Friday, August 7, 2020

İhtilal nasıl yapılır

Devrimlerin (revolution) temel özelliği öngörülemez olmalarıdır. Öngörülebilse zaten önlenirdi. Orduyu, polisi, istihbaratı, yargıyı, para kaynaklarını elinde tutan Devlet, yıkıcı tehdidin nereden geleceğini bilse ona göre tedbir almaz mı?

1776 ABD’sine, 1789 Fransa’sına, 1917 (Şubat) Rusya’sına bakıyoruz. 1964 Zanzibar’ı, 1978 İran’ı, 1989 Doğu Almanya’sı, Çekoslovakya’sı, Romanya’sı, 2011 Tunus’u ile karşılaştırıyoruz. Hepsinde kurulu siyasi düzen bir halk ayaklanmasıyla tepetaklak oldu. Hiç birinde olacakları iki üç hafta önceden kestirebilen kimse duyulmadı. Rejimin devrilmesinden 24 saat önce aklı başında insanlara sorulsa muhtemelen yarıdan fazlası “mümkün değil” deyip gülerdi. Hiç birinde – bildiğimiz kadarıyla – ayaklanma örgütlü veya planlı olarak gerçekleşmedi. Hiç birinde olayları kontrol edebilecek nitelikte bir ihtilal örgütü yoktu; olanlar ihtilalden sonra belirdi. Kimsenin hedeflere ve amaçlara ilişkin dişe gelir bir fikri yoktu. Yarına ilişkin bir proje, şayet varsa, soyut birtakım hayallerden ve platonik sloganlardan ibaretti. Ortak duyguydu belirleyici olan: “Yeter artık!”

Sonradan dönüp bakınca, rejimin direniş gücünü aylar önceden kıran, inandırıcılığını zedeleyen ipuçlarını yakalamak mümkün tabii. Fransa’da maliye bakanının istifası, Vizille Şatosu bildirisi, kralın önce meclisi toplantıya çağırıp sonra kapatmaya teşebbüs etmesi... Rusya’da Rasputin’in öldürülmesi, çariçenin gitgide olayların kontrolünü kaybetmesi... 1989’da Gorbaçov’un Almanya’dan asker çekme kararı, Macaristan’ın sınırları açması... Geriye bakınca yaklaşan fırtınanın habercileri oldukları anlaşılıyor. Ama yaşanırken bunu fark eden kaç kişi oldu? Daha doğrusu: Tarih boyunca her gün bir şekilde kıyametin yaklaştığını haber verip haksız çıkan milyonlardan farkları – varsa – neydi?

Devrimlerin hiç birini bir “devrim örgütü” hazırlamadı. Daha ileri gidelim. Ele gelir bir devrim örgütü varsa o yerde devrim olmaz. Çünkü Devlet bilir ve tedbir alır. Bir adım daha: Varolan düzen içinde yer tutan devrim örgütü ister istemez düzenin bir parçası haline gelir; iktidar yapıları ve güç kaynakları oluşur. Hükümeti devirip başa geçse de var olan güç dengelerinde büyük yara açamaz. Bkz. Türkiye 1908.

Hani Bolşevik Parti diyeceksiniz. Demeyin. Çarlık rejimini deviren halk ayaklanmasında RSDP’nin bilinen bir rolü yoktur. Lenin Zürich'te saçma sapan ekonomi analizleri yazmakla meşguldü; Troçki New York'ta Yidiş gazetelerine makale yetiştiriyordu; Stalin Sibirya'da sürgündeydi. Parti ancak devrimi izleyen kaos günlerinde palazlandı. Ekim ayında birkaç yüz kişilik bir kadroyla baskın yapıp Kerensky’nin geçici hükümetini devirdi. Sonra ülke çapında devlet teşkilatının (ve ordunun) yeniden kurulmasında baş rolü oynadı. Devrimin değil, olsa olsa karşı-devrimin örgütleyicisidir.

Önümüzdeki aylar ve yıllarda dünyanın her yerinde bu konuları bol bol tartışma fırsatı olacak görünüyor, o yüzden şey ettim.

Wednesday, August 5, 2020

Kürt adlarında son durum

19 Mayıs'ta bir Kürt isimleri listesi vermiştim. Çalışma devam ettikçe liste büyüdü, hatalar ayıklandı. Son durum böyle. Birinci liste, Türkiye genelinde yüzde 90'ı aşkın oranda Kürt kökenlilerin kullandığı isimler. İkinci liste Urfa, Mardin, Siirt, Hatay yöresinde hem Araplarda hem Kürtlerde kullanılan, ya da Arap mı Kürt mü olduğunu kestiremediğim isimler. Üçüncü liste Kürt Alevi isimleri. Dördüncüsü, ayrı bir kültür alanı olan Dersim isimleri. Ayrıntılı bilgi için Nişanyan Adlar sitesine bakınız.

Yarın da Azeri ve Karapapak isimlerine değiniriz.

Kürt adları 1248 isim, 1.587.903 nüfus

ERKEK

Abdulaziz, Abdulbasir, Abdulbasit, Abdulbedih, Abdulcelil, Abdulferit, Abdulgaffar, Abdulgafur, Abdulgani, Abdulhabib, Abdulhadi, Abdulhafız, Abdulhakim, Abdulhalik, Abdulhalim, Abdulhalit, Abdulhaşim, Abdulhaydar, Abdulilah, Abdulkadim, Abdulkahhar, Abdulkudus, Abdullatif, Abdulmelik, Abdulmenaf, Abdulmevla, Abdulmuhsin, Abdulmusa, Abdulnasır, Abdulsebur, Abdulselam, Abdulsettar, Abdulvahap, Abdulvasip, Abdulveli, Abdulvesah, Abdurrezak, Acaç, Adam, Ademrıza, Adi, Ado , Afo, Agit, Ago, Ahin, Ahmo, Ahya, Ait, Akit, Ako, Alayi, Alhas, Alik, Aliko, Alişir, Alo, Amed, Ami, Amo, Arfo, Arjen, Aşıti, Attar, Avani, Avdel, Azadi, Azat, Azettin, Azimşer, Azo, Baba, Babi, Babik, Bahoz, Bakıl, Bapir, Bari, Basit, Baso, Basravi, Başo, Baver, Bayloz, Baz, Bazi, Bazit, Bazo, Bebekir, Beco, Bedel, Bedevi, Bedih, Bedin, Bedirhan, Bedo, Bedran, Begendi, Bego, Behmen, Behrem, Beko, Benzade, Beran, Berces, Berhem, Berho, Beritan, Berken, Berzan, Besri, Beter, Bijdar, Bilan, Billo, Bimal, Binaf, Bino, Biret, Birik, Birindar, Biro, Bobil, Bonci, Boro, Botan, Boti, Bozan, Bozo, Brusk, Bubo, Buti, Cahil, Cano, Cebeli, Ceduh, Cehver, Cellat, Cello, Cembeli, Cerdo, Cevli, Cezo, Cibo, Cibri, Cidan, Ciğerhun, Cindi, Cuman, Cundullah, Cüzeyri, Çavraş, Çavşin, Çavu, Çeko, Çelik2, Çerhe, Çeto, Çiya, Çoli, Çuço, Çuro, Danko, Davaz, Daveti, Dedo, Dekman, Delal, Deli, Delibaş, Delil, Delli, Dello, Dengin, Dengir, Derbas, Dero, Dersim, Dılovan, Dırbaz, Dijvar, Dilbirin, Dilgeş, Dilo, Dimo, Dino, Dirbo, Dirih, Divali, Diyadin, Dodo, Ebettin, Ebuzeyit, Edo, Ehdünür, Emer, Emino, Emo, Endeli, Enüş, Erzan, Eshat, Esmain, Esveri, Evin, Evindar, Eyni, Eyyo, Ezdin, Ezdinşir, Ezver, Faka, Fasih, Faysal, Felat, Feledun, Felek, Felemez, Fendi, Feracettin, Ferhenk, Ferho, Fermo, Ferzende, Ferzo, Fesih, Fethullah, Fetli, Fevvaz, Feyat, Feyruşah, Feyyo, Filit, Garibo, Garzo, Gaybetullah, Gazap, Gedro, Gefo, Gejo, Gemo, Genco, Gendo, Gerdi, Geyat, Gezo, Giyap, Gorgo, Göli, Gülettin, Gürgin, Güri, Güro, Hadin, Hafari, Hafo, Hakimo, Hakkari, Hako, Hali, Hallaç, Hallo, Haman, Hamdan, Hamdin, Hamdo, Hamdusena, Hame, Hammo, Hamo, Hamut, Hamzo, Hanabdal, Hanemir, Hani, Hano, Harbi, Hasanlütfü, Hasedin, Hasgir, Hasip, Hasso, Haşem, Haşo, Hato, Haver, Havil, Havto, Havvas, Haydo, Hazni, Hazo, Hecer, Heja, Hejar, Helat, Hemet, Hemi, Herdem, Hesin, Hessam, Heval, Hevedi, Heves, Hevint, Hıfzullah, Hırço, Hışman, Hikmettin, Hikmetullah, Hindistan, Hindo, Hino, Hişar, Hivil, Hiyasettin, Hizni, Hogır, Horik, Horo, Horto, Hoşnav, Hoşo, Hudeyda, Hudidan, Hulu, Human, Humut, Husret, Huşmir, Huto, Hükmettin, İcat, İhsannuri, İkramettin, İlamettin, İnşallah, İskan, İslah, Jihat, Jiyan, Kado, Kakil, Kalo, Kamerizzaman, Kanco, Kantar, Karabalık, Karo, Kaso, Kato, Kava, Kavas, Kayser, Keçel, Kejo, Kendal, Kerbela, Kerenk, Kerevan, Kerro, Keser, Kevo, Keyfi, Keyhusrev, Kezo, Kıco, Kırho, Kıtmir, Kıyafettin, Kikan, Kinno, Kinyas, Kitto, Koçer, Koçero, Koti, Köro, Köşker, Kubat, Kulink, Kuri, Kutas, Kutto, Külük, Kürdi, Kürdo, Lalo, Lavik, Lezgin, Lezgo, Lobut, Loli, Mado, Mahsum, Mahsun, Mahşuk, Mamezer, Mami, Mamo, Mao, Mazo, Mazul, Mecail, Mecdel, Mecdin, Mehdin, Mehi, Mekko, Memi, Menfi, Menuh, Meran, Merhas, Mesih, Meşruk, Methi, Meto, Mettin, Micvel, Miço, Mihdi, Mihi, Miho, Mirali, Miran, Miraz, Mirbahattin, Mirbey, Mire, Mirik, Mirkan, Miro, Mirsevdin, Mirzan, Mirzeydin, Mirzik, Mirzo, Misbah, Miskin, Mişko, Mizgefti, Mizgin, Moro, Muğdat, Muhfi, Muho, Muhtesim, Musik, Müfreze, Nado, Naif, Namet, Namo, Nasrettin, Nasri, Navhoş, Nebo, Necibullah, Nedip, Nehri, Nesim, Neytullah, Nizar, Nuro, Nusrettin, Nuvar, Omo, Ömero, Peşeng, Peşmerge, Peyal, Piço, Pilink, Piltan, Piran, Piresim, Pirhasan, Pirmus, Piro, Piroz, Pişar, Porti, Püçük, Razo, Reber, Regent, Remo, Renas, Reşo, Revand, Reyso, Rızgan, Rızgar, Rızgo, Rızkı, Rişvan, Robin, Rodi, Roj, Rojbin, Rojda, Rojen, Rojhat, Rojvan, Romi, Rona, Roni, Rubar, Ruken, Rumet, Rutbettin, Sabro, Sabrullah, Saço, Sadat, Sadin, Safetullah, Sahrettin, Saido, Salo, Sebğetullah, Sekvan, Selhan, Semo, Senanik, Senar, Seracettin, Serbun, Serdil, Serdin, Serfiraz, Serhenk, Serhildan, Sertip, Seruhan, Servan, Sevdin, Seydo, Seydoş, Seyfetullah, Seyfülmülük, Seyitgül, Seyithan, Seyitnur, Seyreddin, Siahmet, Sidal, Sidar, Silo, Simo, Sincar, Sino, Sipan, Sipkat, Siraç, Siso, Siyabent, Siyahpuş, Sosun, Subat, Sulhattin, Suto, Suut, Şabo, Şafi, Şafii, Şahbettin, Şaho, Şakuli, Şavak, Şebap, Şeddat, Şehvan, Şeko, Şemdin, Şerefhan, Şero, Şeveş, Şeyhamit, Şeyhmus, Şiar, Şibli, Şino, Şir, Şiro, Şivan, Şiyar, Şoreş, Tajdin, Takyettin, Tayran, Teco, Tello, Tembel, Temer, Temin, Temo, Tero, Teto, Tevekelli, Tevfo, Teymen, Teymur, Ticir, Titan, Tozo, Türko, Usamettin, Übeyit, Vahaç, Vechettin, Velat, Velo, Verzil, Veysettin, Veysi, Veyso, Veysullah, Yadin, Yado, Yafur, Yansur, Yekbun, Yeko, Yesrip, Yümnü, Yüsrü, Zana, Zekif, Zeko, Zemirhan, Zerdin, Zerduş, Zeri, Zero, Zeval, Zeydin, Zeydo, Zibo, Zilan, Zinar, Zinaver, Zinetullah, Zirar, Zivinder, Zoro, Zozan

