Monday, April 3, 2017

Okuma ve izleme notları


Bunu 2014 Mayısında Şakran cezaevindeyken yazmışım.


David Lodge, A Man of Parts, H.G. Wells’in romanlaştırılmış biyografisi. Lodge son devir İngiliz romancılarının en iyilerindendir. Ufacık bir akademik ve profesyonel dünyanın insanlarını, mıy mıy kişisel ve cinsel ilişkilerini anlatır. Biraz sıkıcıdır ama gözü keskindir. Bu okuduğum dördüncü kitabı.

Wells ise İngiliz modernizminin büyük peygamberi; romancı, sosyalist, işçi ve kadın hakları önderi, sosyal güvenlik politikalarının fikir babası, bilim kurgu türünün mucidi. Sanırım Lodge, larger than life bir karakteri, gerçek bir kahramanı yazmak istemiş. Sonuçta onun, başta kadın işleri, sosyal ilişkiler ağı içinde tıkanıp tükenmesini anlatmış. 1890’larda büyük idealizmle başlayıp 1970-80’lerde tükenen sosyal devlet tahayyülünün otopsisi bir yerde.

Peşinden Adalet Ağaoğlu’nun son romanı, Dert Dinleme Uzmanı (Everest 2014). Gazetelerde o kadar övgüsü çıktı ki “acaba” deyip getirttim. Yarısında kusup bıraktım. Kadın Türkçe cümle kurmayı bilmiyor, inandırıcı bir hikaye kurmaktan aciz; karakterler klişe bile değil, karton. Çiğnenip posası çıkmamış cinsten tek bir özgün fikir yok. Hepsini okusan, tutup tutacağı bir buçuk saat. Elaleminki elli altmış saat kafanı meşgul ediyor, bitirdikten sonra da geriye bir şeyler kalıyor. İnan bana, zavallı bir ülkede yaşıyoruz.

CNBCE’de İspanyol filmi, Camino. Kahredici. Dini taassubun mikro düzeydeki kaynaklarına ve etkilerine dair. Camino kızın adı, “yol” ya da “tarik” demek. Teşkilat ise Opus Dei, İspanya’nın Gülen cemaati bir bakıma. Türkçe altyazıda “eser” diye çevirmişler, bir bok anlaşılmıyor.

Hemingway ile Gelhorn filmini beğenmedim, yarısında kapattım. Hemingway’in sadece yaptıklarıyla söylediklerini alsan, elinde içip içip ukalaca laflar eden ayyaş bir hıyar kalır. İnandırıcı olması için bambaşka bir kişisel karizma lazım, gözlerinin içinin gülmesi lazım. Clive Owen onu verememiş, kazık gibi durmuş.

Hemingway’in intiharının sebebi mutsuzlukla açıklanamaz bence. Kendini ve iktidarını kanıtlama – sıradan insanlardan farklı olma – derdi vardı ve sanırım intiharı, iktidarın en aşırı kanıtı olarak gördü ya da öyle göstermek istedi. “İradem o kadar güçlü ki kendi hayatıma da ben son veririm” gibi bir şey. Aslında bütün hayatı reklam ve intiharı da reklamın uç noktası. Öldüğünde TIME dergisine kapak olmanın en garantili yolu.

5 yorum:

  1. Hemingway'in intihara meyyal bir adam olduğu rivayet ediliyor. Önceki yıllarda da intihara kalkışmış. Üşendim şimdi daha fazla araştırmaya.
    Yanıtla
  2. "İnan bana, zavallı bir ülkede yaşıyoruz."

    Özet niteliğinde bir cümle. Ama neden kalınır ki böyle bir ülkede ?
    Yanıtla
  3. Öneriniz üzere Camino'yu izledim. Gerçekten "kahredici". Daha incelikli, daha zekice, daha içten, daha dehşetli, daha 'güzel' bir eleştiri başka nasıl yapılabilirdi bilmiyorum. Lütfen aklınıza geldikçe önermeye devam edin. Teşekkürler. Selamlar...

Edward Said'in Oryantalizm eleştirisi

Edward Said'i otuz yıl aradan sonra önceki sene yeniden okumaya teşebbüs ettim. Otuz yıl önce sabun köpüğü tadında gelmişti, otuz yıl sonra da öyle geldi; Orientalism'i sonuna kadar okuyamadım.
Yakından tanıdığım bir insan çeşidi Said: Şark Hıristiyanlarının iyi eğitim almış çeşidi. Bir yandan Batı medeniyetine rafine bir düzeyde hakim, belki bunu biraz fazlaca vurgulama ihtiyacı hissediyor. Batıya büyük hayranlık duyuyor. Diğer yandan Şark hakkında kendi bildiklerini ve duyarlıklarını Batı'nın paylaşmamasına sinir oluyor. Filistin'den (yahut İstanbul'dan) bakınca Batılıların ufku yarı yarıya eksik durur. Altta müthiş bir hayranlık olduğu için, Said kendini ihanete uğramış hissediyor. Küskün aşık gibi, "ama biz sana neler neler yüklemiştik..." diye söyleniyor.
Dikkatle oku bak. Said'in Batı eleştirisinin altında yatan çerçeve Batı hayranlığıdır. Batının akademik geleneğine, müziğine, açık fikirlilik ve özgürlük idealine, New York'a, Columbia üniversitesine aşıktır. "Neden benim bildiklerimi bilmiyorsun, Şark gibi bir hayati konuyu neden benim tanıdığım kadar tanımıyorsun" diye sitem etmektedir.
Eleştirdiği ne peki? Batı Şark'a karşı önyargılıymış, üstünlük taslarmış, bilgisizmiş, kendi kafasındaki modele göre bir Şark karikatürü üretirmiş, vs. vs. Amerikalılar, "so, what is new" derler. Hangi kültür diğeri hakkında önyargılı / eksik bilgili / basitleştirici değil ki? Japonlar mı Çin'i daha iyi tahlil ediyormuş? Afrikalılar mı Hintlileri çözmüşler? Yoksa ─ tutmayın beni güleceğim ─ İslamlar mı Batı medeniyeti hakkında derin ve insani ve objektif ve empatik malumatla doluymuşlar?
Bütün kültürler diğerleri hakkında az veya çok önyargılı, bilgisiz ve küçümseyicidir. Fakat bu handikapı modern Batı kadar ciddiyetle ve samimiyetle aşmaya çalışmış başka uygarlık tanımıyorum. "Oryantalist" diye aşağıladıkları adamlar Klasik Arapça'nın, Bedevi lehçelerinin, Arapça denizci lisanının,  Farsçanın, eski Farsçanın, orta Farsçanın, Talmud Aramicesinin, Sanskritçenin, Habeşistan lisanlarının, Osmanlı Türkçesinin, İstanbul argosunun, Kıpticenin nihai sözlüklerini yapmış. Her biri birer şaheserdir ve hayat boyu verilen eziyetli emeklerin ürünüdür. Türkiyat konusunda okumaya değer ne varsa Batılılar yazmış. Arap ve İslam klasiklerinin, ki her biri bin sene önce karınca yazısıyla yazılmış binlerce sayfalık eserlerdir, Batılı alimler eleştirel edisyonlarını yayımlamışlar. Yedi yüz seneden beri İslam dünyasında, İslam tarihine, diline, filolojisine, arkeolojisine, hukuk tarihine dair üretilmiş hiçbir şey yok. Sıfır. Hiç. Üç beş tane yarım yahut marjinal çalışma varsa onları da Batıda mektep okuyan birkaç kişi yapmıştır.
Peki Şarklıların Batı medeniyetine yaptıkları bir katkı var mı? Dante yahut Goethe hakkında, Allah için, sadece bilgi aşkıyla yazdıkları, okumaya değer bir tane doktora tezi, bir tane makale, bir tane broşür var mı acaba?
Tamamen parazitleşmiş bir kültürden gelen bir adamın kalkıp, bizzat kendi kültürü hakkındaki bilginin tamamını üretmiş olan bir medeniyeti "önyargı ve yüzeysellikle" suçlaması bana komik geliyor, doğrusunu istersen.
Önyargı ve yüzeysellik yok mu? Vardır elbette. Mesela eski Yunan kültüründe Şark unsurlarının sistemli olarak görmezden gelinmesine dair bir makale yazmayı düşünüyorum ben de, hazine gibi bir konu, deştikçe çıkıyor. Ama önyargı ve yüzeyselliğin yanında göz yaşartıcı bir dürüstlük, emek, bilgi, çaba var ki, Şarkta yüzyıllardır esamisi okunmayan şeyler.

