Monday, May 31, 2021

Söyle Sevan Hocam, memleket nasıl düzelir?

Yarın bunlar devrilse, ihtilali yapanlar “patron sen söyle biz yapalım” deyip kapıma dayansa neler derdim? Deneyelim bakalım.

1.      Devlete ve kamuya karşı suçlarda koşulsuz genel af çıkarmalı. (Kişiye ve mala karşı suçlar af kapsamı dışında kalmalıdır. Kanımca kamu malına ve güvenine karşı suçlar da – rüşvet, yolsuzluk, ihaleye fesat... – af kapsamına alınmalıdır. Her koşulda siyasi kan davası döngüsünden kaçınmak gerekir. Bunlar hemen her zaman siyasi amaçlı davalardır. RTE de, henüz hayattaysa, affedilmelidir. Öbür türlüsünün altından memleket sittin sene kalkamaz.)

       2.      31 Aralık 2013 tarihinden sonra AKP hükümetlerinde görev almış kişiler hayat boyu siyasi haklardan mahrum edilmeli. (17-25 Aralık soruşturmalarından sonra hükümetin yanında kalmakta ısrar edenlerin, kamu sorumluluğu taşımaları ahlaken sakıncalı kişiler olduğu varsayılmalıdır. Bundan öte cezalar tehlikeli sonuçlar doğurur; kaçınmalıdır.)

       3.      Cumhurbaşkanlığı sistemi güçlendirilerek korunmalı, ancak herhangi birinin 7-8 yılı aşkın süre görevde kalması kesinlikle önlenmeli. Kendisi ve aile mensupları sonraki hükümette herhangi bir unvanla görev alamamalı. Sonraki İKİ dönemde kendisi, aile mensupları ve müstahdemleri aday olamamalı. (Parlamenter sistemlerin çağı geçmiştir. Birkaç yüz tane işe yaramaz taşra avukatının devasalaşmış bürokrasileri kontrol etmesi fikri geçmiş yüzyılların hayalidir. Uygulamada siyasi partileri kemikleştirmekten ve devleti tümüyle bürokrasilere teslim etmekten başka sonuç doğurmaz.)

       4.      Kamu görevlileri ve kamu görevine aday kişilerin İslam dinine her türlü atıf ve övgüsü cürüm sayılmalı. Suçu mükerreren işleyen kişiler – belki sadece “yetkili” kişiler – her türlü kamu görevinden yasaklanmalı. (Örgütlü suç tanımlamaya, parti kapatma vb. tedbirlere gerek yoktur. Pratikte İslam dışında dinlerin övülmesini önlemeye de gerek yoktur. Kamu görevlisi veya görevli adayı olmayanlar, istedikleri dini istedikleri şekil ve ölçekte övebilirler.)

       5.      Kamuya ait imam hatip okulları kapatılmalı. (Özel okullar serbest olmalı, hatta teşvik edilmelidir.)

       6.      Hoparlörle ezan okuma ve diğer dini propaganda yasaklanmalı. (Doğal sesle okuma serbest olmalıdır).

       7.      Atatürk’ün şahsı ve “ilkelerine” her türlü atıf anayasadan ve yasalardan kaldırılmalı, kamu eğitimi müfredatından ayıklanmalı, devlet dairelerinde Atatürk ve diğer tartışmalı siyasi figürlerin resimlerinin asılması yasaklanmalı. (Devletin resmi dini olmadığı gibi resmi ideolojisi de olmamalıdır; Atatürk tapkısının doğal refleksle karşıtını ürettiği göz önüne alınmalıdır. Özel okullara belli serbestlikler tanınabilir.)

       8.      Türkçenin yanısıra herhangi bir dilde yaygın/örgün eğitim verme kararı yerel yönetimlere bırakılmalı. (Devlet her türlü yerel ve bölgesel dilde eğitim imkanlarının geliştirilmesi için gereken tedbirleri – araştırma, eğitim malzemesi, fakülte vb. – alır.)

       9.      Eğitimde İngilizce seferberliği başlatılmalı. (Zihinlerin ve kariyerlerin dünyaya açılması için şarttır). Ortalama her okula bir öğretmen düşecek şekilde yabancı öğretmen istihdamı sağlanmalı. (Yabancı öğretmen alımında Batılılar kadar Afrika, Asya ve Karayip ülkelerinden gelenler göz önüne alınmalıdır.)

       10.   Yargıda TC vatandaşı olmayan kişilerin uzun süreli sözleşme bazında görev alabilmesi sağlanmalı. (Mevcut sistem tamamen çürümüştür; başka türlü yargıya güvenin sağlanması imkansız görünüyor.)


Gel birader bir berber dükkanı

Avusturya'nın Linz kentinde İrani diller üzerinde çalışan arkadaşımız Umut Akkoç ekteki tabloyu gönderip fikrimi sormuş. Hemen paylaşıp birkaç not ekleyeyim:

1.    Teorik bir dil olan Hintavrupa anadilinde sözcüğün aslı *bhréh2tēr olarak inşa ediliyor. Sebebine gelince:

A.   Soluklu (aspirated) ötümlü ünsüzler bh dh gh sadece modern Hint dillerinde korunan bir ses türü. Hintavrupacada var olduklarını ve soluksuz b g d 'den AYRI bir sesi temsil ettiklerini varsayıyoruz. Çünkü Eski İrlandaca daima b d g, Litvanca daima b d j, Eski Farsça daima b d d, Eski Slavca daima b d z, Hititçe daima p t k olarak temsil edilen seslerin, mesela Latincede BAZI KELİMELERDE b d g BAZILARINDA ise f f h olarak realize edilmesini başka türlü açıklayamıyoruz. Üstelik, ki esas fevkalade olan bu, Latincede b d g olan sesler Eski Hint (Sanskrit) dilinde de daima b d g, buna karşılık f f h olanlar bh gh dh olarak gerçekleşmişler. Eski Yunancada ilk grup b d g, ikinci grup ph th kh, Germencede bir tuhaf çapraz dönüşümle ilk grup p t k, ikinci grup b d g olarak karşımıza çıkıyor.

Özetle, madem ki İrlandacası brathair ama Latincesi frāter, Yunancası phráter, Germencesi brōthr, Sanskritçesi bhrātr, DEMEK Kİ ilk ses düz b değil bh olmalı.

B.   Eski Hint ve İran dillerinin temel bir özelliği, diğer tüm HA dillerinde e olan sesin arkaya doğru kayarak a’ya dönüşmesidir. Vurgulu é Hint ve İran dillerinde uzun ā halini alır. Sorun yok.

C.   h2 olarak gösterilen ses, F. de Saussure’ün 1879’da hipotez olarak ortaya attığı ve sonradan dilbilim araştırmalarında adeta bir devrime yol açan gırtlak seslerinin (laryngaeals) ikincisidir. Çok erken bir tarihte Hintavrupa dillerinden düşmüş, fakat bitişik ünlünün birçok koşulda a’ya dönüşmesine yol açmıştır. Bu yüzden, mesela Latince ve Germencede normal koşullarda e olması gereken ses, tıpkı Hint ve İran dillerindeki gibi a rengini kazanmıştır. Freter değil frater, brēthr değil brāthr fakat brethren.

2.    Eski Farsça ve Avesta dillerinde aynı sözcük, brātär kullanılıyor. Eski Farsça Milattan önce Pers krallarının (Keyani şahların) kullandığı yazıt dili. Avesta Zerdüşt kutsal metinlerinin dili, ne zaman nerede şekil aldığı pek bilinmiyor, bin yılı aşkın sözlü olarak aktarıldıktan sonra MS 5. yüzyılda ilk kez yazıya dökülmüş. İkisi farklı diller, ama büyük benzerlikler var.

