonya’dan kalkıp Bologna’ya kilise hukuku okumaya gelmişken astrolojiye de merak salmış, gezegenlerin yörüngesine ilişkin hesapları sadeleştirme fikrine ilk burada kapılmış.
  • Bologna’da oluşturulan hukuk öğretisinin içeriğinin Arap kaynaklarından bağımsız olduğuna şüphe yok. Ama biçim ve prensip açısından aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bütün hukuku bir içtihatlar ve yorumlar sistematiği olarak rasyonelleştirme çabası, 9. yy’da Bağdat’ta dört Sünni fıkıh mezhebinin oluşmasından bu yana İslam hukukunun karakteristik özelliği ve hatta İslam kültürünün belirleyici ögesi olmuş. Batı dünyası 11. yy ortalarından itibaren İspanya ve Sicilya’da, ardından Haçlı seferleri sayesinde haşır neşir olduğu Levant’ta İslam hukukuyla yakından tanışma fırsatını bulmuş. Bu hadiselerin üstünden daha birkaç yıl geçmişken birden bire eski Roma sivil hukukunun keşfi ve sistematik bir hukuk öğretisi kurma sevdasına düşülmesi, hemen peşinden bin sene keyfe keder yürüyen kilise hukukunun kanon (= kanun) adı altında kodlaştırılması, acaba “onlarda var bizde neden yok” sorunsalıyla alakalı olabilir mi?
Araştırmak lazım. Bilmemek kötü. Çok şey var öğrenecek, insan bazen ümitsizliğe kapılıyor.
*
Her iki skolastiğin püf noktası nedir diye sorarsanız, benim bile hiç beklemediğim bir cevap verir, sizi şaşırtırım.
Text kavramıdır. Daha doğrusu text ve context; Arapçası metn ve şimdi bir türlü dilimin ucuna gelmeyen öbür terim.
Text mesela Kutsal kitap ayeti, yahut Aristo metni, yahut ferman veya yasa maddesi. Context onun altına veya üstüne veya sayfa marjına çoğu zaman başka mürekkeple veya başka yazı tipiyle yazılan şerh, tefsir, tercüme, zeyl ve kenar notudur. “Hoca burada demek istemiş ki,” “Filan mahkeme şu tarihte yasayı şöyle yorumlamış ise de,” “Bazı yazmalarda bu ifade şöyle kayıtlı olup,” ve saire. İnsanoğlunun düşünsel evriminde yeni bir aşamadır. Antik çağ bunu bilmez. Rönesansın büyük editörlerini, tarih ilminde 17. yy’da başlayan büyük devrimi mümkün kılan düşünsel temel budur.
Şöyle diyelim: Bugün Türkiye’de halâ, misal, Hüseyin Rahmi’nin aslıyla uyarlamasını ayrıt edebilecek yayınevi sayısı bir elin parmaklarından az ise, skolastiğin bin sene önce ulaştığı düşünsel mertebeye henüz bizim buralar erişmemiş olduğundandır.
*
Batının üniversitesini Doğunun medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın (1500’den sonra başlayacak) büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı?
Eskiden bu sorulara evet deme eğilimindeydim; hatta Kelimebaz’da çıkmış bir iki yazıda o yönde fikir beyan etmişliğim vardır. Şimdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler, farklardan kat be kat daha güçlü. Avrupa’daki üniversite özerkliğinin İslam alemindeki karşılığı var mıdır ve nedir, bir fikrim yok. Her halükârda entelektüel üretimin niteliği açısından iki taraf arasında 1400’lerin sonuna dek ciddi bir fark tespit etmek zor.
Aslına bakarsanız Batı’da üniversite kurumunun kendisi 1600’lere, hatta belki 1700’lere dek Ortaçağ skolastiğinin pek ötesine geçmiş görünmüyor. Luther ve Erasmus gibi istisnaları var elbette, ama Rönesansın ve Reformasyonun büyük düşünsel devrimleri, Galileo ve Newton’ın bilimsel keşifleri, Descartes ve Leibniz’in felsefi atılımları üniversite dışında, üniversiteden bağımsız ve hatta üniversiteye düşman mahfillerde gerçekleştiler. 
Nasıl oldu, neden oldu? Üniversite ortaçağda takılı kalsa da, üniversite eğitiminin 15. yy’da kazandığı büyük yaygınlığın toplumun genel kültürü üzerinde olumlu etkisi var mıydı? Bir ara o soruların da cevabını arayalım isterseniz.


