Sunday, January 27, 2019

Dil Devrimi elbette gerekliydi

“Dil Devrimi” denilen şey gerekliydi ve hatta kaçınılmazdı. Aksini hiç savunmadım. Dil Devrimini ideolojik saplantılarına kılıf edenleri yerdim, hatta bazen hırpaladım. Dil Devriminin teorik temellerini sorguladım. Ama Dil Devrimine yol açan ihtiyaçları ve onu şekillendiren etkenleri mesela 2006-2008’de Bilgi Üniversitesi’nde verdiğim Türk Dili Tarihi derslerinde nasıl analiz ettiğimi bilen bilir.
Söz arasında epey değinmişimdir, ama derli toplu bir makale yazmamış olmam benim hatam. Uzun süre bir Türk Dili Tarihi kitabı yazmaya niyetliydim; makaleyi de oraya sakladım. Kitap ertelenince bu konu da eksik kaldı.
Kırk üç yıldır yazdıklarım ortada. 22 yaşımdan sonra hiçbir zaman bağnaz Öztürkçeci olmadım. Ara sıra Osmanlıca ve Frenkçe usturuplu laflar patlatmayı seviyorum, dilime renk ve heyecan katıyor. Ama söz dağarcığım çoğu zaman Öztürkçe ağırlıklıdır. Normali de budur. İnsanoğlu dilini muhatabına göre seçer. Hitap ettiğin toplumun “kültürlü” sayılan kesimi nece konuşuyorsa sen de o dili konuşursun. Belki ufak nüanslarla birazcık sağa veya sola çekersin. Ama mesela Nurullah Ataç gibi bir yönde, ya da Yağmur Atsız gibi öbür yönde fazla ittirirsen egzantrik olursun. Bana uymaz.
 *
Dil Devriminin gerekçelerini anlatmaya taa 1200’lerden başlamak lazım. Burada o kısmını kısa geçeceğiz. Yoksa makale değil kitap olur, sonu gelmez. Özetleyelim.
Osmanlı Devletinde Türkçe YAZI DİLİ değildi. Modern öncesi çağın devletlerinde kural budur, konuşma dili ile yazı dili arasında çoğu zaman bir uçurum vardır. Avrupa’da da öyledir, Çin’de de öyledir. Çünkü eski toplumlarda yazı dili umumu ilgilendirmez, küçük bir elitin mesleki tekelidir. Her zaman “kutsal” ve törensel bir yanı bulunur. Yazı yazmak demek, yönetici kültürün inceliklerine vakıf olmak ve onları diğer elit kişilerin anlayacağı şekilde ifade etmek demektir. O yüzden evinde avam Fransızcası da konuşsan o dille yazı yazmak aklına gelmez, Latince yazarsın. Öbür türlüsünü don gömlek sokağa çıkmak gibi “ayıp” ve “gülünç” bir şey sayarsın.
Bazı eski kültürlerde yazı dili konuşma dilinin bir türevidir. Konuşma dilinde kullandığın kelimeleri, belki biraz yontup cilalamak şartıyla, yazı dilinde de kullanabilirsin. Bazı kültürlerde hiç alaka yoktur. Persçe konuşur Elamca yazarsın. İtalyancanın kırk türlü lehçesini konuşur ama İtalyancanın bin yıl önce ölmüş çeşidini yazarsın. Selçuklular gibi kimbilir nece, belki Türkçe konuşur ama Farsça yazarsın.
14. yüzyılda Türkçeden yazı dili üretmek için BİLİNÇLİ ve SİSTEMLİ bir çaba harcandı. Bir şekilde bu yürümedi. 1420’lere doğru çaba tavsadı, sanırım 1480’lere doğru terk edildi. Onun yerine, Türkçe ile Arapça ve Farsçanın sistemli bir harmanından oluşan yapay bir YAZI DİLİ benimsendi. Dikkat buyurun, yazı dilidir. O dili kimse konuşmadı. Türkçe konuşanlar gayet fasih, oldukça temiz, bugünkü dilden çok farklı olmayan, bol deyimli, kıvrak bir Türkçe konuştular. Ama çok nadiren Türkçe yazdılar. Eldeki Türkçe YAZI örnekleri ya mahkeme tutanağı vs. gibi avam dilini yansıtan belgelerdir, özel mektuptur, gemici lisanıdır. Ya şakadır, parodidir. Daha ilginci, kadın yazısıdır. Daha daha ilginci, Ermeni ve Rum harfli Türkçedir. Yani: bir elit dili olan, egemen kültürün alameti olan YAZI DİLİ değildir. Yazı dili Türkçe değildir. Üç ayrı dilin harmanıdır, elsine-i selasedir. Bugün “Osmanlıca” adını verdiğimiz şey o.
Son derece sofistike bir seçkinler dilidir. Düzgün Osmanlıca yazmak ve okuduğunu anlamak için bir yandan Arapça medrese eğitiminin olağanüstü zengin skolastik inceliklerine, diğer yandan klasik Fars edebiyatının olağanüstü zengin imgeler dünyasına hakim olman gerekir. Yapısı gereği azınlık dilidir. Azınlık dili olmakla iftihar eder. 18. yy’a doğru büsbütün fildişi kulesine kapanır. Mesela Esad Efendinin 1732 tarihli Lehcetül Luğa’sı tipiktir. Arabi ve Farisi’deki gün yüzü görmemiş kelimelerin sözlüğüdür. Amaç nedir? “Herkes anlasın” değil. Tam tersine, “Avam anlamasın, ne lüzümu var.”
Klasik Osmanlıca çok güzel bir dildir. Anlayabildiğim kadarına ben bayılırım. Tazarruname yazarı Sinan Paşa veya Tacüttevarih yazarı Sadeddin Efendi ayarında düzyazı ustasının Türkçeye bir daha gelmediğini düşünürüm. Dünya çapında birinci ligde top koşturacak Türk şairi varsa Fuzuli olduğuna inanırım. Ta yirminci yüzyıl ortasında eski dili inatla kullanmaya devam eden İbnülemin’i Türkiye’de son yüz yılın en iyi yazarı saydığımı defalarca söyledim. Ama başka bir çağın ve başka bir kültürün dili, başka ihtiyaçların eseridir. 21. yy’da işe yarayacağını düşünen kendini kandırır.
Eski düzenin iflası
Birbirine bağlı iki kriz 19. yüzyıl başında eski sistemi yerle bir etmiştir.
Birinci kriz Batı ile tanışmadır. Birden fark edilir ki duvarın öbür yanında önceden hiç haberdar olunmayan devasa bir Kaf Dağı vardır. Osmanlı dili bu dağı kavramaktan, ifade etmekten, yorumlamaktan acizdir. O dönemde art arda yayınlanan ıstılahat lugatlerinin (Tıp lugati, Hukuk lugati, Tabakatül Arz lugati vb.) ortak konusu işte o heyula gibi dağdır. Tıngır ve Sinapyan’ın 1892 basımı Istılahat Lugati o çabanın zirvesidir. Fizik, kimya, mekanik, tıp, diplomasi, idari bilimler, bankacılık, askeriye, jeoloji, gastronomi, diplomasi, filoloji, edebiyat, müzik, tiyatro, dilbilim.... kırk çeşit alanda kırk bini aşkın Fransızca terime, kahramanca bir gayretle, Türkçe – yani Osmanlıca – karşılıklar bulmaya çalışır. Medrese Arapçası ile klasik şiir Farsçasının işlevi o noktada sona ermiştir. Yeni sayfa açılmalıdır.
