Monday, January 2, 2012

Hukukçunuz diyor ki

(Radikal, 2 Ocak 2012)


SORU 1: Soykırımı kabul etse Türkiye ceza alır mı?

Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi soykırımı bireysel bir suç olarak tanımlar.[1] Sözleşme uyarınca soykırım işleyen, işlemeye teşebbüs eden, kamuoyunu soykırıma teşvik eden ve soykırımda suç ortağı olan KİŞİLER suçun işlendiği ülkede veya uluslararası mahkemede yargılanır (madde VI). Taraf ülkeler, suçlu kişileri etkili bir şekilde cezalandırmayı (madde V), gerekirse adi suçlu statüsünde sınırdışı etmeyi (madde VII) ve yargılama konusunda BM organları ile işbirliği yapmayı (madde VIII) taahhüt ederler. “Ülkenin yargılanması” gibi hukuken anlamsız bir kavrama yer verilmemiştir. Tazminattan da söz edilmemiştir.

Demek ki Türkiye Cumhuriyeti, soykırım suçunu inkâr etmekle “Türkiye” veya “Türkler” adı verilen soyut varlıkları değil, suç işlediği iddia edilen birtakım KİŞİLERİ savunmaktadır. Türkiye’nin soykırımı itiraf etmesi “Türkiye’yi” veya “Türkleri” zedelemez; Türk kamuoyunun düne dek matah adamlar sandığı bazı kişilerin adi suçlu olduğunu kabul etmesi anlamına gelir.

Sözleşme en son Sırp ve Hırvat savaş suçlularını yargılamada kullanılmıştır. Dikkat buyurun: yargılanan Hırvatistan veya Sırbistan değildir; bu ülkelerin vatandaşı olan birtakım kişilerdir. Ancak iki ülke, mahkemece aranan sanıkları bulma ve teslim etme konusunda ayak diredikleri için, suçluları koruma faslından birtakım diplomatik ve ekonomik baskılara maruz kalmışlardır.

Bir suçtan ötürü suçlu kişinin çocukları, akraba ve taallukatı, yurttaşları veya yandaşları cezalandırılamaz; bu bir temel hukuk kuralıdır. 1915-22 katliamlarında rol alan kimse bugün hayatta olmadığına göre, demek ki, Ermeni soykırımına ilişkin bir yargılamadan herhangi bir gerçek hukuki sonuç çıkması mümkün değildir.

SORU 2: Soykırım suçu 1948’de tanımlandı. Geriye işletilmesi hukuka aykırı değil mi?

Suçun 1948’de hukuken tanımlanmış olması, daha önce bu suçun işlenmiş olamayacağını göstermez. Misal: Türk hukukunda “suç işleme amaçlı örgüt kurma suçu” ilk 1991’de tanımlandı. Türkiye’de 1991’den önce çeteler mafyalar yoktu mu diyeceğiz?

1948’de müeyyideye bağlanan bir suçtan ötürü 1915’te suç işleyen kişiler cezalandırılamaz deniyorsa bakın bu doğru olabilir. Ceza hukukunda geriye teşmil olmaz. 1915 faillerinden hayatta olanlar 1948’den sonra yeni mevzuata göre yargılansaydı muhtemelen hukuka aykırı olurdu. Ya da belki olmazdı, çünkü 1945 Nürnberg mahkemeleri de kısmen suç tarihinden sonra oluşturulmuş içtihatlara göre mahkûmiyet kararları verdiler. Ama sonuçta bugün 1915 faillerinden hayatta kalan kimse olmadığına göre konu kadüktür. Tartışacak bir mevzu yoktur.

SORU 3: Soykırım kavramı 1948’de hukuki anlam kazandığına göre, Fransa’nın bugün çıkardığı yasada hukuksuzluk yok mu? Anakronizm değil midir bu?

Fransa'daki tasarının soykırım suçunu cezalandırmakla ilgisi yok. Fransa meclisi 2001’de çıkardığı bir yasayla 1915 olayının bir soykırım olduğuna karar verdi. Şimdi bunu inkâr etmenin, bir toplumun kimliğine ve haysiyetine yönelik aşağılama olduğuna ve nefret suçları kapsamında cezalandırılması gerektiğine karar veriyor. Buna düşünce özgürlüğü açısından karşı çıkmak mümkündür. Politik fayda ve ahlak açılarından da belki karşı çıkılabilir. Ama ortada geçmişe işletilen bir durum yok. BUGÜN işlenmekte olan AYRI bir suçun kovuşturulmasını öngörüyorlar.

SORU 4: Fransa’nın çıkardığı kanun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından sakat değil mi?

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ifade özgürlüğünü çok geniş hatlarla tanımlar ve korur, evet. Ama ifade özgürlüğü sınırsız değildir. BAŞKASININ hak ve özgürlüklerine tecavüz ettiğin noktada dur derler. Kimsenin onur ve haysiyetine saldıramazsın. Hakaret edemezsin. “Şu adamları çoluk çocuk ayırmadan öldürmek lazım, mallarını yağmalamak lazım, atalarımız öyle yapmış oh ne güzel yapmış” diyemezsin. Suçtur. Bu suçu övmek de suç mudur? Bu konuda içtihat muhtelif gerçi. Ama son yirmi yılda genel trend nefret suçlarının kapsamını genişletme yönündedir, onu da bilmek lazım.

Fransız tasarısı hukuk açısından önemli bir yenilik getirmiyor. Arkasında 1990 tarihli Gayssot Yasası var. [2] Bu yasa “insanlığa karşı suçlar” olarak tanımlanan “suikast, imha (extermination), köleleştirme, tehcir (déportation) ve sivil topluluklara karşı savaş sırasında veya savaş öncesinde işlenen diğer insanlık dışı eylemleri” [3] toplu yerlerde ve kamuya yönelik yayın organlarında inkâr etmeyi 5 yıla kadar hapis ve 45.000 euro para cezasıyla cezalandırıyor.

Öbür Avrupa ülkelerinde de buna benzer yasalar var. Alman Ceza Yasasının 1985’te kabul edilen 130. Maddesine göre “soykırımı küçümsemek, inkâr etmek veya zararsızlığını iddia etmek” [4] suç. Nefret Suçlarına ilişkin 1994 tarihli yasayla, Yahudi soykırımını inkâr etmenin cezası  beş yıla çıkarılmış. Avrupa Konseyi’nin 2006’da yürürlüğe giren ek protokolüyle internet ortamında “Yahudi soykırımını inkâr etmek, kabaca önemsizleştirmek (minimisation grossière), övmek veya haklı göstermek”suç sayılıyor. [5] Bu protokolü Kanada dahil 30 ülke onaylamış.

Almanya’daki yasaya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde itiraz edilmiş. Mahkeme 1995 tarihli Otto Ernst Remer davasında, AİHS’in hakların kötüye kullanılmasına ilişkin 17. maddesine dayanarak itirazı reddetmiş. Tercümesi: soykırım inkârını “hak ve özgürlüklerin yok edilmesine yönelik bir eylem” olarak değerlendirmiş.

Emekli büyükelçi Akın Özçer’in 24 Aralık 2011 tarihi Taraf’ta çıkan nefis makalesinde belirttiği üzere, “AİHM’in, önüne geldiğinde bu yasa dolayısıyla Fransa’yı mutlaka mahkûm edeceğine ilişkin değerlendirmeler iyi dilekten öteye bir anlam taşımıyor.

SORU 5: Türkiye soykırımı kabul ederse tazminat hakkı doğar mı?

Tazminat meselesinin soykırımla alakası yok. Ayrı bir konu. Farzet ki soykırım olmadı, Ermeniler burunları kanamadan memleketten gittiler. Sen, zamanın başbakanının ikrarına göre 972.000, hakikatte bir buçuk milyon kadar sivil vatandaşını çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden yurdundan sürmüşsün. Evine, barkına, eşyasına, malına, bankadaki hesabına, davarına, tarlasına, bahçesine, dükkânına, atölyesine, fabrikasına, okuluna, kilisesine, mezarlığına el koymuşsun, yağma Hasan’ın böreği gibi yandaşlarına üleştirmişsin. Adamların belge gösterip bedel istemesine ne hakla ve hangi yüzle itiraz edebilirsin?

SORU 6: Türkiye tazminat ödemeli mi?

Bana sorarsanız 1915 için ödememeli. Ya da sembolik bir şey ödemeli.

Gençliğimde sosyalisttim; belki onun kalıntısıdır, miras hakkını mutlak bir hak olarak olarak göremiyorum. Ayrıca soykırım ve inkârın trajedisinin para pazarlığına tahvil edilmesini ahlaken sakıncalı buluyorum. Ayrıca tazminat talebinin pratikte içinden çıkılmaz sorunlara ve haksızlıklara yol açacağını düşünüyorum. Ölen ölmüş, giden gitmiş. Bu aşamada mal derdine düşmenin bence faydası yoktur.

