Saturday, February 29, 2020

Moskof Harpleri

Osmanlı devletinin son 150 yılında Ruslarla Türkler yedi kez savaştı. Savaşların altısında Türk tarafı hezimete uğradı. Birinde İngiltere ve Fransa’nın Türkler safında savaşa girmesiyle Rusya yenildi.
1768-1774
Polonya’da Rus işgaline direnen Lehli direnişçileri Osmanlı el altından desteklemekteydi. Türk tarafına kaçan teröristleri izleyen Rus kuvvetleri Balta kentini zaptedip, Polonyalılarla birlikte şehir halkını da kılıçtan geçirdi. Rusya bu esnada Yedi Yıl Savaşlarından dolayı mali krizdeydi. Fırsatı gören Osmanlı, Fransa’nın da teşvikiyle savaş açtı.
Altı yıl süren savaş çeşitli cephelerde kesin sonuç vermeyen muharebelerle devam etti. Birinci kumandan Hacı Mehmet Emin Paşa Hotin’de gerçek dışı zafer haberleriyle halkı ve padişahı memnun etti, fakat işin aslı ortaya çıkınca İstanbul’a getirilerek kafası kesildi. Yerine geçen Moldovancı Ali Paşa, Moldova’da aldığı esir kadınları Bursa’da cariye olarak pazarlayarak servet edindiği için bu lakapla anılır.
1770’te Atlantik’ten dolanarak Ege’ye gelen Rus donanması Çeşme’de Osmanlı donanmasını imha etti. Bunun üzerine Mora Yarımadasında Rumlar ayaklanarak istiklal davasına giriştiler. Mısır’da Cin Ali Paşa isyan ederek saltanatını ilan etti. İmparatorluğun farklı yerlerinde de isyanlar çıktı.
Ruslar Romanya beyliklerini istila ettikten sonra Tuna’yı aşıp Bulgaristan’a yürüdüler. Fakat her iki taraf da tükendiği (ve Prusya Rusya’ya mali desteği kestiği) için barışa karar verildi. Küçük Kaynarca antlaşmasıyla Osmanlı devleti Kırım’ı kaybetti. Ruslar Karadeniz kıyısında iki liman elde ettiler. Osmanlı’nın Kırım Müslümanları üzerinde üzerinde talep ettiği “koruma” hakkına karşılık Ruslar da Osmanlı tebaası Ortodokslar (Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Romenler, Gürcüler) üzerinde “koruma” hakkını antlaşmaya yazdırdılar. Rusya’ya yüklü bir savaş tazminatı ödendi.
Bu olayı izleyen günlerde Osmanlı Devleti vilayetleri üzerindeki egemenliğini hemen tümüyle kaybederek yaklaşık elli yıl süren bir tür yeni Beylikler dönemine girdi. Mısır, Suriye, Küveyt, Basra, Lübnan, Cizre, Malatya, Adana, Yozgat, Ünye, Lazistan, Manisa, Datça, Girit, Ege Adaları, Yanya ve başka yerlerde fiilen bağımsız hanedanlar türedi.
1787-1792
Osmanlı’nın içinde bulunduğu kaotik durum Rusya’da fikriyata öncülük edenlerin büyük hayallere kapılmasına yol açtı. Çariçe II. Katerina Avusturya ile anlaşarak Balkanlarda bir Ortodoks devleti kurmayı, daha sonra İstanbul’da Osmanlı hanedanına son vererek bir Rus prensin hükümdarlığı altında Yeni Roma İmparatorluğu tesis etmeyi tasarladı. Küçük Kaynarca Antlaşması ile “bağımsızlık” kazanan Kırım’ı ilhak edip ilk adımı attı.
Kırım’ın işgali İstanbul’da “halkı” galeyana getirdi; kalabalıklar toplanıp Rus elçiliğini taşladı. Padişah (Birinci) Abdülhamit – Abdullah Gül’vari bir tarzda – temkinli politikadan yanaydı. Okuryazar olmayan başbakan Koca Yusuf Paşa ise “milli galeyana istinad ederek” savaşı tercih etti.
Savaş kararında İngiltere ve Prusya’nın desteği rol oynadı. Bu iki devlet Osmanlı ordusunun modernizasyonuna yardımcı olmayı ve mali yardımda bulunmayı taahhüt ettiler. Avusturya Rusya’nın yanında harbe katılınca, Prusya-İngiltere ittifakının yedek lastiği olan İsveç de Rusya’ya savaş açtı.
Savaş Osmanlı açısından hezimetle sonuçlandı. Belgrad ve Romanya düştü. Arnavutluk’ta isyan çıktı. Ancak Rus komutanı Suvorof tam İstanbul’a yürümeye hazırlanırken Fransız ihtilali alevlendi, bütün Avrupa savaşa sürüklendi. Bunun üzerine Ruslar acele ile barış talep ettiler. Belgrad ve Romanya iade edildi, Karadeniz kuzeyinde ufak tefek yerler kaybedildi.