İkinci kriz Batı ile tanışmanın ikizi ve tamamlayıcısı olan modernleşmedir. İdari yapı baştan kurulur. Nüfusu yüz bini bulan bir kamu bürokrasisi oluşturulur. O kadroları yetiştirecek okullar ve onların birbiriyle haberleşme aracı olan gazeteler açılır. Yeni bir yazı dili ihtiyacı o noktada kendini belli eder. Yeni okullardan mezun olan memurlar Esad Efendi’nin esoterik diliyle yazamazlar. Tacüttevarih’in diline Viktor Hügo ya da Haydarpaşa şimendifer tarifesi tercüme edilemez. Çok daha geniş bir kesime hitap eden, okuması kolay, Fransızcadan tercümeye yatkın, noktalama işaretleriyle bölünmüş bir dil lazımdır. Oluşturulur.
İki deney
Bir kere değil, ilki olmadı baştan deyip iki kere oluşturulur.
Birinci deney “Tanzimat Osmanlıcası” ya da Neo-Osmanlıca dediğimiz YAZI DİLİDİR. 1860’lardan 1920’lere dek egemen olmuştur. İkincisi “Öz Türkçe” olmakla övünen Cumhuriyet dönemi YAZI DİLİDİR. 1930’larda doğar, sanırım 1980 dolayında oluşum evresini tamamlar. İkisi apayrı siyasi anlayışların ürünüdür. Ancak yapısal özellikleri, sınıfsal temelleri, problemleri, başarıları ve çıkmazları şaşılacak ölçüde benzeşir.
İlkinde, gerek duyulan yeni dil Osmanlıcanın klasik kaynaklarından üretilir. Arapça ve Farsça köklerden, çoğu daha önce işitilmemiş, bir bölümü açıkça uydurma veya galat (hatalı, yerleşik dil kurallarına aykırı) olan binlerce yeni kelime yaratılır. İlk başta tepkiyle kaşılanır. Basın ve okul kitapları sayesinde yaygınlaşır, 1890’larda Serveti Fünun çevresinde bir ifrat ve cinnet aşamasından geçer,  Meşrutiyet yıllarında istikrar kazanır.
Yapay bir dil midir? Elbette yapaydır. Yapay olmayan yazı dili yoktur. Evde eşinle ya da mahallenin bakkalıyla konuştuğun dilde tıp kitabı ya da kanun metni yazamazsın; kavramlar yetmez. İlaveten, her zaman Eski Osmanlıca kadar abartılı olmasa da, her yazı dili bir elit dilidir. Elitin farkını – kültürünü, kolay elde edilmemiş üstünlüğünü – sergilemesi gerekir. Yazı dili eski ve köklü ise bu özellikleri göze batmaz, “oo, ne kültürlü adam, güzel yazıyor” derler. Yeni ise batar, “vay züppe, kendini bir şey sanıyor” diye burun kıvırırlar. Zaman meselesidir. Yeni Osmanlıcanın oturup köklenecek zamanı olmamıştır.
Vakit olsa “tutar” mıydı? Tutmaması için bir neden göremiyorum. İnsanoğlu dil öğrenir. Bir kuşak, bilemedin üç kuşak sonra yeni dili sular seller gibi kullanır. Yapay dilleri de öğrenir. Uydurma dilleri de öğrenir. “Türkler” uzbakaç deyince anlar, televizyon deyince anlamaz diye bir kural yoktur: Neyi öğretirsen onu anlarlar.
Ayrıca o devirde ülkede sadece “Türkler” yoktu, o küçük gerçeği de aklınızdan çıkarmayın.
Neden “tutmadı”?
Tutmayışında birkaç sebep iç içedir sanırım.
Birincisi ve en önemlisi, Neo-Osmanlıca yazı dili ile özdeşleşmiş olan yönetici sınıfın topyekün itibar kaybıdır. Daha doğru ifade edelim: O sınıftan çok, o sınıfın kendine biçtiği kimliğin ve içinde yetiştiği kurumsal çerçevenin itibar kaybıdır. Sonuçta Cumhuriyet rejimini kuranlar, mesela Sovyetlerdeki gibi alttan veya dışarıdan gelen yeni bir kadro (“ayak takımı”, sans culottes) değildi. Abdülhamit dönemi elitlerinin çocukları ve Abdülhamit döneminin elit okullarının mezunlarıydı. Büyük bir siyasi çöküşle sonuçlanan eski kültürel ve kurumsal kimliklerini topyekün reddetme, yeni bir kisveyle “yeniden doğma” sevdasına kapılmışlardı. Eski kisveleri yakıp yok etme ihtiyacının, o aşamada şiddetle kendini hissettirmiş olması doğaldır.
İkincisi ve bunun tamamlayıcısı, 1912-13 Balkan Harbinin hemen ertesinde doğan “Anadolu” romantizmidir. Rumeli’nde korkunç bir yenilgiyle karşılaşan Neo-Osmanlı eliti, belki çaresizlikten doğan canhıraş bir tutkuyla, kurtuluşu “Anadolu”da aramıştır. Toplumsal gerçeklikle fazla bağı olmayan bir idealizmle “Anadolu insanı” yüceltilmiştir. Yönetici elitin aslında bihaber olduğu köylü ve kasabalı Türkçesinden yeni bir kültür dili üretilebileceği fantezisine bel bağlanmıştır.
Üçüncü sebep ‘komşuda var bizde niye yok’ sendromudur. Sırasıyla Yunanca, Ermenice ve Arnavutçanın 19. yy’da yaşadığı “arınma” ve “milli köklere dönme” serüveni genç Türk seçkinlerine emsal oluşturmuştur. Özellikle Ermenicenin reformu dikkatle izlenmiş, o süreçte rol alan kişiler danışman, dilbilimci, sözlük derleyici ve yayıncı sıfatıyla Türk reformuna katkıda bulunmuşlardır. Oysa paralellik yanıltıcıdır. Bir tarafta emperyal kültürün ezici ve öğütücü etkisine karşı benliğini korumaya çalışan azınlık kültürleri vardır. Öbür yanda emperyal kültürün kendisi vardır. Rumun veya Arnavutun Osmanlı/Türk kültürü tarafından yutulması tehlikesi gerçektir. Türkün Osmanlı tarafından yutulması tehlikesi absürt bir düşüncedir.
Nihayet dördüncü olarak, 1916’daki Arap isyanından sonra şiddetlense de kökleri Tanzimat yıllarına giden Arap nefreti yeni bir dil arayışında rol oynamış olmalıdır. Osmanlı eliti Batı ile tanıştıkça, belki doğal sayılması gereken bir refleksle, kendini Arap’tan ayırma ihtiyacı hissetmiştir. Arap’ı aşağılamak, 20. yy başlarından itibaren Osmanlı seçkinlerinin ulusal kimlik tanımının vazgeçilmez bir unsuru olmuştur. Arap gözden düşünce dili de doğal olarak sorgulanmıştır.
*
