Peki, sonradan “Kurtuluş Savaşı” adını taktıkları Milli Mücadele neydi? “Emperyalizme” karşı halkların şahlanışı filan olmadığı belli de, ne?
1994’te Yanlış Cumhuriyet’i yazarken cevabı biliyordum, ama kibarlık ettim, yuvarlak anlattım. Korktum da diyebilirsiniz, kabul. Şimdi artık memlekette az da olsa konuşmak serbest, daha açık konuşalım.
Bir, mal kavgasıydı. İki, iktidar kavgasıydı. Üç, İslam kavgasıydı. O kadar.
1. Mal kavgasıydı
Ermeni tehciri katliam mıydı, soykırım mıydı, müstahak mıydılar, değil miydiler tartışmasını bırak bir yana. Sen memleket nüfusunun %11 yahut 13’ünü oluşturan bir zümreyi, üstelik ekonomik etkinlik olarak daha verimli ve daha sermaye-yoğun olan bir zümreyi, yaka paça sürgün etmişsin. Bunların bin küsur köyü, birkaç yüz bin tarlası, davarı, evi, dükkânı, fabrikası, banka hesabı, ev eşyası, cariye edilecek kızı, köle edilecek ergen oğlanı var. Bunlara afiyetle konmuşsun. Haramzade Hüseyin Bey, Koçerolardan Hasan Ağa hesabıyla pay etmişsin. Sonra savaşta yenilmişsin. Galip devletler tutturmuş, bunlardan hayatta kalanlar geri gelecek, mallarını geri alacak, tazminat olarak da bazı vilayetler bunlara verilecek diye planlar yapmaya başlamışlar. Barış konferansı daha başlamadan bu mevzu ayyuka çıkmış.
Şimdi sen olsan, bir tane Erzurum Kongresi toplayıp “bu gâvurlara nasıl direneceğiz” diye konuşmaz mısın?
Gerek Erzurum ve Sivas Kongrelerine, gerek Ankara Meclisine katılanların hemen hemen hepsinin, Gazi Paşaları dahil olmak üzere, tehcirde mal mülk, köle ve cariye edinmiş adamlar olması sizce tesadüf müdür?
Olay yalnız Ermeniler değil. Ege ve Marmara’da Rum tehciri 1913’te başladı. Menemen, Çeşme ve Urla Rumlarının iki hafta içinde nasıl boşaltıldığını merak ediyorsanız mesela sonradan CHP genel sekreteri olan Hilmi Uran’ın anılarını okuyabilirsiniz. Bursa’nın, Makri/Fethiye’nin Rumları da o dönemde gitmiş. Karadeniz Rumlarını 1918’in ilk aylarından itibaren temizlemişler. Lozan’da protokole bağlanan mübadele planı gerçekte çok önceden yürürlüğe konmuş.
Giden Rumların malı mülkü ne oldu sanıyorsunuz?
İttihat-Terakki’nin resmi rakamlarına göre 1914’te Anadolu’nun Rum nüfusu %12. Gerçek rakam bundan bir hayli daha yüksektir, %15-17 olmalı. Rum-Ermeni toplamı kabaca %25 desen, memleketin toplam mal varlığının nereden baksan üçte biri 1913-1922 arasında el değiştirmiş demektir. Sizce uğruna – en Millisinden – Mücadele etmeye değecek bir tutar değil mi?
Emperyalist abiler ne yapmış?
Adamların tek muhatabı Türkler değil. Ermeniler bastırıyor, Yunanlılar bastırıyor, kendi kamu oyları tepkili. Bunlara tazminat ödensin demişler. Anadolu Rumlarına güvenlik içinde yaşayacakları bir yer olsun diye belki, şimdilik, İzmir’i verelim, sonra bakarız. Ermenilere de verelim şuradan üç beş vilayet, yaramaz yerler zaten, zararı yok. Ama bir yandan da tereddütte kalmışlar. Türkler mühim, güç ve önem bakımından Yunana da Ermeniye de fark atarlar. Rusya’daki durum malum, geçinmek lazım. Başbakan Lloyd George’un İzmir’i Yunanlılara verme projesine koalisyonun büyük ortağı olan Muhafazakâr Parti şiddetle karşı çıkmış. Ermenileri memnun etme işini de nasıl olsa hayalperesttir, kimse ciddiye almaz diye ABD’nin siyaseten tükenmiş başkanı Wilson’a paslamışlar. Sonuçta Türkler Yunanı da, Ermeniyi de tepeleyince, doğrusunu istersen, hiç gözyaşı dökmemişler. Bir taşla üç kuş: Yunanla Ermeniye bir şey verirmiş gibi görünüp vermedin, kendi kamuoyundaki vicdan kumkumalarını yatıştırdın, Türklere de bedavadan sıkı bir dayak attın, sana karşı Dünya Harbine girmenin cezasını ödettin. Şık.
10 Kasım devam
2. İktidar mücadelesiydi
Harpten sonra İngilizlerin temel talebi İttihat ve Terakki kadrolarının tasfiyesi idi. Bu yüzden daha Kasım 1918’den itibaren Savaş Suçları Mahkemelerinin kurulması için ısrarcı oldular. Aralıkta Tevfik Paşa hükümetinin kolunu büküp mahkemeyi kurdurdular. Düşünürsen sebep basittir. Dört sene boğuştuktan sonra şimdi Türklerle dost olmaya karar vermişsin. “Türkler masum, baştakiler suçlu” diye bir anlatı kurman, savaşın ve soykırımın ceremesini birilerine yüklemen gerekiyor. İT kadrosu zaten Alman istihbaratıyla sarmaş dolaş bir yapı. Temizle, kurtul.
Hesaplayamadıkları şey şuydu. İT, Türkiye’nin ilk ve (o tarihte) tek sivil örgütlenmesi. Memlekette eğitimli ve profesyonel kadroların neredeyse tamamı İT mensubu veya sempatizanı, hepsi Enver modeli burma bıyıklı. Her şehir ve kasabada İT teşkilatı – ve yalnız İT teşkilatı – var. Tehcir ganimetinin aslan payını onlar almış, kaybedecekleri şey çok. Daha mühimi, daha savaş sürerken tedbirini almışlar; yenilgi halinde devreye sokmak üzere 1915’ten itibaren Teşkilat-ı Mahsusa bünyesinde memleketi örgütlemişler. Ganimet gelirinin önemli bir kısmını teşkilata akıtmışlar.
Yani iş, 1945 Almanya’sında Nazi Partisini tasfiye etmek kadar kolay değil. Yerine koyacak bir şey yok çünkü.
*
Dikkat buyurun: Direnişin ilk kıvılcımı İzmir’in işgalinden daha bir ay önce, 10 Nisan 1919’da, Boğazlıyan kaymakamı Kemal’in idamı münasebetiyle çakar. İT’nin patronaj işleri reisi Kara Kemal’in kontrolündeki hamallar ve kayıkçılar teşkilatları ayaklanır, İstanbul’da terör saçar. İngilizler paniğe kapılırlar. İT tutuklularının bulunduğu Bekirağa Bölüğü basılıp mahkumlar salınacak diye endişelenip, bir ay sonra hepsini Malta’ya gönderirler.
Nisandan itibaren memleketin her tarafında pıtrak gibi biten Müdafaa-yı Hukuk cemiyetlerinin kurucuları, Teşkilatı Mahsusacılardır. Teşkilatın mutemet adamları 18-19 kışında İstanbul’da eğitilir, ellerine bir miktar para ve Ermeniden gaspedilmiş matbaa takımları verilir, Millici gazete çıkarmaları için taşraya gönderilirler. Parayı veren İT’nin maliye bakanı Cavit Bey ile örgüt sekreteri Vasıf Beydir. Mustafa Kemal Paşa’nın 1918 Kasım-Aralığında İstanbul’da çıkardığı Minber gazetesinin finansörü de Cavit Beydir.