Ama alacağından vaz geçme hakkı borçluya değil alacaklıya aittir. O hakka da saygı göstermek gerekir. Tazminat istenip istenmeyeceğine Türkler değil Ermeniler karar verir.
Daha yakın tarihte eski politikanın devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin giriştiği bazı yağmalama eylemleri belki ayrı bir kapsamda ele alınabilir. Devet tarafından örgütlendiği açıkça ortaya çıkan 6-7 Eylül 1955 talanı var. 60.000 İstanbullu ve adalı Rumun 1963-64’te malını mülkünü terke mecbur edilip sınırdışı edilmesi var. 1976’da Yargıtay kararıyla gayrımüslim vakıflarının 1936’dan sonra edindikleri mülklere tazminatsız el konulması var. 1980-81 gizli kararnameleriyle Ermeni ve Rumların taşınmaz mallarını yok pahasına elden çıkarmaya zorlanması var. Bu olayların mağdurlarının bir kısmı halen hayattadır. Onlarla el sıkışıp helalleşmek için vakit çok geç sayılmaz sanırım.




[1] Soykırım Sözleşmesi, madde IV: “Persons committing genocide or any of the other acts enumerated in article III shall be punished, whether they are constitutionally responsible rulers, public officials or private individuals.”
[2] Yasanın tam metni için http://www.legifrance.gouv.fr/affichTexte.do?cidTexte=JORFTEXT000000532990
[3] Gayssot yasasıyla değiştirilen 1881 tarihli Basın Yasasının 24bis maddesi delaletiyle 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Sözleşmesi şu eylemleri “insanlığa karşı suç” olarak tanımlar: “l’assassinat, l’extermination, la réduction en esclavage, la déportation, et tout autre acte inhumain commis contre toutes populations civiles, avant ou pendant la guerre, ou bien les persécutions pour des motifs politiques, raciaux ou religieux, lorsque ces actes ou persécutions, qu’ils aient constitué ou non une violation du droit interne du pays où ils ont été perpétrés, ont été commis à la suite de tout crime rentrant dans la compétence du Tribunal, ou en liaison avec ce crime.
[4] Alman Ceza Yasası (Strafgesetsbuch) §130/3: “Mit Freiheitsstrafe bis zu fünf Jahren oder mit Geldstrafe wird bestraft, wer eine unter der Herrschaft des Nationalsozialismus begangene Handlung der in § 6 Abs. 1 des Völkerstrafgesetzbuches bezeichneten Art in einer Weise, die geeignet ist, den öffentlichen Frieden zu stören, öffentlich oder in einer Versammlung billigt, leugnet oder verharmlost.
[5] Avrupa Konseyi, Additional Protocol to the Convention on Cybercrime, concerning the criminalisation of acts of a racist and xenophobic nature committed through computer systems, madde 6/1: “distributing or otherwise making available, through a computer system to the public, material which denies, grossly minimises, approves or justifies acts constituting genocide or crimes against humanity, as defined by international law and recognised as such by final and binding decisions of the International Military Tribunal, established by the London Agreement of 8 August 1945, or of any other international court established by relevant international instruments and whose jurisdiction is recognised by that Party.”

8 yorum:

  1. Türklerin eskiden matah adamlar sandığı bazı kişilerin

    Türklerin küçük bir bölümünün deseniz daha doğru olurdu.
    Yanıtla
  2. Sevan Bey,

    Bloglarınızı ilgiyle ve severek okuyorum. Ancak feysbuk'a öncelik vermeniz (bu yazıyı orada gördüğümü anımsıyorum, ayrıca tartışma da çoğunlukla orada sürüyor) beni biraz üzüyor. Hesabım olsa da gerçekten antipatik bulduğum ve çok az kullandığım bir platform. Blog gerçekten herkese açık bir sistem, ayrıca RSS aboneliği yoluyla okumak büyük rahatlık ve kolaylık. Feysbuk'a kırk yılda bir girdiğimde yazılarınızı görebilmenin tek yolu ekstra adımı adıp profilinizi gözden geçirmek. Yazılarınızı sevsem de feyste profil gezmek hiç yaptığım bir şey değil. Nihayetinde feysbuk notu yerine buraya yazsanız, hiçbir şey kaybetmezsiniz. Çünkü buradakileri feysbuktaki profilinizde paylaşmak bir tıklama. Bir tek Sevan shared note yerine shared link oluyor. Feysbuk için gönüllü stasi diyen kimdi unuttum ama katılıyorum. Kaleminize sağlık,

    ender
    Yanıtla
  3. Hocam iyi güzel de feysbukta bir yazıyı okuyan 4000 kişi, blogda bilemedin 100 kişi :))
    Yanıtla
  4. Ama o 100 kişi gerçekten de okuyorlar, 4000 küsür "arkadaşınız" o gürültüde gerçekten okuyorlar mı acaba? Bir de şöyle bir şey var: Burası sizin adresiniz, 3 dolara domain adı alırsanız (örn. nisanyan.info gibi) adresten blogspot da kalkar, ve şayet bir gün blogspot değil başka bir blog sistemi kullanmak isterseniz bu yazıları transfer etmek hiç sorun olmaz, okuyucularınız/takipçileriniz için de bir şey değişmez, sonuçta takip ettikleri sizin adresiniz olur. Feysten verilerinizi çıkarmayı bir deneyin... Üstelemek istemiyorum, umarım sizi sıkmadım. Ama feys bir moda, şu an çok popüler ama 97'den beri internette bir sürü modanın gelip geçtiğini gördüğüm için epey şüpheciyim. Kendi siteniz her zaman bir sosyal ağ profilinden üstündür. Kolay gelsin,

    ender
    Yanıtla
  5. Son bir şey daha, sonra kesiyorum, söz ;)
    Feyste yazdıklarınızı burada paylaşmak için burada yeni bir yazı oluşturup, copy/paste yapıyorsunuzdur tahmin ediyorum. Burada yazdıklarınızı feyste paylaşmak share butonuna basmaktan ibaret. Diyorum son olarak, bundan sonra yorum yazarsam konuyla ilgili olacak, valla billa :)
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Ender bey, benim facebook hesabim yok ben de zannediyorum Sevan bey yazmaya pek firsat bulamiyor, simdi senin yorumlarini okuyunca anlayabildim ancak. kesinlikle dusuncene katiliyorum. dile getirdigin icin tesekkurler.
  6. bir başka hukukçu diyor ki;
    “suç işleme amaçlı örgüt kurma suçu” ilk 1991’de tanımlandıysa 1991 den önce “suç işleme amaçlı örgüt" yok demektir.daha önce olanların adı çetedir,mafyadır. Eee.. ikisi aynı şey... elbette aynı şey ama isimleri farklı.. Dolayısıyla, katliam deyin,kırım deyin,kıyım deyin, büyük felaket deyin, hukuki olmayan bi terim kullanın da ne derseniz deyin soykırım demeyin.hem hukuken sakat, hem çok fena vicdan kanatıyor.
    Yanıtla
  7. Benim bildiğim, hukuğun asıl işi suç ve ceza tanımlamaktır, suç ve ceza tanımlanırken yeni bir kavram, unsur vb ortaya çıkıyorsa bunun tanımı da eklenir. Yasa yapıldığı tarihte tanımlanan 'kavramların' geçmişe yönelik geçerli olup olmadığı değil, 'kanunun' geçmişe yönelik işletilip işletilmeyeceği tartışma konusu olabilir.

    Örneğin, soykırım diye bir unsur kanunda ilk kez bugün tanımlandı diye geçmiştekilere soykırım denemez gibi bir çıkarım saçma olacaktır. Böyle bir iddia kendini çürütür, çünkü 'geçmişte' var olduğu sabit görüldüğünden bir gereksinim sonucu 'bugün' tanımı yapılmıştır.
    Genelde bu tür tanımlar olayın ertesi günü yapılmıyordur. :)

    Önemli olan, kanunun geçmişe dönük işletilip işletilmeyeceğidir, bu apayrı bir konu. Kanunun geçmişe yönelik olması için çok önemli nedenler gerekir ve yüksek kurullarda hatta meclislerde onaylar gerekir.

    Fransa örneğine bakınca, neden bir mahkeme kararı ile soykırım kabul edildi denmiyor da meclis kararı ile deniyor? Çünkü büyük ihtimalle soykırım suçu, Ermenilerin hatta Yahudilerin soykırımından çok sonra tanımlanmıştır. Yani kanunun zamanda geriye doğru işletilmesi gerekliliği vardır. Araştırmadım ama çok çok uzun ve derin uğraşmış olmaları gerek... Hatta hangi tarihe kadar geri işletileceğinin dahi sınırı belirlenmiştir.
    Örneğin Vandalların katliamları veya Neanderthal ırkının kırımı da dahil edilecek midir? :)
    Kanunları geriye işlettirmek kolay bir iş değildir Avrupa'da.

    Benim Avrupa hukuğunda gördüğüm defakto; cezalar geçmişe doğru işletilmez, haklar ise işletilir. Yani mafayacılıktan yargılanmakta olan birinin dosyası, organize örgüt tanımı yeni yapıldı diye sil baştan açılmaz. Aksi durum ölmüş bir adamı mezarından çıkarıp a bak o devirde yaptığın bugün suç oldu diye yargılamakla aynidir. Örneğin ördek avı tamamen yasaklandı diyelim, geçmişte tüm ördek avlayanlar doğru hapse... olmaz.
    Diğer duruma örnek, işçilerden haksız yere bir vergi kesildiği anlaşıldı ve bir kanun değiştirildiyse, işçiler geçmişe dönük haklarını arayabilir.
    İşçiye tamam haklısın ama avcunu yala demek... olmaz.