3.    Sasani krallığının (MS 3.-7. yy) dili olan Pehlevice ile ondan önceki dönemde İran’a hakim olanların dili olan Partçada gayet tipik bir şekilde iki ünlü arasına gelen ötümsüz ünsüz ötümlüleşmiş, yani t iken d olmuş. İlaveten şöyle bir durum var. Kelimenin her türlü çekimli biçiminde kök biçimi brādär, fakat yalın (nominatif) halde son hece düşüp geriye brād kalıyor.
Bugünkü Orta Asya cumhuriyetleri ile Afganistan’ın MS 1. binyıldaki egemen dilleri olan Baktria dili (Belh yöresi), Soğdca (Semerkand yöresi) ve Hotan Sakacasında (Kaşgar yöresi) ilk seste sızıcılaşma başlamış; b ile w arası bir sesi simgeleyen β harfini o yüzden kullanıyoruz.

4.    Modern Batı İrani diller genellikle Batı Orta İrancadaki nominatif biçimden yürümüşler. O yüzden Beluci dilinde barāt, Gorani’de bë, Kurmanci Kürtçesinde, Zazacada ve İran’ın Luristan bölgesinde bir tür Kürt dili olan Leki’de bırā görüyoruz. Hazar Denizi kıyısında konuşulan Gilaki ve Mazenderani dillerindeki bǝrār biçiminin analizi tam nedir bilmiyorum. Modern Fars dili sözcüğün kök biçimini tercih etmiş, her zaman yaptığı gibi ön çift ünsüzün arasına dolgu sesi eklemiş. Klasik dildeki birādär yerine güncel kullanımda barādär tercih ediliyor.

5.    Osetçe, Paşto ve Afganistan-Tacikistan dağlarının irili ufaklı kavimleri Doğu Orta İranca βrād(ar) biçiminin türevlerini kullanıyor. Afganistan’ın egemen halk dili olan Paştun dilinde wrōr, Munci ve Yidğa dillerinde vrāi, Şuğni-Ruşeni dilinde virōd, Vakhi dilinde vrūt, Yağnobi dilinde virōt, Yazgulami dilinde vrëd deniyormuş, böylece öğrenmiş oluyoruz. Kafkas dağlarında izole yaşayan Osetler büsbütün başka yola sapmış, baştaki çift ünsüzü metateze uğratıp başına telafi ünlüsü eklemişler, ärvād biçimini elde etmişler.

Latince frater Fransızcada neden frère olmuş, Germence brāthr Anglosaksoncada neden o sesini kazanmış, eski Yüksek Almanca bruoder sözcüğündeki diftong neden modern Almanca u’ya sadeleşip bruder olmuş, eski Slavca bráty biçiminden Çekçe báta ve Sırpça baća nasıl türemiş, başka zaman bakarız.

Wednesday, May 19, 2021

Mezar gezileri

Gürcistan'da üç, Ermenistan'da iki hafta kaldıktan sonra dün gece sağ salim adamıza vardık.


Mezarlık gezmek bizde tutku oldu. Bir topluluğun antropolojik haritasını çıkarmanın en kestirme yolu olmalı. Canlı insanların kaçına gidip, kimsin, kimlerdensin, deden ninen nece konuşurdu, adını hangi dinin alfabesine göre yazmak istersin diye sorabilirsin? Sorsan kaçından dürüst cevap alırsın? Ölüler bu açıdan daha konuşkan. Hele bu memleketlerde mezarlıklar yabana atılacak yerler değil. Çoğu ufak çaplı birer yerel müze. Taşlar sanat eseri. En ücra köyde bile şaşılacak kadar başarılı birkaç anıt-heykel mutlaka var. O yoksa merhumun yakışıklı bir fotoğrafını taşa işlemişler, toplumsal itibar simgelerini özenle eklemişler (savaş madalyası, parti beratı, Aziz Filanca haçı, müzisyen sazı, terzi makası...). Dil ve alfabe seçimi ayrı bir hikaye: Bir ailenin üç kuşağının üç ayrı dilde yazdığını fark edince tarihten bir yaprak okumuş kadar oluyorsun.

Karapapak

Artenis (Tazekend) Karapapak mezarlığı

Ermenistan’ın en kuzeybatı köşesindeki Arpi Gölünün etrafındaki köyleri gezdik. İki bin küsur rakımda baş döndürücü güzellikte bir yayla, tezek kokulu eski zaman köyleri, yollar berbat, nüfus az, fakirlik ve terk edilmişlik ağır bir yara gibi sızlıyor. İlk dört beş köyde farkına varmadık, sonra Artenis adı verilen köyde uyandık. Mezarlıklar İslam mezarlığı. Uzaktan Ermeni haçkarlarına benzeyen ama biraz dikkatli bakınca farkı anlaşılan taşları var. 1960’lara dek Arap yazısıyla yazmışlar, sonra belki hoca ölmüş, yazılar eciş bücüş bir hal almış, bilen kalmayınca Rus yazısına dönmüşler. 1991’de ölümlerin ardı kesilmiş. Son bir tanesi 1995 tarihli, doksan küsur yaşında bir ihtiyar, herhalde sürgüne mecali kalmamış olacak.

Hasan Ğızı Yasemen Mustafiyeva -
"Ana senin südünün nuru gözlerimizdedir,
sen toprağda yatsanda...

Aradık, öğrendik. Şimdiki Amasia ilçesini oluşturan bölge, Gümrü’nün kuzeyi, Ahılkelek-Gümrü karayolunun doğusu, 1878’e dek Osmanlı toprağıymış. 1828’de Tiflis ve Erivan illeri Rus yönetimine girince karşılıklı büyük tehcir yaşanmış. Tiflis’e bağlı Borçalı kazası Türklerinin bir kısmı sınırı geçip Akbaba adı verilen bu alana göçmüş. 1878’de burası da Ruslara geçince halkın bir bölüğü ikinci kez yerini yurdunu terkedip Erzurum vilayetine taşınmış, ama çoğunluk galiba yerinde kalmış. Eski Rus haritalarında Akbaba Kars oblast’ına bağlı görünüyor, dolayısıyla mantıken buranın 1918 Brest Litovsk antlaşmasıyla Türkiye’ye terk edilmiş olması lazım. (Mamafih bu bilgiden emin değilim.) 1919-20 kışında Ermenistan ordusuyla yerel Türklerin Şura hükümeti arasında yoğun çatışmalar olmuş, birkaç köyde Ermeni tarafı epey sivil katliamına girişmiş (günün askeri raporlarını buldum okudum, doğru olmalı). Sanırım bu yüzden 1921 antlaşmalarında ilçenin büyük bölümü Ermenistan'a bırakılmış. Sadece şimdi Akyaka ilçesinin kuzey kesimini oluşturan altı köy Türkiye’ye geçmiş.

1991’de Birinci Karabağ Savaşı münasebetiyle Türk köyleri boşaltılmış. Resmi anlatı buradaki “Azerbaycanlıların” Azerbaycan’a gönderildiğini söylüyor. Halbuki Azeri değiller, buradaki deyimle Terekeme(n), eski Osmanlı terminolojisinde Karapapah denilen ayrı bir zümre. Tahminimce orada da buradaki kadar “yabancı” kalmışlardır.

Rum

Yağdan Rum mezarlığı -
Grigori ve Seda Sarımahmudov

Gürcistan’daki Türkçe konuşan Urumları anlatmıştım. Ermenistan’da da iki köyleri varmış, Stepanavan (eski Celaloğli) kentine bağlı Yağdan ve Koğes adlı yerler (ikinci isim de buradaki yerleşimlerin çoğu gibi Türkçe olmalı, ama çıkaramadım). Yağdan köyünde bahçe duvarından atlayıp mezarlığa girince ilk gözümüze çarpan, köy nüfusunun büyük bölümünü oluşturan Sarimahmudov sülalesi, yanında Amirov’lar, Arziev’ler, Rusoğlu’lar. Ön adlar tipik Rum – Eleni, Elpida, Ksenofon, Dimitri, Mihail; Ortodoks haçı her yerde. Bir taşın altında Aleksandr oğlu Sefil Sefilov. Genellikle Rus yazısı kullanmışlar, ama Ermeni yazısıyla yazılanlar da az değil. Sadece yakın tarihli bir din adamının taşı Yunanca, belki dini kültüre sahip olduğu vurgulanmış. Rumca bilmez Türkçe konuşurlarmış, son devirde ise Ermenice başat hale gelmiş. Sarımahmudov soyadı düşündürücü. Ataları demek ki sadece Türk değil, en azından ismen Müslümanmış. Kim bilir hangi tarihte, bilemediğimiz bir saikle Rum Ortodoks dinine geçmiş harbi Türkler olabilir mi?