20 yorum:

  1. Ragıb Cüneyd3 Nisan 2017 09:39
    Senin de şarklıları çok sevmen gerek, öyle di mi Sevan? Onlar da kadınlar çalışmasın diyor sen de. Pek bir farkınız yok sanki, ne dersin?
    Yanıtla

    Yanıtlar

    1. Aynen, cok dogru bir noktaya deginmissiniz Ragip Bey. Tek ortak noktalari kadinlarin calismasini istememek degil! Ikisi de Amerika hayrani; ayni universiteye gitmisler; orta-dogulu olmalarina ragmen ikisi de ecnebi isim benimsemisler (Edward malum; Sevan, sea-van, yani deniz otobusu kokunden). Bence buyuk oyunu cozmeye cok yakinsiniz, ha gayret!
  2.     Sevan hocam, Batıyı Batı yapan şu veya bu ideoloji değildir, keza bütün o ideolojilerin ortaya çıkmasında ve temelinde baska bir şey yatar. Batıyı üstün kılan esasında çalışkanlıktır yani üretimdir, gerisi ana yemeğin yanında garnitürdür. Nasyonalizm, Komunizm, Sosyalizm, Liberalizm... vs gibi özünde Materyalist veya Materyalist etkileşimli ideolojilerin tamamının Batı menşeli olmasının nedeni de bu üretimden gelir. Avrupa'da üretimin yüksek olması, rekabeti ortaya çıkardı ve bu sayede eğitime olan talep arttı, halkın eğitim seviyesi çok ama çok yükseldi. Batıyı takdir edip de Batı'nın şu veya bu ideolojisini öne çıkaranların atladıkları mesele hep üretim ve yüksek eğitimli toplumdur. Aynı üretim miktarı, kalitesi ve teknikleri olmadığı için Batılı ideolojiler batı haricinde randıman vermiyor(belki Uzakdoğu biraz istisna).  Ernest Renan'in 1883teki konferansındaki iddiası: "Doğunun üstünlüğü 13. yy'da bitti, ondan sonra (Doğuda) ancak 1-2 deha daha çıkabildi, (örn ibn-i Haldun)".  Fakat malum, tek çiçekle bahar gelmez.
      
         Voltaire'in 2.5 asır evvel demiş olduğu gibi:"Paris'te bir günde yazılanlar İstanbul'da bir yılda yazılanlardan fazladır."

         Ha peki, üretim ve üretim teknikleri Müslüman coğrafyada niye böyle geri, üstelik medeniyetin beşiği Avrupa'ya coğrafi olarak bu denli yakınken? Bunun da asıl sebebi İslamın bizzat kendisi, her zaman söylediğim gibi İslam, Hristiyanlık veya Budizm gibi değil. İslam aşırı rijit bir din, Müslümanların İslamı kısmen veya tamamen terketmeden modern çağa ayak uydurabilmeleri tek kelimeyle imkansız!
    Yanıtla

    Yanıtlar

    1. Laedri Bey, normalde yorumlarınızı %85-90 oranında beğenirim fakat bu yorumunuzda tamamen ıskaladığınızı düşünüyorum.

      Üretim ve çalışkanlık; kıymeti kendinden menkul, boşluktan gelen kavramlar değildir. Bunları ortaya çıkaran başka öğeler var. Bu öğelere değil de üretim/çalışkanlık noktasına odaklandığınız için yorumunuzun gerisi de havada kalmış.

      Her ne kadar İslamla ilgili bir dolu eleştirim olsa da konunun dinle doğrudan bağlantısı olmadığını daha önce Sevan Hoca birkaç kez açıklamıştı (hatta Ermenilerden örnek vermişti).

      Eğer daha önce araştırmadıysanız HBD (human biological diversity), manorialism, cousin marriage in Arabs&Islam konularını incelemenizi öneririm. Beğeneceğinizi ve ufuk açıcı bulacağınızı iddia ediyorum.
    2. Laedri,

      Ben de tespitlerinizin epey havada kaldığını düşünüyorum. Daha doğrusu, sonuçlara yönelik tespitleriniz isabetli fakat neden-sonuç ilişkisini epeyce keyfî kurmuş ve kurarken de pek sağlam olmayan malumattan faydalanmışsınız gibi görünüyor.

      Eleştirimin samimiyetinden şüphe etmemeniz umuduyla, müsade edin birkaç soru sorayım.

      - Üretim -ve onunla bir ve aynı şey kabul ettiğiniz çalışkanlık- ile materyalizm arasında nasıl bir bağ kurdunuz? Materyalizm deyince neyi kastediyorsunuz? (Nasyonalizm, komünizm, sosyalizm, nasyonel sosyalizm, gibi -izm'lerin hepsinin temelinden buram buram idealizm kokusu gelir. Hele Alman dehalarının tamamına yakınının paçalarından romantisizmle perçinlenmiş idealizm aktığını rahatlıkla görebiliriz.)

      - Rijit deyince neyi kastediyorsunuz? ya da dinler arasında rijitlik ölçümü yaparken hangi ölçüm birimlerini veya kriterlerini esas alıyorsunuz? (Bana öyle geliyor ki, rijitlik, dinin doğası gereğidir; yani özseldir, ilineksel değil. Dinî uygulamadaki ya da spekülasyondaki rijitlik, doğrudan dinin kendisinden ziyade, özne ve toplumların karakterinden kaynaklanır.)

      Bence Renan, İslam eleştirisi için referans alınacak ya da ciddiye alınacak zeka ve kuvvette bir kaynak, bir otorite değil ne yazık ki (Ne ki, Renan İslam'ın ilerlemeye engel olduğunu söylüyor, deha çıkmasına değil). Voltaire'in dehası kuşku götürmez; fakat eğer olasılık hesabı yapmıyorsak, yazılan kitap 'adedi'nin nitelik ile doğrudan bir bağlantısı olduğu kuşku götürür.

      Beni tamamen muhalif olduğum bir davayı savunmak zorunda bıraktığınız için teessüf ederim =)

      Selamlar...
    3. Dünya'da akraba evliliklerinin en yüksek olduğu halklar Müslümanlar tabii. Bunu yazmıştım ama belki eski yorumlarımı okumamışsınız, olsun gene yazayım. Türkiye'de şu an bike akraba evlilikleri halen 30% civarı, Araplarda çok daha yüksek, Pakistan'lılarda 70% civarı olduğunu gösteren istatistikler mevcut. Elbette fevkalade sakat bir iş ve Müslümanların geri kalmış olmasında gayet ciddi bir tesiri var, bu yadsınamaz.

      Fakat, milletlerin kaderini tayın eden esas faktör coğrafyadır. Aristo zannedersem bu meseleye ilk temas edenlerden, İbn-i Haldun daha detaylı anlatmış, meşhur sözüdür: "Coğrafya Kaderdir!"
    4. Coğrafya kader midir? İsrail kaderi biraz ters köşeye yatırmış sanki.
    5. Bu yorum yazar tarafından silindi.
    6. Ne Aristoteles'in, ne de İbn Haldun'un "coğrafya kaderdir!" diye bir sözü vardır. Evet, söz meşhurdur; fakat Haldun’a ait olduğunu gösterir bir kaynak yoktur. (Bir sözün meşhur oluşundan otorite devşirilmesi, meşrû olmadığı gibi tehlikelidir de. Ya bir gün birileri çıkıp bize örneğin Nihat Doğan'dan falan çok meşhur sözler aktarırlarsa, o zaman ne yaparız?)

