13 Mayıs 2012 Pazar

Bir Mayıııs, Bir Mayıs, mitçinin darbecinin bayramııı


1 Mayıs 1977’yi izleyen ilk dönemde, hatırladığım kadarıyla, olayın niteliği konusunda bir tartışma yoktu. Komplo teorileri ilk kez ertesi senenin 1 Mayısında, Ecevit’e düzenlendiği rivayet edilen suikast nedeniyle gündeme geldi. Sular İdaresi üstünden ve Intercontinental Otelden ateş açan keskin nişancılar efsanesi 1980’lerin sonuna doğru itibar kazandı.

Son günlerde tazelenen bilgiler ışığında olayın gelişimi son derece basit görünüyor.

Bir kere keskin nişancı filan yok. Kalabalığın üstüne ateş etmek için keskin nişancı gerekmez. Ayrıca, linç edilen polis memuru ile kurşun yiyen iki üç kişi dışında ölenlerin hepsi izdihamda ezilerek ölmüşler. Sular İdaresi gibi mükemmel bir platformdan kalabalığa ateş edip üç tane bile tutturamamak için olağanüstü bir beceri gerekir. Meşhur fotoğrafta görünen tomsonlu kişilerin, olay olup bittikten sonra oraya çıkıp iş yapar gözükmeye çalışan (ya da çatışmadan kaçıp arazi olan) polisler olduğu, mükerrer tanık ifadeleriyle sabit.

Kazancı Yokuşunun ağzına park edilip çok sayıda insanın sıkışarak ölümüne neden olan kamyonetin DİSK’li bir sendikaya ait olduğu o zaman da ortaya çıkmıştı; otuz sene aradan sonra gene hatırlandı. Muhtemelen rakip sol grupların meydana girmesine karşı tedbiren oraya park edilmiş.

Kalabalığın üzerine beyaz Renault süren polislerin şeytani bir planın parçası olmadığı, arkadaşları linç edildikten sonra panik ve/veya öfke içinde öyle davrandığı, her iki taraftan çok sayıda tanık ifadesiyle doğrulandı. Kalabalığın üstüne sürülen panzerlerin ardında da yine polis beceriksizliği/ işgüzarlığı/ aptallığı hikâyesi var. Kontrolden çıkmış bir durum karşısında polis “bir şey” yapmak zorunda. Aptal komiserin biri, panik ve öfkeyle bir emir veriyor. Memur sürüsü, amirinden fırça yememek için emri yerine getirir gibi görünmeye çalışıyor. (“Lo Hamza, milletin üstüne mi sürecez şimdi panzeri?” “Sen bi tur at, komserim ateş püskürüyor.” "Bas gaza amk, devirir lan bunlar bizi." "Iıı, karı ölmüş lan." "Sür olum, durursan bizi de paralar allahsızlar.")

Olayların, meydana girmeye çalışan Halkın Kurtuluşu grubundan bir veya birkaç kişinin havaya ateş etmesiyle başladığı konusunda herkes hemfikir. İlk bir veya birkaç el silah sesinin duyulmasından sonra meydanı ölüm sessizliği kaplıyor. Meydandaki “sol” grupların hepsi silahlı ve çatışmaya hazır bir ruh halinde. Kısa bir kararsızlıktan sonra herkes deli gibi havaya ateş etmeye başlıyor. Panik çıkıyor. Bir sürü insan ezilip ölüyor. Bir alaturka klasiği.

*

Bu olaydan beş yıl önce, aynı meydanda, Kültür Sarayı yangını hadisesine birinci elden tanık olmuştum. Hiç şüphem yok ki o seferinde de baş aktörler tedbirsizlik, cehalet ve suçu başkasına atıp kendini aklama güdüsü idi. O sefer devlet önce davranmış, suçu hayali bir sol komploya yüklemişti. İnsanlar tutuklandı, soytarı mahkemeleri kuruldu, sonunda bir şey çıkmadı.

*
Mitinge gelen silahlı grupların bir kısmı provokatör müydü? Oradaki o akıldışı çatışma ortamı TC veya diğer aktörler tarafından haince tasarlanıp uygulanmış bir planın ürünü müydü?