Köyün bir bölüğü yakın yıllarda Yunan’a göçmüş, genellikle Batı Trakya’da Türk köyleri yakınına iskân edilmişler. “Kimlerdensin” sorusuna ne cevap verirler, kestirmek güç.

Yezidi

Şebabê Mıho ve Zlfo Mirza
Alagöz/Aragats Dağı’nın baş döndürücü zirvesine karşı bir başka yayla köyü, Alagyaz. Kabirlerin sıra dışı görüntüsü dikkatimizi çekiyor, iki yüz küsur basamağı oflaya puflaya çıkıp Yezidî mezarlığını keşfediyoruz. Burada yazıtların çoğu Kürtçe, birkaçı (özellikle yakın tarihliler) Ermenice. Ama tüm isimler safkan Kürt adı, fotoğraflar da kuşkuya yer bırakmayacak kadar Kürt. Eski taşlarda Rus alfabesi, 1991 sonrasında Ermeni alfabesi tercih edilmiş. Son birkaç yıla ait bir-iki taşa modern Kürt alfabesiyle uzun uzun Kürtçe itibar ve iktidar destanı işlenmiş.

Xuto kızı Surme Broyan
Ermenistan’da irice bir Yezidi-Kürt nüfus bulunuyor; yanılmıyorsam ülkenin sayıca en büyük azınlığı onlar. Hayvancılık konusunda kuvvetli imişler; kaçaxçilik işleri de, rivayete göre, onlardan soruluyor. Maddi durumları iyice olmalı ki, Alagyaz’dan sonraki Rya Taza köyünde bu sene Laleş türbesinin kopyası görünümünde kesme taştan görkemli bir tapınak inşa etmişler.

Alagyaz köyü Yezidi mezarlığı

 

© Copyright: Tüm fotoğraflar İra Tzourou 2021.


*

20 Mayıs ilave

https://www.youtube.com/watch?v=kTSSd9EK644

Akbaba hakkındaki tahminim doğruymuş. 2 Aralık 1920'de Kazım Karabekir ile Ermeni Hükümeti arasında Gümrü'de imzalanan ateşkes antlaşmasında Türkiye Sovyetlerin talebi üzerine Batum ve Acara'yı Gürcistan'a bırakırken karşılığında Ermenistan'ın Surmalu ilçesini (bugünkü Iğdır merkez, Karakoyunlu ve Tuzluca ilçeleri) alır; Nahçivan Azerbaycan'a bırakılır. Ermenistan'ı bu alışverişe razı etmek için, Karabekir Kars iline ait Ağbaba ilçesinin büyük bölümünün Ermenistan'a bırakılmasını kabul eder.

Tuesday, May 4, 2021

Nyasıl bizım urumlux gyaldi buralara

Tsalka 1600 metre rakımda muhteşem bir yayla, biraz Ardahan-Çıldır yaylalarını anımsatıyor. 1828 Osmanlı-Rus savaşı ertesinde Kars, Erzurum ve Trabzon vilayetlerinden kaçan Rumlarla Ermeniler buraya yerleşmiş. 45 adet köyün 28'i düne dek Türkçe dilli Urumların, 13'ü Ermenilerin, üçü de Türklerinmiş. Türklerin ne zaman ve neden geldiğine dair rivayet muhtelif, Müslüman olmuş Rumlardır diyen var. Ermeniler gayet temiz Anadolu Ermenicesi konuşurken Rumlar neden Türkçeyi korumuş, onun da pek bir açıklaması yok.

1990'lı yıllarda büyük açlık ve eziyet çekmişler. Milliyetçi Gürcü çetelerinin ve çetelerin kontrolündeki Gürcü devletinin saldırılarına uğramışlar. O hengamede Yunanistan Urumlara Yunan vatandaşlığı verince halkın yüzde doksan kadarı kalkıp Yunan'a göçmüş. Orada da "Rus dölü" ya da "Türk" diye aşağılandıklarını anlatıyorlar. Son yıllarda dönenler olmuş, ama köyleri gitti gider.

Urumlar gidince eyvah burası Ermenilere kalmasın diye telaşlanan Gürcü devleti terkedilen evleri apar topar kamulaştırmış. Acara'dan gelen Müslüman Gürcülerin yerleşimine açmış. Urum köyleri şimdi metruk, harap, sefil. Bazı evlere Acarlar yerleşmiş, tek tük kalan yaşlı Rumları korkutup sindirmişler, derme çatma camiler yapılmış. Ermeni köyleri halen canlı, Erzurum ovasının bin yıl önceki yaşam tarzını sürdürüyor: davar, peynir, tezek, toprak damlı eski evler, köy çeşmesi, ayazma, vartavar vs.

Bielefeld Üniversitesi ile Atina Üniversitesinin ortaklaşa yürüttükleri Urum dili dokümantasyon projesinin web sitesi şurada: http://projects.turkmas.uoa.gr/urum/

Orada kaydedilen Urumca konuşma dili örneklerinden birini biraz sadeleştirdim. Okul dili 1920'lerden beri Rusça olduğundan 'yüksek kültür' kelimelerinde araya epey Rusça karışıyor.

"Byanya nyaxılettılyar [T: bana nakıl ettiler] birdya kniga [R: kitap] yazdılar qi nyasıl bizım urumlux gyaldi buralara. Yaşierdılyar bizım dyadyalyarımiz dyadyalyarımızın dyadyalyari olaqi 3 4 pokolenie [R: nesil] iryali [T: evveli] bizdyan, Turtsiada [R: Türkiye] yaşierdılar. Orda oldi dyogyuş [T: döğüş] urumlarnan. Soram znaçit [R: efendime söyleyeyim] bizım yari urumlar ğaçtılar Gretsiaya [R: Yunanistan], yari urumlari general Paskeviç varıdi, o gyatırdi bizım geri ğyalan urumlari bu kavkazın torpağınya. Torpağin arqyaş [T: herkes] gyandi aradi neryadya yaxşi olabyulyur. Biryaz soyuğudi burda, çoğ soyuğudi iryaldyan, şindi biryaz dyuzyaldi pogoda [R: iklim] burda. İryalqi qimın [T: evvelki gibi] nyasın iryaldyan soyuğudi elya soyuğ dail. Ğışın çoğ ğar yağierdi, soyuğ olierdi da soram ar kyov [T: her köy] eğıldi. Birınci gettılyar Marneul [G: Marneuli, bir şehir] tyaryafınya, oralar sıcağıdi. Aradılyarda istadılyar yaşialar. Oqi qi yaz oldi çoğ sıcağıdi, bizım xalx daanamadi oyani, çıxti gyaldi bu burai Tsalkayi gyaldılyar dedılyar qi buranın sui eidır, avasi eidır, daği vardır, dyuz erlyari vardır. Başladılar, çyatın yaşierdılyar, fıxara yaşierdılyar, belya boyuq yapılar yoğudi iryaldyan, qyuçyuq yapılar edierdılyar, onnarda da yavaş yavaş yaşierdılyar, malda saxlierdılyar, onyuçyun qi buralar mal eridır, torpaxlar çoğdır, ottağan er çoğdır, aqyanyaq [T: ekenek, ekilecek yer] çoğdır da yaşadılar. Yavaş yavaş ğalxti oqmyat [R: durum, seviye], xalx yaxşi başladi yaşamaya da. Elyada bizım xalx ğaldi buralarda."