Mart 1919’da teşkilatın kilit isimlerinden Karabekir Erzurum’a, Rauf Bey Ege’ye gönderilir. Mayısta İzmir’in işgali üzerine teşkilatın propagandistlerinden Halide Edip Sultanahmet mitinglerinde halkı galeyana getirir.
*
On puanlık soru şu: Mustafa Kemal baştan beri bu teşkilatın içinde miydi, yoksa sonradan mı dahil oldu?
Cevabından emin değilim. Ancak tahmin yürütebiliyorum. Baştan beri teşkilatın içindeydi, belki bir ara dışlandı, belki 1918 başlarından itibaren liderlik için adı geçti, ama ancak Şubat 1919 gibi seçildi sanıyorum.
İlk sinyal, Ruşen Eşref’in 1918 Martında gazetelere çıkan “Anafartalar Kumandanı ile Mülakat”ıdır. İkinci sinyal mütarekeden hemen sonra, 6 Kasım 1918’de Minber’de tam sayfa yayımlanan Kemal Paşa güzellemesidir. Şöyle düşün: Her cephede faciayla sonuçlanan bir savaşta adam başarı göstermiş tek komutan. [O yüzden, Anafartalar’daki başarısı pompalandıkça pompalanacaktır.] Teşkilat üyesi, ama Enver’le kavgalı; parti liderliğinin hatalarından uzak durmuş. Almanlarla yıldızı barışmamış. [Daha doğrusu, Almanlarla bozuk olduğu 1918 başından itibaren ısrarla hissettirilmiş.] İngilizlerle arası iyi. Diğer yandan, kişi olarak sevilmeyen biri: alaycı, soğuk ve bencil. Geçmişi skandallarla dolu. O yüzden liderliğe önerildiğinde şiddetle karşı çıkanlar olacak. Ama yalnızlığı bir bakıma avantaj: Teşkilatın kurtları tarafından kolayca yönlendirilebilir, zamanı geldiğinde [mesela Enver Moskova’dan döndüğünde] kolayca bir kenara atılabilir.
Ne kadar yanıldıklarını 1921’de İstiklal Mahkemeleri ve Başkumandanlık Kanunu olaylarında fark edecekler. 1922’de “İkinci Grup” ve Ali Şükrü Bey hadiselerinde hamle yapıp alta düşecekler. 1924’te Terakkiperver Fırka ile son kez inisyatifi almaya çalıştıklarında iş işten çoktan geçmiş olacak. 1925’te tasfiye edilecekler. Milli Mücadele’nin örgütleyici kadrosunun TAMAMI 1926’da ya idam edilecek (Cavit, Kara Kemal, İsmail Canbulat, Halis Turgut, Doktor Nazım) ya da ipten dönecek (Karabekir, Rauf, Vasıf, Halide Edip).
1918-19 kışında hareketi başlatıp örgütleyenlerden, ilaç için, bir tanesinin bile 1926’da sağ ve muteber kalmaması sizce tesadüf müdür?
*
Demek ki neymiş? Milli dedikleri Mücadele, bir, İttihat ve Terakki’nin iktidarda kalma mücadelesiymiş. İki, oyun içinde oyun, İttihat ve Terakki’nin adamı Mustafa Kemal Paşa’nın teşkilat içinde iktidarı ele geçirme ve rakiplerini tasfiye etme mücadelesiymiş.
Paşanın siyasi ustalığını takdir etmeden geçmeyeceğiz mamafih. Siyaset oyununu dâhiyane oynamış. Büyük risk almış. Aklı olan herkesin “ı-ıh, olmaz” dediği bir pozisyonda, muazzam bir cüret ve yırtıcılıkla hareket etmiş. Maçı almış.
Onu bunu idam etti diye ayıplıyoruz da, bir de şunu düşün. Karşısındakiler on yıllık savaşta kaşarlanmış, kaç milyon masum sivili gözünü kırpmadan ölüme göndermiş, memleket tarihinin en büyük soygununu organize etmiş adamlar. Maazallah boş bulunsa, ayağı sürçse, kim kimi asardı?
11 Kasım devam
3. İslam kavgasıydı
Bakın şimdi iyi dinleyin. Milli Mücadelenin başındaki adamların İslam aşkıyla yanıp tutuşan adamlar olduğunu iddia etmeyeceğim, saçma olur. Velakin:
1) Daha düne kadar nüfusunun %25 ila 30’u gayrimüslim olan bir toplumda, tesadüfe bak, hepsi de töre ve aidiyet bakımından Müslüman kişilerdi. Mesela, Yahudi bir entelektüel olduğu halde Kızıl Ordu’nun başına geçen Troçki gibi biri aralarında yoktu.
2) Daha dün din ayrımı bazında icra edilmiş bir soygunda, Müslüman tarafın (yani Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların, Giritlilerin, Selaniklilerin, Pomakların vs.) çıkarlarının temsilcisi olarak ortaya çıktılar. Aralarında Ahmet Rüstem Bey gibi nispeten kozmopolit yapıda biri varsa derhal tasfiye edildi; Ağaoğlu Ahmet gibi kozmopolitimtrak eğilimleri olan biri derhal hizaya geldi.
3) Milli Mücadele açıkça Müslüman “milleti” namına verildi. Misakı Milli “Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn olan” ülkenin bölünmezliğini savundu. CHP’nin atası olan Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti nizamnamesi “bilcümle anasır-ı İslamiyeyi” temsil etme iddiasıyla yola çıktı. Amasya Beyannamesi, BMM seçimine ilişkin tebliğname “İslam milletinin” haklarını hedef aldı. Aralık 1919 ve Nisan 1920 meclis seçimlerine, teorik olarak halâ Osmanlı vatandaşı bulunan gayimüslimler sokturulmadı. Bu anlamda Milli Mücadele, Tanzimattan beri Osmanlı’nın RESMİ ideolojisi olan ittihad-ı anasırdan (yani halkların birliği fikrinden) net bir kopuşu temsil eder. [Milli Mücadele belgelerinde “Türk milleti” deyimine Eylül 1922’den önce rastlanmaz.]
4) Ahaliyi İslamla gaza getirdiler. 300 küsur üyeli Ankara meclisine 118 adet sarıklı aldılar. Bektaşi babası ile Mevlevi şeyhini, Meclis başkanvekili yapıp Paşanın sağına ve soluna oturttular. 83 müftü ve 64 din alimine Milli Mücadelenin şer’an caiz olduğuna dair fetva verdirdiler. [Kadir Mısıroğlu’nun Sarıklı Mücahitler kitabında bu konuda geniş bilgi vardır.]
Elbette gariban halkı vergi vermeye yahut askere gidip ölmeye ikna etmek için bir ideolojik heyecan lazımdı. Kimse Haramzade Hasan Bey’in iktidarı yahut Koçerolardan Hüseyin Ağa’nın Ermeniden kaptığı mallar uğruna gidip Sakarya’da kendini öldürtmez. Lakin ideolojik gaz olarak, mesela Bolşevikler gibi sınıfsal nefreti, yahut Fransız İhtilalindeki gibi sınıfsal nefret artı özgürlük sarhoşluğunu, yahut Amerikan ihtilalindeki gibi vergi ve memur alerjisini, yahut İtalya ve Meksika bağımsızlık savaşlarındaki gibi papaz düşmanlığını kullanabilirlerdi. Kullanmadılar. İslamı kullandılar.
*
Pragmatisttiler, öyle gerekmiş, öyle yapmışlar demekle iş bitmiyor. Bunlar geçmişin hikâyeleri değil, bugünün Türkiye’sini şekillendiren olaylardır. Bugünkü Tayyip Erdoğan faciasının kökenleri ta bu anlattığım olaylara dayanır.