17 yorum:

  1. Şimdi size bu konuda yazılmış sağlam kaynaklardan birini sunmak isterim.


    Modern Bilimin Doğuşu ve Yükselişi

    Toby E. Huff

    Ortaçağ İslâm Dünyası ve Çin, bilimsel açıdan daha ileri olmalarına rağmen, modern bilim niçin bu uygarlık çevrelerinde değil, Batı'da doğdu? Batı'nın bilimsel atılımını önceleyen ve bu atılıma büyük malzeme ve arka plan sağlayan İslâm dünyası ve Çin, niçin bu noktada tıkanıp bu atılımı kendileri yapamadı? Toby E. Huff, her üç uygarlık çevresinin birincil kaynaklarına dayanan kapsamlı incelemesinde çoktandır gündemde olan bu sorunun yanıtını arıyor.

    İslâm dünyasında, Çin'de ve Batı'da bilimin uygulandığı kültürel - dinî, hukukî, felsefî ve kurumsal - şartları ve bunların yer aldığı toplumsal ortamı titizlikle inceleyen yazar, modern bilimin atılımına izin veren bilimsel ethosun niçin sadece Batı'da doğduğuna dair önemli ipuçlarını, hukuk tarihinde ve on ikinci ve on üçüncü yüzyıllardaki Avrupa kültür devriminde buluyor. Bu araştırma çizgisi, bilimin gelişmesi için hayatî önem taşıyan Batı'ya özgü tarafsız alan ve özgür araştırma kavramlarını doğuran hukuktaki tüzelkişilik (lonca) kavramının merkezî önemine ilişkin yeni fikirler getiriyor.


    Kitabın tanıtımı böyle. Üniversitas'ın Tüzel kişilik oluştururken Medrese'nin hiç bir zaman tüzel kişilik oluşturamadığına, hükümdarın iki dudağı altında kalmaya devam ettiğine dikkat çekiyor. Kitabın temel argümanı bu. Kurumsallaşmanın tek başına yeterli olmadığını da söylüyor. Kurumsallaşmayla birlikte hükümdardan da bağımsız hale gelmenin önemini anlatıyor. Bunun da Çin üzerinden giderek örnekliyor. Kitaptaki ilginç bilgilerden biri de Meraga rasathanesine öğrenim görmek için gelen Çinli öğrenciler. O zamanlar Çin'de devlet memurları sınavla seçiliyor, aileler çocukları devlet memuru olabilsin diye Meraga'ya öğrenim görmeye gönderiyorlar! Çinlilerin ayrıca tek tanrı inancının olmayışının bilimsel ilerlemelerinin engeli olarak anlatıyor. İlk başta çelişkili gibi gözükse de şöyle açıklanmış: Tek tanrı inancı olmayan Çinlilerde evren olduğu gibi kabul edilen bir varlık, nasıl "yaratıldığını" anlamaya çalışmak gibi bir dert olmaz (oldukta kısaltarak aktardım, uzun uzadıya merak edenler okuyabilir)

    Nihayetinde Meraga Rasathanesinin Halife'nin emri ile yıkılması, İslam Dünyasındaki bilimsel gelişmenin gerilemeye başladığı an olarak belirtir. Bunun gerisindeki düşünceyi ise Gazali'ye dayandırır.
    Yanıtla

    Yanıtlar






    1. Şundan bahsediyor olabilir misin acaba?⤵️

      《...Burada, Ahîliğin, lonca teşkilatı ve dayanışmasının insanların örgütlenerek korunma ihtiyacının karşılanmasında ne denli önem taşıdıkları gene ortaya çıkıyor. Gibb ve Bowen'in yazdıkları gibi, "İslam toplumunun yapısındaki çimento dinse, tuğlalar lonca teşkilatlarıdır."(90)

      Osmanlıların Anadolu'ya egemen olmalarından önce de var olan bu Ahî örgütlerinin niteliği, Osmanlı yönetimi altında değişmişti. Osmanlı öncesinin Anadolu'sunda, zanaatkar Ahîler belirli özerklikleri olan, şehirlerde yöneticilik görevlerinde bulunan, hatta bir ara Ankara'da bir çeşit cumhuriyet denemesine girişen kuruluşlardı.

