2008’in Mayıs ayında emniyet ve jandarmadan üst düzey
görevliler ayrı ayrı aradılar, bana suikast düzenleneceğine dair duyum
alındığını bildirdiler. Durum son derece kritikmiş. Korumasız bir yere
kıpırdamamam gerekiyormuş. Evimin etrafındaki tepelere jandarma erleri
mevzilendi. İlçe pazarına domates almaya inerken önden iki jandarma aracı,
arkadan iki sivil polis aracı bana eşlik etmeye başladı – göremediklerim de
cabası. İstanbul’da o dönem ders verdiğim üniversiteyi polisler sardı. Bir
yandan emniyetten telefonlar geliyor, aman bizden habersiz bir yere gitmeyin,
jandarmaya da sakın güvenmeyin diye. Havaalanının bekleme salonunda benim
görebildiğim en az üç sivil arkadaş, gazete okur gibi yapıyorlar, bir yandan
gözleri bende, birileriyle haberleşiyorlar.
Bu hadise, birbuçuk yıl kadar sonra “Balyoz Harekât Planı”
adı verilen dava çerçevesinde mahkemeye intikal etti. 2011’in başlarında basına
da yansıdı. Orgeneral rütbesi taşıyan birtakım şahısların, benim de aralarında
bulunduğum birkaç kişi hakkında suikast planları yaptığı anlaşıldı. Ekip
görevlendirmişler, gözetleme yapmışlar.
Planlarını neden gerçekleştirmediklerini bilmiyorum. Belki
engellendiler. Belki de yöntem değiştirdiler. 2008 Haziranında, eşimle aramda
geçen bir olayı bahane ederek, aleyhime basın yoluyla kahredici bir karalama
kampanyası açtılar. Bilfiil vurmaktansa karakter cinayetinin daha ucuza mal
olacağını hesapladılar. Tetikçi bulması da öyle daha kolay üstelik.
*
Dönelim 2008’e. Etrafım silahlı adamlarla sarıldığında durup
düşündüm. Bunlar mı beni koruyacak? Güleyim bari! Vurmak istedikten sonra
vururlar, engel olmak için yapabileceğim hiçbir şey yok. Kendimi korumaya
çalışarak hayatımı zehir etmek de anlamsız, tam onların istediği tuzağa düşmek
olur.
Üzüldüm mü? Vurulmadığım sürece üzülmenin manası yok.
Vurulduktan sonra da zaten üzülmeye gerek kalmaz. Yeterince dolu dolu yaşamışım
zaten. Güvercin tedirginliğiyle yaşamak da benim yapabileceğim şey değil. Kuş
olsam, ben devekuşu olurdum – hem dik kafalı, hem meraklı, hem de biraz şaşkın.
Kaya mezarı projesi işte o günlerde doğdu. Öleceksem bari
şanımla öleyim dedim. Amerikan filmlerinde gördüğümüz şık bir el hareketi
vardır, orta parmağı kaldırmak suretiyle yapılır. O el hareketinin kalıcı ve
güzel bir örneğini yapmaya karar verdim.
*
Tek motivasyon bu değildi şüphesiz. O sırada Matematik
Köyüne bir anıt yaptırma projesi var. Heykeltıraşlar gelip gidiyor, soyut
şeyler, modern şeyler tasarlanıyor. Oysa anıt dediğin, bugün gelip yarın
geçecek modalara kulak asmamalı. Bugün ne ifade ediyorsa bin sene sonra da aynı
şeyi ifade etmeli. Otuz senede çürüyecek bir şey değil, bin sene kalacak bir
şey olmalı. Misal: antik Anadolu kültürlerinden kalan mezar anıtları!
İşin bir de felsefi yönü var. Herhangi bir çıkara veya küçük
hesaba dayanmayan bir jest yapmak şu dünyada mümkün müdür? Ne zamandan beri
aklımı kurcalayan bir konuydu bu. Gerçek özgürlük– eğer özgürlük diye bir şey
varsa – budur: seni esir alan nefsini, köle kılan çıkarını ve sosyal
mecburiyetleri hepten bir kenara itip bir şeyi sadece “güzel” olduğu için
yapabiliyor musun? “Güzellik, her türlü
çıkar hesabının üstünde olan şeydir” demiş Kant, ne güzel demiş.