1839’dan 1913’e dek kör topal da olsa modernleşmeye, vatandaşlık hukukunu oluşturmaya çalışan bir toplum, 1913-1923 yıllarının olayları sonucunda “yüzde doksandokuz virgül dokuzu Müslüman olmakla övünen” bir toplum haline geldi. Bir toplumun %99,9’u Müslüman olunca, eninde ya da sonunda biri çıkar, “e bari Müslümanlığın gereğini yapalım o zaman” diye akıl yürütür. Verecek cevap bulamazsın.
İtiraz da edecekseniz önce Yanlış Cumhuriyet'i okuyun, ondan sonra konuşalım.
15 Kasım devam
Diyorsunuz ki, hırsızın hiç mi suçu yok? Memleket işgal edilmiş, direnmeseler miydi? Ona da cevap verelim, bu konuyu kapatalım.
Birinci Dünya Savaşı sonrası bir tane değil, buçukları saymasan üç tane işgal var. Bir kere onları ayıralım.
1. İngiliz işgali
Clausewitz doktrini denir, 18. yüzyıldan beri Avrupa savaşlarında usul olmuştur. Savaşta yenilen ülke, barış antlaşması imzalanıncaya dek askeri işgal altına alınır. Maksat ülkeyi silahsızlandırmak, savaşı sürdürme yeteneğini ve iradesini yok etmektir. Birinci harpten sonra aynı şekilde ve aşağı yukarı aynı koşullarla Bulgaristan, Avusturya, Macaristan ve Almanya işgal edildi. Orduları terhis edildi, silahlarına, limanlarına, demiryollarına, stratejik sanayilerine el kondu. Barış antlaşmasından sonra çekildiler. Mudanya mütarekesinden sonra, tek el silah atmadan, Türkiye'den de çekildiler. İkinci harpten sonra Almanya dört sene, Japonya yedi sene, Avusturya on sene müttefik işgali altında kaldı. Kimsenin de aklına gelmedi, “vay hain emperyalistler, vatanımızı sömürüyorlar” diye heyheylenmek.
İngilizlerin bugünkü Türkiye’yi kalıcı bir şekilde ele geçirmek, kolonize etmek, ya da kontrol altına almak niyeti olduğuna dair zerrece belirti yok. Adamlar o tarihte Hindistan'dan çekilmeyi konuşmaya başlamış, Türkiye'yi ne yapsın? 1918’de İngiliz mandası fikri ortaya atılmış, "haşa huzurdan" deyip derhal reddetmişler. “Size Amerika baksın” diye yol göstermişler. O tarihte Amerika bugünkü gibi değil, Eski Dünya’da askeri varlığı ve stratejik çıkarları olmayan “nötr” bir ülke, ekonominizi ve idare sisteminizi hale yola koysun, reformları yapsın, daha sağlam bir devlet (“a secure sovereignty”) sahibi olursunuz, bağımsızlığınız bir anlam ifade eder, diye öğüt vermişler. [Gerçi manda fikrini Amerikan Kongresi de oy birliği ile reddetmiş, o ayrı.]
Aynı tarihte Irak’ı da işgal etmişler. Ne yapmışlar? Senesi dolmadan krallık kurmuş, antlaşma imzalayıp 20 sene içinde tam bağımsızlık vermeyi taahhüt etmişler. Sonra 20 seneyi de beklemeden, 1932’de bırakıp gitmişler. Düşün ki Irak dediğin, bin yıldan beri devlet olmamış bir yer. Ordusu, polisi, maliye teşkilatı, belediyesi, tapu idaresi yok. Üniversitesi yok, Bağdat idadisi dışında lisesi bile yok. Birbirini vurmadan bir masa etrafında oturabilecek on tane ele gelir adamı yok. “Yarın çekiliyoruz” desen kan gövdeyi götürür. Ya Türkiye? Bin yıldan beri bağımsız devlet. Ciddi bir devlet geleneğine, bürokrasiye, yetişmiş kadrolara, üniversiteye, canlı sayılabilecek bir basına, anayasaya, parlamentoya, siyasi parti(ler)e, hezimete uğramış olsa da ideolojik canlılığını koruyan bir orduya sahip. Irak’ı kolonileştirmekten imtina eden İngiltere, buraya neden bulaşsın? Ve ne uğruna bulaşsın? Irak’ta o tarihte dünyanın bilinen en büyük petrol yatakları var. Burada? Biraz kuru üzümle incir, bolca davar tezeği.
Nitekim 1918 Kasımındaki İngiliz işgaline, Kemal Paşa dahil hiç kimse karşı çıkmamış. Normal karşılamışlar. “Geldikleri gibi giderler” demişler, haklı olarak. Ne zaman direnişe geçmişler? İngilizler hayatlarının hatasını yapıp, a) İttihat ve Terakki’yi tasfiye etmeye, b) Ermeni ve Rum zararlarını tazmin ettirmeye kalkıştıkları zaman.
2. Yunan işgali.
Müttefikler açısından, a) bir polis operasyonudur, b) bir şantajdır.
Teorik olarak İzmir Osmanlı mülkü kalmış, 1920 yazına dek Türk vali ve belediye başkanı görevini sürdürmüştür. Bir şantaj belgesi olan Sevr Antlaşmasında dahi İzmir Yunanlılara verilmez, beş yıl süreyle Yunan yönetiminde kalacağı ve beş yılın sonunda plebisit yapılacağı söylenir. Maksat ne? Bir, Türklerin Ege bölgesinde giriştiği etnik temizliği kontrol altına almak. İki, Türkler kafa tutmaya [yani etnik temizliği sürdürmeye ve İttihatçı kadroları baş tacı etmeye] devam ederse elde tehdit unsuru bulundurmak. Üç, “savaşta size yardım ettik hani ödülümüz” diye tutturan Yunanistan’ı şimdilik oyalamak, gerekirse ileride bir kemik vermek.
Yunanlılar açısından, a) milliyetçi manyaklıktır, b) yurdundan sürülen Ege Rumları için tazminat ve sığınaktır. Yunan tarafında iki politika kuvvetle ayrışmış, yurt derdinde olan yerli Rumlar ile fütuhat sevdasındaki Yunan ordusu 1922’de iç çatışmanın eşiğine gelmiştir.
Peki, kabul, 1912 Selanik faciası belleklerde tazeyken Türklerin Yunan işgaline tepki göstermesi doğaldı, kim olsa direnir. Ama olayın başlangıç noktasını gözden kaybetmemekte fayda vardır. Başlangıç noktası, ikibuçuk milyon Anadolu Rumunun 1913’ten başlayarak tehcir edilmesi ve 1919 itibariyle Türkiye’de kontrolü elde tutan İttihatçı kadronun bu politikayı sürdürmeye kararlı görünmesidir. Sor kendine: İzmir’i neden 1918 Kasımında işgal etmediler de altıbuçuk ay beklediler?
Soygunculuğu devlet politikası haline getirirsen elbette düşman edinirsin. Sonra kalkıp, neden alem bize düşman diye hayret etmek saçma.
3. Fransız işgali
Karışık bir konudur. Yeterince literatür yok, ya da belki ben Fransız kaynaklarına yeterince vakıf olmadığımdan bilmiyorum. Biri araştırsa da aydınlansak.
Bana öyle geliyor ki Fransızlar – daha doğrusu Fransızların bir zümresi – bir tür “Büyük Suriye” projesi üzerinde çalıştılar. Anti-İngiliz bir projeydi. Suriye’de hayatta kalan yarım milyon Ermeni sürgünü Türkiye’ye iade etmektense Adana, Antep, Maraş ve Urfa’ya iskân etmeyi planladılar. Belki İngiliz müttefiki olacağını bekledikleri yeni Türkiye’ye karşılık, kabaca eşit büyüklüğe ve ekonomik güce sahip Fransa yanlısı bir Suriye yaratmayı düşlediler. Haliyle maksadın eğer Suriye’yi güçlendirmekse, elindeki Ermeniler zarar değil kâr olur; Türkiye’ye iade etmeyi değil elde tutup işletmeyi tercih edersin.