1806-1812
Napolyon Austerlitz’de Avusturya ve Rusya’yı ezince Osmanlı ekâbiri Rusya’ya saldırmanın tam zamanı olduğuna kanaat getirdiler. Eflak ve Boğdan’daki Rus yandaşı beyler bir darbe ile görevden alındılar. Aynı gün Fransız ordusu Dalmaçya’ya çıkıp Balkanlarda Türklerle ortak bir harekat hazırlandığı izlenimini verince Rus ordusu iki beyliği (yani Romanya’yı) işgal etti. Savaş çıktı.
Bu esnada ordu içinde çöreklenmiş bir örgütle orduyu içeriden ele geçirmeye çalışan bir başka örgüt – Ergenekoncularla Fetocular – çatışma halindeydi. 1806 ile 1808 arasında bu gruplardan birinin veya diğerinin desteğiyle bir ayaklanma (Kabakçı Mustafa), bir askeri işgal ve terör rejimi (Alemdar Mustafa), bir başka ayaklanma (Babıali Vakası), darbeler ve sokak çatışmaları (Tersane, Tophane, Levent Vakaları) oldu. İki padişah devrilip öldürüldü; hükümet sarayı, içindekilerle birlikte patlatıldı. Sırbistan ayaklanarak bağımsızlık ilan etti. Arabistan’da İbni Suud ayaklanarak Mekke ve Medine’yi ele geçirdi. Muhtemelen hükümet içinden bazılarının gizli davetiyle İngiliz donanması Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’u ele geçirmeye teşebbüs etti. Mısır’da İskenderiye kenti kendi rızasıyla İngilizlere teslim oldu.
1812’de Aziz Ahmet Paşa kumandasındaki Türk ordusu Rusçuk’ta hezimete uğrayarak teslim oldu. Ruslar tam İstanbul’a yürüyecekken Napolyon’un Rusya seferinin başlaması üzerine gene apar topar barış talep ettiler.
1828-1829
Ruslar Yunan ayaklanmasına destek verip Navarin’de Osmanlı donanmasını yakınca, Türkiye Boğazları Rus gemilerine kapattı. Bunun üzerine Rusya savaş ilan etti.
Savaş bu kez hızlı gelişti. 7 Mayıs ile 22 Ağustos 1829 arasında Ruslarbir dizi zafer kazanıp Bulgaristan’ı ele geçirdikten sonra Edirne’yi zaptettiler. Aynı günlerde Ahıska, Gümrü, Kars ve Erzurum düştü. Türk tarafı barış istedi. Edirne Antlaşmasıyla Osmanlı devleti Yunanistan’ın bağımsızlığını tanıdı. Karadeniz’in doğu kıyısı da Rusların eline geçti. Kars ve Erzurum Türkiye’ye iade edildi. Ancak Rus ordusu bu yerleri bırakırken, Kars-Ağrı ve Erzurum illerinin katliam korkusu içindeki Ermeni nüfusunu da beraberlerinde götürüp, İran’dan yeni aldıkları Erivan vilayetine iskan ettiler. Modern Ermenistan’ın ilk tohumu böyle atıldı.
1853-1856
Osmanlı devletinin pek yakında çökeceğine kesin gözüyle bakan Rusya, Osmanlı mirasını makul ve barışçı bir şekilde paylaşmak için Fransa ve İngiltere’ye başvurdu. Fakat İstanbul’un her ne pahasına olursa olsun Ruslardan korunması gerektiğine inanan iki Batılı güç öneriyi reddettiler. Bunun üzerine Rusya tek başına yürümeye karar verdi. Kudüs’teki saçma sapan bir olayı bahane ederek savaş açtı. 30 Kasım 1853’te Rus donanması ani bir saldırıyla Sinop’ta demirli bulunan Türk deniz kuvvetlerini – tıpkı Pearl Harbor’daki gibi – topyekün imha etti. İzleyen günlerde İstanbul’a Kilyos tarafından bir Rus çıkarması kaçınılmaz görünüyordu İstanbul bugün düşer, yarı düşer derken Fransa ve İngiltere bir olup Osmanlı Devleti lehine Rusya’ya savaş açtılar.
Kırım’da anlamsız bir katliama dönüşen savaşta Fransa ve İngiltere 120.000 civarında ölü ve 60.000 yaralı, Osmanlı Devleti 45.000 ölü ve 25.000 kadar yaralı verdi. Rusya yenildi. Paris Antlaşması ile Batılı devletler Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü garantilediler. Karşılığında devlet bürokrasisi ile hukukun radikal reformlarla modernleştirilmesini, ekonominin uluslararası ticaret ve yatırıma açılmasını, gayrimüslim nüfusa eşit anayasal haklar tanınmasını, eğitimin Avrupa standartlarına getirilmesini talep ettiler. Osmanlı yönetimi 15 yıl kadar – 1871’e dek – bu taleplere uymaya gayret etti veya eder göründü. Sonra vazgeçti.