      Dahası, "coğrafya kaderdir" şeklinde meal verdiğiniz klasik görüşü ille de takip etmeyi tercih ediyorsanız, geri kalmaya yazgılı olduğu sonucuna vardığınız coğrafyanın Haldun tarafından bilakis en mutedil iklim bölgelerinden biri olarak kabul edildiğini görürsünüz.
    7. @Adsız

      İsrail Amerika'nın 51. eyaleti, nüfusu 10 milyonun altında buna karşılık her yıl Amerika'dan 10 milyar $'ın üzerinde doğrudan ve dolaylı yardım alır. 1973'te Yom Kippur savaşında İsrail'i savunmak için direkt Amerikalı pilotlar tarafından Amerikan Hava Kuvvetleri jetleri Mısır ve Suriye'yi vurdu, Amerikan Kara Kuvvetlerine henüz birkaç ay önce verilmiş (TOW füzeleri gibi çok üstün ve o devirde yeni üretilmiş silahlar Henry Kissinger'ın emriyle İsrail'e nakledildi. Ayrıca dünyadaki Yahudilerin çoğu İsrail'de değil Amerika'da ikamet eder. İsrail'in Amerika'yla ilişkisi, Türkiye ve KKTC gibi.

      İsrail'i asla küçümsememiş, bilime verdiği önemi hep takdir etmişimdir, bu da bir gerçek. Fakat başka gerçekler de var. Neticede İsrail 'Sui Generis' tabir edilen bir Régime Politique. İsrail'le herhangi bir ülke veya devleti mukayese etmek yanlıştır.
    8. Bu yorum yazar tarafından silindi.
    9. @utkansimkin@hotmail.com

      Doğru söylemiyirsunuz. Bu söz ibn-i Haldun'a aittir, isterseniz araştırın. Ayrıca iklim coğrafyada tek amil değildir.
    10. utkansimkin@hotmail.com3 Nisan 2017 19:57

      İslamın rijiditesi üzerine yazmıştım, okumamış olduğunuza göre onu buraya tekrar kopyalıyorum▶

      Bunca sene okuyup düşündükten sonra vardığım netice: İslam, asla Hristiyanlık gibi maleabl bir din değil, Budizm, Hinduizm, Şintoizm tarzı doktrinleri zaten dinden saymıyorum.

      İslam aşırı ama aşırı rijit bir din ve modern dünyanın realitelerine adapte olabilmesi tek kelimeyle "imkansız"! Bir kere farzları çok fazla, Hristiyanlık gibi haftada bir kiliseye git değil. Günde 5 defa abdest al, en az 17 rekat namaz kıl, ramazanda gün boyu aç susuz kal, camide erkek-kadın beraber ibadet edemez. Ömründe en az bir kere de olsa muhakkak Suudi Arabistan'a gitmen farz. Hristiyanlıkta pek çok İncil var, en muteberleri 4 tane, içinde yazanlar da İsa'nın havarilerinden nakledildiği varsayılan bir takım öğretiler, Kuran gibi dokunulmaz "Kelamullah" değil. Ayrıca gece nasıl uyuyacağını, kürdanla dişini nasıl karıştıracağını, helada nasıl def-i hacet edeceğini, eşinle nasıl cima edeceğini, hamamda nasıl yıkanacağını, nasıl su içeceğini, çorbaya sinek düşünce onu hangi kanadından tutup çıkaracağını, av köpeğinin kuşu ağzıyla getirdiğinde ne yapılacağı, yatakta hangi tarafın üstüne yatılacağı ...vs.. gibi insan hayatındaki onbinlerce ufak detayı İslam'a ve İslam peygamberine göre düzenleyen 1 milyon civarında kudsi hadis var. Faiz, limited şirket, açığa satış(ve dolayısıyla borsa) mutlak haram. Alkolün zerresi haram, suretin her çeşidi kesinlikle haram dolayısıyla resim, heykel kat'iyen haram. Yüksek bina haram. Kadınların erkeklerle beraber çalışması haram. Müzik aleti ve müzik şeytan sesi, onun yerine teganniyle kıraat edilen Kur'an ve günde 5 defa bangır bangır arabesk makamla okunan ezan. Helal olan hayvanlar dışında bütün hayvan etleri, erkeklerin ipekli kumaş giymesi altın yüzük takması haram....Burada bırakıyorum...
  3. Batı'nın sosyal bilimler alanında en iyi üniversitelerinde "öteki"yi anlama/anlamlandırma amacıyla okutulan değerli bir ismi bu kadar basit bir şekilde eleştirmenin yanlış olduğunu düşüyorum. Batı'nın sömürgecilik geçmişiyle hesaplaşma ve akademide bunun ele alınma sürecinde Batı kendisini çok kez eleştirmiş, Said de çokça referans gösterilen bir isme dönüşmüştür. Doğu'nun da kendisine göre öteki gördüğü diğer kültürleri basitleştiren bir söylemi elbette vardır, dediğiniz gibi her kültür kendisini var etmek için bu dili kullanmış ve kullanacaktır. Önemli olan, kültür endüstrisini oluşturan ve batı-doğu söylemlerini bu bağlamda devamlı yeniden üreten Batı'nın dominant ve genelleştiren dilini eleştirmektir. O zaman İngiliz Kültürel Çalışmaları bağlamında Stuart Hall'un akademiye katkılarını da gereksiz bulalım, ne dersiniz? Ama pardon kendileri parazitleşmiş bir kültürden gelip batı özentiliği yapmıyor bildiğim kadarıyla?!
    Yanıtla
  4. Said'in yaygaracı kitabına en iyi panzehirlerden biri -> The Arab Mind - Raphael Patai
    Yanıtla
  5. “The West won the world not by the superiority of its ideas or values or religion […] but rather by its superiority in applying organized violence. Westerners often forget this fact; non-Westerners never do.”

    ― Samuel P. Huntington, The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order
    Yanıtla
  6. Nişanyan'ı sevmem ama bu yazısı güzel. Bu Edward Said Marx'ı da tahrif etmiştir. Orientalism kitabının başına Marx'ın şu cümlesini koyarak moda deyimle algı operasyonu yapmıştır: "Onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir". Marx'ı okumamış okur bu lafı şarklılar hakkında ettiğini sanır oysa Fransız köylüsü için söylemiştir.
    Yanıtla
  7. Said yazısını görünce mülkiye günlerim aklıma geldi, genelde 1. sınıfta ters köşe yapmak için okuturlar. Sevan beyi sevmemin en büyük sebebi mülkiyeyi niye sevemediğimi anlamamı sağlaması. Bu güzide kurumu da bi ara ele alırsanız zevkle okurum :)
    Yanıtla
  8. iste turk tipi elestiri. altta biri marxi da tahrif etmisti zaten diye girmis olaya. gel de saidi nisanyan gibi elestirme. ya edwardicisiniz ya bernardci. kivirmayin...
    Yanıtla
  9. Batının iki temel değeri; ırkçılık ve sömürgecilik. Bunlar olmadan batı bir hiç denilecek hale gelir. Pek hazzetmem ama Nişanyan'ın kısmen olsa yazısında katıldığım yerler var. Döğünü kendine değerlerine yabancılaşması ve papağanâ dönüşmesi.
    Yanıtla

Sunday, April 2, 2017

Sudan'ın kabileleri

Leni Riefenstahl'ın 1970'lerde yaptığı bir Nuba kitabı vardır. Nefes kesici fotoğraflar var içinde, bedeni küle bulanmış Afrikalı çıplak kabile gençleri, olağanüstü bir fiziksel güzellik ve cinsel enerji. Youtube'da videoları da var (mesela şurada). Fantastik bir sahne: bir yanda trans halinde tepinen sülün gibi çıplak kızlar, öbür yanda seksenlik Alman teyze, ful kolonyal kıyafet, elde kamera, onları seyrediyor.