Bu dört damardan beslenen Neo-osmanlıca karşıtı düşünce 1910 dolayında Türk Ocakları ve Genç Kalemler (bir başka deyimle, İttihat ve Terakki genel merkezi) çevresinde kristalleşir. On yılda ezici bir galibiyet kazanır. Eskinin – daha doğrusu, eski yeninin – savunucuları Cumhuriyet yıllarında faydasızca homurdanmaya devam ederler. 1980’lerde Burhan Felek kuşağıyla beraber tarihe karışırlar.
Başın rolü
Yeni Türkçe hareketi ne ölçüde Atatürk’ün şahsi vizyonunun ve/veya kaprisinin eseridir?
Kişi faktörü rol oynamış olsa da belirleyici olanın bu olduğunu sanmıyorum. Gazi’nin 1932’den itibaren sahneye koyduğu fikirlerin tümü (Arapça ve Farsça sözcükleri ayıklama, Türkçe köklerden yeni sözcük üretme, Orta Asya kaynaklarına dönüş, Anadolu’dan dil öğrenme...) İttihatçı çevrelerde 1910’dan itibaren geliştirilmiş ve kuvvetle savunulmuş görüşlerdir. Cumhurreisinin 1927 tarihli Nutuk’unda kullandığı son derece ağdalı neo-Osmanlıca, o görüşleri o aşamada henüz benimsemediğini gösterir. 1932’de neyin değiştiğini anlamak için belki 1930-31’deki rejim krizini daha yakından incelemek ve cumhurreisinin efsanevi pragmatizmini hesaba katmak gerekecektir.
Sonuçta uygulamanın biçimi çokça eleştirilmiş ise de Cumhuriyet seçkinleri arasında dildeki yenilenmeye prensip olarak karşı çıkan hemen hiç kimse olmamıştır. Yönetici zümrenin büyük çoğunluğu reformu hararetle desteklemiştir. Yeni dil, yeni Cumhuriyet elitinin kolektif kimliğinin bir tür simgesi ve alameti farikası olmuştur. Yani kişisel bir tercihten çok kolektif bir irade sözkonusudur.
Adamı eleştirelim, ama hayali güçler atfetmeyelim.
Yenisi farklı mı
Yeni Türkçe yazı dili yapay bir dil midir? Elbette yapaydır. Yeni kelimelerin Türkçe halk dilinde varolan birtakım köklerden türetilmiş olması onları “daha doğal” ya da “daha Türkçe” yapmaz. Sonuç olarak önerge, tecim, sömürge, saylav, örgüt, düzenek, evren ve benzeri binlercesi Türkçede 1932’den önce var olmayan kelimelerdir; Türkçe bilen birinin bu kelimeleri 1932’den önce “doğal” yapısal pemütasyonla üretmiş olması ihtimal dahilinde değildir. Türkçe bilen birinin bu kelimeleri mesela takrir, ticaret, müstemleke, mebus, teşkilat, tertibat ya da kâinat’tan “daha kolay” ya da “daha berrak” kavradığı da söylenemez. Hangisi öğretilse insanlar (bir alışma devresinin sonunda) onu “doğal” ve “yerli” “kolay anlaşılır” kabul ederler.
Neo-Osmanlıcadan daha mı yapaydır? Değildir. Ama daha az yapay da değildir. Aynı ihtiyaca cevap vermek üzere, aynı kadrolar veya onların mirasçıları tarafından, benzer yöntemle ve benzer süreçlerde üretilmiştir. Sözkonusu ihtiyaç, Batıdan ithal edilen terminoloji “dağına” karşılık üretme zorunluluğu idi. Frenkten öğrendikleri fizik terimi focus/focale karşılığında önce Neo-Osmanlıca mihrak, sonra Yeni-Türkçe odak uydurdular. Metot farklıdır, yapılan işin amacı ve mantığı baki kalır.
Bunu daha önce yazdım sanırım, yeni dilin tanımlayıcı özelliği “çeviri tadıdır”. Yeni Türkçe sözcüklerin Fransızca ve/veya Osmanlıca karşılığını kolayca hatırlayabiliriz, ve hatırladığımız zaman (eğer bu iki dile az da olsa vakıf isek) sözcüğü “daha iyi anladığımız” duygusuna kapılırız. Örnek: ikilem > dilemma, ilke > prensip, ilgeç > edat, imgelem > tahayyül, imleç > cursor, istenç > irade, izlek > tema, izlenim > impression, intıba, kent > şehir, kentsoylu > burjuva... “Hah, şimdi anladım!” Aslolan, doğal olan, daha kolay anlaşılan, demek ki “daha Türkçe” olan, her örnekte ikincisidir.
Yeni dil Neo-Osmanlıcadan daha mı “halka yakındır”? Bunun cevabını verdim, yineleyeyim. Türkçe konuşan reel halkın, mesela yerine örneğin, millet yerine ulus, alim yerine bilgin, televizyon yerine uzbakaç deyince daha “halk tipi” bir dil duygusuna kapılmadığı, aksine belirgin bir elit kibri teşhis ettiği sanırım herkesin malumudur. Cumhuriyet elitleri herhangi bir nedenle “halka” hitap etmek istedikleri zaman “Öztürkçe” konuşmazlar, dillerindeki Osmanlı dozunu artırırlar. (Eski siyasetçilerden Süleyman Demirel, ondan önce Osman Bölükbaşı bu gerçeği keşfedip başarıyla uygulayanlardandır.)
Öte yandan Yeni Türkçenin mesela Tevfik Fikret veya Namık Kemal Osmanlıcasından daha elitist bir dil olduğu da söylenemez. Sınıfsal tabanları aşağı yukarı aynıdır; sınıfsal “tavır” da çok değişmemiştir. Batı medeniyetini Türklere taşımayı ödev edinen Türk yönetici sınıfı, bu işin “halk dili” ile yapılamayacağının – itirafta zorlansa da – bilincindedir.
Peki derdin ne arkadaş?
O halde Yeni Türkçeye itirazımız nedir?
Birkaç tanedir. İlki Türkiye’de muhafazakar çevrelerde çok önemsenen bir itirazdır. Haklı bir itirazdır, ancak uzun vadede o kadar hayati bir sorun olmadığı kanısındayım.
Türkçenin tarihsel köklerinden koparılması, yazı dilinde müthiş bir fakirleşmeye yol açmıştır. Aradaki fark, Osmanlı konağı ile gecekondu apartman farkıdır. Modernleşmenin gereği sayılmıştır. Gerçekte 20. yy başının muazzam toplumsal travmalarından doğan bir “küsme” ya da “içe kapanma” refleksi olarak değerlendirilmesi daha doğru olur.