1877-1878
1875’te Bosna-Hersek, ardından Bulgaristan Türk yönetimine isyan ettiler. Osmanlı yönetiminin isyanları bastırırken izlediği sivil halka yönelik terör ve katliam politikası Avrupa kamuoyunda büyük tepki topladı. Zamanın fikir babalarından Charles Darwin, Oscar Wilde, Victor Hugo ve Garibaldi alenen çıkıp Türk vahşetine dur demek gerektiğini ilan ettiler. Bu esnada Osmanlı maliyesinin iflası da, Osmanlı tahvillerine yatırım yapmış olan Fransız ve İngiliz sermayedar sınıfında Türk antipatisinin kökleşmesine yardım etti.
1876’da Sırbistan çatışmaya katıldı. Osmanlı kuvvetleri Sırpları yenmeye yüz tutunca Avrupa devletleri ateşkes çağrısında bulundular. Osmanlı çağrıya kulak asmayınca İstanbul’da – Osmanlı temsilcilerinin katılmadığı – bir konferans toplayıp, beş yıldan beri tavsamış olan Tanzimat reformlarının bu kez Avrupa devletlerinin gözetim ve denetiminde yürürlüğe konmasını talep ettiler.
İktidardaki Rüştü Paşa-Mithat Paşa rejimi tınmadı, konferansın bitmesini beklemeden Meşrutiyet’i ilan etti, ertesi hafta alelacele Türk tarihinin ilk parlamento seçimlerini düzenledi. Bu suretle konferans kararlarını baypas edeceğine, olası bir Rus savaşında İngiliz ve Fransız desteğini – NATO diyelim – alabileceğine inandı. Hesap tutmadı. Ruslar savaş ilan etti. İngiltere ve Fransa sırtını döndü.
Sonuç Türkiye için yıkım oldu. Rus orduları Bulgaristan’ı silindir gibi ezip İstanbul kapılarına dayandılar. Doğuda Kars ve Erzurum yeniden düştü. Balkanlar ve Kafkasya’nın Müslüman nüfusu, 1876’daki Bulgar mezalimine misilleme olarak, tehcir edildi. Anadolu’ya batıdan ve doğudan iki milyona yakın mülteci geldi. Onları yerleştirmek için bine yakın yeni köy ve kasaba kuruldu.
O zamanki adı Ayastefanos olan Yeşilköy’de imzalanan antlaşmayla Osmanlı devleti fiilen Rus egemenliği altına girdi. Ancak İngiltere durumdan memnun değildi. Fransa ve Almanya’nın desteğiyle antlaşma iptal ettirerek Berlin’de yeni konferans topladılar. Ruslar savaş meydanında kazandıklarını diplomasi masasında kaybetti. Osmanlı devleti bir kez daha reform sözü verdi. Gayrimüslim toplumlara bu kez eşit anayasal haklar değil, bölgesel özerklikler vermeyi taahhüt etti.
Elbette bu taahhütlerin hiç biri yerine getirilmedi.
1914-1918
Birinci Dünya Savaşı’nda Alman destekli Türkiye hızlı saldırı ile sonuç alabileceğine güvendi. Kars’a yönelik büyük çaplı bir taarruzla, hem 1878’de kaybettiği illeri geri almayı, hem de Polonya cephesinde hızla ilerleyen Rusları Kafkasya’da ikinci cephe açarak zayıflatmayı planladı. Cüretkâr bir plandı. Kötü lojistik ve kötü hava şartları nedeniyle Sarıkamış’ta hezimetle sonuçlandı. Bunu izleyen aylarda Rus ordusu harekete geçerek Van, Erzurum, Bayburt ve Trabzon’u kolayca zaptetti. Bu yerlerde savaştan sonra kurulacak bir Ermeni özerk yönetiminin altyapısını hazırladı.
Ekim 1917’de Rusya’da gerçekleşen devrim, Rus ordusunun dağılmasıyla sonuçlandı. Alman silahlarının gölgesinde imzalanan Brest-Litovsk Antlaşmasıyla Türkiye 1878’de kaybettiği üç sancağı geri aldı. Ancak Enver Paşa bununla yetinmeyerek Mayıs 1918’de Kafkasya cumhuriyetlerinin tümünü işgale girişti. Ekim ayında Türkiye ve müttefiklerinin tüm cephelerde eş zamanlı olarak çökmesiyle o macera da hüsrana uğradı.
Dersler
Detayları geçip genele bakınca çıkan dersler nelerdir? İsteyen istediği sonucu çıkarır elbet. Benim aklıma gelenler:

  1.       Her savaş (en azından son yüzyıllarda) çok taraflıdır. İttifaklarını sağlam kuran kazanır.
  2.       Birine darbe vurunca karşı darbenin nereden geleceğini bilemezsin. Kırım’da beklerken gelir Çeşme’de vururlar.
  3.       6-1 skorunun dünya savaşlar tarihinde benzeri yoktur. Her sefer yenilip, bir dahakine kazanacağına inanmak Türklerin olağanüstü azim ve cengaverliğinin delili olabilir. Veya olmayabilir.  

21 comments:

  1. 1. Ozguluklerini isteyen Polonyalilar neden terorist oluyor?
    2. 6-1 like skor Amerika'nin kesfinin getirdigi patatesin ve demografik etkilerinin sonucudur.
    3. Eski imparatorluklar olurken yenileri onlarin cesetlerinden beslenir.
    4. Gariban Dogu Roma cok daha kotu skorlarla yenilmistir.
    5. Ermeniler gibi ufak milletlerin binlerce yildir gol atmisliklari yoktur.
    6. Takim tuttugunuz acik. Amigo cigirtkanligi yapmayiniz.

    ReplyDelete
    Replies
    1. İlk bakışta takım tutuyormuş gibi gözükebilir ama aslında yapmak istediği Türkiye'deki kalıplaşmış düşünceleri kırmak, insanların dikkatini çekmek ve karşı tarafında bir savı var bi dinleyin diyebilmek için bu şekilde provokatif yazmayı tercih ediyor, yani en azından bana göre

      Delete
    2. 2.ye ilave,

      1768-74 harbinde Osmanlı ordusunun mevcudu, Rus ordusunun mevcudunun beş altı katı civarındaydı.

      Delete
    3. rvmg teşekkür ederim. En azından birkaç kişinin okuduğunu anladığını bilmek iyi.