KADIN

Abde, Ade, Adi, Adilşah, Adle, Ado, Adul, Ahin, Akide, Akise, Aklime, Akut, Anargül, Ano, Antika, Anude, Apta, Ardihan, Arjin, Arruna, Asmin, Asriye, Asya, Ate, Avdet, Aydo, Aynaz, Ayno, Aynulhayat, Aynulmelek, Ayşan, Ayşete, Ayşi, Ayşo, Azet, Azize, Azya, Bager, Bağı, Baraf, Barika, Basi, Başhanım, Başi, Bavan, Bazın, Baziğe, Bebek, Bedevi, Bedricemal, Bedrişah, Bedrizaman, Befro, Begi, Bego, Belçim, Beran, Berçem, Berfi, Berfin, Berfo, Berhi, Beri, Berika, Beritan, Berivan, Berkiza, Bermal, Beser, Beserek, Besi, Besiye, Besna, Beso, Besra, Besrayi, Beybun, Beylete, Beyyo, Bezar, Bezi, Bildane, Bilekş, Bilican, Bilmez, Binefş, Bizi, Bozan, Bozi, Bubi, Cahire, Cahize, Camiye, Cani, Cavreş, Cazime, Caziye, Ceci, Cemet, Cevi, Cirva, Cüveyra, Çavşin, Çiçeği, Çilgezi, Çilnaz, Çilo, Çuçi, Dadok, Dahile, Delal, Delila, Derdi, Derdinaz, Derdo, Dersim, Dilan, Dilar, Dilgeş, Dili, Dilo, Dilovan, Dilşah, Ditin, Dori, Dotmir, Durri, Dülşah, Ebrize, Edremit, Edul, Eğrice, Elfesiya, Elihan, Elo, Elsinet, Emanet, Emo, Emoşi, Erdihan, Erzan, Erzi, Erzo, Eslihan, Esman, Esmanperi, Esmi, Esrin, Eşret, Evin, Evindar, Eytan, Fahrişan, Fakide, Fakite, Famile, Faniye, Fano, Fara, Farika, Fatım, Fedile, Felek, Felem, Felemez, Fendişemal, Fendiye, Ferfuri, Ferice, Fero, Fersi, Feryaz, Ferzimelek, Fesihe, Fettum, Fevruşa, Feyruşah, Feyruşan, Fidel, Firince, Fiyet, Garbiye, Gariban, Garibe, Garip, Garipşah, Gaybet, Gayile, Gazal, Gazap, Gaze, Gazne, Gazzo, Geji, Gemi, Gemra, Gerdan, Gevri, Gevrişan, Gezizer, Gezo, Göli, Gözi, Gurbet, Güli, Gülle, Gülnam, Gülüsor, Gülveşin, Günci, Hacice, Hafife, Hafo, Hafsat, Hafsi, Hafso, Haile, Hakine, Hali, Halya, Halyaz, Hamail, Hamdusena, Hame, Hamile, Hamo, Hamsa, Hamşi, Hamur, Hanımşah, Hano, Hanpul, Hapsi, Harbi, Harbinaz, Hasbike, Hase, Hate, Hato, Haver, Havi, Hayiç, Hayliye, Haysi, Hazal, Hazne, Hebrize, Heci, Hede, Hedle, Hedo, Heli, Helin, Hemi, Hemra, Herdem, Heremsi, Heval, Heves, Hevi, Hevidar, Heviş, Hevla, Hevzi, Heyifhan, Hezar, Hezi, Hezo, Hıssa, Hızım, Hindistan, Hinnar, Hino, Hişri, Hitti, Hivda, Hiyal, Hizni, Hizret, Hodi, Hohi, Hori, Hubri, Hudeyce, Huhi, Huluka, Humra, Humrişan, Hunaf, Hunus, Hurisiman, Hurşi, Hüno, Hüsnücemal, Hüsnügül, Hüsnümelek, Hüzeyca, Hüzniye, İda, İkram, İme, İmiş, İmo, İncaz, İni, İsi, İzmir, Jinda, Jiyan, Kahire, Kanco, Kania, Kanite, Kantar, Kanto, Karı, Kaside, Kaşem, Kavi, Kayoş, Kayser, Kazi, Keçi, Keji, Kelim, Kendi, Keser, Kesire, Keski, Kesra, Kessüme, Kevar, Kevi, Kevo, Keyfi, Keysume, Kezo, Kırmızı, Kimet, Kinayet, Kinni, Kişmiş, Kitan, Kitti, Kofi, Koli, Koti, Kozi, Köçeri, Kudi, Kuli, Kulilk, Kutır, Kuti, Kübar, Kürdistan, Kütahi, Laleş, Lali, Lalihan, Lalo, Lato, Layiha, Leto, Lüksiye, Mahabat, Mambiz, Mami, Mantık, Mardin, Mariyete, Mayise, Mazule, Medi, Medya, Melekşah, Melesi, Melo, Memi, Memi, Menci, Menco, Menfa, Menfiat, Menfiye, Meni, Menice, Menuş, Merak, Meran, Merci, Merese, Merişan, Merivan, Meryemhan, Mesiha, Mesmia, Methiye, Meyan, Meyase, Meymo, Meyri, Mihan, Mihdiye, Mikelsun, Mimi, Minevver, Mini, Mintan, Minte, Miran, Mirari, Mirdisi, Miro, Miski, Miskine, Misri, Mizgin, Momi, Muğriye, Muhabbet, Muhbet, Muhfiye, Mumi, Muşi, Mükrime, Müselma, Müşani, Müşrika, Naife, Nalin, Nariban, Narinç, Naro, Nasiha, Nazdar, Nazi, Nazlife, Nazo, Necrife, Necude, Nedura, Nefo, Nemuş, Neslo, Neso, Neşmiye, Neyyo, Neyyule, Nezete, Nisi, Nizbet, Nujin, Nupelda, Nurik, Nuroj, Nurşin, Ördek, Papo, Paşiye, Pelda, Perdeneşin, Perinaz, Perisiman, Perişan, Pero, Peyam, Peyruze, Pijan, Piltan, Pirbez, Piruze, Piti, Poreş, Pori, Porsor, Porzirin, Pujan, Puri, Püten, Rakiye, Razime, Reşi, Revşan, Revşen, Revşi, Revzete, Rızkat, Rızkiye, Rindi, Rizbar, Rojbin, Rojda, Rojhat, Rojin, Ronayi, Rozan, Rozerin, Rubaşe, Ruhevza, Ruken, Rumet, Rumeyla, Sabite, Sabrinaz, Sabro, Sabrubin, Sacire, Sadat, Safo, Salo, Sarete, Sari, Sarice, Sarya, Sava, Saygül, Sedo, Sefi, Sekna, Serayi, Serdil, Serzenk, Sev, Sevahir, Seve, Sevkiyat, Seyrani, Seyri, Seyro, Sıdo, Sılto, Sican, Sidal, Sidar, Sikal, Siman, Simanperi, Simensa, Sirmi, Sisi, Siso, Siti, Sitti, Sivi, Siyahal, Siyahan, Solya, Soni, Sorgül, Sori, Sosi, Sosun, Suphiye, Surethan, Susin, Suti, Süpha, Sürmi, Süstem, Şabey, Şacan, Şağı, Şaha, Şahinebat, Şaile, Şari, Şayile, Şaynaz, Şebo, Şehem, Şehmiran, Şemam, Şengi, Şeni, Şevra, Şilan, Şimşat, Şini, Şirinaz, Şirini, Şirinşah, Şiro, Tabide, Talan, Tasia, Taybet, Tebrize, Teklife, Teknaz, Telliye, Tellizer, Teri2, Teyran, Tınca, Tilli, Toli, Tozan, Tozi, Tuhfetullah, Türko, Utti, Ünize, Vazife, Vecide, Velat, Vendiha, Verdek, Vesfa, Vesfiye, Veysiye, Viyan, Vukuat, Yekbun, Yesribe, Yüsra, Yüzbin, Zari, Zekire, Zeko, Zelal, Zemide, Zere, Zeri, Zerik, Zerinaz, Zeriye, Zero, Zeruk, Zerya, Zeval, Zevre, Zeyi, Zezi, Zibar, Zibo, Zilan, Zilfo, Zimzima, Zini, Zino, Ziravik, Ziri, Ziva, Zivi, Zozan, Zümeyran

 

Kürt veya Arap (Kürt ve Arap) adları. 82 isim. 164.935 nüfus

ERKEK

Abdulalim, Abut, Alamettin, Anter, Ata, Atman, Bahhi, Bakır, Birho, Cedan, Deham, Deysem, Diyap, Faraç, Gülo, Habo, Haçım, Hanuş, Hilo, İdan, Küleyp, Makso, Miçhim, Miri, Nasır, Nasret, Navaf, Necim, Sabah, Sevdo, Suri, Şemo, Tahlo, Üveys, Velit

KADIN

Afra, Amşe, Avaş, Aynizeliha, Bedre, Berge, Buruca, Cazik, Elbiren, Emen, Fasla, Ferzo, Fıdda, Fikro, Gayse, Gazali, Genduha, Habo, Hacire, Halimi, Halve, Hani, Hanimi, Hanse, Harba, Hayzeran, Hazra, Henva, Hisni, Hoda, Hude, İde, İzgayra, Kürdey, Leymun, Necime, Nofa, Nubari, Redde, Semire, Şekha, Şiha, Vense, Verdi, Yazi, Zaviye, Zerga

 

Kürt Alevi adları 61 isim 77.025 nüfus

ERKEK

Alibaz, Aligül, Aliseydi, Babo, Bozali, Canbaba, Çamo, Efo, Filo, Findi, Hapo, Hıdo, Hürşehit, Hüso, Kamo, Kekeç, Kekil, Keko, Keyfo, Mısto, Oco, Paşo, Şahhüseyin, Taşo, Uco, Uso, Zilfo

KADIN

Ahçik, Altey, Aris, Aşey, Baci, Caney, Efey, Eley, Fatey, Findi, Finey, Güley, Gülo, Hacey, Hanarzu, Haney, Harsi, Hüccey, Hünney, İsey, Kıllı, Mesliha, Mircey, Nari, Oğey, Paney, Pirey, Tamey, Tamiş, Temey, Tozey, Zerdi, Zizey

 

Dersim adları 47 isim 25.045 nüfus

ERKEK

Alibinat, Alihıdır, Bako, Bayi, Bertal, Bıra, Cansa, Daimi, Düzali, Düzgün, Efter, Emirali, Kali, Kalman, Lillo, Munzur, Saycan, Seyitmahmut, Teslim, Vaki

KADIN

Ane, Ani2, Anik, Çaki, Çeki, Dilif, Emoş, Fergül, Finci, Fintoz, Gayal, Geyik, Gezer, Gezi, Gülçubuk, Haskar, Haycan, İmoş, İntizar, Kumi, Meneş, Namlı, Ordi, Pelgüzar, Sisan, Sulti

Sunday, August 2, 2020

Gene mi Atatürk, off

Biri sordu da cevap yazdım. Yoksa bu konuların artık baydığının, bugünün gündemiyle bağı kalmadığının farkındayım.