Nubyalılar Sudan'ın bölünmesinden sonra Kuzey'de kalan Kordofan vilayetinde oturuyorlar. Sudanlılar vilayeti yakın devirde başarıyla Müslümanlaştırıp kısmen Araplaştırmış. Yerli halk 1983 yılından beri isyanda. Bir ara ateşkes olmuş, barış süreci başlatılmış; 2011'de iç savaş gene patlak vermiş. O dansçı arkadaşların dağları SPML-Kuzey adlı örgütün kontrolünde. Sudan hava kuvvetleri durmadan bombalıyor. Nüfusun yarısı sınırı aşıp Güney Sudan'a kaçmış, mülteci kamplarında yaşıyor. Sudan ordusu 2012'de vilayetteki köyleri sistemli olarak boşaltıp yakmış. Vilayet başkenti Kadugli iki üç kez el değiştirmiş, tamamen yakılıp yıkılmış. İsyancılar da bunun üzerine Müslüman kasabası olan Talodi'yi topa tutup yerle bir etmişler. Normalde Sudan yanlısı olan Arap aşireti Misseriya'lar da 2013 Haziranında isyancılara katılmışlar.

Bu bilgiler  James Copnall'ın Ocak 2014 tarihli kitabından. Daha sonra ne oldu bilmiyorum.
Sudan rejimini Katar finanse ediyor, Türkiye de askeri danışmanlık desteği veriyormuş. Sudan'da sözde  "şeriat" geçerli. Fethullah Hocacılar bir dizi okul açmışlardı, onlara ne oldu bilmiyorum.

Riefenstahl'ı bilirsin. 1930'larda Hitler rejiminin en görkemli propaganda filmlerini yapmıştı.  1936 Nürnberg parti kurultayına ilişkin filmi İradenin Zaferi, modern propaganda sanatının başyapıtı sayılır.

Savaştan sonra yargılandı, yanılmıyorsam bir süre hapis yattı. Israrla ırkçı olmadığını, bir tür çiğ ve çıplak estetiğe tutkun olduğunu savundu. Sonraki dönemde hayatını Afrika kabilelerine adamasının nedeni de buydu sanırım. Bir tür anti-modernist, anti-kapitalist tepki diyelim.

Peki bu öyküyü klasik kavramlarımızın çerçevesine nasıl oturtacağız? Buyur, sınav sorusu. Al bu hikâyeyi,  "emperyalizm", "islam", "Batı", "faşizm", "ulusal bağımsızlık mücadelesi" kavramlarını kullanarak yeniden anlat, bakalım anlatabilecek misin?

Misal:  "Batılı ex-Nazilerin desteklediği Afrikalı kabileler, şeriatçı islam emperyalizmine karşı verdikleri ulusal bağımsızlık mücadelesinde..."

5 yorum:

  1. Leni Riefenstahl'ın o kitabını iyi biliyorum, zamanında çok sükse yapmıştı, hatta Riefenstahl'ın faşizmle kirlenen adını biraz rehabilite etmişti.
    Yanıtla
  2. Irkçılığın başlangıçlarından ilkleri, şimdi müslüman toplumlarda alim olarak adlandırdıkları kişiler. Mesela İbn Kuteybe'nin "Zencilerin salyalı ağızları vardır, bu nedenle çok pis kokarlar". İdrisi'nin "Zencilerin akılları kusurludur" gibi yazıları var. Türklere taktıkları “İdraksız” sıfatı biliniyor zaten. İnsanların fiziksel farklılıkları, fiziklerine göre değişen yetenek ve zaafları bir gerçek. Bunu nasıl görüyorsunuz? Önemli olan bu; Fiziksel farklılıkları bir çeşitlilik ve güzellik olarak mı, yoksa rekabet içerisinde alt-üst ilişkisi olarak mı görüyorsunuz. Eğer Riefenstahl’ın bakış açısı ikincisi ise; ben de onun gibi ikinci kategoride bir ırkçıyım. Bir Asyalı kadının ipek gibi beyaz ve yumuşak cildine dokunmanın ne kadar güzel bir zevk olduğunu bilseler veya bir Ukraynalının masmavi gözlerine bakıp, Aslan yelesi gibi saçlarını okşasalar, fiziksel farklılıkları bir şans olarak algılarlar. Zencinin aklına bakacağına, aynı Riefenstahl gibi, dudaklarının güzelliğine bak. Örn; Cleopatra Coleman. İnsan ırkları arasında bir tanesini üste çıkarmak isteyenler kadar, Nazilerden sonra ortaya çıkan bu yokmuş, insanların fiziksel özelliklerine göre yetenekleri değişmiyormuş gibi davrananlar da dengesizler.
    Yanıtla
  3. Daha önce tanımıyordum Leni'yi ama sayende tanımış olduk. bir now and then baktım videolara. 2013'te seremonilere devam ama giyinmişler, Leni'nin kitabındaki çıplak dedelerine bakıp gülüyorlardı. Üzüntü verici. Öte yandan Leni'nin hayat hikayesine ve filmine de baktım, aklıma ilk gelen Atatürk'e tapan onu kurtarıcısı sanan kadın figürü oldu. Afrikalı estetiği ilgisi de belli ki 1936'da Nazilerin ona ısmarladığı yaptığı Olympia filminden geliyor . Onun dışında siyasete tesadüfen bulaşmış. Sinema tekniğinde ise çığır açmış, hareketli görüntüler, su altı kamerası vb., dansçılık ve aktrislik kariyerinin ardından.
    Yanıtla
  4. Sevgili Frank'e ne oldu bilen var mı? Yazılarını özledik, sınav haftası falandır umarız.
    Yanıtla
  5. Benim bildiğim Nuba lar da Güney Sudan ile beraber Sudan ın müslüman Arap olan ana kısmından ayrıldılar.
    Yanıtla

Saturday, April 1, 2017

Hitler


Geçtiğimiz Nisan ayında, Ian Kershaw’ın tuğla değil kütük kalınlığındaki Hitler biyografisini (Penguin, 2002 ve 2009) okudum. İzlenimlerimi birine mektup olarak yazmışım.

İstersen on tane kitap oku, Hitler muammasını tam olarak bir yere oturtamıyorsun. Bu denli cahil, seviyesiz bir şarlatan koca Alman milletini nasıl peşinden sürükledi? Sürüklemekle kalmadı, tarihte çok az lidere nasip olan bir ölçüde hükmü altına aldı. Bir toplumu yola sürmek zor, ama yoldan çıkarmak daha zor. Kershaw’ın kitabı bu iç karartıcı adamın öyküsünü ay ay, hafta hafta izliyor. Gene de geriye kavraması güç bir tortu kalıyor. Olmaması lazım, nasıl oldu?

Hayatta tek kozu hitabet yeteneği. Kalabalığı hipnotize etmeyi biliyor. Kalabalıkla adeta bir şehvet ilişkisi kuruyor. Neye dokunsa ses getireceğini, nereyi okşasa orgazm haykırışları duyacağını iyi hissediyor. Kalabalığa nefret sunuyor; karşılığında aşk alıyor. O aşk uğruna söylemeyeceği yalan, kırmayacağı kural, harcamayacağı kişi yok. “ Seni yıldızlara taşıyacağım” diyor; “aramıza giren herkes düşmandır, kahret onu” diyor. Cinayetse cinayet, acıysa acı, yeter ki sevişmemize halel gelmesin. 1919’da Münih’te birahane köşelerinde, kafeterya masalarında konuşmaya başlıyor; iki üç yılda yüz binlere, 1929 ekonomik krizinden sonra milyonlara ulaşıyor.

Önce Bolşevik tehdidiyle başlıyor - 1919’da son derece gerçek ve güncel bir kaygı. Sonra, hedef ne kadar muğlak ve gerçekdışı olursa nefretin o denli etkili olduğunu fark ediyor, Yahudileri hedef alıyor. Sonra 1. Dünya Savaşının galip devletlerini, Sovyetler Birliğini, tüm dünyayı düşman ilan ediyor. Yüce Alman milletinin her köşesine sızmış, her tersanesine girmiş hainlere savaş açıyor. Katolik kilisesi düşman, Protestan kilisesi düşman. Eski düzenin seçkinleri düşman. Kendi partisinin radikalleri düşman. Kendi partisinin ılımlıları düşman. Röhm düşman. Generaller düşman. Sonunda Göring ile Himmler bile düşman. İleri gitmezse geriye düşeceğini, geriye düşerse kurtuluşu olmadığını biliyor. Orgazm fırtınasına kapılmış kalabalıklar önce onu paralar.