      Ahîlerin bu ayrıcalıkları ve gücü, Osmanlı yönetimi tarafından kısa sürede yok edilmiştir. Loncaları Osmanlı mekanizmasının itaatkâr dişlileri durumuna indirgeyen yeni yönetim, böylece, kendine rakip olabilecek bir sistemi de siyasal planda yok ediyordu: Loncalar kısa sürede merkeze bağlandı. XIV. yüzyıldan sonra herhangi bir siyasal etkileri kalmadığı gibi, ilerde kendi yöneticilerinin seçimi bile Kadı aracılığıyla ve Padişahın onayıyla yapılmaya başlandı.

      Şehirli zanaatkar topluluğunun siyasal gücünü ve ayrıcalıklarını kaybetmesi, belki de, Avrupa burjuvazisini yaratan gelişmelere benzer zaman kesitinde Osmanlılarda rastlanmayışının önemli nedenlerindendir...》

      Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi İsmail Cem 1970

  2. tefsir olabilir o dilinizin ucundaki kelime
    Yanıtla
  3. Bu tartismaya Timur Kuran'dan bir katki yapayim. Kuran, universitelerin gelisimindeki (kurulusu degil) farki ticari ve sivil iliskileri duzenlerken Roma hukukunun onerdigi iki secenek olan vakif yahut sirket seceneginin hangisinin---politik ve askeri gucun merkezilesmesi de goz onune alinarak---agir bastigina dayandirir:

    https://sites.duke.edu/timurkuran/files/2016/10/kuran-se-association-lecture-2011.original.pdf

    "For a millennium the waqf served as the delivery vehicle for functions that Western
    societies generally met through corporations. Whereas in the West universities were structured
    as corporations, their Middle Eastern counterparts, madrasas, were established as waqfs, which
    were not self-governing. In the West, urban services were provided largely by local governments
    or municipalities chartered as corporations; in the Middle East, by contrast, practically all
    urban services were provided by waqfs.
    Given that waqfs came to control vast resources securely, they might have become
    powerful political players capable of constraining the state by resisting actions harmful to their
    constituencies. The resulting decentralization of power might have placed the Middle East
    on the road to democratization. In Western Europe, cities, guilds, and universities organized as
    corporations served exactly that political function. In constraining the powers of central
    governments, they served as agents of democratization.
    However, for all their wealth, waqfs remained politically powerless for lack of key
    characteristics of corporations. The waqf is established to deliver specified services according to
    fixed instructions. Its resources cannot be managed flexibly. Also, unlike a corporation, a waqf
    has no standing in court as an organization. Most important, its capability to use resources for
    political ends differs. Whereas an incorporated European city or church was free to participate
    in politics, a waqf was not. Thus, in the pre-modern Middle East the suppliers of social services
    did not constrain sultans, nor did they foster political movements or ideologies. Unlike the
    politically vocal churches, universities, professional associations, and municipalities of Western
    Europe, they did not provide counterweights to the powers of monarchs."
    Yanıtla
  4. dile gelemeyen kelime interpolasyon'dur inşallah umuduyla.
    Yanıtla
  5. Sayın Nişanyan nisanyansozluğe erisimdeki mevcut problem gecici midir?
    Yanıtla

    Yanıtlar






    1. Bu sorunun cevabını ben de merak ediyorum, umalım ki geçici olsun.

  6. "Avrupa’nın (1500’den sonra başlayacak) büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı?"

    Guns, Germs and Steel isimli popüler bilim kitabını burada zikretmek belki safça ancak Jared Diamond'un kitaptaki temel tezi meselenin coğrafyayla alakalı olduğu.