1.          

Saltanatı kaldırmanın ülkeye bir faydası olmamıştır. Zararı olmuş olabilir. Siyasi sistemde etkili bir denge unsuru olabilirdi; kişisel ve askeri diktatörlüklerin kurulmasına bir ölçüde, belki, bazen, engel teşkil edebilirdi.

‘Saltanat’ deyince çocuk masallarındaki eli palalı manyakları düşünmeyin. II. Mahmut’u (reformcu despot), Abdülmecit ve Abdülaziz’i (entrikacı denge unsuru), Reşat’ı (etkisiz eleman) düşünün.

2.          

Halifeliği kaldırmanın da bilinen bir faydası yoktur. Zaten içi boş, hamasi bir unvandı. Osmanlı’nın Araplara, Rusya Müslümanlarına, Afganistan’a, Hindistan’a yönelik politikasının bir unsuru idi. Osmanlı’nın bu yerler üzerinde hak iddiası kalmayınca halifeliğin de bir işlevi kalmadı.

3.          

Harf devrimi iyi olmuştur. Latin alfabesi şüphesiz Arap alfabesinden daha gelişkin bir sistem; ayrıca dünyanın egemen kültürleriyle aynı kampta olmanın faydaları var, qwerty klavye gibi. Kültürel kopuşun etkisini yumuşatmak için okullarda eski yazı öğrenimi zorunlu olmalıydı.

4.          

Dil devrimi gibi bir şey kesinlikle gerekliydi. Uygulandığı şekliyle, cehalet ve şarlatanlığın kolay giderilemeyecek bir şekilde milli kültüre çöreklenmesine hizmet etti. Fakat genişleyen bürokrasi ve profesyonelleşen teknokrasiye yeni bir yazı dili gerekiyordu. Belki devlet işe karışmasa daha sağlıklı sonuç alınabilirdi.

5.          

Kadın hakları alanında atılan adımlar kaçınılmazdı. Süreç zaten 19. yy’da başlamıştı; Osmanlı'nın son deminde kız mektepleri, kız öğretmen mektepleri kuruldu, üniversitenin diyanet hariç tüm fakültelerine kız öğrenci kabul edildi. Fakat asıl belirleyici olan, cinsel rollerde I. Dünya Savaşı ertesinde tüm dünyada patlak veren devrimdir. Savaşta erkek nüfus kırıldı; kadınlar hastabakıcı, şoför, büro elemanı, vb. olarak ekonomik yaşamda yer tuttular. Savaşı izleyen yıllarda tüm ülkelerde etekler ve saçlar kısaldı; evliliğe ilişkin pek çok tabu kırıldı; seçme ve seçilme hakkı tanındı. Türkiye’nin o trendin dışında kalması mümkün değildi. İstanbul ve İzmir’de işgal yıllarında başlayan devrime Ankara Meclisi önce direndi, sonra boyun eğmek zorunda kaldı.

6.          

Cumhuriyetin ‘laiklik’ politikasının ana unsuru yasama yetkisinin münhasıran devlete devredilmesi, yani şer’i içtihada uygunluk şartının kaldırılmasıdır. Bunun iyi bir şey olup olmadığından – halâ – emin değilim. Kötüdür demeyeceğim; iyi midir bilmiyorum.

Ülkenin yasalarını tamamen devlet erkini elinde tutanlara teslim ettiğin zaman, ya ABD’deki gibi kutsallaştırılmış bir Anayasa geleneği, ya İngiltere’deki gibi güçlü kurumsal gelenekler, ya Fransa’daki gibi özerk bir kilise kurumu, ya Almanya ve İtalya’daki gibi güçlü bir çokmerkezli yapı şart görünüyor. Yoksa sınırsız zorbalığa kapı açmış olursun. Türkiye’de 1961’den sonra Anayasa Mahkemesi yoluyla çözüm arandı; yürümedi. Bugünkü felaket noktasına varıldı.

7.          

‘Laiklik’ başlığı altında İslami hassasiyetlerin bir dizi sembolik eylem ve söylemle aşağılanması politikası doğruydu. Yüzyıllar boyunca kendini tartışılmazlık ve eleştirilmezlik halesiyle çevreleyen İslam’ın kibrinin kırılması gerekiyordu. Etkili olamadı, çünkü arkası getirilemedi, ya da yerine – 1930 modeli vatan millet palavraları dışında – cazip bir alternatif sunulamadı.

Diyanet de prensipte doğru bir adımdı. Burnu sürtülen İslam’ın olası direnişine karşı kurumsal bir kontrol mekanizması olarak düşünüldü. Cazip bir ideolojik alternatif sunulamadığı için etkisiz kaldı; sonuçta kontrole yeltendiği güce teslim oldu.

8.          

Medeni Kanun’un net etkisi özel mülkiyeti pekiştirmek olmuştur. Mülkün serbestçe devri ve kullanımı üzerinde eski hukukun labirentvari kısıtları büyük ölçüde kalktı. Buna karşılık devletin özel mülke tecavüz imkanları da arttı mı? Sükunetle araştırılması gereken bir konu.

9.          

Cumhuriyetin ilk 20 yılı eğitim alanına yapısal bir yenilik getirmemiştir. Eğitimde büyük modernleşme hamlesi 1860-1890 yıllarında gerçekleşti. Zorunlu kamu eğitimi, ilk-orta-lise-üniversite modeli, halen yürürlükte olan müfredat anlayışı, sınav ve not sistemi, milli eğitim bürokrasisi o dönemde şekillendi. Cumhuriyet rejimi, hızla büyüyen bürokrasiye eleman yetiştirmek için (ve keza, savaş yıllarında altüst olan toplumsal yapıyı kontrol altında tutabilmek için) eğitimi tabana yaymaya çalıştı; kısmen başarılı oldu.

Cumhuriyet eğitiminin en büyük fiyaskosu elit eğitimi alanındaki başarısızlığıdır. Var olan kurumlar köreltildi; yerine yeni bir şey konamadı. Sonuç olarak, yurt dışında okuyup topluma yabancılaşan çok küçük bir zümre ile yerli eğitimin gitgide körelen standartlarına göre yetişmiş dev kütle arasına ülke sıkıştı.

10.        

Cumhuriyetin – ve onun ilk perdesi olan 1913-1918 rejiminin – en kalıcı ve kapsamlı başarısı şüphesiz gayrimüslim nüfusun tasfiyesidir. 1913’te %25 oranında gayrimüslim olan Anadolu ve Trakya nüfusundan geriye, 1927’de %99 küsur oranında Müslüman olan bir toplum kaldı.

Bu etkileyici başarının Türkiye toplumu açısından fayda ve zararına ilişkin, tutarlı sayılabilecek çeşitli görüşler mevcuttur.  

Thursday, July 30, 2020

Lenin ve Stalin

Yaşamımın bir döneminde Lenin hayranlığına kapıldım.

Hayır, teorik eserleri değil mevzu. (Aşırı ironi ve nefret aklı karartır, entelektüel dürüstlüğe pay bırakmaz. Atatürk’ün Nutuk’u da öyledir; Mein Kampf daha beteridir.) Kurduğu yahut kurulmasında rol oynadığı rejim hakkındaki görüşlerim de her zaman ikircikliydi; hem olumlu, hem olumsuz.

Ekim İhtilaline giden yoldaki olağanüstü performansıydı beni hayran bırakan. Finlandiya İstasyonu’ndaki nutku ile Nisan Tezleri’nden (1917) Ekim darbesine giden altı aylık sürede ürettiği söylevler, demeçler, bildiriler, makaleler, kararnameler Toplu Eserler’de iki kalın cilt tutar. 1979’da 22 yaşındaydım; hepsini virgülüne kadar okudum, analiz ettim, sabahlara kadar tartıştım; gerektiğinde arkadaşlara ayak üstü Türkçeye tercüme ettim (İngilizceden tabii). Üç saatlik bir konferans/sohbet oluşturup olmadık yerlerde sundum. (12 Eylül darbesinden sonra savcılık o sunumların peşine düşmüş; kimdi o gözlüklü piç kurusu diye epey soruşturmuş; bir şey çıkmamış.)

Taktik dehasıydı beni etkileyen: Muazzam bir dinamizm, ışık hızıyla evrilen bir sürece ayak uydurma becerisi, anlık pozisyon geliştirme ustalığı, partideki arkadaşlarının ve diğer herkesin bir fersah önünden giden siyasi öngörü. Devletin ve her türlü otoritenin adım adım çöktüğü bir süreçte kendi iktidarını nasıl oluşturursun? Her kafadan bir ses çıktığı ortamda kendi sesinin duyulmasını ve milyonların senin peşine takılmasını nasıl sağlarsın? Sıfırdan başlayarak altı ayda nasıl Devlet gücünü ele geçirirsin?

Devrim nasıl yapılır konusunda bir el kitabı lazımsa ilk okunacak eserdir Lenin’in 1917 yazıları.

O günlerden beş yıl sonra Columbia’da doktora öncesi sözlü sınavına girdim. Heyette Amerikan siyaset biliminin üç ağır topu, Seweryn Bialer, Giovanni Sartori, Douglas Chalmers. İlk soruyu Bialer sordu: 1917’de Rus devrimi başarıya ulaşırken 1919’da Almanya’da komünist ayaklanmanın başarısız kalmasının sebebi nedir? Sosyolojik analiz, sivil toplum yapısı, kapitalizmin gelişme düzeyi vs. dememi bekliyor tabii. Tereddütsüz cevap verdim: Bir, zamanlama yanlıştı. İki, Rosa Luxemburg’un taşakları yoktu. Bialer’in kirpi gibi kaşlarının üç santim yukarı fırlaması hala gözümün önündedir. Devamını ciddi getirdim tabii. O zamanlar anti-sosyolojist siyaset bilimi ekolünün yılmaz savunucusu idim. Siyasi analiz taktik ve strateji üzerine kurulmalıdır tezini savundum. Sınavdan yaldızlı A ile çıktım.

1917’den sonrası, imkansız ötesi koşullarda devlet otoritesini kurma mücadelesidir. Elli kişiyle ele geçirdiğin hükümet binasını nasıl elde tutarsın? Öldürülmemek için kaç kişi öldürmen gerekir? Seni iktidara taşıyan anarşiyi peyderpey baskı altına alırken, anarşi döneminin simge ve söylemlerini ne ölçüde koruyabilirsin; nasıl içini boşaltıp bir Devlet ideolojisine dönüştürürsün? Marksist teori filan o aşamada artık tıraştır. Vahşi bir kaplanın içgüdüleriyle yönetmek zorundasın. Yoksa cesedini sokaktan toplarlar.

*

Stalin’in elbette kötü olduğuna inanarak yetiştik. Yukarıda anlattıklarımdan yıllar önce, daha lisedeyken Curzio Malaparte’nin Hükümet Devirme Tekniği’ni okumuş, Stalin’e karşı Troçki’yi tutmayı öğrenmiştim. Üniversitedeyken Wolfgang Leonhard’ın dillere destan Sovyetler Birliği Tarihi dersini aldım; bürokratik diktatörlüğe, devlet terörüne, parti içi tasfiyelere, devlet eliyle yaratılan kıtlığa, ideolojik kemikleşmeye nefretle bakmaya alıştım. 1989-1990’da eski Sovyet bloku ülkelerine yaptığım geziler de o bakış açısını iyice pekiştirdi. Stalin rejiminin insanlığa karşı bir suç olduğu kanısına vardım.