O yüzden, her şeyi göze almış çılgın bir kumarbaz gibi, potu devamlı artırmak zorunda. Bir yerde batacağını herkes görüyor; belki kendi de görüyor. Basit ihtimal hesabı onu gösteriyor. Ama Stalingrad’a kadar, yıllar boyu üstüste düşeş atınca bütün dünya hipnotize olmuş bir şaşkınlığa düşüyor. Tanrının seçkin kulu olduğuna inanmaya başlıyor. Doğa yasalarını lağv edebileceğine inanıyor. Rusya seferi gibi bir çılgınlığın tek mantıkî açıklaması bu. Aslında ondan öncekiler de kumar. 1933’ten, hatta 1923 darbe girişiminden itibaren attığı her adım kumar. Ama bir şekilde, Rusya cephesinde duvara toslayıncaya dek, talih ve blöf gücüyle oyunu götürmeyi başarıyor. Klasik süreç: hubris ve nemesis.

Elbette tek faktör Hitler’in kendisi değil. Alman milleti de Hitler’e hazır. Korkunç bir savaşta yenilmişler. Üstüste iki ekonomik yıkım yaşamışlar. Nihayet, bunu da gözardı etmemeli, gerçek ve korkunç bir Bolşevik ihtilal tehlikesi ile yüz yüze gelmişler. Siyasi sistem, zavallı çekişmeler içinde kendini tüketmiş. Millet kurtarıcı aramış. Kanmak istemiş. Bağrını açmış.

Çaresiz insanın gücünü asla küçümsememek lazım.

7 yorum:
  1. Hitlerin rusyayi isgal kararinda, ruslarin finlandiyada 3-5 capulcuya karsi cok zorlanmalarini oldugunu duymutum. (ruslar finlilerle basa cikamiyora bizle hic basa cikamaz)
    Yanıtla
  2. Eski Volkswagen Beetle'ların motorları sadece hava soğutmalıdır. Transporter'lar da öyle. (1980'den sonra su soğutmalı hale dönüşüyor) İddia'ya göre bu arabalar Operation Barbarossa’da, Rusya seferi için de kullanılabilsinler ve soğuk iklimde donmasınlar diye geliştirilen motorlar nedeniyle bu şekildeler. Hava soğutmalı motor, Almanya’nın ikliminde kullanılcak bir motor değil, hemen hararet yapıyor ve benzin filtresi motora bitişik olduğundan, arabalar alev alıyor. Etrafta çok yanmış, vosvos görürsünüz. Arabalarının içinden çıkan el kitapçığında, yağ devir daiminin yüksek olması ve motoru soğutması için “devirli kullanılması gerekir” diye uyarı vardır. (Bende eskiden orjinal 73 model Transporter vardı, oradan biliyom) Yani Hitler, Rusya işgali ile sağlam kayaya çatacağını görmüş muhtemelen ki; hava ve yağ soğutmalı motor teknolojisine yatırım yapıp, ön sıraya almışlar.

    Ayrıca o zaman Hitlerin Alman Askerlerine motivasyon için, propagandasını yaptığı, Rusların moğol karışımı oldukları, o nedenle alt-insan oldukları söylemi, halen günümüzde Avrupa’daki takipçilerinin, doğudakilere karşı, kullandıkları bir numaralı referans söylemlerden birisi.

    Tabi o dönem alt-insan dedikleri Rusların ürettikleri T-34 isimli bir Tank var ki; o dönemin teknolojisine göre en ileri savaş makinası. Zaten Operation Barbarossa’da da Almanları en çok şok eden şeylerden birisi o olmuş. Çünkü T-34’leri ilk defa o zaman, alana sürmüşler. Fakat Stalin’in aptallığı, tecrübeli, bilgili komutanları ortadan kaldırması nedeniyle, bu tanklardan yeterince faydalanamamışlar.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Ellerinde sadece birkac yil var Stalin'li Sovyetlerin korunmaya hazirlik icin. Bunu yapmalari bir mucizeden baska bir sey degil. O 'Stalin'in aptalligi" yuzunden mi Hitler'in ordusunun %80i, (yaziyla da: yuzde SEKSENI) Stalin yonetimindeki Sovyet ordusunca yok ediliyor?
    2. Doğu cephesinde sovyet ve alman karşılıklı kayıplarına dair istatistikler var. 1 Alman askerine karşı 2 rus askeri ölmüş örneğin. Ya da tank kayıpları 1'e 3 gibi muazzam bir fark. Ama sonunda tükenen alman ordusu olmuş. Böyle düşününce Hitler'in Barbarossa'daki "kumarbazlığı", deli cüreti daha iyi görülüyor sanki.
  3. Hitler, (her ne kadar 1919'dan beri çok etkili bir siyasi hatipse de) 1932'de profesyonel tiyatroyuncularından ders almış. Hatta bunların isimleri biliniyor fakat ben unuttum şimdi. Erdoğan da 80lerde arkadaşlarıyla amatör olarak İslami tiyatro yapıp sahneye çıkarken, Can Gürzap'tan ders görmüş.

    Hitler'in Almanya'nın nasıl başına geçtiğine gelince,

    Adolf Hitler, 1932 sonundaki Almanya genel seçimlerinden hemen önce Alman vatandaşlığını alıyor. Düşün yani adam 12 senedir profesyonel politikacı ve partinin lideri fakat son dakikada Alman vatandaşı oluyor.

    Hitler Almanya şansölyesi olmadan birkaç yıl evvel Papalık sefiri Vatikan'a mektup yazıyor ve kısaca diyor ki: " Alman halkı eğitimlidir, böyle bir demagogu bizim Mussolini gibi başa getirmezler".
    Yanıtla
  4. Ayrıca şunu da ilave edeyim, ben Alman milletinde bir bozukluk olduğuna inanıyorum, asıl problem Hitler değil yani, bunları da müşahede etmiş biri olarak iddia ediyorum. Faşizan temayül bilhassa Katolik güney Alman ve Avusturyalıların (ve hatta biraz İsviçre'li Almanların da) ruhlarına işlemiş. Ne kadar maskelemeye çalışsalar da bir yerden ortaya çıkıyor. Ama faşizan temayül, Katolik olmayla da alakalı değil. Mesela Luteran protestan Finliler Almanlardan 40 kat daha Faşist, fakat içiçe yaşadıkları komşuları İsveç'lilerde bu tarz faşizmden eser yok.
    Yanıtla
  5. Hitler fenonemini açıklamaya çalışırken Alman İdealizminden de bahsedilebilir. Nitekim 19. yüzyıl Alman toplumunda en etkili felsefe Alman İdealizmiydi ve daha sonra 20. yüzyılda da Hegelcilik olarak çeşitli şekillerde ortaya çıktı. Daha da geriye gidersek, bu iş Kant'ın idealizmine ve deneycilik karşıtlığına dayanır, ama o kadar geriye gidince aradaki bağlantı bulanıklaşıyor. O nedenle sanrım Hegel üstünde durmak lazım Hitler'in felsefi kökenlerini açıklarken. Hegel'in tarih felsefesi, objective spirit dediği ve toplumun kültür, sanat ve dininde tezahür eden soyut kavram, bağımsız devletin bir milletin en yüksek varoluş şekli olduğu fikri, Napolyon'un tarihin o anının en yüksek tecessümü olduğu düşüncesi, yer yer güç hayranlığı, bireyi milletin tarihteki kendini ortaya koyuşuna kurban edici bir kolektivizm, tarihin belirli bir yüksek ideale doğru gittiği ve tarihin bir amacının olduğu inancı--Hegel'in bu fikirleri Almanca konuşan Orta Avrupa'da ve hatta İtalya'da çok büyük tesir yaptı. Hegel bir idealistti, materyalist değildi, ama ondan sonra gelen ve kendini Hegel'in ardılı olarak gören Feuerbach Hegel'in idealizmini materyalist bir kalıpta yeniden yorumladı. Marx ve Engels ise Feuerbach'ın materyalizminden etkilendiler. Marx'ın diyalektik materyalizminin dialektik (mantık) kısmı Hegel'den, materyalizm kısmı ise Feuerbach'tan gelir. En son Nietsche übermensch'i uydurdu--üstün insan. Bir de güç istencini teorize etti. Hitler tabii ki bütün bu fikirlere en azınan aşinaydı. Hatta İtalya'da Faşist Partinin ideologlarından birisi açıkça Hegelciydi. O nedenle Almanya'da 19. yüzyılda ve 20. yüzyılin başlarında bir kültür ve millet (Volk) fetişizmi var gibidir, ki Osmanlı'daki Alman hayranları tarafından bize bile esintileri gelmiştir. Bu felsefi fikirler edebiyat ve sanat aracılığıyla da muhtemelen daha basit şekilde daha geniş kitlelere nüfuz etmekteydi. Nazilerin sosyalist olduklarını da hatırlatmak lazım (National Socialismus). Hitleri doğuran felsefi-entelektüel ortam bu fikirlerle yüklüydü. Marx'in en zor risalelerinden birini çevirmiş biri olarak Sevan hocanın üstüne bu konuda laf söylemek
    pek doğru olmaz ama işin felsefi-teolojik yönü gölgede kalmasın istedim. İngiltere'deki gibi duyumcu, deneyselci bir kültür içinde Alman İdealizminin soyut ve imajinatif kavramları pek kabule mazhar olmuyor. O nedenle de soyut putlar oluşmuyor. Ama Almanya'da bu kadar soyut put havada uçuşurken insanların bir gün gelip topyekun bunlara köle olacakları en azından ihtimal dahilindedir. Bu mesele üzerine daha detaylı ve karşılaştırmalı bir yorumu için The Theological Origins of Liberalism adlı kitabım hizmetinizdedir.
    Yanıtla