Türk modernleşmesinin ilk versiyonu ile ikincisi (Yeni Osmanlıca ile Yeni Türkçe) arasındaki temel yapısal fark, ilkinin eski Osmanlı yazı dili ile prensipte bağını korumuş olmasıdır. Eski Osmanlıca kelime hazinesinin büyük bir bölümü Yeni Osmanlıca bir metinde kullanılabilir. Yeni Osmanlıca bilen biri, tıpkı Shakespeare veya Milton okumaya çalışan bir modern İngiliz gibi, biraz zorlanarak da olsa eski dildeki bir metni okuyabilir; onun kültürel referanslarından yararlanabilir; edebi geleneği süregiden bir bütün (continuum) olarak algılayabilir. Yeni Türkçenin ise geçmişe dönük bir referansı yoktur. Kelime kaynağı olarak kullanılsa da, Eski Asya Türkçesi referans değildir. Yeni Türkçe bilen biri Orhun Yazıtlarını (veya Alişir Nevai’yi) daha kolay okuyamaz. Faraza okusa da o kaynaklardan modern Türk kültürü için kullanışlı malzeme üretemez. Sonuç, fakirleşmedir. Derin kökleri ve rezonansları olmayan, eski söylemlerin anısıyla beslenemeyen, kelime hazinesi ve konu dağarcığı, ifade biçimleri ve üslup seçenekleri son derece dar alana sıkışmış bir dil ortaya çıkmıştır. 20. yüzyıl, Türk edebiyatı için ölü bir çağdır.
Gene de bu “muhafazakar” eleştiriye çok fazla önem atfetmeyelim derim. Çünkü dil kendini tamir eder. İsrail Neo-İbranicesi, Filipin Tagalog’u ya da Papua Tok Pisin’i gibi sonradan üretilmiş yazı dilleri bile, birkaç kuşak içinde kendi geleneklerini, kendi anılarını, kendi normlarını ve anti-normatif egzantriklerini üretir. Nitekim 21. yüzyıl Türk edebiyatının, henüz arayış dönemini aşmamış da olsa, geçen yüzyıldan çok daha canlı ve zengin bir dil üretmeye başladığını düşünüyorum.
İkinci mesele daha ciddidir. Siyasi zorbalık ve onun kaçınılmaz sonucu olan kolektif aptallaşma ile ilgilidir. Geçmişe yönelik bir eleştiri olarak belki fazla önemsenmeyebilir. Sonuçta tarihte çeşit çeşit zorbalık vardır. Olan olmuş, biten bitmiştir, iyi yönüne bakmak lazım denebilir. Geçmişe mazi demeyi bilmek erdemdir. Ama konu yalnız dünün değil BUGÜNÜN konusudur. Geçmiş zorbalığın savunulması ve meşrulaştırılması, bugüne yönelik sonuçlar doğurur. Zorbalığın savunusu kaçınılmaz olarak beraberinde riyayı getirir. Yalanın gerçekmiş gibi sunulmasını, yalanı teşhir etmeye kalkanların susturulmasını, “hak” duygusunun bastırılmasını gerektirir. Bir bastırma ve susturma mekanizması kurulur; o mekanizmayı işleten ve ondan nemalanan zümre oluşur; o zümrenin kolektif çıkarını koruyacak yapılar inşa edilir. Türkiye’de bu yapıların adı Milli Eğitim ve Üniversitedir. Mücadele edilmesi insanlık görevidir.
Maksat geçmişi yargılamak değildir, riyayı teşhir etmektir. BUGÜNÜ sorgulamaktır. Özgür ve DÜRÜST düşüncenin sınırlarını büyütmektir. Sorun mu diyeceğiz mesele mi diyeceğiz, mevzu mu konu mu diyeceğiz, tümce mi cümle mi diyeceğiz konusundan ÇOK daha büyük bir meseledir.
Üçüncüyü de söyleyeyim eksik kalmasın. Yeni yazı dilini Osmanlıcanın eklektik kaynakları yerine kısaca “Türkçe” adı verilen Eski Türkçeden türetme kararı, dış dünyada o devirde egemen olan düşünce akımlarından bağımsız düşünülemez. Bu akımlara o dönemde kısaca ırkçılık (racism, Rassismus) adı verilirdi. Bugün bu kelimeyi kullanmak edebe aykırı bulunsa da terminolojiyi değiştirmek için henüz makul bir sebep ileri sürülememiştir.
“Kısaca ‘Türkçe’ adı verilen” ifadesini kullandım, açıklayayım. Türkçe bildiğimi sanıyorum. Benim bildiğim Türkçede maksat da Türkçedir, ifade de Türkçedir. Fenerbahçe, televizyon, kitap, estağfurullah, patlıcan, devlet, mukabelei bilmisil, hacıyatmaz, siyasi parti, leopar deseni, kuvayi milliye, park ve bahçeler müdürlüğü, pelte, çeyrek porsiyon Adana, Ali, Veli, merhaba, aşk, ve, aşkito Türkçedir. Bana bu çok basit bir gerçekmiş gibi geliyor, size de öyle geleceğinden eminim. Lakin Yeni Türkçenin tasarlayıcıları öyle düşünmezler. Bu sözcüklerin Türkçe olmadığı, buna karşılık Eski Uygurcada keşfedilen acun, kip ve astın gibi birtakım sözcüklerin Türkçe olduğu kanısını taşırlar.
Bu kanının makul sayılabilecek bir tek tek dayanağı vardır. O dayanak bir ırk teorisidir. Türk “milleti”, saf ve asıl sayılan bir Orta Asya kavminin devamıdır; demek ki Türk dili de o kavmin saf ve asıl sayılan diline indirgenmelidir. Sonradan eklenen her şey “yabancı”dır; dili “bozar”. Türk dilinin bu unsurlarla beslenmesi dili zenginleştirmemiş, “dejenere” etmiştir. Aynı şekilde Türk “milletine” karışan her türlü unsur da toplumdan ve tarihten ayıklanmalı, ulusal benlik, tıpkı dil gidi, Orta Asyalı özüne geri döndürülmelidir.
Bu anlayışın gerek Türk toplumuna, gerek onunla komşu ve kader ortağı olan toplumlara verdiği zararı burada uzunca anlatmama gerek yoktur sanırım.
Özetleyek.
Yazı dilinin prensipte yapay bir oluşum olduğunu döne döne vurguladım. Yeni bir yazı dili gerekiyordu. Bunu ha Acemceden ha Uygurcadan türetmişler bence en geniş soyutlama düzeyinde arada pek fark yoktur. İstenirse Japoncadan da türetilebilirdi; üç kuşak sonra yadırgayan kalmazdı.
Bu dilin eskisine oranla “daha Türkçe”, “daha yerli ve milli”, “daha halk diline yakın”, “daha kolay”, “daha demokratik”, “daha modern” olduğunu sananlara gülüp geçmekten başka yapacak bir şey yoktur. Cehalettir. Zamanla belki geçer.
Yeni dilin ırkçı bir teori üzerine inşa edildiğini anlamayanlara anlatmakta fayda vardır. Belki anlayan olur.
Öz Türkçe kullanmayı vatanmillete sadakatin ya da Kurucu Ata’ya ibadetin şartı sayan, ve dolayısıyla bu görüşe katılmayanları toplumdan dışlamayı hak bilenler zararlı mahlukattır. Onlara meydan vermemek gerekir.
O yüzden “sözcük”, “kalıtımsal” ve “yanılsama” içeren dili kullanmakla, o dilin altındaki teoriyi sorgulamak ve savunucularını bazen hırpalamak arasında ben mantıki bir çelişki göremiyorum.