Köy isimlerinin hemen hepsi Türkçeymiş: Beşdaş, Daşbaşi, Kuşçılar, Darakovi (Dereköy), Ğızılkilisa, Yeddikilisa, Çiftkilisa, Tiaklisia (Tekkilise), Ayazma, Gumbati, Xaraba, Xaçkovi (Haçköy), Aşkala... Şimdi teker teker Gürcüce resmi adlara kavuşmuşlar. 1828’den önce yaylada yerleşim olmadığına dair tüm kaynaklar mutabık; demek ki köy adları Rum/Ermeni göçünden sonraya ait olmalı. Mülkiyeti birtakım Gürcü beylerine ait meraymış sanırım. Tsalka esasen kasabanın değil yaylanın adı. Gürcüce “ayrı” demekmiş, belki “rezerv” yahut “koru” gibi bir anlamda olmalı. 


https://goo.gl/maps/8zo3xjnj82AfZRE38

Tuesday, April 6, 2021

Montrö kime lazım?

Biden yönetimi iktidarı devraldığı günden başlayarak Ukrayna’da gerilimi sistemli olarak tırmandırdı. Savaşı göze almış görünüyor, ya da o izlenimi vermek istiyor.

Rusya, Ukrayna’nın NATO kontrolüne girmesine kayıtsız kalmayacağını 1991’den beri her vesileyle vurguladı. O yöndeki her teşebbüsü elindeki tüm imkanlarla – savaş dahil – önlemeye kararlı görünüyor. Haksız sayılmaz. Ukrayna’nın çatışmasız düşmana teslim edilmesi, Rus devletinin altından kalkamayacağı bir yenilgi olur.

Olası bir çatışmada Rusya saha avantajına sahiptir. ABD ise bölgede etkili bir müdahale için iki kilit ülkenin, Türkiye ve Almanya’nın işbirliğine muhtaçtır.

Almanya, ABD’nin tehdit düzeyine varan uyarılarına rağmen, Rus doğalgazının deniz yoluyla Almanya’ya ulaşmasını sağlayacak olan Kuzey boru hattı projesini kararlılıkla sürdürdü. Proje tamamlanırsa Ukrayna ekonomik açıdan ölümcül bir darbe yer, belki Rusya’ya teslim olmak zorunda kalabilir. Almanya boru hattı projesinde ısrar etmekle Ukrayna’yı “gözden çıkardığı” izlenimini veriyor. Olası bir çatışmada ABD’nin yanında etkili bir şekilde yer almaktan kaçınabilir. Resmi ve yarı-resmi Alman medyasındaki Ukrayna yanlısı coşkulu beyanlar, gerçek dünyada fazla anlam taşımayabilir.

Karadeniz cephesinde ABD donanması ve hava kuvvetlerinin eli Montreux antlaşması ile bağlı. Antlaşma hükümlerinde göre Türkiye’nin taraf olmadığı bir savaşta üçüncü ülkelerin Karadeniz’e toplam 15.000 ton ve nitelikleri kısıtlı 9 parça gemiden fazlasını sokması yasak. Ocak sonunda ABD, antlaşma hükümlerini uç noktasına kadar zorlayarak Karadeniz’e üç savaş gemisi soktu. Çatışma tırmanma eğilimi gösterirse ABD’nin önünde iki ana seçenek var: ya Türkiye ABD’nin yanında savaşa girmeye zorlanacak, ya da (şüphesiz Türkiye’nin onayıyla) antlaşma göz ardı edilecek. Her iki halde Türkiye’nin olası direncini kırmak için hayli çaba göstermek ve belki istenmeyen tavizler vermek gerekebilir.

Üçüncü yol Türkiye’nin kendi isteğiyle sözleşmeden çekilmesi olabilir. Bu hamle hem ABD’nin elini rahatlatr, hem Türkiye’ye (en azından kısa vadede) savaşta doğrudan taraf olmama şansı tanır. İşin hukukiliği ikincil bir konu. Her halükârda Türkiye cumhurbaşkanı “hukuk tanımaz adam” rolünü başarıyla oynamak suretiyle gerekirse ülke lehine kullanabileceği bir serbestlik sahası yarattı diyebiliriz.

Amirallerin tuhaf bildirisi hükümetin Rusya açısından olumsuz sonuçları olabilecek bir girişiminin önünü kesmeye mi yönelik? Yoksa donanma bünyesinde bir direnç izlenimini vererek hükümetin ABD’ye karşı pazarlık gücünü artırmayı hedefleyen bir blöf mü? Bu soruların cevabını bilmeye şimdilik imkan yok.



Saturday, March 27, 2021

Kapitalizm ne demek?

1. Esnaf cenneti demek.

İstediğin gibi dükkan ve imalathane açabilirsin, işçi tutabilirsin, kimse para kazanmak istedin diye seni ayıplamaz, kazandığın para – vergini ödemek şartıyla – helal malındır, istersen yatırım yapar istersen har vurur harman savurursun. Hür teşebbüs!

Güzel bir şey. Ben bu anlamda kapitalizme kesinlikle taraftarım. Yasaklandığı hallere 1989/91 öncesi Doğu Bloku ülkelerinde bizzat tanık oldum; bir kâbus ve insanlığa karşı suç olduğu kanısına vardım. Yasakladığın zaman, tıpkı uyuşturucu ticaretini yasakladığındaki gibi, devasa boyutlarda bir illegal paralel ekonomiye, dolayısıyla onu bastırmak için dehşetli bir polis devleti teşkilatına mahkum oluyorsun.

Lakin, heyhat, tarif edilen kapitalizm gerçek dünyada yok; bir ideal, bir teori. Bugünkü dünyada ciddi herhangi bir anlamda hiçbir ülkenin ekonomisi böyle işlemiyor.

Bir kere kazandığın para senin değil, devletin. Vergi, sigorta, prim, ceza, harç, faiz, yakıt zammı, elektrik parası kisvesi altında kazandığın paraya devlet el koyuyor, sana da ölmeyecek kadar bir şey bırakıyor: Bir yerde çalışsan alacağın maaşın üstüne belki ufak bir risk primi ekle, o kadar. Devlet birimleriyle – legal veya illegal – tezgah kuranlar hariç, alelade işçi maaşından fazla kazanan kaç küçük girişimci duydunuz?

Vergi işin küçük kısmı. Gerçek dünyaya işletme biraz büyüyünce ayak basarsın. Yapacağın üretimin ve ticaretin her boyutu, en ufak teferruatına kadar, devlet tarafından kontrol altına alınmıştır. Neyi hangi standartlarda üretebileceğin, nasıl adlandıracağın, nasıl paketleyeceğin, paketin üstüne kaç dilde ne yazacağın, hangi koşullarda kaç işçi çalıştıracağın, öğlen yemeğinde ne vereceğin, kaç hela bulunduracağın, bayramda hangi primi ödeyeceğin, kaç kez sağlık kontrolünden geçireceğin, kaç tane park yeri açacağın, kanalizasyona kaç santimlik boru takacağın, hangi mamul için hangi devlet dairesine ne haraç ödeyeceğin, kazandığın parayı nasıl hesaplayıp nasıl kaydedeceğin, hangi bankadan hangi koşullarda kredi alacağın, neyi ne kadar harcayacağın, işi kapattıktan sonra devletin çeşitli birimlerine kaç sene haraç ödemeye devam edeceğin siyasi irade tarafından inceden inceye belirlenmiştir. İlgili mevzuat az gelişmiş ülkelerde on binlerce, gelişmiş olanlarda yüz binlerce sayfadır. En ufak hatanda hayatını kaydırma gücü ellerindedir; arzu ederlerse kullanırlar. Kamu otoritesinin onaylamadığı bir ekonomik faaliyete girişme şansın sıfırdır. Ufaksan neyse, büyürsen göz açtırmazlar. Daha da büyüdükçe karar sürecine katılan kamu birimlerinin sayısı ve kudreti büyür. Devletin bir şubesi olursun. Zuckerberg sanır mısınız ki Amerikan devletinin – daha doğrusu Amerikan devletinin en güçlü birimlerinin – tercihleri dışında şuradan şuraya bir adım atabilsin?

2. İşçiyi sömürmek demek.

Bu ayrı bir tanım. Kelime bu sefer farklı bir manada kullanılıyor. "İşçileri karın tokluğuna çalıştırıp onların emeğiyle üretilen artı değeri cep eden kişiye kapitalist denir." Marx öyle demiş. Bu vicdansızların egemen olduğu ekonomik sisteme de kapitalizm adı verilirmiş.