    Şükredin ki bunları bir 'hukukçu' demiyor. :)
    Yanıtla

Thursday, December 29, 2011

Biraz da Türklerin açısından bakalım

Yazının biraz yumuşatılmış versiyonu 29 Aralık 2011 tarihli Radikal gazetesinde çıktı. Soykırım hadisesinin en önemli boyutu olan ekonomik boyutu o tarihte henüz yeterli netlikte görememişim sanırım.
Tarihte hiçbir olay siyah beyaz değildir. Bunu bilecek kadar aklım ve yaşım var Allaha şükür.
Adamlar izan ve vicdan sahibi birinin savunabileceği karşı argümanları bile getirmekten acizler. Haindiler o yüzden kestik! Yalandır kesmedik! Kestik ama az kestik! Zaten onlar da kesti! Emperyalistlerin oyunudur! Kahraman Türk milleti bu hainleri susturmayı bilir! İğrenç bir terane…
İzan ve vicdan sahibi Türklerin hepsi son yıllarda uykudan geç uyanmanın şoku içinde, inkarın ve ahlaksızlığın boyutlarını tartışmakla meşgul. Araya mesafe koyup “neden oldu?” sorusunu sorabilen yok. Sorsa, karşı tarafın ekmeğine yağ sürmekten – haklı olarak – korkuyor. “Yaptık ama sebepleri vardı” demeyi ahlaken – haklı olarak – sıkıntılı buluyor. Ya da kolayına kaçıp işi İttihatçılara yıkmakla yetiniyor.
Türklere kopya vermek de, mecbur, bu acize düşüyor.
*
MADDE BİR: Korku zulmü tetikler.
1915’te Türkler topyekün panik içindeydi. 1912’de, “kahraman Türk ordusu bu korkakları beş günde kahreder” laylaylomuyla girdikleri savaşta bütün Rumeli kaybedildi. Memleketin üçüncü büyük şehri olan, nüfusunun %60 küsuru Müslüman olan, memlekete hakim siyasi akımların doğum yeri olan Selanik birkaç haftada gitti. Bir milyona yakın sersefil muhacir İstanbul’a yığıldı. Camiler, kiliseler (evet!), hastaneler, sur dışındaki bostanlar tıklım tıkış mülteci kamplarıyla doldu. Millet aylarca kolera korkusuyla yaşadı.
“Türkleri Avrupa’dan çıkarma” fikri 1895 Ermeni olaylarından beri Avrupa’da yükselen ırkçı akımın sloganıydı. 1913 Londra Konferansı sırasında bu kez “Türkleri Küçük Asya’dan çıkarma” fikri duyulmaya başlandı.
“Anadolu’da Türk yurdu” kurma düşüncesi İttihat ve Terakki çevrelerinde 1912’nin son günlerinde – ki Balkan Harbinin en felaketli günleridir – egemen olmaya başlamış görünür. Batı Anadolu Rumlarını toplu terör tehdidiyle yurt dışına sürme hamlesi bunun hemen ardından başlar, 1913 ilkbaharında çılgınlık boyutuna ulaşır. Mesela Çeşme, Urla ve Foça’nın hemen hepsi Rum olan nüfusu 1913 Mayısında iki hafta içinde tehcir edilir. [Selanik’in düşüşünden bir hafta sonra nüfusunun çoğu Rum olan Makri kasabasının adı Fethiye olarak değiştirilir; bu da anlayana yeterince anlamlı bir mesajdır.]
1914’te gene savaş çıkar. Devleti yöneten zibidiler kahraman Türk ordusunun bu sefer İran’a, Turan’a dayanacağından emin görünür. Ama halkın – ve hatta yönetici sınıfın – bu hayallere kandığını hiç zannetmiyorum. 18 Mart 1915’te düşmanın Çanakkale’yi denizden geçme hamlesi sonuç vermez gerçi; ama 24 Nisandaki kara çıkarmasından sonra İstanbul’un birkaç gün içinde düşeceği inancı hakimdir. Devlet arşivleri ile sarayı Bursa’ya taşıma planları yapılır.
Anadolu Ermenilerini ezme kararı da aynı 24 Nisan 1915 günü yürürlüğe konur.
Akıl ve mantıkla düşünsen şunları söyleyebilmen gerekir:
A) Rumeli’de Türkler egemen bir azınlık konumundaydı. En kalabalık oldukları vilayette %40 ancak vardılar. Anadolu’da ise yüzyıllardan beri mutlak çoğunluğa sahiptiler; sosyal konumları da Rumeli’dekinden çok farklıydı. Kim sürecek? Nereye sürecek? Kolay mı koca memleketi boşaltmak?
B) Türkleri Rumeli’den süren Ermeniler değildi. Kafkasya’dan Çerkesleri süren de Ermeniler değildi. Aksine, 1913’te değil ama 1878 felaketinde Bulgaristan’dan Türklerle beraber Ermeniler de sürülmüştü. [Benim anneannemin ailesi 1878 Bulgaristan muhaciridir]. Elalemin günahının ceremesini neden gariban Ermeniler çeksin?
C) Sen fetih azgınlığı ve millet-i hakime kibiriyle adamlara dünyayı dar etmesen Ermenilerin seninle ne alıp veremediği olurdu? Gül gibi geçinip gidebilirdiniz pekala. Kendine düşman ettiysen suçu kendinde ara.
Ama panik anında aklı mantığı kim dinler, o ayrı mevzu.
Köşeye sıkıştılar. İngiliz’e, hatta Balkan ülkelerine güçleri yetmediği için acısını kendilerinden daha zayıf olandan çıkardılar. Bütün mesele bu. Ahlaksız bir çözümdü gerçi; ama anlaşılmaz değildi.
MADDE İKİ: Ermeniler sarhoştu
Ermenilerin siyasi sınıfı 1895’ten ve özellikle 1909’dan bu yana acayip bir ideolojik körlük içindeydi. Büyük ve müreffeh Ermenistan’ı kuracaklardı. Mutlak haklılığın sarhoşluğu içindeydiler. Mazlumuz, demek ki haklıyız! Peki Türkler ne olacak? Pöh, üzerinde düşünmeye değmez!
Neden bu kadar saçmaladılar? Tahmin yürüteyim.
A) Yüzlerce yıl siyasi iktidardan, yönetim tecrübesinden uzak bırakılmış bir ulusun hamlığı,
B) yenilgiye mahkum olmayı içten içe bilmenin getirdiği, fanteziye sığınma ihtiyacı [Bugünkü Kemalistlerde de var o haleti ruhiye: akılla mantıkla başa çıkamazsın, çünkü akıl zeminine geldikleri anda maçı kaybedeceklerini bilirler.]
C) kendini Avrupalılarla – ve özellikle Avrupalının 20. yüzyıl başlarında zirve yapan üstün ırk / üstün kültür / üstün din sarhoşluğuyla – özdeşleştirmenin keyif verici rehaveti. Keza bunun devamı: Anadolu’da Batılıların açtığı okullarda okuyanların o tartışılmaz üstünlük duygusu.
Abdülhamid’in, Talat’ın, Cemal’in, diğer İttihatçıların, İttihatçı bile olmayan öbür devlet ricalinin anılarını oku. Hepsinin hayatlarının bir aşamasında Ermenilerle iyi kötü yakınlığı olmuştur. Hemen hepsinin de bir noktada, samimi olduğundan şüphe duyamadığım bir çileden çıkma hissiyle “bu kadar inatçı, bu kadar bencil, bu kadar hayalperest adamlarla konuşulmaz” noktasına geldiğini görürsün.
Ha Ermeni siyasileri hamdı da İkinci Meşrutiyet kadroları çok mu olgundu? Avrupa’dan yayılan ulusçu/modernleşmeci sarhoşluktan daha mı az nasiplenmişlerdi? Biraz daha tecrübeli ve esnek adamlar olsaydı üç tane yeni yetme Ermeni politikacıyla başa çıkamazlar mıydı? Onlar ayrı soru.
Bir avuç hayalperest siyasi liderin cezasını bir buçuk milyon günahsız, mütevazı, çalışkan halk mı çekmeliydi? O da ayrı soru.
MADDE ÜÇ: Nazi’yle yatan İttihatçı kalkar
1915’te Türkiye Alman askeri egemenliği altındaydı. Almanlar izin vermese zor soykırarlardı.
1880’lerden Dünya Harbi arifesine kadar Osmanlı ordusunu Almanlar neredeyse sıfırdan kurdular. Birçok birimin kumandasını üstlendiler. Savaş boyunca Osmanlı erkânı harbiye-i umumiye reisleri (yani genelkurmay başkanları) Almandı. Alman yardımı olmasa Osmanlı hazinesinin savaşı kaç hafta sürdürebileceği meçhuldür. Almanların bilgisi ve onayı olmadan, savaş halindeki bir ülkeden milyonlarca insanı sürmek gibi devasa bir projenin tasarlanabileceğini ve uygulanabileceğini düşünmek akla ziyan.
Almanların Ermenilerle alıp veremediği neydi? Doğrusunu istersen bilmiyorum. Tahmin yürütebiliyorum ama emin değilim. Bana öyle geliyor ki cevabı rasyonel bir politikadan çok, Almanların 1930’larda zirveye ulaşacak olan o çılgınca özgüveninde, “ben o kadar üstünüm ki ne yapsam hakkımdır” diyen ulusal megalomanide, insan hayatını böcek seviyesinde gören ahlaki sapkınlıkta aramak daha doğru olur.
Savaş esnasında Türkiye’de görev yapan on binlerce Alman personeli var. Birçoğunun anıları, mektupları vs. aranırsa bulunabilir herhalde. Hani nerede bunun çevirileri, analizleri, romanları, psikolojik tahlilleri?
Savaşta proto-Nazilerle müttefiktik demek ağır gelir herhalde. Ama en azından sorumluluğun yarısını onlara atar, biraz olsun vicdanını rahatlatırsın değil mi?
*
Buyur, üç tane kapı gibi argüman. Hiç biri yapılan işin fecaatini inkar etmez. Hiç biri geçmişle yüzleşmenin ve özür dilemenin ahlaki mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Ama en azından, olup biteni rasyonel bir çerçeveye oturtmaya yardımcı olurlar.
“Türklerin, bırak özür dilemeyi, insanlığa karşı bir cürmü algılayabilecek kapasitesi yoktur, o yüzden soykırım yaptılar” diyenlere verecek bir cevabın olur.