32 comments:

  1. Kıymetli ustadım,
    birkaç satır okuyunca görüyorum ki bu konuda bilgiye sahip 80 milyon içindeki 80 kişiden birisiniz.
    Halen bütün gücümü "Türk denilenler kimdir" kitabımın ikinci cildine ayırıyorum. Dil mes'elesi üçüncü ciltte.
    Bilginize büyük saygılarımla ayrı düşündüğümüz bir kaç nokta var. Bunlara girersem yine bir kitap olur ki, zamanımı asıl kitaba ayırıyorum.
    Bir kısa not: Orta Asya'da 19. yüzyılda Avrupalı ırkçıların "Turk sprache" dedikleri bir dil grubunun varlığı gerçek. Ama bu dialektler hiçbir zaman "Türkçe" diye bir dil oluşturamadı.
    İkincisi konservatuarda hocalarım Yıldız Kenter, Melih Cevdet Anday, Muhsin Ertuğrul ... okulda öğrendiğiniz Türkçe'yi unutun, burada yüksek İstanbul Türkçesi geçerli derlerdi. Bu dili bugün ben hala konuşuyorum ama TCde siz dahil kimse konuşmuyor.
    Şimdilik bir link veriyorum. Başlangıçta "Türkçe" ile ilgili bir bölüm var. http://turkology.at/wlc/wrk/TRK/TURKCE/TURKCEII/OSMAN/oguzname.htm
    Sevgi ve saygılarımla.
    Memo G. Schachiner

    ReplyDelete
  2. Yeni Türkçe fikri İttihatçı çevrelerde geliştirilmiş bir fikir değildir. Bu fikrin mimarı Arminius Vambery'dir. Enteresan ve yetenekli bir insandır. Devasa bir maceraya atılmış, ajanlık faaliyetinde bulunmuş, kendini türkofil olarak nitelendirmiş VII. Edward'ın danışmanlığı yapmış. Dillere destan bir Orta Asya macerasına girişmiş ve Türkolojinin kurumsallaşmasını sağlamıştır.

    10 Mayıs 1889 Times'ta çıkan makalesinde şu cümleleri kullanmıştır;
    https://imgur.com/a/Ut2obug

    Ziya Gökalp ve Munis Tekinalp ise sürecin sonraki temsilcileridir.

    Benzer şekilde Munis Tekinalp'in Panturanizm kitabının 1917 baskısı İngiliz istihbarat arşivlerinde yer almakta ve Tekinalp Yeni Türkçe fikrini burada ciddi bir şekilde ele almaktadır.

    IOR/L/MIL/17/16/24 numaralı belgenin ön sözünde şu ifadeler yer almakta;

    https://imgur.com/a/72xgZEF

    "Bu kanının makul sayılabilecek bir tek tek dayanağı vardır. O dayanak bir ırk teorisidir. Türk “milleti”, saf ve asıl sayılan bir Orta Asya kavminin devamıdır; demek ki Türk dili de saf ve asıl sayılan o kavmin diline indirgenmelidir. Sonradan eklenen her şey “yabancı”dır; dili “bozar”. Türk dilinin bu unsurlarla beslenmesi dili zenginleştirmemiş, “dejenere” etmiştir. Aynı şekilde Türk “milletine” karışan her türlü unsur da toplumdan ve tarihten ayıklanmalı, ulusal benlik, tıpkı dil gidi, Orta Asyalı özüne geri döndürülmelidir."

    Bu düşünce yapısı nasıl yeşermiş ve nasıl kurumsallaşmıştır olayının başlangıcını Arminius Vambery'den geriye götüremedim veya bulamadım.

    ReplyDelete
  3. yapay dil meselesi hakkında farklı bir şey sormak istiyorum size. diyelim ki ortadoğu'da bir tür ihtilal gerçekleşti ve supranasyonal bir elit, Esperanto tarzı yapay bir dili ihtilalin etkisindeki tüm halklara (türkler, kürtler, araplar, farslar vs vs) şart koştu. yani herkes esperanto bilecek ve yeni devletin yurttaşları esperanto konuşacak. başarılı olunur mu? türkler, araplar falan ayağa kalkıp "millyetimizi yok ediyorlar" falan mı derler?

    ReplyDelete
  4. Sevan Hocam selamlar, konu ile ilgili değil ama bir kullanıma dair sorum olacak. Yunancada 'β' sembolü vita diye seslendiriliyor yanlış bilmiyor isem ancak β sembolü ile ilgili kavramları beta ( beta ışıması, beta talasemi vs.) olarak telaffuz ediyoruz. Bu telaffuzlarımız hatalı bir kullanım mıdır yoksa burada başka bir incelik mi var?
    Selametle....

    ReplyDelete
    Replies
    1. Antik Yunancada /b/ telaffuz edilir. Oradan hareket eden Latince ve Latinceyi baz alan modern Batı dillerinde /b/ kalmıştır. Türçeye Rumcadan direkt alınan sözcüklerde v, Frengistan üzerinden alınan sözcüklerde b kuraldır.

      Delete
    2. o sebeple pek güzide bozkır kentimiz sibas değil sivas.

      Delete
  5. Ayni cografyada yaşayan farklı iki toplumda; birinde şarıl şarıl akan nehir, digerinde şorul şorul akabilir yani, he mi?