Sonuçta Kasım 1919’da İngilizlerden Kilikya işgaline izin kopardılar. Tahmin ettiklerinden güçlü bir Türk direnişiyle karşılaştılar. Fransa’da en sağından en soluna kadar bütün basın ve bütün partiler “Kilikya macerasına” karşı çıktı. Ocak 1920’de başbakan Clemenceau kısmen bu hadise nedeniyle istifaya zorlandı. Yeni hükümet daha Ocak sonunda Kilikya'dan çekilmeye niyetli olduğunu ilan etti. Mayıs 1920’de ateşkes ilan edildi. O tarihten itibaren de Fransa Ankara rejimini destekledi.
*
Hani burada emperyalizm? Hani halkların direnişi? Ben göremiyorum, ya siz?
İngilizin ve Fransızın tavrında insanı irite eden bir kibir var, doğru. Dünyaya nizam vermeyi düşlemişler; buna hem hakları hem güçleri olduğuna inanmışlar. Esmer halklar hemen boyun eğmeyince sinirlenip yanlışlar yapmışlar. İsterseniz bir gün İngiliz politikasının neden kötü olduğunu yazan bir yazı da yazarım. “Olaya bir de onların açısından bak” demek, onları kayıtsız şartsız seviyoruz demek değil. Milli Propagandanın yavelerinden kendini kurtarmaya çalış, at gözlüğünü çıkar, olaya geniş açıdan bak demek. O kadar.
Kaldı ki, kırk milyon kişinin öldüğü bir savaşta dünyayı dize getirmiş adamların birazıcık kibre kapılmasını da anlayışla karşılamak gerek.
Üç general tutukladı diye birilerinin kapıldığı kibire bak, az bile yapmış adamlar dersin.
Yazı yazmak kanaat önderi olmak vb. figürler, bugünün dünyasında eskiden nebilerin yaptıklarını yapıyor buluveriyorlar kendini. Biri var diyor, diğeri yok diyor.
Bu makul, ancak alaycı üslüp ancak kişinin kendini başka kişılerden üstün görmesidir ki bu noktada bir özeleştiri en azından bugüne kadar okunmuş kitapların hatırına şart gibi görünüyor.
Kızıl deniz yarıldı veya yarılmadı, sonuçta din kitapları semboller aracılığı ile anlatır, yani denizin yarılmasına takılmak tıpkı ağaçlardan ormanı görememek gibi dir durum.
Ayrıca oradaydınız herhalde bu kadar sağlam gözlem yaptığınıza göre, bu ayrı bir konu. Veya tüm gezegendeki fizik kanunlarını çözdünüz neler olabilir neler olamaz Zweistein Dreistein. Siz kaçıncı Stein' sınız?
Ben bir arabın yazdığından ötede bir yerden bakıyorum din olgusuna. Bugüne kadar anlayan olmadı anlattıklarımı, çok net anlayabildiğim halde anlatmakta ya da karşimdakinin prangaları yüzünden takıldı kaldı akıl, tutuldu bir yerde.
Niye yazdıysam bunu belki bir fanatiğin refleksi şeklinde algılamamanız için olabilir.
Huzur.
"din dili" diye ölen bir metne hayat aşılıyorsunuz, ne güzel... ama bari bize satmayın.
sen din dili dedikçe aslında son yy da yeni anlam yüklemesi yapıyorsun kutsal metinlere ve bu anlam yüklemeleri ile bu son yy da "dini bütün bir dindar" olarak yaşayabiliyorsun. fakat bu son yy daki yeni anlam yüklemesi ile eğer zamanda geçmişe gitsen daha geçmiş yy larda bir "zındık" olarak görülebilecektin.
lütfen bu ihtimali görmezden gelme ve artık aç gözlerini...
dinler suni olarak üretilip toplumlara sonradan eklenmiş şeyler değildirler; toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde, kendiliğinden ortaya çıkarlar. toplum yapısı ve ihtiyaçları değiştikçe, din anlayışı ve dini yaşayış da değişecektir.
islam için bunun mümkün olamayacağını düşünen kimse, ya kendini kandırıyordur, ya da museviliğin ve hristiyanlığın tarihi seyri hakkında yeterli bilgi sahibi değildir.
din, kim ne derse desin, var. çok kuvvetli bir olgu olarak varlığını sürdürüyor ve gücünü de dinamizminden alıyor. (afganistan'daki birkaç uygulamaya bakıp "bu mu dinamizm, bin yıl öncesinin kanunu aynen uygulanıyor" diyecek kimseler, gözlerini hâlâ açmamış olanlardır.)
lütfen sen aç gözlerini: din, var. var ve saçma bir şey de değil, yaşamın kendisi kadar ciddi bir şey. "geçmişe gitseydik siz zındıktınız" demekle bir şeyler değişmiyor; hakikatler, tüm sağlamlığıyla kalmayı sürdürüyor.
tüm sağlamlığı ile kalmayı sürdüren.
ne güzel:)
iyi de şu "dinamizm" adı altında sürekli değişen din anlayışı ve dini yaşayıştan da bahsediyorsun.
nasıl bağdaştıracaksınız ikisini?
bağdaştıramazsınız, bağdaştıramadığınız için afganistan da başka, türkiye veya fasta sürekli başkalaşmışsınız.
sen bugün afganistandakine zındık diyeceksin, yemendeki de sana. aynı çağda farklı coğrafyalarda birbirinizi keseceksiniz. az güneyde kestikleri gibi. sadece birbirinizi kesseniz yine iyi. arada bize de ekşiyorsunuz!
yahudilik, hristiyanlık vs. hepsi için laflarım. ulu manitu şahit tüm ibrahimi dinlere karşıyım:)
dine karşı duran kimsenin bir amacı olmak zorunda mıdır? hem evet, hem hayır.
"dinler gerçekliğe dayanmaz" iddiası ile "dinler zararlıdır" iddiası farklı şeyler. (biri diğerinin yanında eşantiyon gibi gelen şeyler de değil bunlar.) önce bunu açıkça görmeli.
ilki için bir amaca lüzum yok: araştırırsın, düşünürsün, tüm bu isa musa hikayelerinin saçma olduğunu rahatlıkla görebilmeye başlarsın, reddedersin. bu kadar.
ikincisi içinse bir amaç, bir niyet, bir hedef gösterebilmelisin: tamam, dinler zararlı, peki ya bu konuda ne yapacağız? "müslümanlar birbirini kesiyor, arada bize de ekşiyorlar" sözü ağzından çıktığı anda müslümanlar duracak veya size ekşimeyi durduracak mı?
bu noktada, bir istediğin olmalı ve neyi istediğini de biliyor olmalısın. dahası, istediğin sonucun nasıl alınabileceği hakkında fikirlerin ve tahminlerin de olmalı (ki seni, o sonucu istemeye ikna etmiş olsunlar). işte, nedir bunlar?
aynı değerler dünyasında yaşamadığımız için sorduğunu düşünüyorum. bir vahye dayandığında; önceki mesajlara dönmek gerekirse, ne kadar dinamizm içinde olsan da "hakikat" olarak döneceğin yer yine vahyin kendisidir.
bu bir kısır döngüdür. yaşam din anlayışını ve yaşayışını değiştirmeyi dayattığında hakikat noktan için yine vahiye dönmek zorundasın. o noktada ise vahiyin geçmiş pratiği çıkacaktır karşına.
o vakit ne yapacaksın?
bugün bizler kuranı ve peygamberini eleştiriyoruz. günümüz din anlayışı ve dinin yaşanışı içinde sizlerde bu eleştirilere karşı sözlü olarak cevap veriyorsunuz. bunda sorun yok.
senin peygamberin, kabilesinde kimsenin takmadığı (onun için iki keçi bile toslaşmaz tabiriyle) bir kadın şairi, kucağında henüz ana sütü emen bir bebek olmasına rağmen öldürttü (esma binti mervan olayı).