Friday, December 23, 2011

Kestik ama Ermeniler de kesti

Saçma sapan propaganda formüllerini tekrarlamadan önce Allah aşkına beş dakika düşün. Akla mantığa sığan bir tarafı var mı?

Bir taraf tam teşekküllü orduya ve bin yıllık muharebe geleneğine sahip. Polisiyle, jandarmasıyla, yasasıyla, mahkemesiyle koskoca devlet teşkilatı elinde. Ayrıca icabında yağma vaadiyle harekete geçirilecek mal-mülkten yoksun büyük bir başıbozuk kitlesi var. Her yerde bire beş, bire altı gibi bir oranla çoğunlukta. En kabadayısı Van vilayetinde Ermeni sayısı bilemedin yüzde otuz.

Öbür taraf büyük çoğunluğu tarımla ve esnaflıkla uğraşan bir azınlık; misillemeye karşı en ufak bir savunmaları yok; silah taşımaları bin yıldan beri kanunen yasak. 1895’te memleketin her yanında köyleri ve işyerleri basılmış, onbinlercesi öldürülmüş, gıklarını çıkartamamışlar. Sınırdan eşek sırtında sokulan silahlarla, okulun müstahdem odasında gece vakti toplanan derneklerle direniş örgütlemeye çalışıyorlar.

Manyak mı bu adamlar ki gidip sivil Türkleri kessinler?

Evet silahlanmışlar. 1895’teki gibi koyun gibi boğazlanmamak için direniş teşkilatı kurmuşlar.

Evet şiddet kullanmışlar. Devrimci örgütler dünyanın her yerinde ne yaparsa onu yapmışlar. Erzurum’da valiliğe bomba koymuşlarlar; birkaç yerde jandarma vurmuşlar; asker ve polisle işbirliği yaptığına inanılan (Türk ve Ermeni) kişileri öldürmüşler. Zeytun ve Sason’da devlet güçlerine karşı yıllarca gerilla mücadelesi vermişler. Devlet gözüyle bakarsan buna haydutluk denir. Öbür yandan bakarsan savunma denir, delikanlılık denir, onur mücadelesi denir. Ama mukatele (karşılıklı katliam) denmez.

1915’ten önce Ermenilerin Türklere toplu kıyım yaptığına dair elle tutulur bir tane iddia yoktur. Ümit Özdağ ve benzerlerinin ortaya saçtığı çarşaf çarşaf hezeyannameleri dikkatle oku. 1915 öncesine dair tek bir söyleyecekleri yoktur.

“Ama dedemi Ermeniler öldürmüş” diyenlerin kastettiği nedir, anlatayım.

Bir: 1915 Nisan’ından itibaren Ermeniler sürü sürü boğazlanmaya başladığında üç-dört yerde direniş olmuş. En meşhuru Van’dır. Nisan ortasına doğru Van’daki Ermeni toplumunun tüm ileri gelenleri valilik emriyle tutuklanıp öldürülür; köylerdeki Ermenilerin silahları toplanır; Erciş’te bütün Ermeni erkekleri köy meydanınlarına toplanıp boğazlanır. Bunun üzerine Van Ermenileri direnişe geçerler. Bağlar semti ile Varak dağını ele geçirip eski şehri topa tutarlar. Bir ayın sonunda aç kalıp yenilmek üzerelerken Rus ordusu gelir kurtarır. Şebinkarahisar’da kaleyi ele geçirip bir süre savaşırlar; sonunda hepsi ölür. Musa Dağında çoluk çocuk dağa çıkıp kırk gün direnirler. Yarısı ölür; yarısını Fransızlar kurtarır. [Franz Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün romanı bunu anlatır. Muhteşem bir eserdir; ileri geri fikir beyan etmeden önce okumanda fayda vardır.]

İki: 1916’da Ruslar Van’ı ikinci kez ele geçirdiğinde, Rus ordusuna bağlı Ermeni gönüllü alayının kumandanı Antranik Paşa Ozanyan Bitlis ve Hizan’a girer. Bir sene önceki Hizan katliamlarına misilleme olarak sivil Kürtlerden onbin küsur insanı öldürtür. Bunun üzerine Rus divan-ı harbinde yargılanıp rütbeleri sökülür. Ama bir süre sonra göreve iade edilir.

Üç: Rusya’daki ihtilalden sonra Rus ordusu dağılır. Sap gibi ortada kalan Ermeniler işgal altındaki Erzurum’da Antranik Paşa liderliğinde Batı Ermenistan Geçici Hükümetini kurarlar. Mart 1918’da Türk ordusu harekete geçince panik içinde geriye çekilirler. O sırada yollarına çıkan bütün sivil Türkleri toplayıp katlederler. Erzurum, Kars ve Ağrı yöresinde yüzlerce köyü taş üstüne taş kalmamacasına tahrip ederler.

Bilhassa bu üçüncüsünün mazur görülecek tarafı yoktur. Katliamdır; savaş suçudur. Daha sonra Taşnak Partisi içindeki hesaplaşmalarda şiddetle kınanmış, Antranik ve adamları kendi partidaşları tarafından boka batırılmıştır. [Şiddetle İttihatçı düşmanı olan Ahmet Refik Altınay, İki Kıtal’de 1918 baharında Erzurum’un köylerinde gördüğü felaket manzarasını anlatır. Tüyler ürpertici bir tablodur.] [1923’te Romanya’da yapılan Taşnak Partisi Kongresindeki hesaplaşmaları Doğu Perinçek’in oğlu yayımladı. Konteksti bilince ilginç bir belgedir. Bilmeyince beyinsiz propagandadan başka şeye yaramaz.]

Ama bunları bahane edip “n’apalım karşılıklı kesiştiler” demek için cidden insaf ve vicdan yoksunu olmak gerekir.

Bosna’da Boşnaklar hiç mi Sırp öldürmedi sanıyorsun?

9 yorum:

  1. öne roni m.,sonra etyen mahçupyan sonra da bu yazınızla siz.farkında değilsiniz ama bir akıl tutulması yaşıyorsunuz.tam olarak neyi eleştiriyorsunuz neyi savunuyorsunuz anlamış değilim.bu yasayı savunuyor musunuz?savun muyorsanız bile oh oldu diyorsunuz farkında mısınız?3 yazarın da son 3 yazısında verdiği örnekler mantık hatalarıyla dolu.zulmü ezilen bile yapsa o zulümdür.yani bosnalı da masum bir sırpı öldürmüşse zulümdür ve hatta telafisi olmayan cezalandırılması gereken bir zulümdür.yazınızda bahsettiğininz birçok şey doğru ve bu ülkede yaşayanlar açısından utanç verici.ama mesela "bilhassa 3.nün mazur görülecek tarafı yok" derken 2.sini hafifleten bir neden mi var.çünkü tam da bu bakış açısıyla harekete geçiyor bu ülkenin refleksleri.sanırım türkiyenin ermeni meselesindeki rezil tavrı sizde de farkında olmadığınız bir sarhoşluk oluşturmuş
  2. ''Manyak mı bu adamlar ki gidip sivil Türkleri kessinler?''

    Güzel mantık; peki!

    Manyak mı bu devleti yönetenler, koskoca Dünya Harbi'ne bulaşmışken Ermenileri baskı altına alarak daha da kışkırtıp başlarına daha fazla bela alsınlar?

    Ne kadar tarafsız bir yazı olmasına çalışsanız da, yukarıda belirttiğim bakış açınız ''bok'' gibi olmuş.

    Saygılarımla
  3. Ermeniler manyak mi Turkleri kessinler demissiniz.
    peki Turkler manyak mi durduk yerde ermeni kessinler?