    Bu kitap Türkiye'de oldukça popüler oldu, pek çok genç dimağı etkiledi. Okuduysanız, kitap hakkında görüşleriniz bu genç dimağlar için verimli ufuklar açabilir. Henüz okumadıysanız, insan topluluklarının yeryüzündeki dağılımı konusunda sanıyorum hoşunuza gidecek - belki indirgenmiş bulacağınız - pek çok dilbilimsel ayrıntı mevcut.
    Yanıtla

    Yanıtlar






    1. Benim hatırladığım kadarıyla Sevan hoca, Jared Diamond'ın o kitabını okuduğunu söylemişti. Coğrafyanın medeniyetleri belirlediğini iddia eden, Ibn-i Haldun'dan, hatta belki Aristo'dan itibaren pek çok entelektüel var. Mesela, Dünya Sistemleri Teorisi mucidi meşhur sosyolog-tarihçi Immanuel Wallerstein, medeniyetlerin gelişimi ve yayılımı üzerinde coğrafyanın mühim tesiri olduğunu ortaya koyuyor. Belki Sevan hoca da bunun hakkında biraz yazar.

  7. "Öğrenecek çok şey var. İnsan umutsuzluğa kapılıyor" diyor bir de. Biz gidip intihar edelim, zaten varlığımız hata eğer sen de umutsuzluğa kapılıyorsan.
    Yanıtla
  8. Sevan hocam, Context için diğer aklına gelmeyen terim şunlardan biri olabilir mi? =>

    [ENG content subject theme topic narrative setting backdrop milieu], [TR bağlam], [ARBسياق الكلام(Siyak-ül kelam)]
    Yanıtla
  9. İlber 0rtaylı diyor ki(özet geçiyorum), "0smanlı tıbbî ilimlerde(ecza, cerrahi, baytarlık vs...) 17. asrın neredeyse sonlarına değin Batı'dan ileride, mesela 3O Yıl Savaşları'nda Avrupa tıpta, 0smanlıyla mukayese kabul edilmeyecek kadar geri, mühendislikte de yeni yeni 0smanlı'yı aşmaya başlamışlar. Modern üniversite esasen 17. asır sonu ve 18. asır Avrupasının bir mamulüdür ki ben ona Barok Dönem diyorum. 0smanlı'nın Batı tarzı modernleşmeden anladığı umumiyetle mühendislik ve tıp gibi pratik bilimlerde terakki etmekti. Diğer bütün bilim dalları bu yüzden Tanzimat Türkiye'sinde geri kalmıştır, ve o anlamda da işte Türkiye'de bizim bildiğimiz Batı tipi bir üniversitenin teşekkülü devam edememiştir ta 193O'a dek. Çünkü İstanbul Darülfünun(ki 19OO'de kuruldu) dikkat edin bakın yapısına, içinde gene o bildiğiniz tıp vs var, fakat bir içtimaiyat, bir edebiyat, bir metin tedkikleri, bir arkeoloji falan ı-ıh... Mesela arkeoloji diye birşey artık var ama üniversitede değil, 0sman Hamdi Bey'in Müze-i Hümayun'un da var, dolayısıyla kurumsallaşamadı, çünkü bizdeki 0smanlı modernleşmesi tamamen askeri modernleşmeye yönelik."

    Bu bakımdan İlber 0rtaylı'nın söyledikleri, benim "0smanlı 167Olerin ortasından itibaren Avrupa'dan (artık teknik bakımdan da olmak üzere) tamamen geri kalmaya başladı" tezimle de örtüşüyor.
    Yanıtla

    Yanıtlar






    1. Düzeltme: Tekrar dinledim, İlber Ortaylı Dönem değil Devrim tabirini kullanmış. "Barok Devrim" demiş.

  10. Dilinizin ucundaki kelime derkenar olabilir mi?
    Yanıtla
  11. George Makdisi'nin eseri ortaçağ İslam eğitim kurumlarına dair bilgi verebilir.
    Yanıtla
  12. "[context] İnsanoğlunun düşünsel evriminde yeni bir aşamadır. Antik çağ bunu bilmez. Rönesansın büyük editörlerini, tarih ilminde 17. yy’da başlayan büyük devrimi mümkün kılan düşünsel temel budur."