Sonradan fırsat buldukça okumaya devam ettim. Simon Montefiore’nin Young Stalin’ini 2006 dolayında Şirince’de okumuş olmalıyım; bakış açımı pek etkilemedi. 2016’da, Menemen Kapalı Cezaevi’nin en kötü günlerinde Robert Service’in 900 sayfalık Stalin biyografisini devirdim. Orada beni çarpan şey, ne alaka diyeceksiniz belki, genç Cugaşvili’nin Gori ve Tiflis’teki Gürcülük yıllarıydı. Ermeni ustasının kunduracı dükkanında çalışmış, iyi Ermenice bilirmiş, şair olmuş, polisten kaçmış, gözaltında işkence görmüş, banka soymuş... Tanıdık biri. Kader onu şer imparatorluğunun başına sürüklemese ne olurdu? Bizden biri olarak kalırdı herhalde. Şehit devrimci? Göbekli esnaf?

Ben onun yerinde olsam ne yapardım sorusunu hep sormak lazım. Tsaritsyn’de – sonraki adıyla Stalingrad, şimdi Volgograd – devrimci terör tekniklerini geliştirmese hayatta kalabilir miydi? Bolşevik rejim ayakta kalabilir miydi? Meşruiyetten yoksun bir iktidar nasıl korunur, nasıl istikrara kavuşur? Devleti devlet yapan korku ve itaat dengesi başka nasıl kurulur? Elli kişiyle darbe yapmışsın. Başkasının yarın sabah yüz kişi yahut bin kişiyle kapıya dayanmasını nasıl önlersin?

Yok hayır, Stalin sevdalısı değilim. Ama onun yerinde ben olsam, daha sevimli biri olmayı başarabilir miydim, bilmiyorum. 3000 kişinin idam emrini imzalarken votkamı yudumladığımı tahayyül edemiyorum. Ama hayat onu gerektirmişse ne yapsın adam, gazoz mu içsin?

*

Lenin’le Stalin’i aynı kefeye koyamazsın demiş biri. Pekala koyarsın. Tarihteki herhangi iki kişiyi de koyarsın, yeterince hayal gücün ve analiz yeteneğin varsa.

Şahane bir sınav sorusu söyleyeyim size. Al insanlık tarihinden rastgele seçilmiş iki kişi, mesela bir antik çağ filozofuyla bir Alman biyolog, bir Çin generaliyle bir Amerikalı senatör. Aralarında üç benzerlik, üç de farklılık bul. Muazzam bir egzersizdir. Ufkunu perde gibi açar. Öğrencinin kavrayış ve zekasını daha iyi sergileyecek bir soru bulamazsın.

Gençliğinde biraz olsun Plutarkh okumuş olan bilir.

Wednesday, July 29, 2020

1917 karşı-devrimi?

Aleksey Tolstoy'un romanından uyarlanmış The Road to Calvary (Azap Yolları) dizisini Netflix'te izlerken alınmış bir not. Eski düzeni ironik bir özlemle anan Tolstoy'un, devrimcileri amansızca eleştirirken Lenin'e ince bir sempatiyle bakması sansürden midir? Yoksa hakiki bir gerekçesi var mıdır?

Anna Karenina yazarı Tolstoy değil, başka Tolstoy.

1917 olayını şöyle de okumak mümkün.

Asıl devrim, yani rejimin ve devletin yıkılması Şubat 1917 darbesi ile başlayan kaostur. Çarlık devleti, köhnemiş bir bina gibi, kısım kısım çöktü. Lenin ve arkadaşlarının Ekim (Kasım) ayında başlattığı süreç ise karşı-devrimdir. Yıkılmış olan devlet otoritesini binbir zahmetle yeniden inşa ettiler.

Yeni rejim elbette devrimin retoriğini bir ölçüde korumak, kendi meşruiyetini onun üzerine kurmak zorundaydı. Eski egemen sınıf zaten devrilmişti; devrileni tekmelemeye devam ettiler. "İşçi sınıfı ve köylüler" söylemini korudular. Eskisinden daha katı bir devlet kapitalizmi kurup, işçi ve köylüyü karın tokluğuna çalıştırdılar. Kırk yıla yakın süre, Çarlık rejiminin tahayyül bile edemeyeceği çapta artı değer sömürdüler.

İhtilalden ve anarşiden en çok nefret edenlerin bir kısmı, bu nedenle Lenin ve Stalin'i en azından ehven-i şer olarak değerlendirdi. Adamlar Bolşevik molşevik, ama Rus Devletini kurtardılar, değil mi?

Tuesday, July 21, 2020

Atalarımız çapulcu muydu?

Efe yazmış, demiş ki:
“Yanlış Cumhuriyet'te ve bazı yazılarınızda İttihâd Terakki'nin-Cumhuriyet'in Orta Asya'dan Türkiye'ye göç anlatısını eleştirirken Orta Asya halkları için ''davar çobanları, çapulcular'' gibi ifâdeler kullanmanız beni şaşkınlığa sevk etti. Cengiz ve Timur gibi askeri tarihin en büyük dehâlarını-insanlık târihinin en büyük mâcerâ-perestlerini yetiştirmiş, asırlar boyunca Ferdûsî'den Cürcânî'ye Cüveynî'den Reşîdü'd-dîn'e ve Tûsî'ye dek İslâm târihinin en önde gelen entellektüellerini yönetici olarak himâye etmiş liderler (Gazneli Mahmûd, Tîmûr, Hülâgu, Olcaytu vs.) çıkarmış toplulukları -her ne kadar böyle ifâdeleri İttihâd Terakki ve Cumhuriyet'in tarih kurgusunu eleştirmek için sarf etseniz de- ''davar çobanları ve çapulcular'' olarak isimlendirmenizi doğru bulmadığımı iletmek istiyorum. Sizin benden çok daha iyi bildiğinize emin olduğum bu bilgileri size hatırlatmaktan hicâp duyduğumu da belirtmek isterim.
Cevap yazdım:
Cengiz ve Timur büyük askeri dehalar olabilir ya da sadece şansları yaver gitmiş olabilir, bilmiyorum, ancak “insanlığın ortak müktesebatı” anlamında medeniyete bir katkılarını ben anımsamıyorum. Önemsiz bir ayrıntı mıdır sence?
Bildiğim kadarıyla Asya Türklerinin medeniyete katkısı üzenginin keşfi veya yaygınlaştırılmasıyla sınırlıdır. Biruni veya Cevheri gibi Türk kökenli bazı İslam alimlerinin varlığı Türk medeniyetinin değil İslam-Arap medeniyetinin başarısıdır. Öbür türlüsü Mimar Sinan’ı ‘Ermeni mimarisinin önde gelen temsilcisi’ ya da Donald Trump’ı ‘meşhur Alman siyasetçisi’ saymakla eşdeğerdir; gülünç olur. Her çağda ve her toplumda yabancı soydan, hatta en ilkel kabile toplumlarından gelen bireyler çocuk yaşta yüksek bir kültürün eğitimini, dilini benimseyerek, o kültürün kurumları içinde yer alarak önemli başarılara imza atabilmişlerdir. Yüksek kültürün kendilerine sunduğu imkanlar olmasa, sırf genetik gayretiyle, davar çobanlığından – yahut ata kültürlerinin müktesebatı her ne ise ondan – öteye evrilebileceklerine dair bir ipucu göremiyorum.
Buraya kadar beni takip ettiysen ne ala. Şimdi biraz daha karmaşık fakat önemli bir şey söyleyeceğim.
Ortaasya Türk toplumu farzedelim ki medeniydi, hatta trigonometrinin kanunlarını ve şeftali ırklarını da onlar keşfetti. Lakin Cumhuriyet ideolojisinin 1920-30’lardan itibaren dayattığı milli anlatıda bu keşifler ya hiç anılmaz ya da son derece marjinal bir yer tutar. Ön plana çıkarılarak övülen şey Türk atalarının bahadırlığı, savaşçılığı, akıncılığı, fetihçiliği, örgütçülüğü, ‘askeri dehası’dır. Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılında yayımlanmış “Ünlü Türkler”, “Milli Destan” vb. literatürünün neredeyse tamamını okudum. Orada övünçle bahsedilen ataların hemen hepsi askeri dehası ve kan akıtmak ve mal gaspetmekteki başarıları ile temayüz eden kişilerdir. Aralarında şairler, bilim insanları, masalcılar, tabipler, hukukçular, tarihçiler, dil bilginleri, din bilginleri, seyyahlar, devrimciler, peygamberler... sayıca yüzde üçü, beşi bulmaz.
Dünyanın hiçbir medeni toplumunun bu denli ilkel bir milli kimlik anlatısı kurguladığını sanmıyorum. Batıyı bırak, ne Araplar, ne İranlılar, ne Hintler, ne Gürcüler, ne Brezilyalılar, ne de Avustralya yerlileri.
Farzedelim “gerçek” tarih böyle değildi; Türkler de pekala kendi çaplarında medeni sayılabilecek uğraşlara önem verdiler. Bunun önemi yok. Mesele ‘hakiki eski Türkler’ değil, Cumhuriyet ideolojisinin kurguladığı eski Türklerdir. Eleştirmeye çalıştığım şey bin sene önce günahıyla sevabıyla kaybolup gitmiş bir toplum değil, 20ci yüzyılda Türkiye çocuklarına dayatılan rezil milli anlatıdır. O ANLATIDAKİ Türklerin medeniyetle uzak yakın bir alakası yok.  “Askeri deha” oldukları ileri sürülen birtakım çapulcular var.
Cumhuriyetin kurucu ideologlarından Besim Atalay’ın ilk 1923’te basılan Türk Büyükleri adlı derlemesi vardır. Bir göz at istersen. 1934’ten itibaren dayatılan Yeni Türk adları repertuvarının ana kaynağıdır. Kozanoğlu’nun Kızıltuğ’unu, 20. yy Türkçesinin en popüler romanı olan Atsız’ın Bozkurtlar’ın Ölümü’nü incele. Daha da kuşkun kalırsa Karaoğlan, Kaan, Malkoçoğlu vb. koleksiyonlarına bakıver, internetten bulunabiliyor.

Monday, July 13, 2020

Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz

1.

Ayasofya’nın cami olması 2010’larda başlayan rota değişiminin doruk noktasıdır. Kubbenin kilit taşı diyelim. Kilit taşı konuncaya dek kubbe kendini taşıyamaz; iskele sökülünce yıkılır. Kilit taşı konduktan sonra mesele bitmiştir.

Türkiye artık bir İslam cumhuriyetidir. (“Cumhuriyet” kavramını da tartışırız, ama şimdilik kalsın.) İslamın yüceltilmesini ve fetih arzusunu, ulusal kimliğinin ana unsuru olarak deklare etmiştir. Eğitim politikasını, kültürel simgelerini, dış politikasını bu hedefler üzerine inşa etmiştir. Bu yönde güçlü bir ulusal konsensus oluşturmuştur. CHP’nin tavrı konsensusun başarılı olduğunu gösteriyor. Belki bir kısım Kürtler dışında, ortak ulusal iradeyi paylaşmayan kayda değer bir siyasi aktör kalmamıştır.

Değişimin başlangıcı ve itici gücü Avrupa (Birliği) ile ilişkilerin bozulması idi. Sorumlusu elbette – sadece – Türkiye değildir. Boşanmayı Avrupa zorladı. Türkiye’nin cevabı pekala rasyonel bir dış politika kararı sayılabilir. Avrupa dünyanın egemeniyken, zorla da olsa onlarla birlikte olmak mantıklıydı. Seni istemeyen bir düşkünler evinde ne işin var?

Geriye iki soru kalıyor:

a)     Avrupa ile köprüleri atan Türkiye’nin İslam dünyasında desteği var mıdır? Şu anda görünen şu ki, yön değişimi Avrupa’dan çok İslam dünyasında tepki ve düşmanlığa yol açmıştır. İslam ülkeleri yeni bir Osmanlı ağası arayışında değildir. Tarihi hatırlayın: 15. yy’da birleşik Avrupa güçlerini ezip geçen Osmanlı’nın, sonraki yüz yılda Orta Doğu savaşlarıyla bitkin düşmesi tesadüf müdür?

b)     Çağdaş dünyada İslam derin bir kaygı ve düşmanlık konusudur. Avrupa’da öyle; Amerika’da, Rusya’da, Çin’de, Hindistan’da ve Afrika’nın büyük bir kısmında da öyle. Avrupa ve NATO çapasını kaybeden Türkiye’nin, İslami bir zeminde tek başına ayakta duracak – ekonomik, askeri, kültürel – gücü var mıdır?