      Delete
  2. Cetin Altan'in 93 harbi oncesi Babiali'de hakim olan hamaset ruzgarina, duzenlenen savas yanlisi gosterilere ve bunun savasi neredeyse kacinilmaz kilmasina iliskin cok eski bir (Sabah gazetesinde sanirim) makalesi vardi. O kadar iyi anlatmisti ki her Rusya geriliminde aklima gelir. Cok aradim internette fakat bulamadim. Bu makale olmasa da kullanmis olabilecegi kaynaklar hakkinda bir fikriniz/oneriniz olabilir mi? Tesekkurler

    ReplyDelete
  3. Turk dis politikasi son yuzyilda cok rasyonel bir cizgidedir. Ruslarla, turkiye topraklari disinda savasmanin cok yanlis oldugunu her halukarda biliyorlardir. Benim anlamaya calistigim nokta su: vuran ruslarsa, niye avrupayi multeciyle tehdit ediyorlar. Rusyaya bol miktarda para yediren turkiye sanki ruslarla danisikli bir dovusteler. Rusyanin turkiyeyi sogusleme operasyonu gibi duruyor sanki biraz.

    ReplyDelete
  4. Şu an Türkiye'de İslamcılar, Kemalcilerin Moskofcu olduğunu ve heykele tapan Kızılbaş "rafızi"ler olduklarını iddia ediyorlar. Enteresan bir ruh hali olduğunu düşünüyorum.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Kemalcilerin ruscu oldugu doğru çünkü? Amerikanin avrupanin bu haliyle demode kemalciligi kabul etmeyeceğini anlayinca ruscu oldular. kim bize destek verebilir bu islamcilara karşı diye düşünüp onlara yanastilar. Burda pragmatist bir tavir var ama idealistmis gibi gostermeye calisiyorlar

      Delete
  5. 1. "One man's terrorist is another man's freedom fighter"(Bu söz İngilizcede bayağı eskidir)
    2. Napolyon'u Grand Armee'sini 1812-15'de mağlub eden Rusya'nın nüfusu Fransa'dan azdı.
    3. Yok böyle birşey. Umumi kaide tam bu değil.
    4. Bizans Araplara en az 4 asır + Türklere de 4 asır dayandı(boru değil). Müslümanların gayesi Bizansı fethetmek idi. Rusya'nın gayesi İslami tehditleri izale etmek.
    5. Non sequitur. Ucuz Ermeni düşmanlığı üzerinden Türk-İslamcılığın eksprime edilmesi(Şuur altı boşalması).
    6. LOL :). Nişanyan'ı dahi savunacağım hiç aklıma gelmemişti.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Eninde sonunda akıl yoluna geleceksiniz, direniyorsunuz :))

      Delete
  6. Sevimli bir özet olmuş; ama biraz düzeltmeden zarar gelmez. Öncelikle ’Maçın skoru’ 6:1 demek âdil değil; zira maç diye az çok birbirinin dengi takımlar arasında oynanan şeye denir. Öteki türlüsü daha ziyade antrenman olur. Bu savaşlar Rusya’nın yükselme, Osmanlı’nın ise çöküş devrine denk gelir. Onlar gerek maliye, gerek askeriye cihetinden Napoleon düzenine daha 18.YY’ın başında geçmişti. O tarihte ruh ve kafaca hâlâ Yıldırım Bayezit devrinde yaşayan, ordusu tâlim diye menzile ok atıp, meşine pala çalan Osmanlı’dan 140 yıl önce. Dolayısıyla Kırım’a kadar bu savaşlara General Custer ile Sioux’ların mücadelesi diye bakmak daha doğru olur. Kaldı ki Sioux’lar bir sefer galip de gelmiştir (nedense listede zikredilmeyen) Prut’ta. Lakin III.Ahmet ve etrafındakilerin kafasında beyin olmadığından, bu galibiyetten istifade edilememiştir ayrı. (Baltacı doğuştan ödlek bir adam olmasa, ani hücum ile dört yandan sarılmış yezit ve aşûftesini itlaf bile mümkündü ya, heyhat)