Tiberius

2014 Ağustosunda, Ahmet Davutoğlu'nun başbakan atandığı günlerde yazılmış bir mektup.
 
Suetonius'un 12 Caesar'ını okudum. Robert Graves'in tercümesi enfes, cümleleri berrak bir pınar gibi akıyor.

On iki Sezar arasında şu ara güncel olanı Tiberius. Yıllarca yüce Augustus'un gölgesi altında ketum, kapalı bir adam olarak yaşamış. Kariyeri gidip gelmiş. Bir ara siyasetten elini çekip yedi yıl Rodos'ta sürgün yaşamış; tarihçi ve şair olmayı düşlemiş.
tiberius ile ilgili görsel sonucu
Başa geçtiğinde nazik, yumuşak huylu biri izlenimini vermiş. Cumhuriyeti restore edeceği rivayet edilmiş. Adım adım canavara dönüşmüş. Yaptığı katliamların, işlediği cinayetlerin haddi hesabı yok. Ailesindeki herkesi (çoğunu işkence ile) öldürtmüş.  En yakın adamlarını, siyasi müttefiklerini, bakanlarını ortadan kaldırmış. Öyle anlaşılıyor ki o sarmalın içine girmesinin sebeplerinden biri, yaptıklarının kötülüğünü anlayacak kadar akıllı ve dürüst biri olması. Kötülüğünü yüzüne vurma potansiyeli olan herkesi eninde sonunda ortadan kaldırmış. Öldürdükçe, daha fazla öldürmesi için gerekçe yaratmış. En çarpıcı hikâyelerden biri: kendisine karşı kurulan kumpasta yer almış biriyle yanlışlıkla karıştırıldığı için eski dostu olan suçsuz birini idam ettirmiş; sonra herhalde utandığından, olaydan haberi olan herkesi idam ettirmiş.

Altmış küsur yaşında Roma'yı bırakıp Capri adasına çekilmiş; anlaşılan siyasetten uzaklaşıp genç kız ve oğlanlarla hayatın tadını çıkarmaya niyetlenmiş. Roma'da işleri, kendisine sadakatten başka hiçbir özelliği olmayan Sejanus’a bırakmış. Kendisine kafa tutabilecek siyasi tabanı ve aile geçmişi olan herkesi Sejanus vasıtasıyla ortadan kaldırtmış. Sonunda tabi Sejanus aşırı güçlendiği için, onu da öldürtmek zorunda kalmış. Capri'deki güvenlik teşkilatı Sejanus'un adamları olduğundan, mecbur, onları da temizlemiş.

Hem Kayseri'nin hem Sivas'ın adı bu Tiberius'tan gelir, biliyorsun değil mi? Hazret MS 17 yılında Kapadokya krallığını lağvedip orayı vilayet yapmış, başkenti olan şehrin adı da Caesarrea = Kaisaria diye düzeltilmiş. Aşağı yukarı aynı yıl, rakip kentin adı da Sebasteia olmuş. Aynı şeyin Yunancası, ikisi de Sultaniye anlamında.