Avrupa hızla gerileyen ve belki kısa sürede marjinalleşecek bir güç diyelim. Peki, İslam buna alternatif midir?

2.

İlan edilen İslam cumhuriyeti, Atatürk Türkiye’sinin sonudur deniyor. Doğru fakat eksik. Gerçekte iki yüz yıllık ‘Batılılaşma’ macerasının sonudur. Terk edilen şey sadece 1920-30’ların cılız ve göstermelik reformları değil, asıl büyük rota değişikliği olan Tanzimat'tır.

Tanzimat ile Osmanlı devleti beş yüz yıllık varoluş felsefesini bir yana bırakan bir irade beyanında bulundu:

a)      Osmanlı bir Avrupa devleti olarak kabul edilecek.

b)      Nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan gayrimüslim tebaa eşit hak sahibi paydaşlar sayılacak. Yani: Ulusal kimlik yeniden tanımlanacak.

Kimsenin hatırlamak istemediği bir detay var. Ayasofya’nın sıvanmış mozaiklerini gün yüzüne çıkaran Atatürk’ün müzesi değil, 1850’lerde Sultan Abdülmecit’in izniyle Fossati biraderlerdi. Benzerine dünya tarihinde ender rastlanan bir karardır. Devletin egemenlik simgesi olan tapınağın içinde, diğer (rakip) dinin görkemli simgelerinin sergilenmesine razı olundu. [Edit: Pardon bu bilgi yanlışmış. Fossati yapıyı güçlendirmiş; bir kısım mozaikleri keşfedip çizimlerini çıkarmış. Mozaikler Atatürk zamanında Amerikalıların Bizans Enstitüsü tarafından ortaya çıkarılmış. Düzelttiler, öğrendim.]

Atatürk cumhuriyeti bugünkü sonuca giden yolun başıdır. Cumhuriyetin temel tasarrufu Türkiye’nin gayrimüslim nüfustan arındırılmasıydı. Birtakım cılız ve gelip geçici reformlar dışında, Atatürk Türkiyesi’nin kalıcı olan, sosyolojik anlamda ‘çağ değiştirici’ olan başarısı budur. Milyonlarca yurttaş Müslüman olmadığı gerekçesiyle sınırdışı edildi; yerine dünyanın dört bucağından Müslüman nüfus ithal edildi. Bununla yetinilmedi. Ülkenin tarihinden gayrimüslim izleri silindi. Binlerce kilise devlet eliyle yıktırıldı; kalanlar askeriyeye atış talimgahı ve vatandaşın davarına ahır yapıldı. Mezarlıklar yok edildi. Yer adları değiştirildi. Ülkenin tarihi yeniden yazıldı; gasp ve fetih, akın ve talan yüceltildi. Binlerce yıllık medeniyet ocağı olan bir ülkenin halkının, Orta Asya’dan at sırtında gelen birtakım yağmacıların soyu olduğu fikri genç kuşaklara aşılandı.

Devlet eliyle 1930’larda, 40’larda ve o günden bu yana geçen her gün binlerce tarihi kilise yağmalanıp yok edilirken Ayasofya’nın müze yapılması iğrenç bir iki yüzlülük örneğidir. Daha da önemlisi, altta yatan bir çıkmazın dışa vurumudur. İslami bir simge reddedilmiştir. Yerine konan şey sahte bir dekordur. Turistlerden para tahsil etme dışında işlevi olmayan bir devlet işletmesidir. Manevi bir anlamı yoktur; kimsenin gönlünde gerçek bir yer tutmaz.

Aradan bir süre geçtikten sonra milletin neredeyse oy birliğiyle geriye – hem doksan yıl değil yüz doksan yıl geriye – dönmek istemesi şaşırtıcı mı?  

3. 

Ulusal kimliğini İslam ve fetih üzerinden tanımlayan bir ülkede gayrimüslimlere yaşam alanı kalmamıştır. Düne kadar – kendilerini kandırma pahasına da olsa – kendilerini ulusun birtakım hak ve özgürlüklere sahip bireyleri olarak görmeleri mümkündü. Artık değildir. Bugün fiili bir saldırı olmasa da, yarın önemli veya önemsiz bir kavgada haklarını savunabilecekleri bir zemin, başvurabilecekleri bir merci kalmamıştır. Bir süre daha yaşarlar belki; onurla yaşayamazlar.

Önemsiz bir azınlıktır, ne fark eder denebilir. Doğrudur. Lakin daha önemli başka azınlıklar da gelen fırtınada ayakta kalma imkanlarını yitirmiştir.

a)      Egemen dini konsensusu paylaşmayan Alevilerin yeni düzende insan ve vatandaş olmaktan ileri gelen haklarını koruyabileceğini düşünen hayal kurar. Düne dek ‘Atatürk’ simgesine sıkıca sarılarak kendilerinin de bu ülkede (ve devlette) paydaş olduklarını iddia edebilmekteydiler. O simge yıkıldığında, tutunabilecek başka dalları yoktur. Benimsedikleri parti bugün onları Ayasofya’da Sünnilerle beraber namaz kılmaya davet ediyor.

b)      Türkiye’nin diplomalı sınıflarının büyük bir kesimi halk çoğunluğunun dini hassasiyetlerini paylaşmaz. Bugünkü ortamda bu kesimin kendini ortak ulusal kimliğe ‘ait’ hissetmesi neredeyse imkansız hale gelmiştir. O yüzden, yarın devlet onları – bireysel olarak veya topluca – ‘vatan haini’ veya ‘halk düşmanı’ ilan ettiğinde dayanabilecekleri bir zemin kalmamıştır. İtiraz bile edemezler, hak vermek zorunda kalırlar.

“Sayıları kaç ki” sorusu gene sorulabilir elbette. Aleviler belki harcanabilir; bilmiyorum. Hele tek olası direniş odağı olan Kürtlerle işbirliği yapmazlarsa daha kolay harcanacakları kesin.

Ama uluslararası sahalarda top koşturabilecek bir avuç kalifiye insanını kaybetmiş bir Türkiye, dünyaya tek başına meydan okuma triplerini nereye kadar sürdürebilir, onu kestirmek zor değil.

4.

“Dünyanın” Ayasofya’yı dert ettiğini düşünmüyoruz, hayır. Ayasofya’nın tarihteki mana ve ehemmiyetini hatırlayan kaç kişi kaldı? Türkiye’deki turistik bir binanın biletli müze yerine çoraplı cami olması kaç kişiyi ırgalar? Nitekim sekizinci sıradan bir habercik olarak kaydedildi ve geçti.

Fakat Türkiye’nin niyeti gözden kaçmamıştır. Dünyaya meydan okuyan kof kabadayı tavırları not edilmiştir. “Neye güveniyor bunlar, bütçeleri kaç para, kadroları neye yarar” soruları sorulmuş ve cevaplanmıştır. “Yakında Viyana’yı da fethederler, neme lazım aman dost olalım” diyenlerin sayısının çok fazla olduğunu sanmıyorum. Uluslararası medyada Türkiye’nin laf arasında gitgide artan bir oranda “an Islamic dictatorship” diye tanımlanması hayra alamet midir?

İnsanlar dünyasında genellikle en çok meydan okuyan değil sağlam dostluklar kuran kazanır. Ülkeler dünyasında farklı olduğu düşünür müsünüz?

5.

Ayasofya kararından canı yanacak tek ülke, o yapıyı kendi geçmiş ulusal ihtişamının simgesi ve şaheseri sayan Yunanistan’dır. Türkiye’yi yönetenler elbette bu gerçeğin farkındadır. Kararı verirken doğrudan bu ülkenin tepkisini göz önüne almış olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Türkiye birkaç yıldan beri Yunanistan’a karşı adım adım yükselttiği bir provokasyon politikası uyguluyor. Bu politikanın mantığı var mıdır ve varsa nedir? Cevabı bilmiyorum. Düşünebildiğim tek mantıklı senaryo var: Türkiye batı komşusunu Avrupa Birliği’nden koparmaya çalışıyor; bu yüzden AB’nin Yunanistan üzerindeki güvenlik kalkanını test ediyor. Derinleşen bir krizde Avrupalıların – artık norm haline gelen kısır çıkarcılıklarıyla – Yunanistan’ı yalnız bırakabileceklerini hesaplıyor. Ya da belki Yunan yöneticilerini bu ihtimale alıştırmaya çalışıyor. Almanlar Yunan'ı satar mı? Belki satar, kim bilir.

İlk bakışta mantıklı duran bir senaryodur, kabul edelim. Yalnız Türk dışişlerinin diplomatik zekasını alkışlamadan önce gene aynı soruları sormayı ihmal etmeyelim. Kof kabadayılıkla alınabilecek olan mesafe nedir? Haksız şantaj karşısında normal olarak insanlar – ve ülkeler – siner mi, yoksa, Yunanistan’da son aylarda net olarak görüldüğü gibi, kabarır mı? Tüm hesaplarını tehdit ve sindirme üzerine kuranlar, acaba fazla Kurtlar Vadisi izlemiş olmanın akıl bükücü etkilerinden mi mustariptir?

6.

Türk milli politikalarını yönlendirenlerin akılsız olduğunu düşünmüyorum; hiçbir zaman da öyle bir düşünceye kapılmadım. 

Yalnız, Türk Milli Eğitimi ile yetişenlerin insan ve toplum psikolojisi, ahlak felsefesi ve (gerçek) tarih gibi konularda yeterli donanıma sahip olabileceklerini sanmıyorum.  Türkçü  faşizmin ‘emir komuta’ fetişizmine gönül verenlerin, gerçek dünyanın karmaşık denklemleri karşısında yeterli zihinsel esnekliği gösterebileceklerine de pek ihtimal vermiyorum.

Saturday, June 27, 2020

Çelebinin heykelleri ne olacak?

Evliya Çelebi nasıl geçinir, yolculuklarını nasıl finanse eder, hiç merak ettiniz mi?

1630’lardan 1671’e dek kırk yıla yakın Evliya çeşitli paşaların hizmetinde imparatorluğun dört bucağını gezer, iç ve dış düşmanlara karşı sayısız sefere katılır. Bu süre içinde düzenli maaş aldığına ilişkin bir belirti yoktur. Ancak eşlik ettiği paşalar ve muhatap olduğu yerel yöneticiler tarafından sık sık ödüllendirilir.

Seyahatnamenin ilk kitabında sözü edilen seferlerden biri, 1659 yılında Boğdan (Moldavya) tahtını gaspeden Burunsuz Kostantin’e (Constantin Şerban) karşı katıldığı tenkil seferidir. Kariyeri boyunca sürdürdüğü alışkanlıkla Evliya seferin getirisini detaylı olarak kaydeder. (Kîse kırk veya elli bin akçeye, ya da 500 guruşa, yani 8 kg kadar saf gümüşe eşdeğer bir para birimidir. ‘Yorga’ at demek.)

Alıntılar Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan iki ciltlik Evliya Çelebi Seyahatnamesi edisyonundan.

Hamd-i Hudâ bu üslûb üzre Eflak u Boğdan vilâyeti yigirmi günde feth olup bu hakîrin eline yigirmi esir bahâsı girüp ganîme aldık. Andan yine Boğdan tahtında civân İstifan Beğ'e [“Genç” Stefan Lupu] gelüp bir kîse ve altı yorga ve bir pâçe kürk ve bir raht peydâ etdik. Ve Gazzâzzâde Ahmed Ağa'dan bir kîse ve bir yorga ve bir mahbûb köle ihsân alup kırk ikinci günde Edirne'ye dâhil olup (1.140)

Bu vesileyle Istranca Dağları ile Çatalca yöresinin yaygın bir ekonomik faaliyetini tanıma fırsatı buluruz. İstanbul’dan kaçan köleler bu bölgede kârlı bir sektörü beslemektedir. (‘Karavaş’ cariye anlamında. ‘Adem pastırması etmek’ Evliya’nın sevdiği tipte bir espri. ‘Pinhan etmek’ saklamak demek. Mahbubeler genel olarak Evliya’nın ilgisini çekmez; gerek kendileri, gerek onlarla ilgilenenler hakkında daima iğneleyici bir iki sözü vardır. Buna karşılık mahbublar ve onlarla yapılan her türlü “iş” seyyahımızın en sevdiği konulardan biri olacaktır.)