şimdi bir dini bütün kalksa, ey müslümanlar peygamberimize kötü söz söyleyen bir insanı öldürmek gerekir, işte örneği dese sen kalkıp bu geçmiş anlayıştır mı diyeceksin. sana demezler mi kardeşim kıyamete değin hükmü sürecek son peygamberin uygulaması bu, sen hangi değişimden bahsediyorsun?
yani amacım postu deldirmemek:)
bu arada mutezile, ibni sinaya göre vahiy anlayışı veya günümüz fazlurrahmanın tarihselci bakış açısıyla "hayır senin gibi düşünmüyorum" diyorsan eyvallah.
ama daha 20 30 sene önce adamın teki bir romanda garanik hadisesinden bahsetti diye hakkında ölüm fetvası verildi.
ama sen yine de soruyorsun, amacın ne?
amacım "serbestliğim" dir! (özgürlük kelimesine anlam yükleyip serbestlik kelimesi kötü (düşüncesizce ve pervasız) bir şeymiş gibi gösterildiği için...)
dönüp yazdıklarıma baktığımda, müslüman olduğumu belirttiğim hiçbir ifadeye rastlamadım. ayrıca, din mensubiyeti hakkında değil, sadece din olgusu üzerine yazmışım. buna dikkat.
din karşıtlığıyla neyin amaçlandığı sorusu saçma değil. daha doğrusu, bir açıdan öyle, bir açıdan değil. bunun ayrımını bir önceki yorumumda açıkça yaptığımı sanıyorum.
evet, diyelim ki nuh tufanına inanmamak için bir amacın olması gerekmez; ama dinlere karşı tavır almak, onlara savaş açmak için bir amacın olması gerekir. bir amaç, yani beğenmediğin mevcut duruma öngördüğün bir alternatif.
'postu deldirmemek' ve 'serbestlik' dedin, amaç olarak. güzel amaçlar. o halde, tekrar soruyorum, bu amaçlara ulaşabilmek adına kimin, ne yapması gerektiğini düşünüyorsun? ve kendi adına ne yapıyorsun?
ben şahsi konuşuyorum:) e şahsiyet ortaya konulunca şahsi konuşursunuz. din var, yaşamın kendisi kadar ciddi, hakikat, dinamizm bıdı bıdı yapıp "ben hangi dine mensup olduğumu yazmadım sadece din olgusunu tartışıyorum" derseniz sakin sakin sinirlenmeden meramınızı anlatabilirsiniz. iyi yöntem. bırak şahsiyeti, konuş ha konuş.
efendi, bunca yaşamın kendisi kadar ciddi gördüğünüz din olgusunda siz şuan hangi "dinamiktesiniz"? sen herkesi kör alemi sersem mi sanırsın.
biraz ciddi ol, tartışalım.
konunun yayılıp gitmesine elbette imkan verebilirdik. fakat bu, bizi nereye götürürdü? kısır bir tartışmadan ne sen bir şeyler edinirsin, ne ben. bu yüzden, tartışmak yerine, konuyu nasıl açmışsam öyle sürdürmek istedim. tartışmadan kaçınıyorsam, söyleyecek lafım olmadığından değil, yaptığımız şey bir işe yarasın istediğimden.
konu din karşıtlığıyla ilgiliydi. ben din karşıtı değilim, neden olmadığımı (zira karşıtlığı anlamsız bulduğumu) da açıkladım. oysa dine savaş ilan etmenin, açıklanması gereken başka yanları da vardır: açtığın savaşı nasıl sürdürüyorsun, düşmanını nasıl yenmeyi planlıyorsun, galip gelince ne elde etmeyi umuyorsun?
farkındaysan, bu tür sorularla benim muhatap olmam mümkün değil. ama senin bunlara verebileceğin cevaplar var, olmalı. işte ben, şimdi üçüncü kez sormuş olmakla birlikte, bunları istiyorum. bir yerde hata mı ediyorum?
konunun benim müslümanlığım, senin ateistliğin gibi şeylerle ilgisi yok; din karşıtı olmak ve olmamakla ilgisi var. öte yandan, bir meselenin konumuzla ilgisiz olması onun önemsiz olduğunu göstermek zorunda değil. yani işin içine din mensubiyetini katmayışım, dinin ciddiyetini yadsıdığım anlamına gelmez.
gelelim 'dinamizm' meselesine. üstünde tekrar durmadığım için başta nasıl yanlış anlaşıldıysa öyle devam etti. bu sözcüğü sarfederken üstünde uzun uzun düşünmemiştim. sadece, şunu fark ettirmek istedim: birtakım dinler bin yılı aşkın süredir varlıklarını sürdürmekteler ve dünyada pek çok koşul değişmiş olsa da, dinlerin sonu gelmedi. her şeyin değiştiği bir dünyada din de, değişmese, ayakta kalamazdı. bu açık değil mi?
detaylı düşünmek iyidir, ama yerinde iyidir. bu konuda detaylara fazla inmek, genel çerçeveyi algılamaktan alıkoyar bizi. bu yüzden, afganistan'dan bahis açan bir cümle de kurdum ki, meseleye yanlış yaklaşımın neye benzediğine örnek olsun.
tartışmak, bazı noktalarda önceden anlaşmayı gerektirir. üstelik, tartışmadan daha faydalı bir sürü şey vardır. ben tartışmaya değil, tanışmaya çalışıyorum. bir din karşıtı olarak, sen, kendini tanıyor musun? tanıyorsan, tanıtmaya da niyetli misin?
hangi kelimeleri kullandığımı biliyorum.
ben bir yaratıcı var mı yok mu tartışmasında "bilinemezci" tavrı doğru buluyorum.
ama şu var; ibrahimi dinlere "karşıyım". klasik bilinemezcilerden ayrıştığım nokta burası.
bir adım daha gidelim, ibrahimi dinlerin tanrısı gerçek bir tanrı olabilir mi? evet olabilir. teorik olarak bu ihtimal var. peki bu ihtimal gerçekse ben bu tanrıya "itaat" edecek miyim? asla! ben yine bu tanrıya (yükümlü kıldıklarına ve değerlerine) "karşı" olacağım.
bana atfen savaş ilan ettiğimden bahsediyorsun. ben bu üslubu sahiplenmem. (ibrahimi din karşıtıyım diyorum savaş ilan etmekle işim olmaz:) onların adetidir...) kiminle savaşacağım? müslümanlarla mı? anam babam içlerinde:) saçma. savaş ilan etmekle karşı olmak başka şeyler ve bu çok mütevazi bir politik tutumdur.
dediğim gibi ben çok mütevazi bir tutum sergiliyorum aslında:)
mesela bir kadın erkekle eşittir diyorum. ibrahimi dinler "erkeklik" noktasında saplantılıdır, cinsiyetler arasında sömürüyü destekler. bir kadının haham, rahip ya da imam olmasında sürekli sorun yaratmışlardır. yaşamın her alanında da böyledir. peki kadın erkek eşitliği noktasında ibrahimi din karşıtlığı içinde mi mücadele ediyorum. bu da saçma olur. onun mücadelesi farklı bir kulvardır. orayı desteklerim:)
ben mesela doğa, bitkiler ve hayvanlar insan için yaratılmamıştır diyorum. ibrahimi dinler doğanın bitkilerin ve hayvanların insan için yaratıldığını söyler. böyle bir yaratılış anlayışını reddediyorum. insan için var değildirler, varlar.
ama bununda mücadelesi ibrahimi din karşıtlığı ile olmuyor. olmaz.
ibrahimi dinler insana bir "fıtrat" dayatır. insanın böyle bir verili özü yoktur diyorum. bir yanılmasadır bu anlayış. vs. vs. fıtrat denilen her yerde abuk subuk birçok şey çıkar. bedende duygularda tahakküm altına alınmaya çalışılır.