    Yanıtlar


    1. Bu adamların kürt ve türklerden kat kat daha zengin olduğunu düşünürsek bunları kesmek, malını yağmalamak için manyak değil açgözlü olmak yeterlidir.
  4. 2. maddedeli on bin kürdün katledilmesinden daha ağır olan 3. madde de kaç insan katledildi acaba 20 bin 30 bin??

    Yanıtlar


    1. 100.000 Türk vahşice ermeniler tarafından katledildi...
  5. Maalesef tarafsız davranmanız mümkün olmuyor. Tarafsız olmanızda istenmiyor ;kimliğiniz buna müsait değil. Her nekadar sıyrılmaya çalışsanız da yazılarınız içindeki tutarsızlıklarda kendinizi ele veriyorsunuz. Argo sözlerin hem yazılarınızda hem size yapılan yorumlarınızda yer vermemenizi tavsiye ederim. Sizin ciddi boyutta yaptığınız araştırmalara eğitiminize ,etkileyici üslubunuzun değerini yok ediyor. Saygılar...
  6. Ben Vanlıyım ve yıllardır en gerçek şekilde atalarımdan ,büyüklerimden ermeni zulümlerini dinleyerek büyüdüm buna karşın atalarımın iyi niyeti hep varolmuş en basitinden anneannemin anneannesi ermeni bir komşusuna savaşta yardım etmiş neden çünkü türkler herzaman olduğu gibi savaştada Ermenileri dost olarak görmekten vazgeçmemiş en azından yıllarca birlikte yaşadıkları komşularına ihanet etmeyerek bu tavırlarını sürdürmüşler .Ermenilerse refah ve bolluk içinde yaşadıkları çocuklarının en iyi eğitimi aldığı dinlerini özgürce yaşayabildikleri bir ülkeye çeşitli kışkırtmalar sonucu vahşice barbarca ihanet etmekten hiç çekinmemiş...bugün bile kimin kindar olduğunu bir türkün ermenistana gidince gördüğü muameleden açıkça anlıyoruz oysa türkiyede YÜZBİNLERCE ERMENİ belkide daha fazlası yaşamını sürdürmektedir benim bile çevremde 2 tane tanıdığım ermeni arkadaşım var Arkadaşım diyebiliyorum çünkü ben atalarımdan sevgiyi ,mertliği öğrendim

Wednesday, December 21, 2011

Kestik ama Ermeniler de kesti

Saçma sapan propaganda formüllerini tekrarlamadan önce Allah aşkına beş dakika düşün. Akla mantığa sığan bir tarafı var mı?
Bir taraf tam teşekküllü orduya ve bin yıllık muharebe geleneğine sahip. Polisiyle, jandarmasıyla, yasasıyla, mahkemesiyle koskoca devlet teşkilatı elinde. Ayrıca icabında yağma vaadiyle harekete geçirilecek mal-mülkten yoksun büyük bir başıbozuk kitlesi var. Her yerde bire beş, bire altı gibi bir oranla çoğunlukta. En kabadayısı Van vilayetinde Ermeni sayısı bilemedin yüzde otuz.
Öbür taraf büyük çoğunluğu tarımla ve esnaflıkla uğraşan bir azınlık, misillemeye karşı en ufak bir savunmaları yok, silah taşımaları bin yıldan beri kanunen yasak. 1895’te memleketin her yanında köyleri ve işyerleri basılmış, on binlercesi öldürülmüş, gıklarını çıkartamamışlar. Sınırdan eşek sırtında sokulan silahlarla, okulun müstahdem odasında gece vakti toplanan derneklerle direniş örgütlemeye çalışıyorlar.
Manyak mı bu adamlar ki gidip sivil Türkleri kessinler?
Evet silahlanmışlar. 1895’teki gibi koyun gibi boğazlanmamak için direniş teşkilatı kurmuşlar.
Evet şiddet kullanmışlar. Devrimci örgütler dünyanın her yerinde ne yaparsa onu yapmışlar. Erzurum’da valiliğe bomba koymuşlar, birkaç yerde jandarma vurmuşlar, asker ve polisle işbirliği yaptığına inanılan (Türk ve Ermeni) kişileri öldürmüşler. Zeytun ve Sason’da devlet güçlerine karşı yıllarca gerilla mücadelesi vermişler. Devlet gözüyle bakarsan buna haydutluk denir. Öbür yandan bakarsan savunma denir, delikanlılık denir, onur mücadelesi denir. Ama mukatele (karşılıklı katliam) denmez.
1915’ten önce Ermenilerin Türklere toplu kıyım yaptığına dair elle tutulur bir tane iddia yoktur. Ümit Özdağ ve benzerlerinin ortaya saçtığı çarşaf çarşaf hezeyannameleri dikkatle oku. 1915 öncesine dair tek bir söyleyecekleri yoktur.
“Ama dedemi Ermeniler öldürmüş” diyenlerin kastettiği nedir, anlatayım.
Bir: 1915 Nisanından itibaren Ermeniler sürü sürü boğazlanmaya başladığında üç-dört yerde direniş olmuş. En meşhuru Van’dır. Nisan ortasına doğru Van’daki Ermeni toplumunun tüm ileri gelenleri valilik emriyle tutuklanıp öldürülür, köylerdeki Ermenilerin silahları toplanır, Erciş’te bütün Ermeni erkekleri köy meydanınlarına toplanıp boğazlanır. Bunun üzerine Van Ermenileri direnişe geçerler. Bağlar semti ile Varak dağını ele geçirip eski şehri topa tutarlar. Bir ayın sonunda aç kalıp yenilmek üzerelerken Rus ordusu gelir kurtarır. Şebinkarahisar’da kaleyi ele geçirip bir süre savaşırlar, sonunda hepsi ölür. Musa Dağı’nda çoluk çocuk dağa çıkıp kırk gün direnirler. Yarısı ölür, yarısını Fransızlar kurtarır. [Franz Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün romanı bunu anlatır. Muhteşem bir eserdir, ileri geri fikir beyan etmeden önce okumanda fayda vardır.[1]]
İki: 1916’da Ruslar Van’ı ikinci kez ele geçirdiğinde, Rus ordusuna bağlı Ermeni gönüllü alayının kumandanı Antranik Paşa Ozanyan Bitlis ve Hizan’a girer. Bir sene önceki Hizan katliamlarına misilleme olarak sivil Kürtlerden on bin küsur insanı öldürtür. Bunun üzerine Rus divan-ı harbinde yargılanıp rütbeleri sökülür. Ama bir süre sonra göreve iade edilir.
Üç: Rusya’daki ihtilalden sonra Rus ordusu dağılır. Sap gibi ortada kalan Ermeniler işgal altındaki Erzurum’da Antranik Paşa liderliğinde Batı Ermenistan Geçici Hükümetini kurarlar. Mart 1918’de Türk ordusu harekete geçince panik içinde geriye çekilirler. O sırada yollarına çıkan bütün sivil Türkleri toplayıp katlederler. Erzurum, Kars ve Ağrı yöresinde yüzlerce köyü taş üstüne taş kalmamacasına tahrip ederler.
Bilhassa, bu üçüncüsünün mazur görülecek tarafı yoktur. Katliamdır, savaş suçudur. Daha sonra Taşnak Partisi içindeki hesaplaşmalarda şiddetle kınanmış, Antranik ve adamları kendi partidaşları tarafından boka batırılmıştır. [Şiddetle İttihatçı düşmanı olan Ahmet Refik Altınay, İki Kıtal’de 1918 baharında Erzurum’un köylerinde gördüğü felaket manzarasını anlatır. Tüyler ürpertici bir tablodur.] [1923’te Romanya’da yapılan Taşnak Partisi Kongresindeki hesaplaşmaları Doğu Perinçek’in oğlu yayımladı.[2] Konteksti bilince ilginç bir belgedir. Bilmeyince beyinsiz propagandadan başka şeye yaramaz.]
Ama bunları bahane edip “n’apalım karşılıklı kesiştiler” demek için cidden insaf ve vicdan yoksunu olmak gerekir.
Bosna’da Boşnaklar hiç mi Sırp öldürmedi?






[1] Çev. S. N. Kaya, Belge Yay. Alm: Die vierzig Tage des Musa Dagh (1933), İng: Forty Days of Musa Dagh.
[2] Ovanes [Hovhannes] Kaçaznuni, Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok: 1923 Parti Konferansı’na Rapor, Kaynak Yay.

Friday, September 9, 2011

Kırkbin köyün biri

Kızılkilise. Eskiden meşhur bir Ermeni köyü imiş. 1828 Rus harbinden sonra halkı topluca Rusya’ya göçmüş. (Burada kastedilen “Rusya” Rusya’nın aynı yıl İran’dan zaptettiği Erivan vilayetidir.) O devirden geriye bir aile kalmış.

Bir süre sonra Hemşin’in köylerinden göçen Ermeni ve Müslümanlar yerleşmiş. 1890 küsur senesine gelindiğinde köyde 30 hane Müslüman, 35 hane Ermeni nüfus varmış. Coğrafya ansiklopedisi yazarı Peder Eprigyan¹ “buranın Ermenilerinin Müslümanlarla akrabalık ve hısımlık ilişkisi vardır; hatta aralarında öyleleri vardır ki teyze ya da hala ve dayı oğulları Müslümandır” diye hayretini belirtmiş. O devir için çok yaygın bir hal değil; şaraptan dönme sirke keskin olur misali, dönenin kalanla dost kalması enderdir.