Bu da itiraz edilecek bir tanım değil bence. Şöyle düşünelim. Ekip halinde çalışıp para kazanıyorsan önünde iki temel seçenek vardır. Ya kazandığın parayı emeği ölçüsünde (Bülent Ecevit'in meşhur ettiği deyimle, hakça) tüm çalışanlara dağıtırsın, herkes memnun olur, yer içer, çocuklarına ayakkabı alır. Sonra tesis eskir, fayanslar dökülür, rakiplerin almış başını giderken teknolojide geri kalırsın, ar-ge’yi boşlarsın. Sonunda batarsın, hep beraber aç kalırsın. Yahut gaddarca milletin boğazından kesersin, her kuruşun hesabını sorarsın, meşhur resimdeki ‘Peşin Satan’ gibi sermayeni büyütmeyi hayatının tek amacı ve tek zevki haline getirirsin, elemanlar senden nefret eder, isyan ederler, tekerine gizlice çomak sokarlar. Gene batarsın. Hep beraber aç kalırsın. İkincisine “sermayeye tapan” anlamında kapitalist deniyor. İlkine sosyalist yahut popülist diyebilirsin, arzun bilir. Anlam farkı yoktur.

Çok belli bir şey ki tarihte az ya da çok başarılı olmuş her işletme ve her ülke ikisinin ortasında bir yeri tutturduğu için başarılı olmuştur. Denge noktasının tam neresi olduğu her zaman tartışılabilir ve tartışılır. Solcular ve yufka yürekliler daha fazla dağıtmak ister, tuzu kurular ve cimriler daha fazla biriktirmek ister. Bazen denge bozulur, balans ayarı şart olur.

Balans ayarsız sosyalizme örnek ver deyince aklıma Venezuela geliyor, Nasır’ın Mısır’ı geliyor, Arjantin geliyor, Mugabe’nin Zimbabwe’si ile şimdiki Güney Afrika Cumhuriyeti geliyor. Kendi coğrafyalarının en zengini olan ülkelerini çökertip yerle bir etmeyi başarmışlardır. Gerçek sosyalizm budur, şüpheniz olmasın. Hep beraber yiyelim demektir.

Balans ayarsız kapitalizm için ise aklımda bir tane kusursuz örnek var. Yo hayır ABD değil, 19. yüzyıl İngiltere’si de değil. Toplumun tüm gücünü sadece sermaye birikimine seferber eden, sermaye biriktirmeyi milli bir fetiş haline getiren, bu dava uğruna bütün milleti köleleştirip karın tokluğuna çalıştıran, itiraz edeni acımasızca ezen, bu amaçla dehşet verici bir polis terörü örgütleyen, köleleştirdiği kitleleri üstelik dahiyane bir buluşla “proletarya diktatörlüğü” adıyla avutmayı başaran en uç ülke rahmetli Stalin’in Sovyetler Birliği’dir. O da batmıştır.

İşçiyi sömürüp sermayeyi kral etmekle, birinci maddede değindiğimiz hür teşebbüs ideali arasında mantıki bir bağ var mı? Sanmıyorum. Ha bir sürü ayrı ayrı sermaye olmuş ha bir tane Devlet sermayesi, sömürecek olduktan sonra ne fark eder?

3. Paranın iktidarı demek.

Bu daha ziyade ortalama halkın bildiği ve sevdiği tanım. Parası olanın düdüğü öter, kamu politikalarına onlar yön verir, garibanı kimse umursamaz. Yaşilçam filmlerinde sayısız örneği vardır. Kahrolsun Nuri Alço.

Böyle koyunca kulağa çirkin geliyor. Öte yandan düşünürsen para, tanımı gereği, güçtür; parası olanın düdüğü elbette cebi delik olanlardan daha gür ötecek. Böyle olmayan bir toplum daha duyulmadı. Çoğu sağlıklı toplumda gerçi paranın yanında başka güç odakları da iktidar sofrasında sandalye sahibidir. Mesela alimler, brahmanlar, din adamları. Mesela çok parası olmasa da soydan gelen izzet ve itibara sahip bir asılzade sınıfı. Mesela toplumun güvenliği için yiğitçe savaşan askerler. Mesela seçimleri etkileme gücüne sahip toplumsal örgütler, siyasi partiler, basın kartelleri. Paranın iktidarda payının artması bu grupları doğal olarak rahatsız eder. Parayla güçlenenleri, devletin kadim geleneklerinden habersiz “yeni zenginler” olarak görürler. Onları “dağdan gelip bağdakini kovmakla” suçlarlar, “Anadolu çakalları” gibi hayvan adları yakıştırırlar. Hatta bu devirde sevilen bir hakaret deyimi olduğundan “kapitalist” bile diyebilirler.

Bunun yukarıda tanımladığımız iki anlamda “kapitalizm” ile alakası var mı? Onu bilemedim. Milattan önce 600'lerde Solon da zenginlerin iktidarından şikayet etmiş, şair Fuzuli aynı şeyi dert etmiş. Paranın icadı kadar eski bir problem. Yerleşik kurumlar sarsılıp yeni ekonomik güç odakları ortaya çıktıkça nüksetmiş, toplum duruma alışıp dengeleri yeniden kurunca arka plana çekilmiş.

Belki şöyle sormak lazım: Doğrudan doğruya devletin elemanı olmadığı halde, özel servetine istinaden kamu yönetiminde etkili pay sahibi olan bir zümrenin varlığı toplum için iyi midir? Meseleyi böyle koyunca perspektif değişiyor, Nuri Alço daha pozitif bir ışıkta görülmeye başlıyor sanki.

Friday, March 26, 2021

Erzurum

Erzurum Arz-ı Rum değil. Kesinlikle değil. Apaçık bir yanlış, ama yer etmiş bir kere, kırk defa düzeltsen kafasını kestikçe yenisi çıkan ejderhalar gibi yeniden hortluyor.

Bir kere imla. “Toprak, yer” anlamına gelen arz Arapça zad’la yazılır, şöyle أرض. Erzurum, tarihi belgelerde Erz(e)n er-Rum adıyla ilk zuhur ettiği 1220’lerden beri daima, her zaman, mutlaka elif ve ze ile أرز  yazılmış. Osmanlıca imla muhafazakardır; gerçek telaffuz ne olursa olsun, daima Arapça orijinal yazıma sadıktır. Cahilin biri yanlış da yazsa mutlaka düzeltilir. Hele resmi belgelerde asla imladan taviz verilmez. Harf devrimi gününe dek mesela Mağnisa, Brusa, Maˁmuretülˁaziz, Siˁird, ˁAlaiye, Kastamoni, Anadoli yazımları aynen korunmuştur. Arẓ-ı Rum Erzurum diye yazılmaz, imkanı yok.

İkincisi ve daha da bariz olanı. Orada “Rum” garnizonu vardı gerçi, ama Rum diyarı değildi. Arap ve İslam kültüründe “Rum”un sınırı Fırat nehridir. Sivas, Kayseri “Rum” ülkesidir, Erzurum değildir. İslamın ilk yüzyılından beşinci yüzyılına dek sınır öyle kalmış. Erzurum 300 küsur yıl Arap hakimiyetinde kaldıktan sonra 980’lerde Yusufeli’nde hüküm süren Gürcü Pakradunilerin eline geçti, 1000-1001 yılında Rum imparatorluğuna intikal edip onların İberia (yani Gürcistan) askeri vilayetinin merkezi oldu. Arz-ı Rum değil, olsa belki Arz-ı Gürci olurdu.

Karin ovasının başşehri olan Ardzın Արծն adlı kentten en erken kendisi de o yöreden olan Lastiverd’li Aristakes 1079 yılında tamamladığı Ermenice vekayinamesinde söz ediyor. Yazara göre zenginliği ve şaşaasıyla dillere destan olan bu avan (kasaba, surla çevrili yerleşim) 1054 yılında Selçuklu sultanı Tuğrul tarafından fethedilmiş, halkının çoğu kılıçtan geçirilmiş, şehir yakılıp yerle bir edilmiştir. (History, çev. Bedrosian, §78 vd.). Canını kurtaranların bir kısmı Fırat nehrinin karşı kıyısında olan Plurs (şimdiki adı Pulur veya Ömertepe) kalesine sığınmışlarsa da ertesi yıl bu yer de Türklerce zaptedilmiştir (§126).