işin püf noktası şu: ibrahimi din karşıtlığı ile birlikte bir politik mücadele aslında yapılmıyor. insanlar farklı farklı alanlarda birşey yapayım diyorsa orada karşısında ibrahimi dinlere dayalı argümanlarla dolu bir müesses nizam buluyor.
yani ibrahimi dinlere karşı olmak, "sürecin" olağan bir parçası haline geliyor.
dilerim seni en sonunda memnun etmişimdir pek "detaylı düşünmek iyidir" diyen ama dinamizm noktasında fazlaca düşünmeden yazıp çizen sevgili muhatabım:)
kardeş hakikat dedin hala var dedin din yaşayışı ve algısı değişiyor dedin buna da dinamizm dedin. üstüne fazlaca düşünmeden söylediysen yeni baştan dön hakikat konusunu tekrar düşün derim.
senin müslümanlığın noktasına gelince? hangi müslümanlık? hangi dinamik? selefi, sünni, şii? tasavvuftan yana mı? ay n'olursun şakirt olma:)
yani demem o ki, sence hakikat olan din olgusu ve yaşayışının hangi birbirini reddeden ekollerinden birine tabisin? hakikat dediğin yolda seni ortalama kaç milyon kişi "kafir" sayar acaba? bil ki yüzyıllardır yarattığınız dinamik bu.
dinin varlığı son derece hakikidir, hakikatin bir parçasıdır. dinin dayandırıldığı metafizik doktrinler, birer iddia olmanın ötesine geçemez. hakikat denebilecek bir şeyler varsa, bu da dünyevi olgulardır ki, dinin varlığı bunlar arasındadır. anlayacağın, mesele öncelikle dinin varlığı ile ilgili.
din hakkında sürekli konuşulur; ama onun 'var' olduğu niyeyse her seferinde ıskalanır. kimse onun ciddi bir süredir var olagelmiş ve hâlâ da mevcut bulunduğunu fark etmez. işte buna dikkat çekmeye çalışıyorum, bunun üzerine düşünmeye davet ediyorum.
dinin varlığını fark edememenin; bu varlığı, üzerine düşünmeye değmez bulmanın nedeni ne olabilir? sanıyorum, dine bakınca sadece 'inanç' boyutunu görebilmek ve dini de bundan ibaret sanmak.
dini inanç boyutuna indirgemek, din mensubiyetini inanılan şeyden ibaret kabul etmek bana doğru gelmiyor. örneğin ben, müslümanlığı her şeyden önce türk ve islam miraslarına uzak düşmemek adına kimliğimin bir parçası olarak görüyorum.
türkiye'de doğmuş olmakla ve yetiştirildiğim çevre dolayısıyla, sünniyim. öte yandan, kendi halime baktığımda bir ekol tabiyeti değil, din tabiyeti görüyorum. kimsenin gerçek islam'ı yaşadığını düşünmüyorum; çünkü 'gerçek islam' diye bir şeyin olmadığını, islam'ın, kim nasıl yaşarsa öyle olduğunu görüyorum.
anladığım kadarıyla, 'ibrahimi din karşıtlığı'nın bir başlangıç noktası değil bir sonuç olduğunu, ibrahimi dinlerin etkilerine/ürünlerine (kadın erkek eşitsizliği, insanın üstünlüğü fikri, fıtrat kavramı vs.) karşı olmanın doğal bir getirisi olduğunu söylüyorsun. yani kişi dine karşı tavır alarak yola çıkmaz, birtakım şeylere karşı çıkarken kendisini dine de karşı çıkıyor bulur.
peki, madem kadın erkek eşitsizliğinin "mücadelesi farklı bir kulvardır", insanın üstünlüğü fikrinin "mücadelesi ibrahimi din karşıtlığı ile olmuyor"; şu halde 'ibrahimi din karşıtlığı' dediğimiz şey, üzerine konuşmaya, ele almaya değecek bir şey midir?
anlaşılan, bu karşıtlık hiç de etkin, işe yarar bir şey değil: bu dinlere karşı olmakla kadın erkek eşitsizliğini de çözemiyoruz, insanı doğanın hakimi kabul eden yaratılış anlayışını da kıramıyoruz. şu durumda, niye bu karşıtlığa bir ad vermeye dahi tenezzül edelim?
savaşı dinlere değil, dinlerin ürünlerine açmışsın; dine karşı tavrınsa savaştan ziyade 'mütevazı bir politik tutum' olarak anılabilir. pekala. madem öyle, bu durumda senden dine yönelik hiçbir şey söylememeni beklemekte haksız mı olurum? dinle uğraşmanın faydasız olduğunu, verdiğin örneklerde de bunun bir işe yaramayacağını anlattın. öyleyse aynı fikirdeymişiz gibi geliyor bana.
hele son kısımlar... bir insan tartışmada muhatabının sözlerine sadakatle yaklaşmalıdır. kelimelerde anlam kaymaları yapıp kendimizce mana çıkartırsak, tartışmış olmayız. şu tartışmayı "kazanmak" adına bunca lafazanlık niye?
sen "örneğin ben, müslümanlığı her şeyden önce türk ve islam miraslarına uzak düşmemek adına kimliğimin bir parçası olarak görüyorum." demişsin.
bir de üstüne;
"kimsenin gerçek islam'ı yaşadığını düşünmüyorum; çünkü 'gerçek islam' diye bir şeyin olmadığını, islam'ın, kim nasıl yaşarsa öyle olduğunu görüyorum." demişsin.
en sonunda da çıkıp bana: "savaşı dinlere değil, dinlerin ürünlerine açmışsın; dine karşı tavrınsa savaştan ziyade 'mütevazı bir politik tutum' olarak anılabilir. pekala. madem öyle, bu durumda senden dine yönelik hiçbir şey söylememeni beklemekte haksız mı olurum? dinle uğraşmanın faydasız olduğunu, verdiğin örneklerde de bunun bir işe yaramayacağını anlattın. öyleyse aynı fikirdeymişiz gibi geliyor bana."
demişsin.
ayıp sevgili muhatabım, ayıp.
benden susmamı bekliyorsun ama senin din namına söylediğin son nokta bir kimlik mirasından ibaret... kim nasıl yaşıyorsa öyledir gibi samimiyetsiz bir yerdesin. şimdi sen namaza gitsen (cuma, bayram vs) alnın folklorik olarak mı değecek yere? folklorik bir nedenden dolayı mı cenabet dolaşmazsın:)
benden hiçbir şey söylemememi bekliyorsun... ve din namına bir "inanç" yok sende:( böyle bir iddian yok... dediğin şey kültürel mirasım. olgu! yaşadığım şey bir olgu, gerçek islam değil! gerçek islam yok zaten diyorsun. üstüne bana kalkıp işe yaramaz bir anlayış içindesin diyorsun:)
folklorik hacı abiciğim, sen şimdiki türklük ve müslümanlık anlayışınla 50 sene önce türk ve müslüman olan bir coğrafyada yaşayamazdın! eyvallah baştaki lafımı geri alıyorum. sana "zındık" demezlerdi! "züppe" derlerdi. vallahi:)
sana soru: sürekli değişen türklük ve islam kültürü içinde bugün türklük ve islam kimliği açısından reddettiğin birşeyi, 50 sene sonra türklük ve islam açısından sahiplenebilme ihtimaliniz var mı?
başka bir soru daha: islam kim nasıl yaşıyorsa öyledir filan demişsin ya, iki farklı ekolden müslüman aga, birbirlerine kafir dese her ikisini de kafir olarak mı göreceğiz yoksa birbirini tekfir etmek islamdandır mı diyeceğiz. bunlar birbirlerini öldürürse cenaze namazını kılacak mıyız?
sevgili muhatabım, lütfen cevap vermek adına kendinizi rezil etmeyin.