Ve İslâmbol'dan firâr eden kul ve karavaşları kayd [u] bend edüp sâhibi çıkarsa müjdesin alup verirler. Eğer firâr eden kulda mâl [u] erzâk var ise mâlını alup anı dahi âdem pasdırması edüp, yere gömüp dil çıkarmazlar. Ve eğer mahbûb u mahbûbe ise dağlarda pinhân edüp niçe zamân her işe kullanırlar. (1.240)

Sağ salim İstanbul’a varan kölelerin gideceği yer bellidir. Esir pazarı Eminönü’ndedir. Pazarda kârhane emini esir başına birer altın pencik, yani beşte bir vergisi alır (demek ki esir fiyatları 5-6 lira civarındadır?). Mühürlü pencik kağıdı bulunmayan esirlere hazine el koyar. (Kârhane burada "iş yeri" anlamında. Mirî demek devlet hazinesi, girift etmek "el koymak".)

Bu kârhâne Eminönü'nde büyük gümrük mukâbelesinde azim çardakdır. Leh ve Çeh ve Nemse ve Maskov ve Rûs ve Gürci ve Abaza ve Çerkes'den gelen esirlerin, bu kârhânede emîn cümle gulâmların ve kızların eşkâllerin yazup esir başına birer altun alup eline pencik kâğızı verüp andan sâhib-i üsârâların fürûht eder, elinde pencik eşkâlli ve memhûrlu kâğızı olmasa satamaz ve esirin mirîye girift ederler.

Bir görevle Kırım Hanı Giray Han’a gönderilen Evliya, görevin içeriği hakkında bilgi vermez ancak maddi mükafatını not eder. Yolda Tarabefzûn fantezi adıyla anılan Trabzon’da, bugünkü Poti yöresi olan Mingrelistan’da ve Abhazya’da da kazançlı duraklar vardır.

Girây Hân'dan Islâmbol'a gitmek içün me’zûn olup bir kîse guruş ve üç esir ve bir semmûr kürk ve bir kat esbâb ihsan edüp Kalgay Mehemmed Girây ve Nûreiddîn Girây Sultân, Vezîr-i dilîr Sefer Gâzî Ağa ve Sübhân Gâzî Ağa ye Ayu Ahmed Ağa ve Defterdâr İslâm Ağa bu efendilerimiz birer esir ihsân edüp Kırım diyârında on dörd esîr ve dörd kîse tahsil edüp Tarabefzûn'dan ve Migrilistân'dan ve Abaza diyârından aldığımız esirler ile cümle on sekiz re’s esirimiz ile cezire-i Kırım'dan Islâmbol'a müteveccih olduğumızda... (2.70)

Dönüş yolunda felaket baş gösterir, Karadeniz’de gemi batar, yolcuların çoğu boğulur, esirler kaybolur. Ancak talih eseri Evliya bir tahtaya tutunmuş olan iki Gürcü gulam ile iki Çerkes bakireyi yakalamayı başarır. Silistre yakınında Keligra dağında karaya çıkıp, Allah’ın kendisine ihsan ettiği dört esirle oranın dervişlerinin tekkesine misafir olur:

Keliğra Sultân kayasına düşüp necât bulup âsitâne-i Keliğra Sultân dervişleriyle cân sohbeti edüp bize ihsân-ı Hudâ olan kölelerimizle bir hücre ta‘yîn eylediler...

Allah’ın yardımı İstanbul’a dönüşte de devam eder. Gümrük Emini Ali Ağa’nın himmetiyle, boğulan 18 (19?) esir ile giysilerin bedeli Evliya’ya ödenir:

Karadeniz'de zâyî‘ olan esbâblarımız ve gark olan on tokuz aded kölelerimizin ivazın Cenâb-ı Bârı ihsân etdi. (2.76)

Sonraki yolculuklarda nakit, at ve köle tahsilatı devam eder. Kars paşası ile Kağızman beyinin “ayakbastı bedeli” olarak ödedikleri:

Kars paşasından ve on bir ağavâtdan ve Kağızmân beğinden ücret-i kadem hakîre bir kîse guruş ve iki Mahmûdî at ve iki Gürci gulâmı alup... (2.170)

İhsanların sebeb-i hikmetine dair Trabzon’da esaslı bir ipucu elde ederiz. Evliya Tortum Sancakbeyi Seydi Ahmet Paşa’nın maiyetinde Batum yakınındaki Gönye kalesine varmıştır. Paşa burada bulunan Trabzon valisini ihanetle suçlar, ekibini yakalatıp zindana attırır, divan katiplerini çağırıp padişaha arz yazdırır. Ricalara “Çerkes inadı” ile karşılık verir. Üç gün pazarlıktan sonra 43 kese guruş, üç sandık samur kürk ve 24 köleye konu tatlıya bağlanır.

cümle Tarabefzûn a’yânının yedikleri hapsi balıkları burunlarından fitil fitil çıkup "Âmân Sultânım! Pâdişâha bizi arz eyleme" deyü Seydî Ahmed Paşa'nın hâk-i pâyine düşüp niyâzmend olduklarınca Seydî Paşa aşağı komayup "Elbette bu âsîleri arz ederim" deyü sözünde sâbît-kelâm olup Çerkes inâdına musırr oldu. Âhir Tarabefzûnlular yine paşalara dahi düşüp anlar yine Seydî Paşa'ya ricâ edüp mâbeyne niçe mu’tedil muslihûn iş erleri ricâ edüp üç gün keşâkeşden sonra hâh-nâhâh Tarabefzûn paşasından ye a’yân-ı vilâyetden ve eyâlet-i Tarabefzûn’dan cümlesinden pes-i perdece kırk üç kîse guruş ve üç tahta semmûr kürk ve on iki pençe-i âfitâb mahbûb gulâm-ı sührâb ye on iki mahbûbe-i zenâne ve fitne-i cihâne nergîs gözlü ve şîrîn sözlü Gürcî güzeli dûşîze ve pâkîze bintânlar...

Osmanlının Başaçık Beği olarak adlandırdığı İmereti (Batı Gürcistan) hükümdarının imkanları daha mütevazıdır. Paşa’ya sunduğu beş oğlan ve beş kız köleden ikisi Evliya’nın payına düşer.

Başaçık beğinden Serdâr Seydî Paşa'ya beş gulâm ve beş mahbûbe kız hedâyâ gelüp bu hakîre bir kız ve bir gulâm ihsân eyledi.” (2.182)

Şebinkarahisar’dan rekor miktarda vergi toplamakla meşhur vergi tahsildarı Gürcü Derviş Ağa da Evliya’nın “bir hizmet” edip karşılığında ödüllendirildiği yöneticilerdendir. Hizmetin niteliği açıklanmaz. Ancak Ağanın, “mücrimleri” dilim dilim doğrayıp “işlerini tamam etmekle” ünlendiği belirtilir.  (Mandoval veya Mindeval şimdi Giresun'un Çamoluk ilçesi. Muhassıl "tahsildar" demek.)

Hakîr bir kerre bir hizmetle Mandoval deresine ve Kur deresine vardıkda ol hizmetden yedi yüz riyâl ve bir at ve bir kılıç ve iki kızıl katır alıverüp kendisi dahi hakîre bir Gürcî gulâmı ihsân etdi. Aceb hâkim-i muhassıl idi. (2.199)

Evliya’nın paşası bu kez yanlış siyasi hizbi destekleyen yerel mütevelliyi katl edip malını miriye zaptetme göreviyle Beypazarı – yerel ismiyle Bebekpazarı – kasabasına ulaşır. Buradayken Evliya’nın babasının İstanbul’da öldüğü haberi gelir. Miras işlemleri için şehre dönmesi gereklidir. Yolluk olarak (Bebekpazarı ganimetinden?) 500 aslanlı (‘esedî’) Hollanda taleri, iki at, iki köle ve mükellef bir çadır ihsan edilir:

kethüdâ ve hazinedârın çağırup beş yüz esedi harc-ı râh ve iki küheylân at ve iki köle ihsan edüp sâ’ir levâzımâtlarımı ve bir mükellef cerge ve merhûm Varvar Alî Paşa'nın ihsân etdüğü üç katıra üç katır dahi ihsân edüp... (2.243)

Murtaza Paşa ile yolculuğu esnasında paşa Suriyeli olan imamının sohbetinden hazzetmeyip Evliya ile hoşça vakit geçirdiği için onu sabah ve akşam bir an yanından ayırmaz, kendi yemeğinden günde iki kez enfes yemekler gönderir, bir Gürcü köle ve tam teçhizatlı gümüş süslü bir at hediye eder. 

subh [u] mesâ hakiri cenbinden bir ân münfek etmeyüp bir Gürci kölesi ve bir raht [u] bahtıyla sim zeynli küheylân at ve iki katır ve yüz altun ve kırk ekmek ve kendü ta‘âmlarından beher yevm merreteyn ta‘âm-ı nefîs etdi.

Niğbolu ziyaretinde Evliya’nın payına bir Rus köle, bir tüfek ve iki at düşer:

hakîre dahi bir kise guruş ve bir Rusu'l-asl köle ve bir Nigebolı tüfengi ve iki re’s yorga bârgîr ihsan edüp... (3.184)

Van şehrinde çoğunlukla Gürcü köleler bulunur. Evliya tipik köle ve cariye isimlerini sayar. (Esma-i çakeran “köle adları” demek. Cevariyan duble çoğul, “cariyeler”.)

Der-alâmet-i esmâ-i çâkerân: Ekser Gürci köleleridir kim isimleri Usuf ve Evreng ve Çelerdi ve Hakverdi ve Çömez ve Zâl ve İskender ve Kubâd ve Şağâd ve Server ve Hurrem ve Levend ve Elvend ve Sıyâmi ve Perviz ve Şükrullâh ve Kâsım ve Şâhkırân nâm gulâmları var.  Müş‘ar-ı esmâ-i Cevâriyân: Meselâ Zülnigâr ve Mürdecân ve Hatme ve Varka ve Şâkire ve Heniyye ve Mâhiye ve Dürri ve Cevher ve Hümâ [ve] Serviboy ve Cânpây ve Dilârâm ve Pürçine ve Perîşân ve Cânnisâr ve Mâye ve Sime ve Hâlisa ve Zûzebân ve Şâhûbân esmâlı cevâriyeler var. (4.130)

Bitlis Hanı’nı tepelemek üzere vardıkları Hakkari’de Evliya, patronu Melek Ahmet Paşa’nın karıncalarla ilgili bir rüyasını tabir eder. Paşa memnun olur. Evliya fırsatı kaçırmaz:

“Bana ki birkaç karınca bağışladın, hân askeri bozulup ganîmetden bana birkaç kara gözlü ve karınca belli köleler bağışlarsız" dedim.

Bitlis hanı yenilir, yerine Ziyaeddin Han tayin edilir. Bu zat paşaya minnetini Bitlis ahalisinden kadim gelenek uyarınca ayakbastı bedeli olarak toplanan 100 kese guruş, çok sayıda hayvan, on oğlan ve 5 gül endamlı pakize kız ile bukalemun nakışlı bir çadırla ifade eder.

hân-ı cedid Ziyâeddin Hân şehr-i Bitlis'in ahâlîlerine âdet-i kadîmeleri üzre kudûmiyye üç yüz kise mâl cem‘ edüp paşaya kâmil yüz kise hizmet edüp beşer tavla at ve on katâr katır ve on zırıh ve on gulâm ve beş aded pâkîze duhter-i gülendâm ve bir otağ-ı nakş-ı bûkalemûn-ı benâm ve elli şemmâme amber-i hâm verdi. (4.169)

Yolu tekrar Kırım’a düşen Evliya Özi beyi’nin ihsanına nail olur.