    ReplyDelete
  6. Harf devrimi ne kadar doğruysa, dil devrimi o kadar yanlıştı. Ama işin garip kısmı bu iki devrim hem siyasetçiler hem halk tarafından birbirine karıştırılıyor, islami reflekslerden hareketle harf devrimini kötülüyorlar seküler kesim ise onlara cevap olarak harf devrimini savunuyor ama tüm taraflar aslında dil devrimi üstünde konuşuyormuş gibi yapıyor, kimsenin sokaktaki adamla bir profesörün kelime dağarcığının aynı olmasından yakınmıyor.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Evet. Osmanlıca okuyabilen herkes (binde birlik kesim) *harf devriminin* şart olduğunu anlar. Osmanlıcanin hızlı yazabilmek gibi avantajı var ama ü ö gibi harfler yok. Arap harfleri bile turkceye uyarlanabilir di ama osmanlılar o zahmete bile katlanmamışlar. Oldu ve öldü kelimeleri aynı şekilde yazılan bir lisan: osmanlıca yazısı. Dunyada daha trajikomiği yoktur heralde. Onlar bu kadar tembel olup arap harflerini türkçeye uyarlamadan kullanınca Atatürk de güzelce silmiş süpürmüş latin alfabesine geçmiş. İyi olmuş.
      2-Dil devriminin gereksiz seviyede ırkçı old. katılıyorum. Arap fars kökenli kelimelerden utanıp tiksinmek sağlıklı bir duygu değil.

      Delete
  7. ŞA-HA-NE.. Size uzun ömürler diliyorum, ne olur bu platformda yazmayı bırakmayın.
    Sizle aynı dili konuşmak (2019 Türkçesi olur İngilizcesi olur fark etmez, bunlardan başka bilmiyorum malesef) bir onur ve şanstır. Kendimi çok şanslı addediyorum

    ReplyDelete
    Replies
    1. Aynen. adamın türkçe yazıyor olması beni de çok şanslı hissettiriyor. Böyle bir makaleyi orjinal metin olarak türkçe bulabiliyoruz. Hayret..

      Delete
  8. Zevkle okudum.Dillerin evrimlesmesi yada zorla degistirilmesi(genetically modified language-diyebilirmiyiz?) konusuyla ilgili daha fazla ve derin analiz yazarsaniz ,zevkle okumaya devam edriz.Saygilar sayin Nisanyan

    ReplyDelete
  9. Güzel bi yazı olmuş.Peki sözü edilen dili saflastirma ya da arindirma projesi 19yydan önce olan turki basit yerlilesme Vs hareketleri ile bağlantısı varmıdır amaç bakımından . Daha doğrusu bu çabalar gerçekten olmuş mudur . Türk dili edebiyatı derslerinde anlatılan Edirneli Nazmi, tatavnali mahremi gibi sahsiyetler uydurma mı? Merak etmiyor değilim .

    ReplyDelete
  10. Aydınlatıcı, farklı bakış açılarının sadece dil değil, her konuda önemini hissettiren yazınız için teşekkürlerimi iletirim. Emeğinizi, derin donanım ve bilginizi takdirle...

    ReplyDelete
  11. Güzel ve kapsamlı bir yazı. Ancak Sevan Bey'e her konuda katılmıyorum ve kendisine kimi sorularım olacak.

    Yazıda demiş ki

    "Neo-Osmanlıcılar focus için mihrak'ı, Öz-Türkçeciler ise odak'ı uydurdular"

    Peki sizce ne yapılmalı, "focus" olduğu gibi dile mi alınmalı? Ayrıca "focus" sözcüğü ezelden beri varolan bir sözcük mü? Yani başlangıçta bir gaz ve toz bulutu bir de focus sözcüğü mü vardı? :)

    Ayrıca "focus" Latince "ocak" demek, eski Latincede focus'un "odak" gibi bir anlamı yoktu, yani batılılar da focus'a yeni bir anlam eklediler, bunun yerine eski Latince ya da Yunancadan bir sözcük de türetebilirlerdi, yapmadıkları şey değil. Örneğin Türkçede de "odak" türetimi yapılmayıp da, tıpkı batılıların yaptığı gibi "ocak" sözcüğüne ikincil bir anlam yüklenseydi, siz onu da eleştirecektiniz, çünkü ne yazık ki dil konusunda değerlendirmelerde bulunurken etnik yükünüzden sıyrılamadığınızı düşünüyorum. Söz gelimi anadiliniz Ermenicede, soydaşlarınız, kendileri bulmadıkları hâlde "telefon"a, "helikopter"e falan bile karşılık "uydurmuşlar", telefon için "heraxosov" /հեռախոսով/ yani "uzakkonuşan", helikopter için "uğğatsir" /ուղղաթիռ/ yani "dikuçan" gibi, ancak söz konusu anadiliniz olunca "uydurma" tanımını kullanmıyorsunuz sanırım.

    Anladığım kadarıyla size göre Türkçe her zaman yabancı kökenli sözcükleri dile almalı, ne "odak" gibi bir türetim yapılmalı ne de "ocak"a ikincil bir anlam yüklenmeli, "focus"u alıp kullanmalıyız size göre, anladığım bu, yanlış anlamışsam, doğrusu ile düzeltmenizi rica ederim.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Yanlış anladığınızı düşünüyorum. "Peki sizce ne yapılmalı" sorunuza Sevan Bey'in ağzından yanıt vereyim; çok isabetsizse yorumumu yayınlamaz veya yorum yaparak düzeltir:

      "Yapılması gereken 'focus'u alıp kullanmak değil, tam da 'mihrak' ve 'odak'ı uydurmaktı zaten. Yüz yıl önce yaşasaydım 'mihrak'ı kullanırdım, bugün yaşadığım için 'odak'ı (ve bağlam uygun düştükçe 'mihrak'ı) kullanıyorum. Yazıda zaten tam olarak bunun gerekliliğinden bahsettim. Hem çağın gereği olarak 'odak'ı kullanalım, hem de 'odak'ı üreten zihniyeti sorgulamayı elden bırakmayalım; yapılması gereken budur."

      Sevan Bey Ermeniceden verdiğiniz örneklere de "uydurma" demekten çekinmez gibi geliyor bana. Yazıyı değerlendirirken etnik yükünüzden sıyrılamadığınız için olsa gerek, Sevan Bey'in de öyle olduğunu sanmışsınız.

      Delete
    2. Künay elitist olmak halka karşı olmak değildir olsa olsa liberalizmdir.İşte onlarda ancak onu yapabildiler.Osmanlıda müslüman olmayan elitistler başta ve diğerleri liberalizmin gelişi ve yerleşmesine önayak olmuşlardır.Bu onların sınıfsal temelleri gereğidir.Simdi sıa örneğini gördüğümüz yenilerinde..