Çek defteri

Bugün Çekya adını verdiğimiz yer, tarihte Bohemya ve Moravya adlı iki ayrı diyardır. 6.yy'dan itibaren birtakım Slav aşiretleri buralara yerleşmiş. 9. yy'da Moravya'da, orasını Macarlar yıktıktan sonra 10. yy'da Bohemya'da yerel birer beylik ya da krallık kurmuşlar.
Moravya'nın Doğu ile flörtü de ilginçtir, ama onu başka zaman anlatayım. Asıl önemlisi, Bohemya ilk günden itibaren yüzünü Almanlara dönmüş. Dini, kültürü, yazı dilini, devlet adabını, şehir yaşamını onlardan öğrenmiş. Onların kültürel yörüngesine girmiş. 13. yy'da kral II. Ottokar zamanında çok sayıda Almanın iskânıyla buraları Alman dünyasının asli bir unsuru haline gelmiş. Belki bilirsin, ilk Alman üniversitesi 1360'larda Prag'da kuruldu. Gotik mimarinin Almanya'daki ilk başyapıtı, Köln ve Viyana'dan önce, Prag'daki Vitus katedraliydi. Bohemya kralı, 1348'i izleyen 450 yıl boyunca Almanya imparatorunu seçen yedi kişilik heyetin başıydı.
Dilde diglossia denilen hadise hüküm sürdü. Daha önce bir iki yazıda değinmiştim. Yerel dil ev dili, kadın dili ve köylü dili olarak kalır; eğitimde, siyasette, yazıda ve "erkek" cemiyetinde öbür dil kullanılır. İnsanlara, en azından toplumun kalburüstü kesimini oluşturanlara, "dilin ne" diye sorduğunda doğal olarak üst dilin adını anarlar; evde neneleriyle ve hizmetçileriyle konuştukları dili azıcık utanç verici ve "komik" bir şey olarak algılarlar. Arasıra o dilde köylü türküleri dinlemek hoşlarına gitse de, "kaliteli" edebiyat yapmak istediklerinde yüksek dili tercih ederler. Bkz. İran'da Azeri Türkleri, Türkiye'de Lazlar, Pakistan'da Sindhi ve Pencabiler, Rusya'da Tatarlar vb.
19. yy' ın milliyetçi akımları zuhur edinceye kadar Bohemya ve Moravya'da kim Çek, kim Alman, belirlemek imkânsızdır.  Bunu anlamadan modern doğu Avrupa tarihinin hiçbir şeyini anlayamazsın. Zor filan değil, büsbütün imkânsız. İsimden anlayamazsın. (Franz Benda mı, František Benda mı?), dilden anlayamazsın (Franz Kafka'nın evinde nece konuşulurdu?), din ve mezhep ayrımı yok. Şehirlerde bir yere kadar sınıf ayrımı kriter olmuş (okumuşlar Alman, kırolar Çek). Köylerde durum daha da karışık, çünkü ülkenin üç kenarında Almanca konuşan köylüler çoğunlukta, fakat soyadlarına bakarsan bunların da çoğu Slav kökenli. Modern Çek milliyetçiliğinin önyargıları gereği ülkenin tarihi, Çek sanatçılar, Çek filozofları, Çek bilim adamları ile dolu görünüyor.  Oysa bunların hemen hepsi vaktiyle adlarını Almanca telaffuz etmişler, Almanca düşünmüş ve Almanca yazmışlar.
Yalan ve riya ile kurulu milli tarih arıyorsan Çekya'dan öteye gitmene gerek yok. Adamların haritası yalan. Mariánské Lázně diye bir yer yok, oranın adı Marienbad; o adla kurulmuş, yüz küsur yıl o adla anılmış. Karlsbad'a Karlovy Vary dediğin anda yüzüne bir riya sırıtışı yapışır, çünkü bir inkâr operasyonunun bilinçli veya bilinçsiz aleti olmayı kabul etmiş olursun.
Bizimkilerin yaklaşımı bir bakıma daha tutarlı. Geçmişin izlerini topyekün ülke sathından silmeyi seçtiler. Sıfırdan başlayarak yeni ve sahte bir tarih inşa ettiler. Çeklerin işi daha zor, çünkü geçmişin eserlerini inkâr etmiyorlar. Onları kendi Avrupalılıklarının kanıtı olarak görüyorlar; Avrupa'nın en iyi korunmuş tarihi kasabalarına sahip olmakla, en iyi bestecilerini yetiştirmekle övünüyorlar. O kasabalara ve o bestecilere yalandan bir Çek kimliği imal etme çabasındalar, meşhur Türk mimarı Mimar Sinan misali. 
Deyimdeki gibi "etle tırnak misali" iç içe geçmiş iki ulus ─ ulus demeyelim, iki kültürel kimlik ─ neden ayrıştı? Asıl ilginç olan soru bu. Asimile olmamaları için bir sebep var mıydı? Tamiller kendini "Hintli" sayabiliyorsa, Çekler neden “Alman“ olmasın?
Meselenin 1400'lere giden kökleri var, Jan Hus'un başlattığı mezhep hareketi vb., ama seni onlarla yormayayım. Asıl dönüm noktası 1790'lar, Fransız devriminin estirdiği rüzgâr. Daha doğrusu o rüzgâra karşı Avrupa monarşilerinin takındığı kalın kafalı muhafazakâr tavır. 1820'lerde sanayi devriminin hız kazanmasıyla Çekçe konuşan köylüler şehirlere yığılmış. Rejimin küstürdüğü "ilerici" inteligensiya, globalist ve enternasyonalist içgüdülerini bir yana bırakıp, o zümrelerin sözcülüğüne soyunmuş. Çek milliyetçiliği aniden sınıfsal bir karakter kazanmış.
1848'den sonra önem kazanan bir başka unsur Slovak meselesi. Slovaklar  Çekçeye çok yakın bir dil konuşan ama ayrı bir siyasi alemde yaşayan bir halk. Bin yıldan beri Macar toprak sahiplerinin kölesi olmuşlar. 19. yy'da Macarlar Habsburg monarşisine kafa tutmaya başlayınca Çek milliyetçileri de sınır ötesindeki kardeşlerini hatırlamış. Belki Habsburg rejiminin Macarlara karşı Slovakları kışkırtma projesi ters tepmiş. Sonuçta "Slovak kardeşlerimiz" davası, tıpkı Kobani'deki Kürt kardeşlerimiz gibi, Çek milli hareketinin en önemli davası haline gelmiş. Çek bağımsızlığı ile Çekoslovakya birliği fikri eş anlamlı sayılır olmuş.
Netice? Neticesi şu. Çekoslovakya yürümedi, ayrıldılar. Çekya 1918'den 1989'a dek aralıksız dayak yedi. Bir zamanlar Avrupa medeniyetinin merkez ülkelerinden biriyken, varlığıyla yokluğu fark etmeyen, Almanya ile Rusya arasındaki güç kavgasında piyon olmaktan öte işlevi olmayan marjinal bir devlet oldu. Bir Škoda'ları vardı onu da Volkswagen'a kaptırdılar. Turistik hatıra satarak geçiniyorlar.

Değer miydi? Bana sorsanız değmezdi. Ama iki yüz yılın ardından konuşmak kolay tabi.

8 yorum:

  1. Bence o kasabaları kentleri kiliseler köprüleri evleri"Bunlar Alman işidir,havaya uçurun"demek yerine 1918 den bu yana sahip çıkıp bakımını üstlendikleri için Çekler saygıyı hak ediyorlar. Üstelik Prag'daki Karlovy Vary'deki Telc'teki tarihi yapıların kitabelerinde her şeyi dürüstçe anlatmışlar, Nazi zulmu gördük abicim bu bizim hakkımız deyip kafalarını kuma da gömmemişler.Ha kitabeler Çekce,Franzlar Frantişek; Wenzel Vaclav olmuş ama Almanca çevirisinde Almancasını da vermişler.Para yetmediği için küçük kitabelere Almanca ingilizce sığdıramamışlar,o ayrı mevzu. Prag'ı gezip gören herkes Çeklere bu güzelliği kendi tarihleri kabul edip bozmadan koruyabildiği için saygı duyar,üç beş komik şehir ismi çevirisine de göz yumar. Eski Sudetenland şimdi harap,bitik,Doğu Blokunun ahlaki yozlaşmasının timsali haline getirilmiştir o ayrı konu. Almanlardan intikamımızı nasıl almışız gibi gösterebiliriz deyip Cheb ve civarını bugünkü haline sokmuşlar.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. İlber Ortaylı'nın söylediğine göre aynısını II. Dünya Savaşı'ndan sonra Lehler de yaptı, Almanların mimarî-tarihî mirasını reddetmeden kendi mirasları addettiler, muazzam fakirliğe rağmen o eski tahrip olmuş pek çok Alman eserini kendi gayretleriyle ellerinden geldiğince restore ettiler, ki bugünkü Polonya'nın arazisinin 1/3'ü savaştan evvel Alman toprağıydı. Türkler bunu yapmadı; Falih Rıfkı'nın zamanında sansürlenmiş ve kitabından çıkartmak zorunda kaldığı İzmir'i neden yaktık yazısını okursanız daha iyi anlaşılır.
  2. Bizim Ege'de de var bir benzeri. Geçen yorum olarak yazmıştım. Anadolu'da bir kısım Helenleşme döneminde Rumlaşmışlar (dil kayması) (Türkleşmeden önce). Bir kısım ise, karşıdan gelip, kıyı bölgelerine yerleşmişler ve müslümanlaşmışlar. Nasyonalizm akımından sonra; o dönemki kalın kafalı Yunanlılar, aynı şehirde yaşadıklarına siz Türksünüz diye nefret beslemeseler, sanmıyom bu kadar Türk milliyetçiliği bu kıyı bölgelerinde bu kadar artcak olsun. (Onun payı da var bence) Şimdi nüfusları 8,9 milyona düşünce, Truvalılara dahi Yunan tezlerini ortaya atmaya başladılar. Truvalıların yaşadığı dönem, Helenleşmenin başladığı dönemden önce. Ayrıca; “Geçti borun pazarı, sür eşeği Niğde’ye”.

    Üst bir kültür ve kimliğe asimile olmakta bir sorun görmüyorum şahsen. Asimilasyon, küreselleşme, insanların yakınlaşması, insanlığın gelişmesi, faydalı bilginin kolayca yayılması için gerekli bir şey. Aman asimile olmayayım, neden asimile oldum, saplantısı olanlarla, şunu zorla asimile edeyim saplantısı olanlar aynılar gözümde. Çekler de Almanlara asimile olsalarmış, şimdi kendilerine daha faydası olurmuş belki. Fakat tarihi doğru anlatmak lazım işte. Amerika’daki unity in diversity sloganını seviyorum. Farklı etniklerden, asyalısı, zencisi, ispanyol’u vs. insanlar gelmişler Amerikan kültürüne ve kimliğine asimile olmuşlar. Fakat bir Asian-American’a senin ataların Kızılderiliydi hikayesini sallarsan ve bununla beyin yıkarsan, o toplumdan akılcı insanlar çıkaramazsın ve gelişemezsin işte.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Doğru noktalara değinmişsiniz. Tarih, kesintisiz olarak sürer. Ben "Yörük" kökenli bir Egeli'yim örneğin, tarihe baktığınızda Yunancadaki "ion" sözcüğünün de "Yürüyen 2. göçebe" demek olduğunu öğrenince aslında şaşırmamak gerek.