Bir gün Özü beği hakîre donanma müjdesiyçün bir kîse guruş ve bir semmûr kafâsı kürk ve iki donluk saya çuka ve iki Rus kölesi ve üç re’s küheylân Sâlihli atları verdi. (5.94)

Yazarımız edindiği kölelerin borsasını özenle takip eder. Özi’den sonra vardığı Kilye’de köleler kaliteli fakat piyasa düşüktür:

Âb [u] havâsı latif olduğundan cevârîleri ve memlûkleri gâyet dûledâr ve mûledâr câriyelerî ve mahbûb köleleri olur kim ekserîyyâ bâzârlannda bey‘ [ü] şirâ olunan kul kısmıdır kim yigirmi otuz güruşa a’lâ köle verirler. Halkı ekserîyyâ bâzergân ve esircilerdir. (5.115)

Hıristiyan olan (fakat Tatarca konuşan) Boğdan Beyi, beyliğe sahip olabilmek için üç bin kese harcamış, fakat bir türlü tahta oturamamıştır. Osmanlı ordusu galip gelirse Hazreti Peygambere iman getirip Müslüman olma sözü verir.  

Hakîr eyitdim: "Ey imdi beğim, gam yeme. Mu‘cizât-ı Muhammedü'l-Mustafâ berekâtıyla taht u raht ve baht-ı Boğdan şenindir" dedim. Beğ eyitdi: "Eğer eyle olursa sana Evliyâ Çelebi beş kise ve beş at ve beş köle ve beş yüz altun ve niçe ihsân ü in'âmlar edem" deyü va‘de-i kerimler eyledi. (5.175)

Estergon seferi sırasında Evliya iki sepet giysisi ile yeni edindiği iki Macar kölesini Ciğerdelen Kalesi kumandanına emanet eder:

Ol ân iki sepet esbâbım ve iki re’s yeni ihsân olunan Macar kölelerimi ve niçe bâr-ı sakîllerimi karındaşlığımız olan Ciğerdelen dizdârına Allâh emâneti koyup...” (6.174)

Macar harbinde Evliya ölüm tehlikesi atlatır, mucize kabilinden kurtulur, gulamlarını ve eşyasını kaybeder. Fakat Osmanlı ordusundaki velinimetleri Evliya’nın acınacak halini duyup kayıplarını telafi ederler. O hengamede kaçan iki gulamı da üç gün sonra bulunup, Allah’a hamd olsun, kendisine iade edilir.

Ba‘dehu Âl-i Osmân ordusunda niçe veliyyi ni‘am efendilerimiz ahvâl-i perîşânımızı istimâ’ edüp bu hakîre beş yerden beş re’s küheylân atlar ve üç aded Macar esiri gulâmlar hedâyâlar ile niçe gûne ihsân u in‘âmlar geldi. Hikmet-i Hudâ üçüncü günde mukaddemâ ceng etdiğimiz mahalde firâr eden kölelerimizin ikisi dahi atları ve bisâtlarıyla Gürci Mehemmed Paşa kethudâsından geldiler. Hamd-i Hudâ memâliklerimize yeniden mâlik gibi olduk. (6.218)

Hırvatistan seferinde İbrahim Kethüda’ya emanetlerini ulaştıran Evliya bu kez en iyi cinsinden bir Frenk köle ile bir Hersek atı edinir:

hakîr[e] dahi bir pençe-i âfitâb Fireng kölesiyle bir Hersek atı hedâyâ verüp "Safâ geldin Evliyâm" deyü vatan-ı aslîsi olan Hersek diyârı ahvâllerin su’âl edüp... (6.310)

İstolni Belgrad (şimdi Szekesfehervár) yakınında Evliya talih eseri iki Macar esir ele geçirir. Biri yüzbaşı, biri de Semmartin kumandanının oğludur. Pazarlıkta yüzbaşıya bin thaler (dolar) kumandanın oğluna beş bin guruş değer biçilir. Dostları “ucuza verme” diye işaret etseler de, Evliya’nın ağzından beş bin rakamı bir kere çıktığı için utanır, geri adım atamaz.

hamd-i Hudâ yüzbaşı kâfiri bin aded talar guruşa ve Semartin kapudanının oğlunu beş bin guruşa kesişdiğimizde karşudan bir yârân kâ’il olma işâreti etdi, ammâ ben de bildim on bin guruş eder kâfir idi. Lâkin mâ-beyninde Hacı Paşa olduğundan hicâb edüp beş bin guruşa rızâ verdim ve keferelerin atların ve silâhların ve sâ’ir mâl-ı ganâ’imlerin isteyüp atlar içün dahi cümle bin Sivilye guruş verdiler ve yedi nefer gulâmlarıma da beş yüz guruş verdiler. Cümle yedi bin yedi yüz guruşu alup esîrleri Hacı Mustafa Paşa'ya teslîm edüp... (7.48)

Tataristan’da Kırım Hanı “hakîre beş köle ve beş yorga at biri raht-ı tahtıyla ve bir semmûr ton-ı çekman ve hüddâmlarıma da birer at ve onar altun ve birer çuka kumaş ihsân” eyler. (7.214)

Çerkeslerdeki kaçgöç yokluğu Evliya’yı hayrete düşürür. Özgür kızlara el uzatmak gerçi tehlikelidir, ancak kız ve oğlan kölelerde sorun yoktur:

Evlâd-ı ehl ü iyâllerin senden sakınmayup yüzleri ve gözleri açık sana hizmet ederler. Ve nûr-dîde kızları seni bitleyüp döşeğin bırağup hizmet ederler, ammâ bir fi‘l-i şenî‘ edem diyen âdemi evden kovarlar yâhûd katl ederler. Ammâ şılga nâm köle kızları ve oğulları anlara el uzadanlara bir nesne demezler... (7.276)

Çerkes beğlerinden Hatukay beği Kırım Hanını ağırlarken, Evliya da onun cömertliğinden nasibini alır, nâ-resîde (ergenliğe varmamış) bir oğlan edinir:

hâna ziyâfetler ve mahbûb köleler ve mahbûbe kızlar hedâyâ verilüp gulâm-ı nâ-resîdenin biri bu hakîre ihsân olundu. (7.279)

Trakya’daki Ferecik’te Evliya’nın bir kölesi kaçar. Mel’un adam bir haftada zor bulunur. ‘Evliya kırbacının kerametini’ görür.

Hikmet-i Hudâ bu kasabada bir kölem firâr edüp yer yarıldı yere geçdi. Âhır-ı kâr hemân tarfetü'l-ayn içre cân başıma sıçrayup atlarıma süvâr olup tekrâr Menzil-i Ferecik'e gelüp kadıdan mürâsele ve mahzarlar alup kâmil bir hafta Ferecik kazâsı ve kurâsında şimâle ve cenuba ve şarka ve garba gezüp tâ Sıçanlı dağların ve yolları ve bellerine varınca geşt [ü] güzâr edüp hamd-î Hudâ mel’ûn köle destime girüp pây-beste ve dil-haste edüp yine tekrâr menzil-i Ferecik'de oğlana bir eyi kırbaç-ı Evliyâ kerâmetin gösterüp... (8.34)

Gümülcine’de Evliya’nın misafir olduğu evin Çingene oğlanı Evliya’nın kölesiyle birlikte ortadan kaybolur. Bir miktar da altın çaldıkları anlaşılır. Kadı ve şehir emini seferber edilir, dellallar çıkarılır. Köleyi bulana elli guruş ikramiye vaadedilir. Sonuçta kaçaklar Kavala’da yakalanır. Evliya’nın gulamına 200 değnek vurulur. Çingene asılır. (8.49)

Vodina ile Siros bölgesinde – Selanik yakınında şimdiki Edessa ve Serres – ekseriya köleler Cezayirli ve Tunuslu tüccarların getirdiği “deve dudaklı kara Arablar”dır. Arap kölelere bu yörede ‘çelebi’ denir. Köle işlerini bir zenci Arab beği yönetir.

“Ammâ bir âdem kölesini döğmeğe kâdir değildir. Hemân Arabın biri kabâhat etse anların mâbeyninde hasîb [ü] nesîb bir zengî Arab beği vardır, ana varup Arabından şikâyet edüp, "Benim çelebim şöyle kabâhat etdi" deyü çelebi diyerek kovlarsın, beğ dahi bir çavuş gönderüp senin çelebi Arabını senin gözün önünde yıkup beş yüz, altı yüz yâhûd cürmüne göre bin kırbaç ururken ricâ edüp "Halâs etdim" desen ricân geçmeyüp "Elbette çelebiye bin kırbacı uruculardandır. Ölürse sana bir Arab alıverir" [derler]” (8.83)

Evliya aynı öyküyü Peloponnes’teki Modon ve Koron için de anlatır. Bu kentlerde “Kara Arab cevârîler ve Zengî Arab köleler cihânı dutmuşdur.” (8.150) Bir kabahat işlediklerinde veya verilen işi yapmadıklarında, çirkin yüzü abus görünümlü deve dudaklı Arap beğine başvurulur:

zişt-rûy abûsu'l-vech şütür-leb bir kara Arab beğleri vardır. Ana varup, "Bizim çelebi hidmet-i der-uhdesin edâ etmedi" deyü şikâyet edersin... gelüp çelebi Arabını götürüp dîvân eder. Bir seni ve bir köleni söyledüp eğer cürm kölende olup ac u zâc u uryân değilse, "Niçün edâ-yı hidmet etmezsin?" deyü bin, iki bin, üç bin deyenek ve kırbaç ve fil sikin götüne urup leş gibi bırağır. Eğer Arabın ölürse yerine bir gayri köle verir.

Peloponnes’in güneyindeki Manya (Mani) yarımadası daha önce devlete boyun eğmemiş isyancı yatağı iken Osmanlı askerince feth edilip yatıştırılmıştır. Evliya buranın vergi tahririni üstlenir, usulü veçhile ödüllendirilir. Kurâ “köyler” demek.

Manya vilâyetinin yetmiş yedi pâre kurâların mâ-vaka‘ı üzre kefere başına harâclar ve köylerinin cümle evlerin tahrîr etdiğim defterleri Alî Paşa'ya verüp hakîre bir hil’at-i fâhire geydirip bir Manya kölesi ve iki aded Manya kızları ve bir küheylân at ve üç yüz Frengî altun ve üç yüz guruş dahi, hüddâmlarıma birer çuka ve birer kumâşlar ile ihsân u in'âmlar edüp...

Batı Yunanistan’daki Vonitsa’da Evliya’nın adamları dört kaçak köle yakalar. Bunların sahiplerini öldürüp kaçtıkları anlaşılır. İfadelerine göre adam her gece içip bunlara tecavüz ettiği için canlarından bezmişlerdir. Şer’an yargılanıp layık oldukları cezaya çarptırılırlar. (‘İf’âl babı sıygasına çekmek’ akademik bir espri, kısaca “geçirmek” anlamında. Mest-i müdâm “sürekli sarhoş”. Axır-i kâr “en sonunda”. Kasap Cömert köçekleri kimdir, bilemedim.)

Bunda kanlı köleleri mahkeme-i şer’-i Resûl-i mübîne götürüp, bunları cümle birer birer söyledüp, dördünün dahi kelimâtları birbirlerine mutâbık olup, "Ağamız dâ’imâ mest-i müdâm olup her gece bizi if’âl bâbı sîgasına çeküp bed-mest olduğundan cânımızdan ve başımızdan geçüp âhır-ı kâr gece katl edüp, firâr edüp, bu Evliyâ Ağa bizi dutup bu mahalle getirdi. Emr şer’in" deyüp, izn-i şer’ ile hakîrin gulâmları Kassâb Cömerd köçekleri gibi bu kâtillerin dördün dahi kılıç ile kıyma kıyma edüp katl etdiler. (8.279)

Arnavutluk’un Porgonat nahiyesi “gayet sarp ve dağıstan ve çengelistan yerler” olup, elli köyden oluşan yerel halk devlete asidir. Evliya ve ekibi buradan geçerken yollarına çıkan “Porgonat haramilerinden” ikisinin kellesini almayı başarırlar. Kellelerle birlikte Belgrad-ı Avlonya (Gjirokastër?) kalesine varışları coşkulu gösterilere sebep olur. Hüddam demek “hizmetçiler”. Şahî çelenk nedir bilmiyorum ama gösterişli bir şey olmalı.