Burada can alıcı olan nokta “Fırat’ın karşı kıyısı” ifadesidir. Bundan Ardzın şehrinin şimdiki Erzurum gibi nehrin sol (güney) yakasında değil, sağ yakasında olduğu sonucunu çıkarıyoruz.

Sözü uzatmayayım. 1054’te yakılan şehrin şimdiki Erzurum’un 16 km kuzeybatısında, Fırat’ın sağ yakasında bulunan şimdiki Kahramanlar köyü olduğu anlaşılıyor. Bu köyün adı 1522 tarihli tahrir defterinde, 1819 tarihli mühimme kaydında, 19. yüzyıl sonuna ait Erzurum Vilayeti salnamelerinde, 1928 tarihli İçişleri Bakanlığı listesinde Kara Erz olarak geçer: Arz değil, medsiz elifle Erz. “Yanık Erz(en)” diye de okuyabiliriz. Lastivertli, Rum imparatorunun 1019 yılında kurduğu askeri garnizondan Teodosiopolis adıyla söz eder (§10). Bu yer şimdiki Erzurum kalesidir. Demek ki o yıllarda buralarıyla yeni tanışan Türkler için, biri Erzn (veya belki Erzn-i Ermeni?), biri Erzn-i Rum olmak üzere iki ayrı Erzn vardı.

Ardzın veya Erzın veya Erzen necedir ve ne demektir bir fikrim yok. Yalnız şunu biliyoruz ki, burada sözünü ettiğimiz tarihlerden çok önce, bugünkü Batman-Garzan bölgesine hakim olan bir başka Ardzın veya Erzın kenti vardı. 7. yüzyıldaki Arap istilalarından önce adı çokça duyulur, sonra gözden kaybolur. Yeri son derece ihtilaflıdır, doğru dürüst arkeolojik çalışma yapılmamıştır, ama bana sorarsanız Garzan Çayının batı kıyısında, Kozluk’un Yıldızlı (Kevnerezan) köyünün hemen güneyinde bulunan Anuşirvan Kalesi adlı yer olması kuvvetle muhtemeldir. Ğarzan ırmağının adı muhtemelen bu şehirden gelir. O yerin adını Erzurum ovasındaki yeni kasabaya mı verdiler? Yoksa adın Ermenice veya bir başka yerel dilde bilmediğimiz bir anlamı mı vardı? Bilemedim.

Saturday, February 27, 2021

Kerhane


TDK Türkçe Sözlük Farsça kâr-hane diyor. Kubbealtı ve Ötüken aynı kanıda. Tietze aynı kanıda. Nişanyan da iki gün önceye kadar aynı kanıdaydı. En erken bulabildiğim örneği Şemseddin Sami Bey’in 1900 basımı Lugat-ı Türki’si. Kâr-hane karşılığında verdiği üçüncü tanım: “... Fuhşiyat yeri, birtakım fahişelerin birinin idaresi tahtında fi’l-i mekruhlarını icra etdikleri ev.”

Kârhane biliyorsunuz, “atölye, işlik”, daha geç dönem kullanımda “fabrika” karşılığı. Kâr Farsça “iş, çalışma” demek, dolayısıyla “iş evi”. Genelev için makul bir isim mi? Olabilir, mümkün. Ama tam da oturmuyor. İmalat yok. Çalışmaya değil eğlenceye gidilen bir yer. Kimin aklına gelir “fabrika” benzetmesi?

Evangelinos Misailidis’in 1872 basımı Rumca harfli Türkçe romanı Temaşa-i Dünya’yı bir şey için gözden geçirirken birden uyandım.

Beyoğlu'na elyevm dahi kesret üzere bulunan ve kirahane tesmiye olunan bekarlar ateşgedesi ve edebiyat harabiyeti bir hayrathaneye girip post serdik.

... tahkik eylediğime göre, belli ve sicilli olarak Beyoğlu'nda yüz otuz kirahane ve derunlarında yedi yüz altmış zavallı kızlar mevcud imiş.

Galata’nın en meşhur bir kirahanesine vardım ve kirahanenin müdiresi Çaça Pelagia ile bir gece kalmaklığa kavl ü karar ederek...

Yapılan iş saatlik veya gecelik oda kiralamak; belki müessesenin kiralık kızlarının hizmetinden yararlanmak. Kirahane daha mantıklı değil mi?

Yazar Beyoğlu’nda kirahanelerin “Evropa medeniyetinden Anadolu’ya sirayet etme bir uyuzluk” olduğunu düşünüyor. Kendi zamanından bir süre önce, belki yeniçeriliğin lağvından (1826) sonra türediklerini ima ediyor. 1872’de hala kirahane olarak bilinen sözcüğün 1900’de kârhane ile birleştirilecek şekilde aslının unutulmuş olması imkansız değil.


Thursday, February 25, 2021

Mısır notları 7

Nubya

Aswan’dan yukarısı Nubya. Baraj yapılıp memleketin yarısı sular altında kalınca şehir büyük göç almış, Nubyalı nüfus baskın hale gelmiş. Arapçayla ilgisiz ayrı bir dileri var. Renkleri Akdeniz esmeri değil bayağı Afrika karası. Araplar tarafından ayrımcılığa ve asimilasyona uğramaktan şikayetçiler. Dünyanın dört bir yanındaki benzerleri gibi daha solumsu, daha düzen karşıtı bir dile yatkınlar. Köyleri vaktiyle arı peteği gibi kutu kutu kubbeli evlerle doluymuş. Şimdi onları yıkıp yerine ucube gecekondu apartmanları yapıyorlar.

Nubya

Toz deryası bir çöl yolunun ucunda, kilometrelerce çöp dağlarını aşıp vardığımız bir Nubya köyünde, yıllardan beri oraya ayak basan galiba ilk beyazı karşılamanın heyecanıyla buyur edildik. Bana birkaç kelime Nubice öğrettiler. Karşıki adaya kayık tedarik etmek için çırpındılar. Normal fiyatın yirmi katını istemeyi, elbette, konukseverlikle çelişen bir şey olarak görmediler. Hava sıcaktı; sebil küpünden bir tas su içmem için ısrar ettiler. Kolera olsak burada ölürüz herhalde diye bir an aklımdan geçmedi değil, ama yiğitliğe toz kondurmadım. Çürümüş yosun aromasına aldırmayıp kana kana içtim.    

Dünyanın çapı

Eratostenes deneyini duymuş olmalısınız. Aswan tam tropik hattında olduğu için – daha doğrusu MÖ 3. yy’da öyle imiş, şimdi hat birkaç kilometre daha güneyde – 21 Haziranda tam dikey bir kuyunun dibine güneş vuruyor. Aynı gün öğle saatinde İskenderiye’de tam dikey bir dikilitaşın gölge uzunluğunu ölçsen, Aswan ile İskenderiye arasındaki mesafeyi de bilsen, yeryüzünün kuzey-güney aksındaki çevresini Pisagor teoremiyle kolayca hesaplayabilirsin.

Eratostenes 39.375 km bulmuş. Doğrusu 40.075 km olmalı. Çünkü o tarihte henüz Aswan-İskenderiye mesafesini tam ölçecek teknoloji yok. Ayrıca Aswan ile İskenderiye tam aynı meridyen üzerinde değil.

Bu tarihten 1100 küsur yıl sonra halife el-Memun’un girişimiyle deney tekrarlanmış. Bağdat’taki Beytül Hikmet’in kurucularından Musa b. Şakir’in üç oğlu üç ayrı ekip halinde ölçümü tekrarlamakla görevlendirilmişler. Projenin her aşamasını halife bizzat takip etmiş. Sonuçta yüzde birden daha küçük bir hata payıyla meridyenin 1 derecelik arkını hesaplamayı başarmışlar.