      Bizim yörüklerin içinde gerçekten de Orta Asya'dan geldikleri görünümlerinden belli olanların sayısı hayli fazladır.

      Birkaç örnek vereyim

      => https://www.youtube.com/watch?v=tyfrpSGlD-4

      => https://www.youtube.com/watch?v=4L2eisfQLmA

      Bu insanlar hem görünüm olarak Orta Asyalı'ya benziyorlar hem de yaptıkları müzik Türkmenistan'daki şu müziklere hayli benziyor

      => https://www.youtube.com/watch?v=6YOwaUOkXJ8

      Türkmen "tilli tüydük"ü zaten bizdeki "dilli düdük"tür, bizdeki "sipsi" onlarda "sibizgi"dir vb. arada bir bağ olduğu son derece açık.

      Ancak yörüklerin %50'si bu şekilde hakikaten Orta Asya kökenliyse, bir o kadarı da görünüm olarak Orta Asyalı'ya benzemez, yani %50'si de öz Anadolulu, Egeli tipindedir (muhtemelen ion kökenliler). Ben de öz Egeli tipinde biriyim, ancak baba tarafımdan kimi akrabalarımda az çok Orta Asya tipi var.

      Ben şahsen kendimi hem Orta Asya kökenli hem de öz Egeli olarak görüyorum. İkisi çelişen şeyler değil bence. Muhtemelen genlerimde Orta Asyalılık da var zaten, ama yüzde kaç var bilemem (%50'den az olmalı, çünkü görünümüme pek yansımamış).

      Sevan Nişanyan gibi düşünenler Anadolu sanki hiç gerçekten Türk kökenli insan yokmuş gibi davranıyorlar, oysa var. Elbette Anadolu'daki insanların büyük çoğunluğunun Orta Asya ile ve Türklükle "ilgileri yok"tur, bunu biliyoruz, ancak bu herkes böyledir anlamına gelmez. Nişanyan'a Türk diyen yok örneğin korkmasın :)

      Ayrıca bu durum yalnızca biz Türkler için geçerli değil ki meselâ Ermenilerde de hakiki Hint-Avrupa yani Aryan (Europoid) genleri %30 kadardır, yani Ermenilerin de aslında %70'i Ermeni "değil", bir kısmı Ortadoğulu Semitik genler taşıyorlar (Araplar ve Süryanilerle hiçbir farkları yok), bir kısmı da Kartvelian (Gürcü) genleri taşıyorlar. Kürtler de böyle, Kürtlerdeki Hint-Avrupa gen toplamı %21 civarıdır.

      Ermenice ve Kürtçe Hint-Avrupa dilleridir, bu bağlamda bu halkların genleri de Hint-Avrupalı olmalıdır ancak değil...

      Türklerdeki genetik Türklük de aşağı yukarı bu kadardır, özellikle yörüklerde bu oran daha da fazladır.

      Tabii, pek çok Kafkas ve Balkan göçmeni de artık Türkleştiği ve Türküz dedikleri için, sanki Türklerin çoğu aslen böyleymiş, Türk değilmiş gibi algılanıyor.
    2. Nişanyan yakında Anadolu'ya Türk ve Müslüman göçleri hakkında bir makale yazabileceğini duyurdu. Bence Nişanyan'ın mevzu ile alakalı fikirleri hakkında hükümde bulunmadan evvel makalesini bekleyin.
  3. Ustadim konuyla hic alakali degil fakat size ulasmanin baska bi yolunu bulamadim ve size danismak istedigim bikac teorim var.

    üstadım seni yaklaşık 3 yıldır takip ediyorum, ben herşeyden önce sapir-whorf hipotezine olan inancim olmak uzere bircok farkli nedenle yazilarini ilgiyle okuyorum.

    yazılarının ışığında araştırırken kurandaki anlamsız tanımlanan kelimelerin (elif lam mim) ve (kaf ha ya ayn sad) süryanicede her birinin ayri ayri tam bir mana karşılığı olduğunu gosteren bir arastirmaya rastladım, mesela (Ta Ha) diye baslayan bi ayet var ve buradaki mana (Ey Adam) imis, bu konudaki fikrini çok merak ediyorum ve şayet bu teoriye makul bakıyor isen bu kelimeleri anlatmanı rica ediyorum.

    ustadim ayrica rasgele arastirirken tesadufen SARAH isminin etimolojisine rastladim aciklama su sekilde geciyor:

    Sarah
    fem. proper name, Biblical wife of Abraham and mother of Isaac, from Hebrew, literally "princess," from sarah, fem. of sar "prince," from sarar "he ruled," related to Akkad. sharratu "queen." Popular as a name for girls born in U.S. in 1870s and 1978-2000.

    ve buradaki akkadca "sharratu" kokunden geldigini ve ayni zamanda kralice anlamina geldigi yaziyor, fakat benim dikkatimi aslinda bu kelimenin Arapca (şer ve şeriat) kelimesine cok yakin oldugunu farkettim sizce bir iliski varmidir? var ise ve ozellikle o iliski (şer) kelimesi ile ise sizce bu ataerkil dusunen toplulugun disi kralicelik veya egemenlik fikrini kotuluk ile surekli olarak bagdastirmak icin verilmis isim olma ihtimaline ne dersiniz?

    ornegin ben bu baglamda turkcedeki (Fuzuli) kelimesinin osmanlidaki genel baskici kulturel hegemonyanin sonucunda, manasi (Merakli ve/veya fazilet arayicisi) olan sozun (Gereksiz)e donustugu kanaatindeyim.

    saygılarımla
    Bera Kaşıkçı
    Yanıtla
  4. Diğer bir önemli detay da Çek dilinde Bohemya kelimesinin karşılığının "Cech"olması. Aslında Alman mı Çek mi olduğu belli olmayan tarihi şahsiyetlerine Bohemyalı manasında "Cesky"demişler. Bu da İngilizce'ye Çek diye tercüme edilmiş. Moravyalılar "Moravsky". Çek Cumhuriyeti Komunist Partisi'nin günümüzdeki adı "Komunist icke Strana Cech a Moravy".Nüfus sayımlarında Moravyalılar etnik olarak bizim bildiğimiz Çek olmalarına rağmen "Moravyalı" yı işaretlemişler. Evet,böyle bir opsiyon da var.Bir üst kimlik inşasına da girişmemişler. Asimile olmaya reaksiyon gösteren toplumlar genelde bu tür hatalara düşüyorlar. Ama Çekler Nazizmin yoğunlaştığı Südet şehirleri dışında olayı yurt sathına yayacak kadar bir çılgınlığa girişmemiş. Türkiye'de Türklerin (ve yakın zamanda Kürtlerin) coğrafi yer ismi değiştirme takıntısıyla karşılaştırıldığında kolayca paralellik kurmak yanıltıcı olabilir.
    Yanıtla
  5. Yaklasik iki senedir Prag'da yasiyorum. Sokaktaki insanin tarihsel bir Cek miti yaratma kaygisi olmadigini soyleyebilirim. Dvorak ve Smetana gibi unluler haricinde sahiplendikleri bir iki besteci daha vardir belki. Almanca yazdigi icin Kafka'yi Cek yazar kabul etmezler (ama turistler icin yeter miktarda Kafka tirasi vardir). Cek diyip ovunecekleri tek yazar belki Švejk'in yaraticisi Hašektir. Alman'lardan cok etkilendiklerini acikca kabul ederler ama bunu umursamazlar. En unlu Cek bilimadamini sorsaniz muhtemelen Cimrman derler ki esasinda gercek bir kisi bile degil hayali/edebi bir karakterdir.

    Bunun kisa zamanda degisecegini ve Ceklerin asiri milliyetci bir heyecana kapilacagini da zannetmem. En azindan Prag sehri her gecen sene daha fazla batili "expat" akinina ugruyor, yabanci yerlesiklerin sayisi her sene artiyor (dogulular expat degil gocmen ;). Bunlar sehri buyutup guclendiriyor, yerlilere gelir kapisi yaratiyor. Benim bulundugum iki senede ev fiyatlari, kiralar, restoran monuleri %35-40 artmistir.
    Yanıtla