...nâdîler nidâ edüp getirdiğimiz kelleler içün hakîrin başına bir çeleng-i şâhî takup ve bir hil’at-i fâhire geydirüp fermân-ı serdâr getirdiğimiz içün bir kîse guruş ve bir at ve bir köle ve hüddâmlarıma onar altun ve birer çuka kumâş ihsân edüp konağımızda bir hafta safâlar edüp niçe sarâylarda dahi zevkler etdik.

Makedonya’daki Strumica kenti yakınında Dolyan Panayırı denilen yer köle pazarlarıyla meşhurdur. Beyaz köle pazarıyla kara zenci köle pazarı ayrıdır. Bey’ u şirâ “alım satım” demek. İbn-i Adem tabii “insanoğlu”.

Ve İbn-i âdem bâzârı olup niçe bin pençe-i âfitâb mehtâb mahbûb ve mahbûbe kızlar ve oğlanlar bey’ u şirâ olunur. Ve Kara Zengî Arablar bâzârı başka durup hemân kırk elli bin âdemler gelüp kara Arablar alırlar, zîrâ bu diyârda karalar ve karılar gâyet makbûl kölelerdir. (8.337)




 

Monday, June 15, 2020

Hain Abdül memleketi nasıl Ermenilere sattı

Sosyal medyada gene bir ahmak-aldatan listesi dolaştırmışlar. Meğer Abdülhamit’in bütün kadrosu gavur değil miymiş? Millet önyargılarının bir kez daha teyidinden mutlu; kimi Ulu Hakan’ın ‘hoşgörüsünü’ över, kimi bak işte gör, hiç de yerli ve milli değilmiş havalarında. Milli cehalet skoru gene rekor peşinde.
Bakıyoruz kimmiş gerçekler aleminde Abdülhamit Han’ın kadrosu.

Yönetimin başı sadrazamlar, 16 adet. On üçü doğma büyüme Türk, yani anadili Türkçe olan Anadolu ve Rumeli Müslümanlarından (Mütercim Rüşdü, Midhat, Ahmet Vefik, Sadık, Safvet, Arifî, Said, Nureddin, Kâmil, Cevat, Halil Rıfat, Hüseyin Hilmi, Tevfik Paşalar). Aralarında Fırat’ın doğusundan gelen yok. Arap da yok. Biri (Avlonyalı Ferid Paşa) Arnavut ama en az diğerleri kadar Türkleşmiş. İkisi kölelikten gelme, Tunuslu Hayreddin Paşa Çerkes kökenli, İbrahim Edhem Paşa Sakızlı Rum, ikisi de küçük yaşta İstanbul’a getirilip Türk edilmişler, devlet hizmetinde yetiştirilmişler. İkisinin de torunları (Sedad Hakkı Eldem, Cemal Reşit Rey, Zeynep Tunuslu) Cumhuriyet Türkiye’sinin önde gelen seçkinlerindendir.
Şeyhülislamlar altı tane. Hepsi kuşaktan kuşağa sürdürülen Osmanlı ulema aristokrasisine mensup; dedeleri, amcaları, beşinci kuşak ataları da şeyhülislam. Birinin memleketi Çorum Mecitözü, biri Bodrumlu, biri Gürcü kökenli ama üç kuşaktan beri İstanbul ileri gelenlerinden. Öbür üçü İstanbul’un yerlisi.
Seraskerler, yani ordu başkomutanları: İlk başta Hüseyin Avni Paşa, Ispartalı; sonra Redif Paşa, Bursalı; Ahmet Muhtar Paşa, o da Bursalı; sonra yirmi sene boyunca askerin değişmez başı Rıza Paşa, İstanbul yerlisi. Hepsi Türk. Yani Devlet’in dininin, dilinin, kimliğinin ve ideolojisinin temsilcileri.
Dahiliye ve Maliye Nazırlarının ayrıntılı biyografilerine bakmaya üşendim, ama hepsinin Türk olduğu malum; zaten birçoğu sadrazamlığa devam etmiş. O devirde büyük nüfuz kazanan Saray başkatiplerinden Tahsin Paşa köklü bir İstanbullu Türk ailesinden; ancak İzzet Holo Paşa istisnaen Suriyeli (Müslüman) Araptır. Suriyeliliği göze batmış; şiddetli eleştirilere maruz kalmış, padişah devrilince yurt dışına kaçmaya mecbur olmuştur.
On adet Hariciye Nazırından sekizi Türktür. Safvet Paşa aslen Sürmeneli, Hürriyet gazetesi kurucusu sedat Simavinin dedesi. Asım Mehmet Paşa ile Arifi Paşanın babaları da önceki Hariciye nazırları. Said Halim Paşa Türk ve Arnavut kökenli olan Mısır hıdiv ailesine mensup. Turhan Paşa Türk akıncıları soyundan olmakla övünen Arnavutlardan; sonradan bağımsız Arnavutluk başbakanlığı da yapmış. Yine Arnavut kökenli olan Abidin Paşa, ressam Abidin Dino’nun ve Türk modernleşmesinin fikir öncülerinden Celal Nuri İleri’nin dedesi. Tevfik Paşa Kırım’ın han sülalesinden; yüz yıldan beri İstanbul’a yerleşik bir aileye mensup.
Devletin asli iktidar organlarından biri olan Hariciye Nezaretine sadece iki gayrimüslim getirilmiş: bir, Aleksandr Karatodori Paşa (Aralık 1878-Temmuz 1879, yedi ay), iki, İoannis Savvas Paşa (Ekim 1879-Haziran 1880, sekiz ay). Onların neden bu göreve getirildiğini kavradığınız zaman bütün tablo netleşir. Hatta son iki yüz yılın Türkiye tarihi pırıl pırıl olur. 1878’de Osmanlı devleti Rusya karşısında hezimete uğrayıp alayı vala ile çökmüştür. Avrupalıların desteğiyle Berlin Konferansında yeniden diriltilmesi gerekmiştir. Berlin’de berbat koşullarla bir antlaşma imzalanması lazımdır. İşte o pis işi yapması için, gerekirse satılıp “hain” ilan edilebilecek bir gayrimüslim maşa gerekmektedir. Karatodori görevlendirilir. İmzalar. Birkaç ay sonra “beni bu işten affedin” diyerek istifasını verir, güzel bir sürgün yeri olduğu için Samos’a Bey/Prens tayin edilir. Yerine üç aylığına eski Maarif Nazırlarından, modern Türk Milli Eğitim sisteminin kurucusu Safvet Paşa (sonradan sadrazam olan) getirilir. Fakat bu esnada Avrupalılarla pazarlık devam etmektedir. Devlet maliyesi batıktır. İdare ve ordu reformu için Batılıların desteği lazımdır. Abdülhamit’in iktidarı sallantıdadır. Bu sefer Galatasaray lisesi müdürlerinden, saygın bir İslam hukuku alimi olan Savvas Paşa göreve çağrılır. Bakanlık kadrosuna hakim olamayacağı anlaşılınca birkaç ay sonra azledilir. Girit’e vali olur.
Devletin dümenini tutmak anlamına gelebilecek olan görevlerde başkaca da gayrimüslim istihdam edilmez.
*
Bu durum normal midir? Yani, madem burası Türk devleti yöneticilerin de Türk olması eşyanın tabiatına uygun değil midir?
Ufak ayrıntı: 1878 itibariyle Osmanlı devletinin nüfusunun tam olarak yüzde kırkı gayrimüslimdir. Üstelik önceki yüzyılların aksine, bu nüfus gerek eğitim, gerek profesyonel tecrübe, gerekse ekonomik güç açılarından Müslimlerle arayı açmaya başlamıştır. Memleketin gazeteleri, iyi okulları, bilimsel kuruluşları, ipekböceği atölyeleri, hastaneleri, postaneleri onlar sayesinde yürümektedir. Ve fakat İslam hukuku gereğince başkalarına emir verebilecek konumda bulunmaları, yeni kilise inşa etmeleri, sarı pabuç giymeleri, ata binmeleri, silah taşımaları, mahkemede Müslümana karşı tanıklık etmeleri yasaktır.
1856’da Osmanlı devleti Avrupalıların şiddetli baskısı altında Islahat Fermanını kabul ederek, gayrimüslim tebaasına devlette eşit fırsat kapıları açmayı vaadetmiştir. Peşinden askeriyede veteriner sınıfından birkaç Rum ve Ermeniyi paşalığa terfi ettirmiş, zararsız bakanlıklardan Nafıa ile Posta Telegraf ve Maden nezaretlerine gavurdan nazır atamıştır. Bunlar göstermelik işlerdir. AB’ye hoş görünmek için çıkarılan Yargı Reform Paketlerini hatırlıyor musunuz? İşte öyle.
Sonra tabii “biz ne yaptık, Devletten başka neyimiz var bizim, paylaşılır mı hiç” deyip pişman olmuşlar. Götü kalkan Ermeniyle Rumu bir güzel kesmişler.  
Alo, Etyen, orada mısın?

Ulu Hakan yaşıyor

Abdülhamit ve Abdülhamid’lerden net nüfus bilgisi sahibi olduklarımız 6228 kişi. Bunlardan 4109’u – yani %65,9 – büyük ekseriyetle Kürt nüfusa sahip olan 15 ilde kayıtlı. Mardin 959 kişiyle başı çekiyor. Sonra Diyarbakır, Şırnak, Batman, Bingöl ve Urfa. Erzurum’daki 331 örneğin büyük kısmı Hınıs, Tekman, Çat gibi güney ilçelerinde olduğu için Erzurum’u da toplama dahil ettim. Kars, Gaziantep, Maraş, Malatya gibi etnik açıdan karışık illeri saymadım. Ama onlarda da ilçelere baktığımız zaman karşımıza Digor-Kağızman, Nizip, Elbistan, Pütürge gibi Kürt ağırlıklı yerler çıkıyor.
Batı illerinde kayıtlı olanların da epeyce bir kısmı doğu doğumlular. Mesela İzmirli 43 Abdülhamit’in en az 15 kadarı Midyat, Savur, Ağrı, Hınıs doğumlu. Balıkesir nüfusuna kayıtlı 19 örneğin yarısı doğulu. Hepsini toplasak Abdülhamit nüfusunun %75 kadarı Kürttür diyebiliriz tahminimce.
İkinci yoğunluk alanı Hatay’ın güney ilçeleri – Antakya, Altınözü, Reyhanlı, Kumlu. Buraları yoğunlukla Araptır. Samandağı’nda oran doğal olarak düşük, çünkü Aleviler Abdülhamit’ten hazzetmezler. Tunceli’de de sayı 4, dördü de Çemişgezekli. Sünni olmalı.
Üçüncü alan enteresan. Rize’nin Ardeşen ve Pazar ilçeleri; biraz daha düşük oranda Artvin’de Hopa, Arhavi, Fındıklı, Borçka. Yani Lazistan.
Dördüncü yoğunlaşma Sakarya ve Düzce. Köy bazında bakabildiklerim Çerkes görünüyor. Fakat tam emin olamıyorum. Kayseri’dekilerin çoğu Pınarbaşı ve Sarız’da olduğuna göre Çerkeslerde sevilen bir isim olmalı sanki.
Batı illerindeki Abdülhamitler arasında çokça Kosova ve Priştine doğumlular var. Yani Arnavut.
Kıssadan hisse
Abdülhamit adı Cumhuriyet’in antitezi olarak düşünülebilir. Evladına bu ismi veriyorsan siyasi bir tavır alıyorsun, TC’ye (ve İ-T’ye) “hayır” diyorsun.
Kürtler, Araplar, Lazlar, Çerkesler ve Arnavutlar Cumhuriyet’i pek benimsememişler anlaşılan. Acaba neden?