    1828-29 savaşına savaş demek bile zûldür; zira Rusların karşısında bir ordu değil, ellerine orak, yaba falan tutuşturulmuş köylüler vardı. Pikniğe gider gibi Batı’da Edirne ve Doğu’da Erzurum’a kadar sallana sallana yürüdüler. Yol üstünde muhasara edilip, iaşeleri kesilen kaleler olgun elmalar gibi düştü. Özeti budur. Bunu Puşkin’in meşhur ’Erzurum Yolculuğu’nda çok net görürsün. İlk ciddi maç Osmanlı bürokratik-askeri reformunun iyi kötü tamamlandığı Kırım Savaşı’dır. Harp İngiliz ve Fransız yardımıyla kazanılmamış, ancak Ömer Paşa’nın açılıştaki Tuna muharebelerinde elde ettiği parlak muvaffakiyetler, Osmanlı’nın harp kabiliyetine şüpheyle bakan (Özellikle III.Napoleon’u) iknaya âmil olmuştur. Daha sonra Britanya Kamuoyu için uydurulmuş Balaklava efsanesi (Top gümbürtüleri ve gayda sesleri arasında ölüme yürüyen süvariler falan) külliyen palavradır; zira konuya ilişkin en mufassal eserlerden Clive Ponting’in ’Crimean War: Truth behind the Myth’ eserinde belirtildiği üzere, bu kibirli budalaları tamamen yok edilmekten Osmanlı topçusu ve piyadesi kurtarmıştır. Velhasıl İngiltere ve Fransa, harbi Osmanlı sayesinde kazandılar denebilir; ancak o tarihte çoktan bu ikisinin ekonomik hükümranlığına girildiğinden fark etmez.

    İkinci maç olan 93 Harbinde Ordunun talim ve donanımı iyidir. ABD İç Savaşından dağ gibi arta kalan uzun menzilli Winchester tüfekleri, Krupp topları vardır. Fakat maalesef hem Gazi Osman hem de Ahmet Muhtar, cesaretlerinde rağmen kafaları daha çok savuna taktiklerine işleyen eski kafalı paşalardır. Bunlar için ’Dışarı keşif kolu çıkarayım, düşmanın yerini tespit ile aniden çevirip imha edeyim’ yoktur. Kalede oturup mal gibi beklemek vardır. Zaten savaşı saraydan idare sevdasında olan bir diğer mal Abdülhamit’in talimatları da bu yöndedir. Ruslar ağır kayıp verseler de kazanırlar.

    Son maç sayılacak Cihan Harbinde ise düşman Muş’a kadar geldiyse de ’Ben bu işten bıktım, köyüme dönüyorum’ diyerek çekilmiştir. Akabinde Bakü’ye kadar ilerleyen bizimkiler de Mondros-İngiliz baskısıyla çekilmiştir. Sonuç beraberlik sayılır.

    Günümüzde, yani son gerginlikten mülhem yeni bir maç ihtimali ise düşüktür. Elbette Türklerin artık Sioux olmaması ve İncirlik’te uslu uslu oturan 40 nükleer başlık nedeniyle.

    ReplyDelete
  7. çok güzel özetlemişsiniz..keşke bir Alternatif Tarih Kitabı yazsanız...

    ReplyDelete
  8. Merhabalar. İlk cümle olarak yorumları kısa ve öz tutmamızı öneriyorsunuz. Biraz uzun bir sorum var da... Acaba nereden size yazmamı önerirsiniz?

    ReplyDelete
    Replies
    1. Hayati önemde bir konu değilse yazmayın lütfen.

      Eisenower: Bir konu bir sayfada özetlenemiyorsa anlatmaya değmez. Tabii rahmetli dünya savaşından filan söz ediyordu. Bizim buradaki konular için üç cümle ideal uzunluktur.

      Delete
    2. Üç cümlede özetliyorum: nişanyanmapte Ermenice ismi Sorp olan, sonrasında Reşadiye ismini alan, şimdilerde adı Yelkenli olan Bitlis Tatvan'a bağlı Van Gölü kıyısındaki köyde 1915 öncesi doğmuş olan Ermenilerin isimlerini içeren kilise kayıtlarına ulaşma ihtimalim var mıdır? Nereden başlayacağım konusunda tavsiyeleriniz varsa çok müteşekkir olacağım.