*
1989’da Likya hakkında bir rehber kitap yazmıştım. O dönemde
yüze yakın kaya mezarını ziyaret etmiş, hepsini fotoğraflamış, detaylarını
incelemiştim. Ustalarımı yanıma alıp birkaçını yeniden görmeye gittim. “Yapabilir
miyiz?” diye kendimize sorduk. Pek inanmadık ama “Allah büyük” deyip işe başladık.
15 Nisan 2009’da kayaya ilk çekici vurduk. O günden düne
dek, üç yıldan iki ay eksik süre çalıştık. Çekiç, keski ve spiral kesici
gücüyle yaklaşık elli metreküp kaya oyduk. Şantiyeye traktör girmediğinden, iki
eşek satın alıp çıkan molozu onlara taşıttık. Sütunları kesmekte çok zorlandık.
İnce işlerden tam ümidimizi kesmişken, alaylı heykeltıraş Kâmil usta ile oğlu
Fatih’i bulduk. Enfes bir Medusa başı ile sütun başlıklarını çıkardılar.
Görenler bile tam inanmadığı için tekrar belirtmekte yarar
var. Her şeyi yekpare yerli kayadan oyduk. Herhangi bir parça getirip oraya
takmadık. Kayanın içinde o tapınak zaten vardı. Biz taşın fazlasını kesip,
içindeki cevheri ortaya çıkardık.
*
Bundan ikibin sene sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin şu ilk
evresinden geriye pek bir iz kalacağını tahmin etmiyorum. Etrafımızda
gördüğümüz her şey köksüz, her şey temelsiz, her şey çürük. Yalnız binalar
değil, kurumlar ve fikirler de öyle. Ufak bir depremde moloz yığınına dönüşecek
şeyler hepsi.
Belki Şirince kaya mezarı kalır. “O karanlık devirde bile
güzeli arayan insanlar varmış demek,” diye hatırlayıp sevinirler.
“İnceleme sonucunda gereği yapılacaktır” diyen Kültür ve Turizm Bakanlığının memurları yıkmazsa tabii.

Bak o deli orda çalışıyor dediler?
YanıtlaSilNerede dedim
'Aha orda o yuvarlak kafalı bak! dediler.
Dedim beni döver, hiç ilişmeyeyim çalışsın O.)
Valla korktum,
yanınıza gelemedim.:))
ellerinize sağlık..
Çok yaşayın gülümsettiniz :)
YanıtlaSil"
Üzüldüm mü? Vurulmadığım sürece üzülmenin manası yok. Vurulduktan sonra da zaten üzülmeye gerek kalmaz. Yeterince dolu dolu yaşamışım zaten. Güvercin tedirginliğiyle yaşamak da benim yapabileceğim şey değil. Kuş olsam, ben devekuşu olurdum – hem dik kafalı, hem meraklı, hem de biraz şaşkın."
Türkiye toplumu nispeten sağlıklıdır, asgari sağduyu var demişsiniz ama sizce şu rakamlara da bi bakmaya gerek yok mu? Hani bunları ben söylemiyorum sağlık bakanlığı söylüyor.
YanıtlaSil1) 500.000'den fazla ağır derecede ruhsal bozukluk tanısı konulabilecek kişi
2) 6-7 milyon tedavi gerektiren orta ve hafif şidette rusal bozukluk tanısı gerektirecek kişi var
Rusal bozukluk derken de sizin gibi devletin kayasına anıt mezar yapan, yapıcı-yaratıcı delimsilerden değil bildiğiniz kafadan çatlak egoistlerden, paranoyaklardan, obsesif-kompulsiflerden, nevrotiklerden, borderlinelardan, şizofrenlerden bahsediyorum.
Pek sağlıklı ve sağduyulu bi toplum değiliz bence, bunu görmek için trafiğe çıkmanız veya bir banka kuyruğunda beklemeniz yeterli.
inşallah sağ salim bitirebilirsiniz mezarınızı, resimden gördüğüm kadarı ile çok başarılı bir işçilik var,
YanıtlaSilbu yaz bodruma giderken şirinceye uğrayıp mezarınızın başında şarap içip, şişenin kalanınıda mezarın dibine dökeceğim,
cambaz