Mümkündür. Hatta bence muhtemeldir. Ama “solun” masumiyetini savunanlar bu argümanı sonuna kadar götürmeyi gerçekten ister mi, ondan emin değilim.

Solcuları provoke ettiler, kullandılar diyelim. Kaç kişiydi acaba provokatör ajanlar? Yüz? Bin? Onbin?

Diyelim ki çok değildiler. Etkin önder kadrosundaki oranları neydi peki? O gün o grupları çatışma hırsıyla Taksim’e gitmeye azmettirenlerin kaçta kaçı ajandı? Yarısı? Hepsi?

Diyelim ki birtakım provokatör unsurlar taktik öncülüğü ele geçirdi. Taktiği belirlemeye gücü yetenlerin, stratejiyi ve hatta ideolojiyi de belirlemiş olmadığı ne malum?

“Biz masumduk, haberimiz yoktu,” diyecekler elbette, ama inandırıcı değil. Hemen her silahlı eylemin içinde polisin, MİT’in ve askerin adamlarının bulunduğu daha o zaman herkesin bildiği bir şeydi. Ama konuşulmazdı. Her fraksiyonun askeriye içinde “güvenilir” bağlantıları, Harp Okulunda “dost” hücreleri, silah temin eden “sağlam” adamları vardı. Ama bunlardan söz etmek caiz değildi. Benim tanık olduğum kadarıyla Bulgar büyükelçiliği sol fraksiyonlara şaşılacak kadar samimi bir ilgi ve dostluk gösterirdi. Ama sebebi sorulmaz, enternasyonalci dayanışmaya hamledilirdi.

Philip Agee’nin Inside the Company kitabı 1975’te çıkmıştı. Türkçeye hemen çevrilmiş miydi hatırlamıyorum; ama isteyen, Amerikan istihbaratının Ecuador ve Meksika’da komünist harekete karşı Maocu ve diğer “devrimci” grupları nasıl örgütleyip finanse ettiğine dair son derece ayrıntılı bilgiye ulaşabilir, Türkiye hakkında da gerekli sonuçları çıkarabilirdi.

Evet, bazıları saftı. Evet, bazıları saf olmasa bile inandığı bir dava uğruna şeytanla işbirliği yapmanın gereğine inanmıştı. Evet, bazıları bilerek ve isteyerek alet olmuş olsa da otuz sene sonra insanları affetmeyi bilmek gerekir. Kim bilebilir hangi çıkmazın, hangi korkunun ve hayalin sonucunda o yola girdiklerini?

Ama otuz sene sonra hala aynı budalalıkta ısrar edenlere ne demeli, onu bilmiyorum.

*
Kenan Evren yargılansın diye tepinen solcular nasıl bir çelişkiden mustarip, farkında mısınız?

İki ihtimal var. Ya solcular masumdu. Vatan ve insanlık sevgisiyle eline silah almış idealist gençlerdi. Hayalleri uğruna memleketin zembereğini çıkardılar. O zaman, affınıza sığınarak söyleyeyim, Evren’in ciddi bir suçla itham edilebileceğini sanmıyorum. Adamın işi düzeni korumaktı; işini yaptı. Eline silah alıp zenginleri soymak veya anayasayla müesses rejimi devirmek hoş bir ideal olabilir; takdir de edersin kerataları. Ama askerin görevi bunu önlemektir. Esas onu yapmasa suç olurdu.

İkinci ihtimal, ki son zamanlarda tartışılmaz veri gibi kabul edilen odur, Evren ve şürekâsının iktidarı ele geçirmek amacıyla yıllar önceden memlekette sağ sol çatışmasını körüklemiş olmasıdır. 12 Eylülde çatışmalar bıçakla kesilmiş gibi kesilmedi mi? Demek ki darbe arifesine kadar kendileri manipüle etmiş olmalı. O çatışmalarda ölen yirmibin insanın kanı ellerindedir.

Eğer böyleyse Evren ve yardakçılarını en acımasız şekilde cezalandırmak gerekir, kabul. Ama onlarla beraber o komploda rol alan TÜM siyasi aktörlerin cezalandırılması gerekmez mi? Bilumum sol ve sosyalist örgüt sorumluları ve kanaat önderleri dahil? Deniz Gezmişi, Ertuğrul Kürkçüsü, topu birden?