Köyün ortasındaki tepenin üzerine 1890’dan az bir süre önce kocaman bir cami yapmışlar. Köyün adına vesile olan kızıl kilisenin temel taşları Eprigyan'ın aktardığı bilgiye göre camiin on adım ötesinde görülmekteymiş. Maamafih Ermeni cemaati de 1865’te Kâhya Sahak’ın himmetiyle (kim olduğuna dair bilgi yok) hayli büyük ve güzel bir kilise yaptırmış. Aşağı mahallede 1828 muhacirlerinden kalma eski bir toprak kilise de varmış ama kullanılmıyormuş.

Eprigyan’dan bu kadar. 1915 tehcirine ait listelerde bu köyden 200 nüfusun sürüldüğü yazılı. Akıbetlerine dair bir şey bulamadım. 1960’ta adını Güzelyayla yapmışlar. Erzurum’un 38 km kuzeydoğusunda, Tortum yolu üzerinde, iddiasız bir yer. Son seçimde Ak Partiye 78, MHP’ye 23, BBP, Hepar ve Saadet’e birer oy çıkmış.

*
1828 muhaceretini pek bilmiyordum, son haftalarda okudukça gözümden perdeler indi. Öyle anlaşılıyor ki, Erzurum, Kars ve Ağrı vilayetlerinin Ermeni nüfusunun büyük bir kısmı, her halükârda yarıdan fazlası, 1828’de Paskieviç’in ordularıyla birlikte apar topar sınırın öbür yanına göçmüş. Hadiseden 60-70 yıl sonra bile o taraflar terkedilmiş, ya da bir zamanlar mamurken şimdi üç beş hane kalmış, ya da göçer Kürt ve Türkmen aşiretlerince işgal edilmiş ex-Ermeni köyleriyle dolu görünüyor. Bu dediğim, 1880-90’lar. Meşhur soykırımdan bir kuşak önce.

Göçün sebebi nereye kadar katliam korkusudur, nereye kadar Ruslar yeni aldıkları Erivan vilayetini iskân etmek için teşvik ettiler, emin değilim. Ama 1915’e bu kadar odaklandıkça, buzdağının esas büyük kısmı sanki gözden kaçırılıyormuş gibi geliyor bana.

--------------
DİPNOT
¹ H. S. Eprigyan, Badgerazart Pnaşxarhig Pararan [Resimli Coğrafya Sözlüğü], iki kalın cilt, Venedik 1902. Hazinedir.

1 yorum:

Bahsettiğiniz, yeni adı "Güzelyayla" olan köyün eski adı da zaten Türkçe imiş "Kızılkilise". Ermeniler kendi köylerine "burada kızıl renkli bir kilise var, o halde adını Kızılkilise koyalım" diyerek "Türkçe" koyacak değiller gibime geliyor.

Kızılkilise köyünün, "Kızılkilise"den de önce bir adı var mı? Yok ise neden Ermeniler köyün adını Türkçe koymuşlar?

Adlarında "kilise", "Rum" vb. sözcükler olan yer adları değiştirilmiş ancak bu adlar zaten Türkçe idi, meselâ Türkbükü'nün eski adı "Rumbükü"dür. Eyvah "Rum" diyor, bu adı değiştirelim diyenler bu yeradının zaten Türkçe olduğunu algılayamamışlar sanırım. Mesela bu örnekte de Rumbükü'nden önce buranın başka bir adı olmalı.

Türkleşme/Türkçeleşme zaten "Rumbükü" dendiğinde olmuş.

"Eski adların iadesi" derken kast edilen nedir? Yukarıdaki örnekler üzerinden gidersek meselâ "Güzelyayla"ya yeniden "Kızılkilise" mi denmeli, yoksa "bu ad Türkçe, bundan öncesi de olmalı" deyip eşeleyerek eski adı mı bulunmalı? Bulunamazsa da Kürtçülerin yaptığı gibi uydurarak (ezelden beri bilinen ad olan Karapınar > 'uydur' > Karepungal gibi) ille de Ermenice/Kürtçe/x'çe (aman Türkçe olmasın da) bir ad mı konmalı?

Eğer en eski adı seçeceksek Ankara < Hattuşaş, Van < Tuşpa mı olacak? Başlama çizgisini neresi olarak belirleyeceğiz? Van Ermenice olduğu için buradan mı başlanılacak yoksa amaç tarihi adlara saygı/yaşatma ise bu kente Tuşpa mı denecek? :) Sonuçta Ermeniler de Urartular Ermenileşince kentin eski adı olan Tuşpa'yı "Van" olarak "değiştirmişler". Tarih tekerrür edip durur...
Yanıtla

Tuesday, September 6, 2011

Pseudo-Avşar problemi

Problem şu: Kadim adı Avşar Köyü olan köy nasıl Rum köyü olur?

İhtimalleri sayalım.

Birinci ihtimal: Eskiden Türk köyü idi. Bilinmeyen bir tarihte Türkler gitti, Rumlar yerleşti. Bu bir kere olmaz. Eşyanın tabiatına aykırı. O köyü Rumlara yedirmezler. Uzun süreden beri (yani tapu ve miras iddiası güdecek kimse kalmamacasına) metruk ise olur belki. Ama o zaman da adı Avşar Köyü kalmaz, yeni isim verilir. Adı hatırlanıyorsa tapusunu da hatırlayan biri çıkar.

İkinci ihtimal: Avşarlar köyü Rumlara kiraladılar. Bu olabilir, mümkün. Araştırmak lazım.

Üçüncü ihtimal: Rumlar Rum değildi, Hıristiyan Türk idi. Hatta belki Avşar Türkü idi. Bence bu da olmaz, kulağa doğal gelmiyor. Avşar vs. sonuçta sırf biyolojik soy adı değil, kültürel bagajı olan bir isim. Hıristiyan Türkler kendilerine bu adı vermiş olamaz.

Dördüncü ihtimal: Rumlar kendilerini korumak maksadıyla kamuflaj yaptılar, köylerine Türkçe isim verdiler. I-ıh, bu da zayıf. Rumların korkacağı kişiler harita üzerinden araştırma yapan kütüphane fareleri değil ki, oranın komşusu olan haydutlar. Kimin Rum kimin Müslim olduğunu bilmezler mi?

Beşinci ihtimal: Aynen Güzel Cumhuriyetimizin yaptığı gibi Osmanlı döneminde de yer isimleri dalga dalga Türkçeleştirildi. Rumun köyüne birileri gelip piyango usulüyle Avşar, Kayı, Kınık, Köseveli, Satıağa, Çukurviran gibi isimler verdi. Resmi işlemlerde bu adların kullanılmasını mecbur kıldı.

Bana öyle geliyor ki doğru cevap beşincisidir. Bütün belirtiler onu gösteriyor, 1450 ile 1460 arası bir tarihte Osmanlı devletinin idaresinde olan topraklardaki bütün köy ve mezralara – Avşar, Gökçeviran, Göynücek, Kızılsaray, Elmacık, Pelitbükü, Doğanoğlu, Hamzalı… gibi – Türkçe standart isimler vermişler. Ta 1550’lere kadar da vergi tahrirleri yapıldıkça, saray haremine alınan cariyelere takma isim verilmesi gibi, bilumum müslim ve gayrımüslim köylerine böyle standartlaştırılmış “vergilendirme isimleri” takılmış.

Birkaç tane mühim belirti var bu tezi doğrulayan.

Bir, 1460 itibariyle Osmanlı devleti sınırları içinde olan yerlerde (mesela Bursa'da, İzmir'de, Edirne'de) bugün Türkçe köy adı oranı %90 civarında. Oysa bunlardan daha eski tarihte Türkleştiği halde 1460’ta Osmanlı egemenliğinde olmayan Erzurum, Malatya, Karaman gibi yerlerde Türkçe yeradı oranı çok daha düşük, Erzurum’da %40 dolayı, Karaman’da da bilemedin %65-70. [Bu oranlar 1960'taki büyük Türkçeleştirme hamlesinden öncesi için geçerli.] Yani bir yerin daha eski veya daha derinlemesine Türkleşmiş olmasıyla o yerin Türkçe yer isimleri oranı arasında örtüşme yok.

İki, Ömer Lütfi Barkan’ın yayımladığı Hüdavendigâr Vilayeti tahrir defterlerinde şöyle bir gariplik göze çarpıyor. 1487 tarihli defterde hemen hemen bütün yer adları Türkçe. 1521 ve özellikle 1573 tarihli defterde ise “Balcılar namı diğer Molivos” cinsinden çift isimler ciddi bir artış gösteriyor. Türkçe adı olan yerlere sonradan Rumca isim verilmesi pek mantıklı görünmediğine göre, 1487’de “unutturulmuş” olan bazı isimlerin sonradan hortladığını düşünmek yanlış olmasa gerek.