      Delete
  9. Bir parça daha düzeltme yapmazsam verem olurum. Bulgaristan isyanı ile ilgili Osmanlı’nın Batı Kamuoyunda ’büyük tepki çeken’ tenkil girişimi ’Batak olayları’ diye bilinir ve faillerin Müslüman, kurbanların Hristiyan olduğu her hadisede olduğu gibi kurban sayısı on katına kadar abartılıp, karşı tarafın işlediği suçlar tamamen görmezden gelinmişti. Belirtilen pek duyarlı (!) ve mühim şahsiyetler örneğin Mora Soykırımı, Fransa’nın Cezayir işgali veya Rusya’nın Kırım ve Kafkasya’da, Osmanlı’ya rahmet okutan zulümlerine karşı gıklarını bile çıkarmamışlardı. Zira failler Hristiyan ve kurbanlar Kızılderili...ay pardon Müslüman olunca böyle şeyler zûldü. Ayrıca Kafkasya’nın Müslüman nüfusu ’1876 olaylarına misilleme olarak’ değil, bundan çok önce 1860 Büyük Sürgünü esnasında tehcir edilmeye başlamıştı zaten. Ki 93 Harbi ve takip eden tehcir de Bulgarların kara gözlerine olan sevdadan değil, sadece başladıkları işi bitirmek, yani Kafkasya’da (ve becerebilirlerse Balkanlar’da) İslam ahalinin kökünü kazımak amacını güdüyordu. Öte yandan Osmanlı’nın savaştan sonra ’Gayrımüslim topluluklara özerklik’ taahhüdünü yerine getirmemesi gayet doğaldı. Zira –kendisine zaten zorla kabul ettirilmiş- bu taahhüdün orta vadede, nüfusun 1/10’ini bile teşkil etmeyen Ermenilere Yunan ve Bulgar örneklerini izleyerek bir devlet kurdurmak amacıyla istismar edileceğini görmeyecek kadar keriz değildi.

    ’6:1 :Yenilen pehlivan güreşe doymazmış’ temalı anafikrin de mantık örgüsü sağlam değil. Zira yenilmek tek başına Osmanlı’ya özgü bir fenomen olmadığı gibi, savaşın doğasında yenmek kadar yenilmek de vardır. Burada ’Yenilmez Armada’ olduğu ima edilen Rusya, Prut’ta yenilmiştir. Kırım’da yenilmiştir. 1904-05 savaşında Japonya’ya karşı ezici bir mağlubiyete uğramış (ve donanması yok edilmiştir) 1.Dünya Savaşı’nda uğradığı korkunç yenilgiyi müteakip, Brest-Litovsk gibi tarihinin en küçük düşürücü anlaşmalarından birini imzalamak zorunda kalmıştır. (Ve sonunda ölüm ve sefalet pahasına ota boka savaş ilan eden bu rejimden bıkan halk, ayaklanıp, sorumlu tuttukları herkesi kesmiştir.) Yeni rejim, ilk iş olarak ’kaybettiği toprakları’ geri almaya soyunmuş ve 1920’de Pilsudski Polonya’sı karşısında rezil olmuştur. 1940’da bu kez Mareşal Mannerheim liderliğindeki küçücük Finlandiya karşısında daha da beter rezil olmuştur. 80’lerde Afganistan’da uğradıkları yenilgi ise sadece rezil olmakla değil, iflas ve o gülünç rejimlerinin başlarına yıkılmasıyla sonuçlanmıştır. Hal böyleyken günümüzde Gürcistan, Ukrayna, Suriye ve Libya’da giriştikleri (ve tümü başarısızlığa mahkûm) askeri maceraları sadece ’cengâver olmakla’ açıklayabilir miyiz ? Elbette hayır. Sebebi korkudur. Hâlen işgalci oldukları Königsberg, Kırım, Karelya, Çeçenya, Sahalin ve Kuril Adaları’ndan da sille tokat atılıp, bir zamanlar tarih sahnesine çıktıkları step denizine geri dönme ve orada boğulma korkusu. Nüfusunuz sürekli azalıyorsa ve silah, doğal gaz ve harikûlade romanlar dışında hiç bir şey üretemiyorsanız yersiz bir korku değildir.

    ReplyDelete
    Replies
    1. 1. Beside the point. Kimin haklı/haksız olduğu değil mesele. Umurumda değil. 1877'de Batı neden yardıma koşmadı ve Osmanlı yöneticileri neden o denli fena faka bastılar, onu anlatmaya çalışıyoruz.

      2. Prut harbi Rusya'nın modernleşmesinden öncedir, o yüzden konudışı. Yoksa atanız Cengiz Han da yendi Rusları, hem çok fena.