    John Berger de Görme Biçimleri'nin henüz başlarında benzer bir tespit yapar "context" hakkında. İmgenin, yani görünenin yorumunun tarihsel ve bireysel olduğu fikri Rönesans ile keşfedilmiştir, der.
    Yanıtla

Monday, March 9, 2015

Nektar ve Batı


Theba kentini kuran Fenikeli Kadmos'un hanedanıyla lisedeyken tanışmıştım. Oedipus ve Antigone, Laios ve Kreon, talihsiz kraliçe Iokaste, düşman kardeşler Polynikes ve Eteokles ile sonradan epey mesaimiz oldu. Hölderlin'in "Gemeinsamschwesterliches, o Ismenes Haupt" yahut Cocteau'nun "Divum Iocastae caput mortuum" mısraları aklıma kazındı. O süreçte kimse bana Fenikece qdm diye yazılan sözcüğün "öncü, ata" anlamına geldiğini, bizim Arapçadan bildiğimiz kıdem ve kadîm ve mukaddem ile aynı şey olduğunu söylememişti. Keşfettiğimde galiba sene 2000 veya 2001'di. Gözümden bir perde düştü.

Daha sonra antik Yunanca etimolojinin iki klasik başvuru kaynağı, Pierre Chantraine'in Dictionnaire étymologique de la langue grecque'i ile Hjalmar Frisk'in Griechisches etymologisches Wörterbuch'unu edinme imkânı buldum. İkisini de yıllar boyu epey didikledim. Şimdi de önümde açık duruyorlar. Şunu farkettim: Hocaların Sami dilleri hakkında hiçbir fikri yok. Fraenkel, Lewy ve Masson gibi Semitistlerin yazılarına vakıflar; ama Yunancanın Sami dillerinden etkileşimi hakkında bağlayıcı bir şey söylemekten feci surette ürküyorlar. Chantraine'in nektar maddesine bak mesela. Yarım sayfa yazmış, Sanskritçeden bilmem nereye kadar on tane hipotez üzerinde durmuş, hiç birini beğenmemiş, ama gözünün önünde duran kaynağı (Lewy'ye değindiği halde) görememiş. Belli ki İbraniceden haberi yok. Bu da şaşılacak bir şey değil aslında: Akademik dünyada klasikçilerle şarkiyatçılar arasında aşılmaz bir duvar vardır, bir tür profesyonel deformasyon.

İbranice ve Aramice kalın k ve kalın t ile qtr "tütsülemek, buhur tüttürmek". Arapçadan bildiğimiz kitre (bir tür ağaç sakızı, reçine) ve katran (çam sakızı, sakız kıvamında zift) oradan geliyor. Lübnan'ın simgesi olan kédros > cédre > sedir ağacı da öyle. Bilumum Kuzeybatı Sami dillerinde niphˤel sıygası, tıpkı Arapça infiˤāl sıygası gibi (inzibatinkılapintibakinfilakinkıta vb.) edilgen türevler yapıyor. O meyanda niqtār "reçinelenmiş" demek, yayin niqtār da "reçineli şarap". Olimpos tanrılarının ölümsüzlük içkisi meğer bildiğimiz retsina şarabı değil miymiş? (Galiba Homeros'tan birkaç yüzyıl önce, Miken sarayının envanter kayıtlarında da geçiyordu; ama ilgili kitaplarım yanımda değil, o yüzden kesin bir şey söyleyemiyorum.)

Fenike dili, genelde "Aramice" adı verilen Suriye yöresi dillerinin bir lehçesidir. İbranice ile Süryanice de öyledir. Fenikeceden maalesef elde çok fazla yazılı materyel yok, kelime hazinemiz de bir-iki yüzü geçmiyor. O yüzden çoğu zaman analizi, bol yazılı belge üreten Arami ve İbrani dilleri üzerinden yapmak zorundayız. Ama bildiğimiz şu var. Yunan milleti denizciliği, denizaşırı ticareti ve yazıyı Fenikelilerden öğrenmiş. MÖ 800-700'lerde Akdeniz'in her bucağında onlarla kapışmış. Sicilya'da, Libya'da ve Anadolu'nun güneyinde onlarla dip dibe kentler kurmuş. Okeanos kavramını ve Atlas kapılarını onlardan duymuş.