Üç, bundan tam emin değilim, ama tahrir defterlerindeki bütün yer adları 15.-16. yüzyıl Türkçesinin özelliklerini ve o dönemin ideolojik kaygılarının izlerini taşıyor gibi. Bunu daha araştırmak gerek, şimdilik sadece bir sezgi.

Bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz?

Bir: Anadolu’da bir yerde Kayı, Kınık, Eymir, Avşar, Çepni, Yüreğir, İğdir gibi buram buram Ortaasya kokan isimler görürsen hemen heyecanlanma. Dur, sakin ol, araştır. Defterdarlık kaleminde 9-5 çalışan bir memurun kafadan attığı isimler olabilir bunlar. Yirminci yüzyılda kesin öyledir, ama Fatih zamanında öyle olmaz diye bir şey yok.

İki: Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir. Bunu da asla aklından çıkarma.

Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari.

11 yorum:

  1. "Ataları Ortaasyadan gelmişmiş. Güleyim bari."

    Bence gülmeyin. Başka bir yazıda da belirtmiştim ben de Türk'üm ve atalarım orta asyadan gelmedi, Kafkasyadan geldi özbeöz Kumuk Türkü'yüm. Bizler de aslen Çerkez ya da İslavdık da Hacı Hüseyin Ağalar bizi de sopayla mı Türk etti? Şu "orta asya masalı"ndan ilk uyanması gerekenler sizi gibi düşünenler bence Sevan Bey. Türklerin anayurdu orta asya falan değildir. Ortaokul kitablarından kafamızı kaldırmamız gerek.
    Yanıtla
  2. Adsız, böyle sofistike yorumlar yazınca bence anonim kalmamak, isim vermek daha doğru.

    Ayrıca buradan cevap yazmak zahmetli. Cevap isterseniz bana mail yazın daha kolay olur.

    Teşekkğrler
    Yanıtla
  3. Allah aşkına Türkiye'deki Türklerin kaçı Kumuk kökenli? Türkiye'de Kumuklar ya da Kumuk kökeni taşıyanlar küçük bir azınlıktan başka bir şey değildir. Bu Türkiye'deki Kırım Tatar azınlığından birinin "ben Orta Asya kökenli değilim, Kırım kökenliyim, öyleyse Türkiye'deki bütün Türkler Kırım kökenlidir" demesi gibidir ve tamamen absürttür. Gerçek olan şu ki, Anadolu'ya Türkçeyi getirenler 11. yüzyılda Selçuklu ailesiyle beraber bugünkü Kazakistan topraklarından çıkıp birkaç onyıl içerisinde o zamana kadar tamamen Türki olmayan halkların yaşadığı bugünkü Türkmenistan (ki o sırada tamamen İrani halkların yaşadığı bir bölgeydi), bugünkü İran, bugünkü Azeri toprakları (orada da hiç Türki halk yoktu), kuzey Arap toprakları ve Anadolu'yu (Anadolu'da da aynı şekilde Türki halk yoktu, ciddiye bile alınmayacak kadar az sayıdaki Türki paralı askerleri saymıyorum) işgal eden hakiki Oğuz/Türkmenlerdi. Yani Anadolu'ya Türki göçü doğrudan bugünkü Kazakistan topraklarından yani Orta Asya'nın kalbinden oldu. Biraz tarih okusaydın bunları bilirdin.
    Yanıtla
  4. Anadoluda insan topluluklarının kökenine dair söylenen her, ama HER sözün yalan olma ihtimali, doğru olma ihtimalinden daha yüksektir.

    Bu cümleyi neon ışıklarıyla yazsanız daha iyi olurdu.
    Yanıtla
  5. Bu arada, tarihte bir pseudo-Avarlar vardı, şimdi buna bir de pseudo-Avşarlar eklendi.
    Yanıtla
  6. Sevan Bey nasilsiniz? Son zamanlarda genetige merak sardim. En son analizleri takip ediyorum ve anladigim kadari ile:

    -Kazaklar %50 Dogu Asyali (Sibiryali)
    -Ozbekler %35 Dogu Asyali
    -Turkmenler (Turkmenistan) %15 Dogu Asyali
    -Osmanli Turkleri (biz) yaklasik %6-7 Dogu Asyaliyiz.

    Garip olan sey su: Ermeniler, Suryaniler, Rumlar % 0 Dogu Asyali. Bir sekilde biz onlara hic gen verememisiz ya da soyle demeli, damla Turk kani gecen Rum, Ermeni Turklesmis. Turklesme sadece Islamlasma ile olmamis bir genetik transfer var.

    Kavrayabildigim kadari ile Orta Asya'dan goc hikaye degil. Ama bu gocun geldigi yer Altay Daglari degil, dupeduz Iran, Horasan ve Turkmenistan. Beyaz irk ile eski Turklerin karismasi Anadolu'dan cok daha once Iran'da olmus olmali. Benim anladigim ciddi bir gocun yasandigi ama tam yuzdenin bulunmasinin zor oldugu yonunde. Eger "Turk" demek Kazak demek ise pek Turk degiliz (kaba hesap 6/50=1/8). Turk demek Selcuklu ya da Turkmen demek ise ciddi oranda Turkuz (6/15=%40).

    Bir de size ozel bir bilgi: Sizin yer adlari haritanizdaki 1480'lerde Turkce isimli olan bolgeler Dogu Asya genlerinin en cok oldugu yerler. En fazla oranlar Adana-Cukurova, Aydin, Ic Anadolu civarlarinda. Balkan Turkleri de Turkiye ortalamasinin uzerinde Dogu Asyali (ornek Selanikli iki kisinin ortalamalari). Guney Yunanistan, Kuzeydogu Anadolu taraflari Turkiye ortalamasinin ucte biri oraninda Dogu Asyali.

    Kurtler'de ve Iranlilar'da da ciddi Dogu Asyali oranlar mevcut ancak Turkiye Turklerinden cok daha az.

    Benim tarih ve genetige bakarak anladigim sudur: Fetret Devri'nden baslayarak Fatih Donemi'ne kadar Anadolu Orta Asya'dan ciddi goc almaya devam etti ve bu gocler esas itibari ile sizin haritanin Turkce isim yogunluklu bolumune oldu. Bu yuzden bu isimlerin burokrasi elinde degismis olmaktan ziyade gercek olma ihtimali yuksek. Cunki Aydin'da, Cukurova'daki Dogu Asya gen oranlari %12-13'lere neredeyse Turkmenistan'a esit oranlara cikiyor.

    Ancak Safavilerin ortaya cikmasi ile birlikte birkac sey birlikte gerceklesmis olabilir:

    1. Dogu Anadolu'da Alevi kalmis Turkler Anadolu'yu terkettiler.

    2. Bu Alevi Turkler bolgeden ayrilsa da isimlerini biraktilar

    3. Bu bolgelerin Sunni ve daha az Orta Asyali daha cok Anadolulu (Muslumanlasmis Turkce konusan) Sunni Turk sakinleri bolgede yasamaya devam ettiler

    Kilit nokta Fatih donemindeki Alevi yerlesimlerinin dokumu olur. Ege, Akdeniz, Ic Anadolu, Karadeniz ve Balkanlar'dan Safavilere cok gocen olduguna ihtimal vermiyorum. Bu bolgeler genetik olarak Turkmenistan'in yarisi veya fazlasi kadar Dogu Asyali.

    Bugunki Kurt cografyasi ile eski Ermeni cografyasindan ne kadar Alevi gitti? Kilit budur diye dusunuyorum. Avsar ismi bu sekilde kalmis olabilecek yerlerin cok oldugunu tahmin ediyorum. Yoksa sizin Fatih donemindeki Turk isimleri haritasi ile bugunki Dogu Asyali genetik rakamlari arasinda muazzam bir korrelasyon var. Turklesme sadece bir ideolojik aygit eli ile olmusa benzemiyor. Sevgi ve selamlarimla.
    Yanıtla
  7. ataların kafkasyadan gelmiş ise Türk değilsin demek zira genetiksel (bütün genetik araştırmaları bunu destekler) ve kültürel ve de ırksal olarak kafkas halkları Türk değildir bir noktada zorunlu olarak Türkçeye geçmiş olabilir (çocukken kaçırma+devşirme ya da ırza geçilme ya da köylerinin türklerce fethedilmesi) ama türk değildir aynı ki anadilleri fransızca olan Bantular fransız değildir
    Yanıtla
  8. Yukarıdaki uzun yorumu yazan Adsız'a cevap:

    En güncel genetik verilere göre, ortalama olarak Türkler (her zamanki gibi, Türk derken Osmanlı Türklerini yani bizi kastediyorum) %5, Özbekler %40, Kırgızlar neredeyse %70, Uygurlar %50, Türkmenler %18, Kazaklar ve Azeriler ise çok az araştırılmakla beraber sırasıyla %60 ve %6 civarlarında Doğu Avrasyalı (=Mongoloid) gibi gözüküyorlar. Tabii bu araştırmalar henüz çok erken bir safhada ve önümüzdeki yıllarda artan araştırmalarla birlikte bu konularda çok daha ayrıntılı ve doyurucu bilgilere ulaşmamız muhtemel gözüküyor.