      Delete
    3. " Madem ki Ermenisin, öyleyse Ermeni olmalısın... "

      Türkiye, Ortadoğu İslam bataklığında ebedi sürünmeye mahkum.


      Delete
    4. Eleştirileriniz ilginç-bazıları da yerinde- ama ben olsam, yeni bir makale yazar, konuya farklı bir perspektiften yaklaşırdım. (Eleştiri, İlginç, Makale, Perspektif)

      Delete
    5. Vay canına. Evet, kesinlikle okullarda temel metin analizi ve (bence) temel matematik dışında bir şey okutulmamalı. Bu iki alanda da 8.sınıfı bitiren herkes iyi olmalı, iyi olmadan okulu bitirememeli. Zorunlu eğitim 8. sınıfta bitmeli.

      Delete
    6. Bence Türkçenin dil devriminin temel sorunu az sayıda kökle yetinmek zorunda kaldığı için kavramları Öztürkçe ile karşılamada yetersiz kalışıdır.

      Örneğin Arapçada "hadis" de,"kelâm" da, "nutuk"tan türeyen "mantık" da kelime anlamı olarak "söz" demektir.

      Bu kelimelerden türeyen kavramların hepsini de "söz" kelimesiyle karşıladığınızda işler karışır.

      Öyle olmasa bile "hadisçi, "kelâmcı" ve "mantıkçı"nın hepsine de "sözcü" diyemezsiniz. Çünkü "sözcü" başka bir anlama gelir ve onun Arapça karşılığı da bu üç kelimeden de farklı bir kökten türemiştir.

      Delete
    7. Adsız - 29 Ocak 2019 01:58

      Yukarıdaki tarihte yazan adsız'a cevâben

      Sevan Bey'in kendisi yanıt yazmamış ancak dediğiniz gibi, sizin yazdığınızı yayımladığına göre benzer düşünüyor olsa gerek.

      Sevan Bey, verdiğim Ermenice örnekler için de "uydurma" derse, bu dediğine de katılmam. "Uydurma", ancak ilgili dilin kurallarına aykırı biçimde ortaya çıkarılmış sözlere denebilir ki bütün dillerde az çok uydurma sözler vardır, televizyon (Yunanca-Latince bileşik kural dışıdır), autobus (automobile omnibus'taki omnibus'un yalnızca "auto" ile "bus" kısımlarını almak tam bir uydurma örneğidir), lavabo ("yıkıyorum" diye söz olmaz), video ("görüyorum" diye söz olmaz) vb. gibi. Bir dilin kurallarına uygun biçimde ortaya çıkarılmış sözlere "türetme" denir ki gayet de yapılması gereken bir şeydir bence. Yani verdiğim Ermenice örneklere de "uydurma" değil "türetme" denmelidir. Bizim halkımız pek bilmez ancak dünyadaki pek çok kavim telefon, televizyon gibi aygıtlara kendi dilinde karşılıklar bulmuştur. Örneğin, Araplar telefon için "hatif", Pakistanlılar "duravaz", Çinliler "dianhua", Sanskritçe konuşanlar "durabhasa", Almanlar "fernsprecher", Moğollar "utas", İzlandalılar "sími", Finliler "puhelin" gibi karşılıklar türetmişler.

      Delete
    8. Adsız - 29 Ocak 2019 20:58

      Yukarıdaki tarihte yazan adsız'a hitâben

      Değindiğiniz konu doğru. Ancak örneğinizde ufak hatalar var. "Hadis" söz değil "olay" demektir, kelam "konuşma", mantık "söyleme" denebilir. "Kelam" ile "mantık" zaten Yunanca "logike" ile "logos" çevirisidir.

      Bu eleştiri, yani birçok yabancı kökenli söze karşılık tek Türkçe türetim yapma eleştirisi özellikle İslamcıların da üzerinde durdukları bir eleştiri. İlk bakışta haklı bir eleştiri gibi, ancak bu durum daha çok Türkçeyi kullananlarla ilgili bir sorun. Örneğin İslamcıların sevdiği bir örnektir, "Eskiden bir münâzara vardı, bir de münâkaşa, şimdi ikisi de tartışma oldu" diye. Haklı bir eleştiri, ancak bu Türkçeyi yanlış kullanmak ilgili. Münâzara (anlamca "bakışma" demek) için "tartışma", münâkaşa (anlamca "çakışma" demek) "çatışma" denebilir örneğin, hatta münâkaşa ve münâzara da kullanılabilir ki kullanılıyor da zaten, dilden söz atalım diyen yok zaten, Türkçesi de olsun diyen var.

      Yabancı sözlere karşılık türetirken bu konuya dikkat edilmeli bence de, 2, 3 kimileyin 4 söze tek karşılık olmamalı.

      Ancak yukarıda değindiğim gibi, bu konu biraz da bizlerin lâkaytlığımızla ve bilgisizliğimizle ilgili. Söz gelimi Türkçede bir sürü fiil varken, bugün hepsi için yalnızca "dönmek" fiilini kullanıyoruz.

      Örneğin "Dünya kendi ekseni etrâfında dönüyor" diyoruz, yine "Dünya güneşin etrâfında dönüyor" diyoruz, oysa bu iki hareket aynı eylem değil besbelli ki, kendi ellerimizle kendi dilimizi kıtlaştırıyoruz, çünkü bilmiyoruz. Oysa kendi ekseni etrâfında yapılan dönüşe "eğrilmek/evrilmek" denir, hatta "yün eğirmek" denir, o yün eğirme gerecine de "eğirmeç" derler, bu eylemin İngilizcesi "to spin", Anadolu ağızlarında "eğrim" (girdap) demektir meselâ, hepsi aynı kökten. Yani aslında "Dünya kendi ekseni etrâfında evrilir", ancak "evrim" sözü de özensiz türetilmiş, aslında "evrim" > "eğrim" yani "girdap" demek, zaten Anadolu ağızlarında var.

      Bir şeyin etrâfında yapılan dönüşe "dolanmak", "yörenmek", "aylanmak" denir. Yani, "Dünya güneşin etrâfında yörenir/aylanır/dolanır/dolaşır"... "Aylak" da aslında "dolanan" demektir, zaman içinde "boşa dolaşan" anlamı kazanmış.

      Bir mil/dingil vb. efrâfında yapılan dönüş "değirmek/devirmek"tir aslında, "değirmen" oradan gelir, eski Türkçe biçimi "tegirmen" < tegir- kökünden, aynı kökten teger "teker" var bir de.

      Bunlar gibi örnekler çoğaltılabilir, yine bugün sadece "kesmek" diyoruz, ekmeği de kesiyoruz, elmayı da kesiyoruz, saçı da kesiyoruz, sakalı da kesiyoruz, kağıdı da vb. oysa yülmek (sakal kesmek, traş olmak, Anadolu ağızlarında yülük "traşlı", yülgü "ustura, jilet"), kırkmak (saç, yün vb. kesmek), kırpmak (kağıt vb. kesmek), dilmek (uzunlamasına, şerit biçiminde kesmek) vb. gibi nice fiil var Türkçede.