Europa'nın orijinal kapsamı neydi? Homeros'ta zikredildiğine göre öz-Yunanca olduğunu varsayabilir miyiz? Elde internet yok, Paulis Reallexikon yok, destekli bir şey söylemem zor. Ama, bir, Homeros'taki yer adlarının birçoğunun MÖ 6. yy ortalarında Peisistratos'un nihai redaksiyonu sırasında eklendiğini varsaymak lazım. İki, hatırladığım kadarıyla dünyayı Asia (Ege'nin doğusu) ve Europa (Ege'nin batısı) diye ikiye ilk bölen hoca Milet'li Hekataios'tu, o da MÖ 6. yy'ın ikinci yarısı. Homeros eğer "Peloponnêsos ve Europa ve dalgaların yıkadığı adalar" demişse, bundan Europa'nın spesifik bir yer olduğu sonucu çıkmaz, adalar ve (ada = nêsos sayılan) Peloponnêsos dışında kalan Yunan veya Balkan yarımadası anlaşılır bence. Akdeniz coğrafyasını Fenikelilerden öğrenen Yunanlıların, batıdaki Karanlık Kıta'nın adını da onlardan almasında bir gariplik yok.

Ayin harfiyle ˤereb Aramicede "Batı" demek. Arapça eşdeğeri ğarb ve ğurûb, zira Arapçada varolan ğayn sesi Aramca ve Akadcada mevcut değil, o dillerde daima ˤayn ile karşılanıyor. (Aslı muhtemelen Arapça olmayan ˤArab etnoniminin de "Batı" ya da "Batılı" anlamına geldiğini savunanlar var.) İmdi, Samice ˤayn sesinin Yunanca eşdeğeri o'dur. (Bakınız, Arami/Fenike alfabesindeki … k-l-m-n-ˤayn-p-q-r-ş… dizisi Yunan alfabesinde k-l-m-n-ks-o-p-r-s olur. ks sonradan eklenmiştir; q ana Yunancada düşmüş, ama Batı lehçelerinde ve oradan mehuz Latin yazısında korunmuştur.) Dolayısıyla Fenikece sözcüğün Yunanca şeklinin oereba olması gerekir. Sanırım bu kadarı yeterli olmalı – eğer Avrupa'nın adını Zeus'un kovaladığı bir mitik şahsiyetten aldığına inanmak gibi bir yola gitmeyeceksek.

Gerçi mitik şahsiyetlerin adı Samice olmaz diye bir şey de yok. Misal, Tuphôn ya da Typhôn, Poseidon'un mu, rüzgâr tanrısı Aiolos'un mu oğluydu tam hatırlayamadım, feci fırtınaların sahibi. Yahudi ve Arami mitolojisinden tanıdığımız tūfān ile adaş olması tesadüf değil herhalde.

6 yorum:

  1. Aşur yada Asur devleti asya ile alakalı olabilir helenistik yunanla çağdaşlar?
    Yanıtla
  2. Fenike dili İbranice gibi bir Ken`anî (Canaanite) dildir, Eski İbranice'ye çok yakındır, Aramice ile yakından alakası yoktur.

    Ayın bir konsondur, vokal /o/'ya dönüşmesi mevzu-ı bahis değildir. Ayın sesi Yunanca'da bulunmadığından dolayı Fenike Ayın harfi Yunanca /o/ sesini ifade etmek için serbest kalmıştır, bu sadece bir grafik alakadır. "Europa"nın `Ereb'den gelmiş olması umumi kabul edilen bir etimoloji değildir.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Sade Avrupa kelimesi değil onun karşıtı olan Asya da bir sami dili olan akatçadan türemiştir (Akatça "Asu:" = "çıkmak", "doğmak") aynı türkçedeki doğunun dğmaktan geldiği gibi. aynı zamanda yunanca O'nun sami 'ayna tekabul ettiğinin bir başka kanıtı ise, kenan alfabesinde 'aynın hattiyen (çizim olarak) yunanca O'nun tıpkısı olmasıdır http://www.omniglot.com/images/writing/phonecian.gif
  3. /Fenike alfabesindeki … k-l-m-n-ˤayn-p-q-r-ş… dizisi Yunan alfabesinde k-l-m-n-ks-o-p-r-s olur. ks sonradan eklenmiştir;

    k-l-m-n-s-ˤayn-p-S-q-r-ş olacak.

    samekh ksi icin kullanilmistir, Sadi ("tsadi") sampe harfi olup ona herhangi ses degeri verilmemis ve kullanimdan kaldirlimsitir, sadece rakam ifade eder.
    Yanıtla
  4. Merhaba. Ben ilker. Avrupa da kuzey Afrika'dan gelenleri dışlama amacıyla kullanılan magribli kelimesi Avrupa ile aynı kökenli olması çok ilginç!
    Yanıtla