Deneyin ayrıntılı analizi el-Fergani’nin 850 yılı civarında yazdığı Cevami fi İlm-i Nücum kitabında mevcut. Bu eseri Cremona’lı Gerardus 1170 yılı civarında Liber de aggregationibus scientiae stellarum adıyla Latinceye çevirmiş. Gerek bu çeviri, gerek Ioannes Sacrobosco’nun buna dayalı ders kitabı Batı üniversitelerinde en az 16. yy’a dek yaygın olarak okutulmuş. Dolayısıyla Ortaçağda dünyayı düz sanıyorlardı denirse sakın inanmayın, masaldır çünkü. Bilenler 2300 senedir biliyor.

Artı değer ve medeniyet

Artı değer ile medeniyet arasındaki ilişki o kadar bariz ki parmak tutup işaret etmeye gerek var mı bilemedim.

Tarihin ilk devletini Mısır'da kurmuşlar, Deltadan birinci katarakta kadar Nil havzasının rantını toplamışlar. O gelirle piramitler ve akıllara ziyan tapınaklar inşa etmişler, fantastik ilimlere ve yüksek sanatlara vakıf bir yönetici sınıf yetiştirmişler. Ptoleme’ler çağında (MÖ 300-30), yönetici sınıf yabancı da olsa, hatta belki tam da yönetici sınıf yabancı olduğu için, eskisiyle yarışır şaşaayı sürdürmüşler. Dünyanın bir numaralı kütüphanesini yaptırmışlar, coğrafya ve kimya ilimlerini icat etmişler, yer küresinin çapını hesaplayan alimler çıkarmışlar. Püf noktası İskender İmparatorluğunun parçalanması sanırım. Bir ve bütün imparatorluk olarak kalsa Mısır'ın artı değerini memleket içinde tutmaları zor olurdu. Nitekim Roma ve Bizans imparatorluğunun hakimiyeti çağında (0-640) durum değişince Mısır da gerilemiş. Ülkede üretilen servet İtalya’ya ve İstanbul’a akmış. Hıristiyanlığın en avam ve en fanatik akımlarının tam o dönemde Mısır’da patlak vermesi tesadüf mü acaba?

İslam imparatorluğunun en parlak çağında Mısır’da tık yok. Emevilerle Abbasilerin ülkenin başına koyduğu yöneticilerin görevi, rantın ölmeyecek kadar miktarını yerliye harcayıp gerisini Şam ve Bağdat’a aktarmak. Ne zaman ki İbni Tulun (ve peşinden Ferganalı Akşit, Kürt Selahattin, Türk ve Çerkes Memluklar) gelip akışı kesmiş, o zaman yeniden akıl durdurucu boyutlu tapınaklar, masallardan çıkma ölü kentleri kurmak usulden olmuş. 1200’lerden 1400’lere dek Mısır açık farkla Akdeniz havzasının en zengin ülkesi. Yalnız zengin değil, entelektüel yaşamıyla, tarihçileriyle, filozoflarıyla, sanatıyla, teknolojisiyle, tıbbıyla, kumaşlarının kalitesiyle, lüks tüketim mallarının çeşitliliğiyle İtalyana, Fransıza parmak ısırttırmış. Nasıl çöküp talan ederiz diye kıvranmışlar (bkz. 5., 6., 7. Haçlı Seferleri). Daha önce bir defa yazmıştım, Avrupa’da dervişlik geleneğinin kurucusu olan Aziz Francis Mısır’a gelip sultan tarafından ağırlandıktan sonra memleketini bırakıp bu taraflara yerleşmeye karar vermiş, eşi dostu zorlukla vazgeçirmişler.

Mısır’ın işini Osmanlı bitirmiş. Üç yüz yılda ülke taş devrine geri dönmüş. Gerilemeye yol açan bir önemli faktör, tabii, Avrupalıların okyanuslara hakim olması sonucu Kızıldeniz üzerinden Afrika ve Hindistan ticaretinin kuruması. 1490’lardan itibaren ekonomik daralma hissediliyor; 1516’da Osmanlı fethine yol açan sebeplerden biri de o krizin siyasi sonuçları. Ama çöküşü sadece ticaret yollarının değişmesiyle açıklamak zor. Mısır o tarihte muhtemelen dünyanın en büyük tarımsal artı değer üreticisi; yani Kızıldeniz ticareti kesilse de dünyanın zenginleri arasında yer tutabilecek bir ülke. Osmanlı egemenliğiyle birlikte ülkenin buğday fazlası Osmanlı ordularının iaşesine tahsis edilmiş. Merkezden atanan idari kadronun ana görevi ürünü tespit edip zaptetmek ve gemilere yükleyip merkeze göndermek olmuş. Ülkenin kanını emmişler, posası kalmış.

1800’lerin başında Mehmet Ali Paşa’nın İstanbul’a kafa tutup haracı kesmesi üzerine yeniden bir kalkınma dönemi başlamış. Yatırımlar yapılmış; okullar, demiryolları, büyük tarım işletmeleri ve hepsinden önemlisi Süveyş kanalı açılmış. Dolmabahçe’ye inat, görene parmak ısırttıracak saraylar donatmışlar. Paranın kokusu çıkınca Osmanlı ülkesinin dört bir yanında Abdülhamit baskısından ve ekonomik durgunluktan bunalan herkes Mısır’a doluşmuş. Avrupalılar onları izlemiş. Rumlardan, Ermenilerden, İstanbullu Türklerden, Yahudilerden, İtalyan maceracılardan, İngiliz yatırımcılardan oluşan, ortak dilleri Türkçe ve Fransızca olan müthiş kozmopolit bir elit tabaka şekillenmiş. 20. yüzyıl başında İskenderiye ile Kahire, İstanbul’dan kat be kat daha modern, daha özgür, daha cüretkâr ve – tabii – daha zengin şehirler görünüyor.

Yaptıklarının çoğunu İngiliz ve Fransızlardan aldıkları borç para ile yapmışlar. Avrupalı yatırdığını elbette misliyle geri almış, Süveyş Kanalı gelirlerinden de zırnık koklatmamış. Gene de İngiliz ile Fransızın rantının sadakasıyla memleket coşmuş. Ya da en azından elit tabaka coşmuş. Bu da haliyle tepkiyi beraberinde getirmiş. 1920’lerde Wafd hareketi, peşinden İhvan-ı Müslimin, peşinden Cemal Abdülnasır “olmaz böyle” deyip baş kaldırmışlar. Neden kaldırmışlar? Başka yerde çok daha beter eşitsizliklere tahammül edilirken yumuşak başlılığıyla ünlü Mısır halkı neden edememiş? Çünkü 1. İngiltere Dünya Harbini sözde kazansa da o savaşta tükenmiş, emperyal iradesini kaybettiğini belli etmiş, 2. Batı ülkelerinden çıkan “demokrasi” modası dünyayı sarmış, 3. Yönetici ile yönetilenin dinlerinin farklı olması kan uyuşmazlığına sebep olmuş. Bizans’ın ve Osmanlı’nın dindaşlarına nispeten kolay dayattığı boyunduruğu Batı dünyası bir türlü kendi vassallarına oturtamamış.

[Soru: Emevilerle Abbasiler zamanında Mısır’ın ekseriyeti Hıristiyanmış. O zaman nasıl dayatmışlar?] [Soru: 1920-30’ların ekonomik krizinde aç kalan Batı, Mısır’daki ortaklarına ranttan yeterli pay bırakmadığı için mi ülkedeki müttefiklerinin desteğini kaybetmiş?]