      Delete
    9. Yukarıdaki yazıma ufak bir ekleme daha (harf sınırından dolayı önceki yazıya sığmadı)

      Geçenlerde fırından ekmek alıyordum, fırıncı çocuk sordu "Ağabey ekmeği keseyim mi?" diye, ben de çocuğa, "Kesme, dil" dedim, tuhaf tuhaf baktı yüzüme, genç bir çocuk, orada ekmek dilme makinası var, "Bak" dedim, "O makine ekmeği kesmiyor diliyor" (aynı anda birden çok dilime ayırıyor çünkü), biraz duraladı, "Doğru dedin ağabey" dedi :)

      Bir gün de vapurdayım, karşımda bir adam, 30'lu yaşlarında, yanında da 4-5 yaşlarında kızı ile bir çocuk kitabı okuyorlar. Adam kızına bir resim gösterdi ve "Bak kızım bu at yavrusu" dedi, istemsizce güldüm, bana baktı, "Ona tay da deniyor" dedim, adam da "Haa, doğru ya unutmuşum" dedi, güldü, sonra kızına döndü tay'ı öğretti.

      Yani insanlar ya bilmiyor ya da unutmuşlar hayat gailesi içinde. Ülkedeki durumlar belli, kimsenin Türkçe öğrenecek ya da entellüktüel işlere ayıracak zamanı ve mecâli yok. Bu nedenle, Türkçeyi unutanlara hatırlatmak, bilmeyenlere de öğretmek gerek. Televizyonlarda, gazete ve dergilerde kullanılan dil 300-500 kelimelik olunca halk ne yapsın? Nereden öğrensin doğru Türkçeyi? Benim gibi deliler kendince uğraşıyor işte :)

      Delete
  12. İstanbul Türkçesinin ses yapısı nasıl oluştu, bilmiyorum. Ancak, Dil Devriminden bugüne kalabilen kelimelerle birlikte, Türkçe ses yapısını zenginleştirdiğini düşünüyorum. Derleme sözlükleri dahil, eski Türk sözlüklerindeki kelimeler, her zaman, kulağımda neredeyse şehvetli diyebileceğim bir duygu oluştura gelmiştir.

    Cumhuriyet ile birlikte maalesef azınlık durumuna düşmüş toplumların yaşadığı travmayı anlayabiliyorum. Öte yandan, Türk olanların yaşadığı travma da hiç az değildir ve daha uzun bir süre etkilerini göreceğimizi sanıyorum. Türkçeleşme hareketi ise, travmatik bir dönemde, bir tür "ana rahmine dönüş" çabası olarak bizlere çok şey ifade etmiştir. Bugün ve dün, bu hareketten rahatsız olanların çoğunun kendini Türk yerine Müslüman ya da başka kelimelerle tanımladıklarına da dikkatinizi çekerim.

    ReplyDelete
  13. Bir şiiri Sevan Nişanyan'ın kitaplarından birine de ilham kaynağı olmuş olan, öztürkçeci şairlerden merhum Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın en fazla telezzüz ettiği şairler, gariptir ki gayet Osmanlıca ağırlıklı yazan Ahmed Haşim ve Yahya Kemal'miş. Bunu kendi itiraf etmiş.

    ReplyDelete
  14. sevan beyin sevmeyeceği güncel dilden söylemek istiyorum ki:
    adamsınız.

    ReplyDelete
  15. Sevan üstadım, Bu dil devrimi sonrası Avam, lisan öğrendi ! her şeyin b..ku çıktı ! yarı cahiller türedi, buna da katılır mısınız?

    ReplyDelete
  16. " ... - Son dönemde Osmanlı tarihiyle alakalı başka projelerde de yer aldınız, ‘Çiçero’nun hikayesi de 1940’lı yıllar Türkiye’sinde geçiyor. Osmanlı Devleti’nin sürmesi gerektiğini inananlar da var, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının zaruri olduğuna inananlar da. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, ne gibi tepkiler aldınız?

    ' Ne derseniz deyin, Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın devamı. Osman Hamdi Bey’in kardeşi Halil Ethem’le ilgili bir kitap okuyorum bu sıralar, çok renkli bir adam. Osmanlı’nın son zamanlarında Avrupa’da eğitim görmüş. Hem iki ayrı padişahın devrini, hem de Cumhuriyet’i görmüş.

    Yaptığı işlere işgal yıllarında da, sonrasında da devam etmiş. Zamanında padişah tarafından görevlendirilmiş, sonra da Atatürk tarafından görevlendirilmiş. Halil Ethem Osmanlı insanı mı, Cumhuriyet insanı mı? Ne diyeceğiz şimdi? '

    - Dil Devrimi ile birlikte Osmanlı aydınlarının bir gecede okuma yazma bilmez hale getirildiği gibi eleştiriler de yapılıyor zaman zaman.

    ' Valla Halil Ethem açısından öyle bir durum olmamış. Ama Latin harflerine geçmek doğru bir hamleydi bence. Ta Fatih’ten beri, hatta Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri yüzünüzü Batı’ya dönmüşseniz bunu da yapacaksınız. İlyas Bazna’nın çocukluğuyla ilgili sahneler için Balkanlar’da da çekim yaptık. Orada Latin alfabesiyle yazılıp verilmiş dilekçeler var. Çok ilginç! Çünkü onlar Kiril alfabesi kullanıyor ama bir kesim Latin alfabesiyle veriyor dilekçesini. Öyle birden olan bir şey değil, ben öyle tahmin ediyorum en azından. Şimdi Kiril alfabesi kullanılan çoğu yerde de Latin alfabesine dönüyor, çünkü çok zor oluyor çocuklar için '... " 

    http://www.diken.com.tr/ciceronun-yonetmeni-serdar-akar-ne-derseniz-deyin-turkiye-osmanlinin-devami/'yi

    ReplyDelete
  17. @ künay1 Şubat 2019 01:54

    Arapçada "telefon", "hetif"dir doğru. Fakat günlük kullanımda Araplar istisnasız her zaman "telefun" derler.

    ReplyDelete
  18. 15. asirda suleyman çelebi tarafindan yazilan mevlid'de geçen türkçe'yi anlamak hiçte zor degil. ne olduysa sonraki asirlarda olmus sanki.

    ReplyDelete
  19. Sevan Bey Merhaba,
    Harf devrimi konusunda, Hatt-ı Enver konusunu nasıl yorumlarsınız? Osmanlı yazısının özellikle telgraf mesajlaşması konusunda problemler oluşturmasından ihtiyaçla üretildiğini düşünüyorum ancak bu düşüncemi kaynakçalandıramadım.

    ReplyDelete