son yazdıklarım, senin cümlelerinden yaptığım çıkarımlardı. doğru olmadıklarını düşünüyorsan, ya önceden söylediklerini düzeltirsin, ya da düşünce akışımdaki yanlışı gösterir, neden bana katılmadığını da güzelce açıklarsın.
senden susmanı bekliyor değilim. sadece, anlattıklarından anladığım kadarıyla, dine yönelik hiçbir şey söylememeni beklemenin doğal olduğunu düşündüm. katılmıyorsan buna, dediğim gibi, hakaret edeceğin yere açıklamada bulunursun.
burada yaptığımızı bir tartışma olarak görmediğimi söylemiştim. buna rağmen 'kazanmak' istediğimi sanmana üzüldüm. buyur, seni şimdiden galip ilan ediyorum. yeter ki böyle lafları bir kenara bırak.
ben islam dininin savunuculuğunu yapmıyorum. müslüman olmakla en doğru dini, dinin de en doğru yorumunu benimsediğimi söylemiyorum. hiçbir davanın temsilcisi değilim. bununla birlikte, müslümanlığım "bir kimlik mirasından ibaret" de değildir. sadece bu yönün bahsini etmiş olabilirim, ama bu anmadığım başka yönlerin var olmadığını göstermez.
konuşmamız din mensubu olan ve olmayan iki kişiden ziyade, din karşıtı olan ve olmayan iki kişinin konuşması olsun istemiştim. neden meseleyi müslümanlığıma çekip durduğunu anlayabilmiş değilim.
"folklorik" gibi bir ifadeyi kullanmadım, benimsemeyi de düşünmüyorum. "türk ve islam mirasları" deyince aklına kim bilir neler geldi. ziyanı yok. yeter ki kafanda canlandırdığın kişi olmadığımın bilincinde ol.
"islam kim nasıl yaşıyorsa öyledir"in neden samimiyetsiz olduğu meselesi açıklanmaya muhtaç.
"gerçek islam yoktur"un işe yaramaz bir anlayış olduğunu düşünmüşsün. güzel. keşke 'laf sokma' havası içinde değil de, başı sonu belli bir tez halinde sunsaydın bu düşünceni. böyle yapmanı isterim.
söylediklerim, "yaşadığım şey bir olgu" cümlesiyle özetlenemez. zira din, yaşanabilen bir şey değildir. dine mensup olunur, bu mensubiyet dahilinde de nasıl yaşanıyorsa yaşanır.
ta en başta söylediğim şeye dönüyoruz: "50 sene önce türk ve müslüman olan bir coğrafyada yaşayamazdın" demen hiçbir şey ifade etmiyor. elli sene önce yaşasaydım, o döneme uygun bir kişilik sahibi olur, yaşadığım coğrafyaya uygun bir yaşayışı benimserdim. ben, bugün, kendi yaşadığım çevrede yaşıyor olduğumdan dolayı böyleyim. bu da çok basit, kavraması çok kolay bir gerçek.
sorduğun iki sorudan ilkini anlamadım. kafamda somutlaştıramadım çünkü. gerçeklikte karşılığı bulunmayacak, fazla teorik bir soru gibi geldi.
ikincisi de fıkhi bir konudur, alim değilim, ne desem yanlış olur. sadece şunu söyleyeyim: islam, bu örnek olayın konusunu da, taraflarını da, kazasını da içinde barındırır. zaten islam'ın 'kim nasıl yaşıyorsa öyle' olması, bununla ilgilidir.
lafı bir yerlere getirmeye çalışarak konuşmayı sevmem. lütfen cümlelerimdeki zımni anlamları tespit etmeye harcadığın gücü, apaçık sorduğum soruları yanıtlamaya ayır. çok daha makbule geçer.
Daha Hurûc (Exodus) hakkındaki spekülasyonlar mevzuundaki cevabımı bitirmedim ama hadi, farz edelim ki Hurûc oldu, Tur-ı Sina'da On Emir çizilip yazıldı. Tevrat'ın ananevi tarihlemesi M.Ö. 1446 civarındadır, belki daha eski. Eğer Hurûc Hyksos'ların tardedilmesini temsil ediyorsa M.Ö. 1360'dadır. Eğer Musa monoteist Firavun İxnaton'un (Axenaton) bir rahibiyse M.Ö. 1353–1336, civarıdır. Ahd-i Atik'i ciddiye alan Albright'ın tarihlemesiyle M.Ö. 1279 - 1209 olmuştur, ancak bu tarih imkansızdır, hiçbir göç delili yoktur. Firavun Ramses'in imar ettiği Pi-Ramesse zikredilmektir, Firavun Merneptah'ın Ken`an beylerine karşı M.Ö. 1209 tarihli "Zafer Kitabesi" ise Ken`an'da "İsrael" diye bir imha ettiği kavimden bahsediyor. Yani Tevrat ciddiye alınırsa M.Ö. 1209'da Filistin'de bulunmaları, Ramses devrinde (M.Ö. 1279 - 1213 göç edip 40 sene çölde dolaşıp Filistin'de kayda değer bir kuvvet olmaları lazım, her ne hikmetse kayıtlara geçmden!
Finike yazısının bir varyantı olan Ken`an alfabesi M.Ö. 1200'den evvelki devirde başlar.
Bundan evvel Sina yazısı vardır. Sina'da M.Ö. 1700 - 1400, Orta Mısır'da M.Ö. 18. yy.
Yazılar Mısır hiyerogliflerden alınmadır. Ama her şeklin ses değeri kelimenin başındaki ilk sesin yani konsonun Mısırca'kinde değilde Eski Ken`anca'kinde (Tevrat İbranicesi bundan biraz sonrasındakiler arasındadır) ses değerini temsil ediyor. Yani bir konson alfabesi teşkil ediyor. Dil ise bir Eski Ke`naca veya ona benzer bir Batı Sami dili, aralarında ilahi isim El bulumaktadır. Muhtemelen bir Mısırlı gözetmenin Ken`anlı işçileri için icad etmiştir. Sina'daki firuze (türkuvaz) ocaklarında sık sık rastlanır. Kitab-ı Mukaddes'e ait ansasyonalist filim ve TV dizisi ("The Naked Archaeologist") yapımcsı, gazeteci ve yazar Simcha Jacobovici'ye göre Sina'daki bu yazılar Huruc esnasında çölde dolaşan İsrail oğullarına aittir!!!
ama şu "tek tanrının", yani monoteist inancın kökeni (yahudilerin icat ettiği "kadir-i mutlak ve evrensel tek tanrı" modelinden bahsediyorum, yemişim primitif kabilesini) kafamı kurcalıyor.
ibrahim'in hikayesi bana çocuk tiyatrosu gibi geliyor. hani güneş, batmış, ay çıkmış da, "güneş batıyorsa benim tanrım olamaz" deyişler falan...
çok tanrılılığın nesi battı da tek tanrıya meyledildi? çoklu tanrıların insanvari öyküleri siyaseten bir iktidar unsuru mu oluşturmadı, yasa ve norm koyuculuk kabiliyetleri mi noksan geldi? helenizm gibi ırkları ve milletleri bir potada eritme mefkuresinin evriminin bir önceki evrimsel basamağı mıydı insan ırkında tüm bu olan biten? nasıl tarım devrimi, endüstri devrimi ve şimdi de dijital devrim varsa, bu da bir devrim miydi insanlığın tarihinde; yani birikmişliklerin bir sonucu muydu?
nasıl oldu da kısıtlı işlevleri olan tanrılardan her işlevi görebilen tek bir tanrıya yol alındı?
devletleşmenin ötesinde imparatorluklar kurabilmenin bir sonucu muydu, uzak diyarları fethe koşabilecek kadar sistematik olabilirlik mi bunu yarattı?
insan evladı 5 aylıkken oturur, 12 aylıkken yürür, 24 aylıkken 2-3 kelimelik cümle kurabilir, 30-36 aylıkken idrar ve kakasını istemli kontrol eder hale gelebilir, 11 yaşında soyut şeyleri-mecazları idrak edebilir, 18 yaşında her şey mümkündür, 30 yaşında banka kredisi alabildiği sürece her şey mümkündür ve 60 yaşında herşeye söylenen bir pinti olur...
yani insan ömrümde de merhaleler, geçiş aşamaları olduğu gibi; bu da insanlığın ömrümdeki kaçınılmaz bir basamak mıydı? yoksa rastlantısal mıydı.
tesadüf müydü, "tevafuk" muydu yani...
biri söylesin.
yoksa sinirden kendimi becerebilirim...
e güzel kardeşim, geçmişe yönelik bir zorunluluk, merhale desek ne olacak? bi durup geleceğe baksana.
geleceği bu tek tanrı ve kitaplarıyla mı karşılayacağız? çalıyla konuşanına mı iman edeceğiz, babasız doğana mı... ya da evlatlık kurumunun kalkması için elçisine evlatlığının eşiyle evlenme emri veren ilaha mı?
yok ama, söylemeyeceğim:)
Sizin fikrinizi almak isterim.