*
Yanlış anlaşılmasın diye belirteyim, Evren ve şürekâsını yargılamak ve en sert şekilde cezalandırmak gereğine inanıyorum. Ama saçma sapan komplo kuşkularından ötürü değil, askerin kibrinin kırılması için. O kibir iyice kırılmadan memlekette medeni bir siyaset dili kurmak mümkün olmadığı için.

Ayrı mevzudur, başka zaman tartışırız.

3 yorum:

  1. Sevan Bey,

    Toplu tüfekli vesayetin karşısındaki duruşunuzu ve ona dair söylediklerinizi takip etmeye çalışıyorum. Bununla beraber yakışıklı Ata'mızın icraatlerine dair kendinizden emin sunuşlarınızı da ayrıca takdir ederek izliyorum.

    1977'ye yetişemedim, muhtemelen portakalda vitamin bile değildim. Ama neyse ki (Yoksa ne yazık ki mi demeliyim, emin olamadım.) sol statükonun Kemalizm'le bütünleşmiş o sevimsizliğini bugün de görüp, güncel söylemleri ona göre konumlandırabiliyorum.

    Sadede geleyim: metinlerinizde bazen kaynak belirtip, ardıl-araştırmalara imkan veriyorsunuz, bu blog yazınızdaysa ne yazık ki bu bahsettiğim eksik. Asıl söylemek istediğimse bir kafa karışıklığına sebep olduğunuzdur. Yakın tarihe dair dezenformasyon sürekli olarak dilin yandığın bir konu; buna, sizin gibi detaylara önem veren birinin kapılmasıysa beni gerçekten şaşırttı. Her şeyi geçtim, iddianızın veya fikrinizin oturduğu tarihsel zemini yazıdan anlayamıyorum. Düzgün bir dille ve gerçekçi olma iddiasıyla yola çıkan bu blog girdisi içerisindeki anlatımda neredeyse her şey havada kalıyor. Dönem itibariyle tarihsel hakimiyetinize sığınarak söylemek istiyorum ki, yaşananı birebir anlatmak ve buna göre bilgi vermek, bu yazının olsa olsa en son amacı olabilir.

    Kısa keseyim, bu açıdan Yalçın Küçük üslubuyla bir Engin Ardıç yazısı yazmış gibi görünüyorsunuz. Umarım meramımı bu küçük benzetmeyle anlatabilmişimdir.

    Klavyenize, kaleminize, beyninize zeval gelmesin,

    Sevgiler.

    YanıtlaSil
  2. farklı şeyler söylemekle doğru şeyler söylemek hep karıştırılır.
    kısa bir cümle söylüyorsanız tamamen doğru olmalı. uzun bir yazı-söylem dile getiriyorsanız bütünü itibari ile doğru olmalı.
    yani bazı doğrularla desteklenmiş ama sonucu doğruya ulaştırmayan bir yazı kaleme almak mümkün olduğu gibi, bir sürü yanlışla desteklenmiş doğru gibi görünen bir yazı yazmak da mümkündür.
    en basitinden, nişanyan bir cunta efsanesine sarılıyor; "12 Eylülde çatışmalar bıçakla kesilmiş gibi kesilmedi mi?" diyor ve sanki sorun çözülmüş gibi bir salak argumana sığınıyor. bir kere çatışmalar kesilmedi ama daha önemlisi mücadele bitmedi. 12 eylül den sonra uzun yıllar direnen yüzbinlerce insan vardı. diyarbakır daki zulüm patagonyalılara yapılmadı herhalde.
    eleştirmekle itibarsızlaştırmak arasındaki farkın tipik bir göstergesidir nişanyan.
    çünkü biliyor ki hapiste de olsa bu düzen zatı alilerinin düzenidir.
    çok sevdiği şirince ye dönecektir elbet.

    YanıtlaSil
  3. Hocam Diyarbakır Cezaevi gibi şeyleri nereye koyuyorsunuz ?

    YanıtlaSil