      Yenmek ve yenilmek savaşın doğasında var, orijinal bir tespit. Lakin 6-1 yenilmek savaşın doğasında yok. Olsa başka örnekleri de olurdu.

      Delete
    2. Cengiz Han mı yendi Rusları,Ogeday Han'ın komutanları Subutay ve Cebe mı?

      Delete
    3. Cengiz Han, niçin mâkul ve mantıklı düşünen herkesin atası oluyor anlamıyorum ama Prut harbini Rusya’nın modernleşmesinden önce olduğu gerekçesiyle klasman dışı bırakıp, Osmanlı modernleşmesinden önceki tüm harpleri listeye dahil etmenin epey orijinal bir tespit olduğu kesin (!) Öte yandan yukarıda ’başka örnekleri’ bol miktarda verdiğimi sanmıştım; fakat anlaşılan (Kırım’da)Türkler, daha sonra Japonlar, Almanlar, Lehler, Finler ve Afganlar Rusya’yı modernleşmeden önce, yani Cengiz Han devrinde yenmiş olmalılar ki bu örnekler geçersiz sayıldı. Mümkündür. Ha, mesele sadece Türkiye-Rusya ise skor 6:1 değildir. Anlaşılan kritik önemini ikimizin de inkâr etmediği ’modernleşmeyi’ müteakip ilk maçı Türkiye, ikincisini Rusya almış. Üçüncü maç da berabere bitmiştir. Nokta.

      Delete
  10. Güzel bir özet olmuş lakin bahsedilmeyen birkaç önemli nokta var.

    1. Bu savaşlar ekseriyetle Osmanlının en zayıf, Rusların ise bayağı güçlü olduğu zamanlarda gerçekleşti ve bazılarında Osmanlı çok cephede savaşmak zorunda kaldı.
    2. Ruslar savaş taktiği ve kaynakların etkin kullanımı anlamında gerçekten çok başarılı bir millet ancak iş jeostratejiye gelince her seferinde çuvalladılar, muhtemel hamleleri iyi göremediler veya yanlış hesapladılar.
    3. Ruslar bütün bu zaferlere rağmen Osmanlıdan daha önce dağıldı; bu da 2 numaralı maddeden kaynaklı sanırım.

    Buradan Türkler kadar Ruslar ve Ermenilerin de alacağı dersler var kanımca.

    ReplyDelete
  11. Hocam yorumlarınızda ve imalarınızda bir türlü katılamadığım bir nokta var: Osmanlı ordusunu çok zayıf görüyorsunuz. Öyle ki, İstanbul'un Ruslarca ele geçirilmemesini bile son dakika tesadüflerine, tarihin cilvesine bağlıyorsunuz. Oraya bağlamadığınız yerde de "İngilizler öyle istedi" kartını oynuyorsunuz hemen.

    18. yüzyılda ordunun oldukça güç ve önem kaybettiği bir gerçek. Fakat Avrupa'da da bu dönem bir demilitarizasyon dönemi olarak görülüyor ki zaten, Osmanlılara has değil. Donanmayı bir kenara bırakırsak kara ordusunda Ruslara karşı öyle derin bir teknik eksiklik de yok. Evet, "Napolyon olmasaydı" farklı olurdu. Ama bundan bahsederken 5 yıldır savaşta olan ve Silistre'yi ele geçirmek dışında gerçekçi bir şey elde edememiş Kutuzov'un, daha Rusçuk'taki savaştan önce bile Aziz Ahmed Paşa'yla barış masasına oturmaya razı olduğundan bahsetmiyorsunuz. Ruslar gerçekten 1812'de İstanbul'a yürüyecek güçte miydiler? Bu, anlatımı güçlendirmek için söylediğiniz bir şey mi?

    Osmanlıların 20. yüzyılı görmelerinde (en azından) caydırıcı ölçekte bir kara gücü olarak varlıklarını sürdürmeyi başarmış olmaları önemli ve bu güç sürekli olarak yadsınıyor. Askerî bağlamda söylendiği kadar başarısız hiçbir otoritenin Çar ordusunun yanı başında 150 sene kadar Mora ve prenslikler dışında hatırı sayılır kayıplar vermeden varlığını sürdürebileceğine inanmıyorum. Yanılıyor muyum?

    ReplyDelete