Mısır’ı külliyen batıranın Nasır rejimi olduğunu bilmeyen yok. “Vatan, millet, benim halkım, benim fellahım” edebiyatıyla halkı gaza getirmiş. Eski yönetici sınıfların malına mülküne çökmüş. Kozmopolit aracı sınıflar – Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Levantenler – sıvışıp gitmişler. İki iş başarmış. Bir, yatırıma ayrılacak parayı halka ulufe olarak dağıtmış. Sonuçta üretim durmuş, herkes fakirleşmiş. İki, geliri halka dağıtmanın en kestirme yoludur diye kamu istihdamını on katına çıkarmış. Memleket milyonlarca işe yaramaz polis memuru, ordu mensubu, vergi görevlisi ve resmi daire çaycısı ile dolmuş. Yönetim komple tıkanmış. Kamu hizmetleri gerçekler alemiyle bağını kesip yavaş çekimli bir rüya alemine dönüşmüş. Nüfus deliler gibi arttığından memlekette ürün ekecek toprak kalmamış. Dünyanın beş bin yıldan beri en bereketli tarım ülkesi olan Mısır yiyeceğini dışarıdan ithal etme noktasına gelmiş.

Şimdiki reis nihayet yatırımın önemini idrak etti, devlet işlerinde yolsuzluğu da kontrol altına almaya çalışıyor diyorlar. Kahire’den 30 km uzakta devasa yeni bir başkent inşa etmeye girişmişler. Çölde yapay sulamayla devasa yeni tarım alanları açıyorlar. Bunların ihaleleriyle yeni bir zengin sınıfın oluşmaya başladığı anlaşılıyor. O yüzden olacak, eski kozmopolit elitlerden arta kalan bir avuç azınlık yeni rejimden oldukça memnun.

Tuesday, February 23, 2021

Mısır notları 6

Botanik parkı

Aswan’ın karşısındaki adalardan birini İngilizler botanik bahçesi yapmış. Üzerinde güneş batmayan İngiliz imparatorluğunun dört bir yanından görülmedik tropik iklim ağaçlarını getirip dikmişler, Nil ülkesinin efsanevi bereketine layık bir park yaratmışlar. Vaktiyle rüya gibi bir yer olduğu belli. Şimdi içler acısı. Ağaçlar onyıllardan beri budanmamış; yarısı ölmüş, sökmek kimsenin aklına gelmemiş. Patikaları çöp kaplamış. Hayatından bezmiş bir fellah eline geçirdiği bir palmiye yaprağıyla, yavaş çekimde süpürür gibi yapıp yol kenarına itekliyor. Bir gözü bizde: bahşiş koparır mıyım, nasıl koparırım?

Süreci gözümüzün önüne getirmeye çalıştık. Senaryo yazdık.

İngilizler gider. Yerine onların yanında yetişmiş efendiden bir zatı müdür yaparlar: adına Kâmil Bey diyelim. Kâmil Bey bağırır çağırır kimseye söz dinletemez. Bütçesi kesilir; İngiliz kafasındadır, rejime sadık değildir diye ayağını kaydırırlar. Yerine müdür yardımcılarının en puştu geçer. Soyabildiği kadarını soyar, patikalara taş döşüyorum deyip naylon fatura kestirir, parkın bir ucunu kafeterya işletsin diye vali beyin yeğenine, öbür ucunu kantin yapsın diye bakan beyin makam şoförüne tahsis eder. Hükümet değişince “yolsuzlukla mücadele” faslından mahkemeye verip güç bela kurtulurlar. Bir süre yeni müdür atanmaz. Personel iş yapıyor görünüp maaşını alır. Her biri bir köşeye çöreklenir, yengesinin oğlunu süpürgeci, dayısının kankasını kayıkçı tayin ettirir. Yıllar geçer, nihayet Kahire’den sürgün yemiş birini müdür ederler. Kaşarlanmış yapıyı hangi ucundan tutsun? Kafeteryaya çeki düzen vermeye kalkar, gülerler. Kayıkçı mafyasına el atar, diş gösterirler. Adamcağız odasına kapanır. Beş vakit namazını kılıp emeklilik günü sayar.

Neden böyle?

Temel neden belli. Mısırlı açısından o park hiçbir şey ifade etmiyor. Hayatında bir karşılığı yok. Toplumsal vizyonunun bir parçası değil. Ona vereceği emek kendisine bir şey kazandırmıyor. Beş tane namaz kılsa, elli beş tane egzotik ağaçtan fazla toplumsal itibar ve manevi sevap yazılır hanesine.

Daha beteri. O park İngiliz’in bir egemenlik simgesi. O parkı yapmakla gücünü ve üstünlüğünü sergilemiş. Piramit ve tapınak yapmaktan var mı bir farkı? Yok. Gücüm derya kadar demiş, ve bu gücü haybeye kazanmadım, hayat boyu okuyup yüksek alimlerimin ilmine mazhar olursan ancak sırrına varacağın güzellikler alemi sayesinde kazandım.

O halde: kahrolsun İngiliz’in parkı.

Peki neden sürdürmemişler o ilmi? Neden İngiliz’in egemenlik simgesini alıp kendilerine mal etmemişler? Neden onu kendi toplumsal vizyonlarının bir parçası haline getirmemişler? Başka türlü soralım: Neden Kâmil Bey yenilip tasfiye edilmiş? Müslümanlık yüzünden Mısırlının kafası çalışmıyor, İngilizin ilmini takdir edemiyor, ondan mıdır?

Valla uzun mevzu, sizi ikna edinceye dek kırk makale yazmam lazım. Kısaca kendi kanaatimi söyleyeyim yetsin.

İngiliz yenilmiş, eserinin arkasında duramamış, ondan yürümemiş. Egemenlik simgeleri – ilim, sanat, din – arkasında kahredici askeri güç varsa yaşar. İşlevleri o gücün taşıyıcısı ve meşrulaştırıcısı olmaktır. Güç gitti mi simgeleri de biter. İngiliz derken tabii sadece İngiliz’i değil, Batı dünyasının tümünü kastediyorum. 1914 ile 1945 arasında o dünya kendi kendini yedi ve tüketti. Sonra bir müddet Amerika’nın gözetiminde egemenliğini sürdürmeye çalıştıysa da o kısım göz boyamadır. Dünyanın yüzde sekseninden kovuldular. Kuyruklarını kıstırıp gittiler. Yüksek ilimleri de, eski Mısır’ın tanrıları gibi, bir süre sonra peşlerinden gitti. Daha da erimeye devam ediyor.

Koruyacak orduların yoksa kral mezarların eninde sonunda soyulur. Botanik parkın da kantinciyle kayıkçıya yem olur.

Ağa Han

Ağa Han türbesi

Bütün ülkede yüreğine en çok dokunan yer desen, Aswan’ın karşı yakasında, Ağa Han’ın türbesi. İçini bilmiyorum, bekçi yoktu giremedik, yakınına bile gidemedik. Fakat çevre, “hayallerimizdeki Mısır nasıl olmalı” sorusuna cevap veren cinsten. Bir tarafı çırıl çıplak kum çölü. Aşağıda Nil kenarında ufacık bir koy, birkaç palmiye, terk edilmiş görünen külüstür bir kafeterya, güneşte pinekleyen bir deve. Karşıda bereket fışkıran birkaç ada, yelkenli filikalar. Su masmavi, berrak. Uzak tepelerin üstünde kubbeli birkaç Memluk türbesi.

Ağa Han, biliyorsunuz, zamanında dünyanın en zengin adamlarından biri. İngiliz seçkin sınıfının en iç halkasına girmeyi başarmış, ‘jet sosyete’ kavramını neredeyse tek başına yaratan kişi. 1957’de vefat edince tüm Mısır’ın en büyülü noktasında, çölün kucağına yatmayı tercih etmiş. Mezarı görkemli. Ama son yüz yılda eşi görülmemiş bir şey, görkemli olduğu halde görgüsüz değil. Klasik formlara sadık kalmış. Kudretini haykırmamış, üstü kapalı bir dille fısıldamış.

Oğlu olan Ağa Han’ın müzesini geçen sene Toronto’da ziyaret etmiştik, hatırlayanınız vardır. Doğu ile Batı – İslam ve modern dünya – meselesini onlar kadar derinlemesine düşünen kimse yok sanırım. Nereden almışlar o gücü? En yüksek zirvelerine kadar tırmandıkları Batı’ya, “ama ben sizden değilim” deme ihtiyacını hissetmişler, belki ondan.

Aynı yer (bunu ben çekmedim, webden çaldım)