Saygılar.
Avesta'nın en eski çekirdeği Gatha'lar adı verilen ilahiler. Bunlar Milattan epey öncesinden kalma GÖRÜNÜYOR: Ama Gatha'larda tek yahut çok tanrıya dair bir açıklama yok.
"Monotheism" maddesinden iktibas ettiğin parçada "monism" denmiş, "monotheism" değil. İkisi arasında dağlar kadar fark var.
Monizm için bkz:
http://en.wikipedia.org/wiki/Monism
Ama aynı "monotheism" maddesinde şöyle bir ibare de var:
"By some scholars,[who?] the Zoroastrians ("Parsis" or "Zartoshtis") are credited with being the first monotheists and having had significant influence in the formation of currently larger world religions."
Bu kısım tek ilahlı dinlerin atası Zerdüştlük olmuştur iddiasını kısmen de olsa destekler mahiyette.
Semitik dillerdeki "il" ya da "el" sözcüğü de muhtemelen Dravid Dillerinden gelmedir, en eski Tamilce yazmalarda "El" güneş demektir ve aynı zamanda da "Tanrı" anlamına gelir. İran'ın en eski yerleşikleri Elamlardı ve Elamca bir Dravid dilidir. Bugün İranda yaşamakta olan Brahui dili de muhtemelen o dilin devamı olan bir Dravid dilidir.
Elamlar bölgeye sonradan gelen Aryani kavimlerin içinde asimile oldular ancak gerek dillerinden gerekse kültürlerinden pek çok öge İran-Pers kültürünü derinden etkiledi. Daha sonra Pers kültürü de bugünkü Irak dolaylarında ciddi izler bıraktı (mesela Bagdad, eski Persçedir, Tanrıverdi anlamına gelir). Yani "el" sözcüğü belki Elamcadan Persçeye oradan da semitik dillere ulaştı. Çünkü semitik dillerde "el"in bir açıklaması ve anlamı yoktur. Kimi dilciler Elam adının da "el" ile ilgili olduğunu söylerler "güneş/Tanrı yurdu" anlamında.
Elam-Dravid kültürü orta asyanın en kadim ve eski kültürüdür. Bölgeye sonradan göçen Aryanlar o kültürün üstüne oturdular. Harappa kültürü örneğin, 12.000 yılık şehirlerin olduğu kadim bir kültürdür. Hinduizm ve Budizmin temellerinde de eski Dravid etkileri görülür. Muhtemelen çok daha sonra doğacak olan Zerdüştilikte de derin Dravid etkisi vardır. Çin ve uzakdoğu kültür ve inanışlarında da Dravid etki izleri görülür.
Bir örnek vereyim sadece. Eski Dravid öğretilerinde "nefs mertebeleri 7'dir" (İslam tasavvufunda da öyledir, çünkü İslam tasavvufu Budizm'in Mahayana mezhebinden çok ciddi etkiler içerir. Budizm de Dravid inançlarından). Bu nefs mertebeleri aynı zamanda renklerle de ifade edilir. En altta siyah vardır, en alt nefs mertebesidir, hayvani ve vahşiliği simgeler. Daha sonra sarı vb. diye ilerler. En tepede beyaz renk vardır, arınmışlığı simgeler. Beyaz'ın da ötesine geçen; niramvaanam'a (Hintçe'ye geçmiş şekliyle nirvana) yani "açık gökyüzü"ne ulaşır. Tamilcede niramvaanam aynı zamanda saydamlık, görünmezlik, transparency demektir.
Eski Tamil Tanrılarından Murugan, savaş Tanrısıdır. Eski Tamil savaş sanatlarında da, iyi ve haşin savaşçı yetiştirmekte bu kez sistem tersinden uygulanır. Bu nedenle en alt seviyedeki, şiddeti iyi bilmeyen, acemi dövüşçü beyaz renkli kuşak sarar. Şiddet uygulamada ve haşinlikte en tepeye varan ise siyah kuşak sarar. Bu öğreti Çin'e de ulaşmıştır. Bugün hala dövüş sanatlarında bu kuşak sistemi kullanılır.
Uzun lafın kısası, gerek Hindu, gerek Çin gerekse Pers kültüründe ciddi bir Dravid etkisi vardır ama Hint-Avrupacı batılılar bunları pek açığa çıkarmazlar her şeyi Aryanlara mal etme eğilimleri vardır. Dravid kültürü Ortadoğu'ya dek ciddi bir etki yapmıştır. "El" yani güneş kültü de muhtemelen Dravid kökenlidir.
Sami dillerindeki "el" ya da "il" kelimesini Dravid dillerine ve eski Dravid dinine bağlamışsın. Bunun da bildiğim kadarıyla herhangi bir delili yok. Zaten "el" ya da "il" kelimesi muhtemelen Proto-Samice'de bile mevcuttu ve o zaman da "ilah" manasındaydı (zaten "ilah" da "el" ya da "il"in bir başka formu ve o da çok eski). Bir de "el" ya da "il" kelimesinin Sami dillerine Persçe vasıtasıyla girdiğini iddia etmişsin. Halbuki "el" ya da "il" kelimesi Sami dillerinde Persler ve diğer İrani halklar Batı Asya'ya gelmeden binlerce yıl önce mevcuttu. Bu arada, Bağdad'ın adının Persçe'den gelmesi Perslerin ve diğer İrani grupların Batı Asya'da çok eski olduğunu göstermez, zira Bağdad şehri MS 8. asırda Abbasi halifesi el-Mansur tarafından kuruldu (İnternet'te rastlanan Bağdad'ın daha önceye dayandığı iddiasının aslı yok).
Dravidlerin mazide en güneybatı ucu haricinde Orta Asya'da (Orta Asya derken bugünkü Afganistan topraklarını hariç tutuyorum) yaşadığına işaret eden elde herhangi bir ilmi malumat yok; eldeki ilmi malumatlara göre Dravidler en fazla bugünkü Türkmenistan topraklarının güney kısımlarında yaşamış olabilirler. Dravidler Güney Asya'ya Batı Asya'dan ulaşmışa benziyor (Elamlar ve Brahuiler eski Dravid topraklarında kalıp da dilini muhafaza edebilmiş Dravidler olabilir), Orta Asya'dan değil. Harappa kültürü (medeniyet desek daha doğru olur) de Güney Asya kültürüdür, Orta Asya değil; zaten Harappa Medeniyeti'nin diğer adı İndus Vadisi Medeniyeti'dir.
Orta Asya'da dilini bildiğimiz en eski halklar Hint-Avrupa dilleri konuşan halklardır. Bu sen istemesen de böyledir. Yapacak birşey yok. Bunu söylemenin Hint-Avrupacılıkla da, "Batılılık"la da alakası yok; ilmi malumatlar bize bunu söylüyor.