    Türklerin Anadolu ve Balkanlar'daki bölgelere göre Doğu Avrasya ortalamaları henüz bilinmiyor, dolayısıyla bu konuda söylediklerin atmasyon ya da son derecede yetersiz miktarda veriye dayanan şeyler olmalı. Örneğin iki Selanik Türkünden tüm Balkan Türkleriyle ilgili genellemeye varman çok bilim dışı. Bu arada, genetik sonuçlarını gördüğüm birkaç Balkan Türkünün Doğu Avrasya miktarı Türk ortalamasının altındaydı.

    Senin Anadolu'ya Türki göçünün kaynağı olarak gösterdiğin bugünkü İran, Horasan ve Türkmenistan toprakları Selçuklu zamanına kadar Türki halkların neredeyse hiç bulunmadığı ve neredeyse sadece İrani halkların yaşadığı coğrafyalardı (bugünkü İran topraklarının güneybatısındaki Arap bölgesi önemli bir istisna). Zaten Anadolu'ya Türki göçü tarihi kaynaklardan çok iyi biliyoruz ki bugünkü Kazakistan topraklarından oldu ve bugünkü Türkmenistan ve Azeri topraklarına olan Türki göçüyle aynı zamanda, Selçuklu devrinde ve aynı göç dalgası neticesinde oldu. Dolayısıyla Selçuklu dönemindeki Anadolu'ya ulaşan Türkmenleri genetik olarak en iyi temsil eden modern halk Kazaklar olmalı. İleride yapılacak olan antik DNA testleri bu konuyu daha da aydınlatabilir. Selçuklu sonrasında Anadolu'ya Türki göçünün hala devam ettiğine dair elimizde elle tutulur tarihi bir veri yok. Selçuklu döneminde bile sürekli değil, bayağı kesikli bir göç hareketi var gibi gözüküyor.

    Sadece Doğu Avrasya komponentlerine bakarak Türki kökenini hesaplamak bilim dışıdır. Bu tür şeyler ancak tüm komponentleri hesaba katarak ve komşu halklarla da karşılaştırma yaparak yani çok boyutlu işlemlerle hesaplanabilir. Mesela, Türkler Doğu Avrasya dışındaki genetik komponentlerinde - ki Türklerin ortalama genetik komponent dağılımının %95'ini oluşturuyorlar - hep en çok komşularına yakınlar ve bulundukları coğrafyanın genetiğiyle tam bir uyum içindeler. Bu da ezici oranla, daha açık söylersem, tamamına yakınının Anadolu ve Balkanlar'ın Türki göçü öncesi yerlilerine dayandıklarına işaret ediyor.

    Anadolu'da ve daha sonra Balkanlar'da olan şey tek yönlü gen akışıdır. Müslüman ve Türki dil konuşan işgalcilere işgale uğrayan Gayrimüslim Anadolu ve Balkan yerlilerinden tek yönlü bir gen akışıdır söz konusu olan. Tersi yönde (Müslümandan Gayrimüslime doğru) gen akışı siyasi, tarihi ve kültürel/dini şartlar sonucunda neredeyse hiç olmamıştır. Sonuçta ortaya nesiller boyunca süren İslam'a geçişler ve karışmalar sonucu genetik olarak bayağı yerlileşmiş olan milyonlarca insandan müteşekkil Türkçe konuşan Müslüman bir nüfus çıkmıştır. Bütün bunlar neden bugünkü Yunan ve Ermenilerde hemen hemen hiç Türki kökeni yokken Türklerin atalarının büyük çoğunlukluğunun Rum veya Ermeni olduğunu açıklıyor.
    Yanıtla
  9. Ben biraz rumum, biraz ermeni, ..hititli, ..frig, ..urart, biraz arap, biraz iyon, biraz ...., lakin anadolu ve komşu coğrafyada ne kadar insan varsa , ben hepsinden birazım... hataları, ihtirasları, sakarlıkları, cahillikleri , erdemleri, kötülükleri, insanı insan yapan bütün özelliklere haiz bir insan..
    Yanıtla

Thursday, August 25, 2011

Ne demişim?


Milliyetçiliğin her çeşidinin boktan olduğunan inanan biriyim. Kürt milliyetçiliği dahil.

İnsanlar neden illa ki “benim dilimi konuşsun, isterse çapulcu olsun” sıfatında birilerinin yönettiği bir ülkede yaşamak ister, bundan ne zevk alır, bir gün bile anlamış değilim. Amerikan üniversitesine pekala gidiyorsun, Singapur şirketine çalışıyorsun, Japon hastanesine yatıyorsun, İngiliz kitabı okumayı seviyorsun, Arjantinli sevgili tutuyorsun. Neden yaşadığın ülkenin tarım orman ve hayvancılık bakanlığı seninle aynı dili konuşmaktan başka hayatta bir artısı olmayan öküzlerin elinde diye mutlu olasın, vallahi anlamaktan acizim. Avusturyalı daha iyi yapıyorsa ver o yapsın, sana ne?

Yani Kürtlerin bağımsızlığı fikrine en ufak bir sempatim yok. Ona bakarsan Türklerin bağımsızlığı fikrine de sempatim yok. 1919’da burasını bir müddet İngilizler yönetseydi bugün bin kat daha iyi bir yerde yaşıyor olurduk, şüpheniz olmasın.

*
Ha Kürtlere nerede sempatim var söyleyeyim.

Birileri eline sopayı almış yüz senedir memleketi sıra dayağından geçirmiş. Habire adamlara kimlik üzerinden hakaret ediyor, bizim atalarımız Ortaasyadan geldi size kodu, siz zaten adam sayılmazsınız, diliniz yok, kültürünüz yok, tarihiniz yok, ne mutlu yüce ırkımızdan olana, ya seversin ya terkedersin, sus hizaya gel eşek herif o dili konuşma diye girişiyor.

Şimdi, asgari onur sahibi olan bir insan böyle şeye tahammül edemez. Normal olarak hayatta kimlikle mimlikle işi olmayacak biri de olsa hakaret karşısında o kimliğin onurunu sonuna kadar dik tutmak ister. O lafları da Allahın izniyle o heriflere yedirir. Doğrusu budur. Bunu yapıyorsa alkışlanır. Yapmıyorsa “demek ki haketmişin” derler.

Derdimiz Kürtlere bağımsızlık yahut özerklik yahut demokratik bilmemne değil, hayır. Maksat o hakaretleri sahibine yedirmek. Kürtlere – ve Ermenilere, Japonlara, Türklere vs. – hakaret edemeyecekleri bir ambiyansı yaratmak. Yani derdimiz Türkiye meselesi, Kürtiye değil. Yoksa bana ne Kürdistandan? İki yılda bir kere Diyarbakır’a gideceksem ha pasaportla gitmişim ha pasaportsuz, ne fark eder?

*
Önceki yazıda başka şey anlatmışım ama, Allah için bir kişi anladı mı bilmem.

Bırak Kürtler haklı mı haksız mı davasını, yazı onunla ilgili değil. Bir gözlem yapıyor. Diyor ki dünyada ufak ulus milliyetçiliği azmıştır. Bir milletin öbür milleti kafasına göre yönetebildiği devir kapanmıştır. Koca Sovyetler Birliği yapamadı, Yugoslavya yapamadı, Saddam Hüseyin yapamadı, Etiyopya bile yapamadı. Hani nüfusu bir-iki milyon olur, ya da Tibetliler gibi kendi yurtlarında azınlığa düşmüş olurlar, belki. Ama on küsur milyonluk, coğrafi bütünlüğe sahip dünya yüzünde başka örnek var mı? Yok. Hepsi bu kadar. Hayal kurmanın alemi yok. Ya Türkiye aklını başına toplayıp Kürtleri memnun edecek bir çözüm bulacak. Ya da bugün olmazsa yarın, acı hakikatle yüzyüze gelecek. Başka ihtimal bulunmuyor.

Bundan 150 sene önce biri dese ki Bulgaristan, Arnavutluk yarın öbür gün kopar, herhalde saçmalıyor derlerdi. Sonuç ne oldu, sen ona bak.

Hem gaz ver, gaz ver, nereye kadar? Türkiya büyük ülkedir, çok çok çok büyük ülkedir, sıfır sorun padişahıdır, Somalinin hamisidir, peki, ama gazla bu iş bir yere kadar yürür. Sonra patlar.

*
Sonra yazı hiç tahmin etmediğiniz iki argümanla devam ediyor.

Bir, zannettiğinizin aksine vakit Türklerden değil Kürtlerden yana. Cumhuriyetin ilk devrinde oraları bugünkü kadar Kürdistan değildi. Mardin’e Kürtleri sokmazlardı. Siirt’te, Urfa’da, Adıyaman’da kimse Kürtçe konuşmazdı. Şimdi git bak ne oldu. Van’ı saymazsan Türk kalmadı. Süryani kalmadı. Araplar sindi, kayboldu. Zazalar araziye intibak etti. Kürt nüfus deli gibi arttı. Ve Batıdan göründüğü gibi hiç değil, özgüvenleri geldi, Kürtlükleri keskinleşti. İyi mi oldu kötü mü oldu demiyorum. 35 yıldır memleketi bucak bucak gezen ve bölgenin tarihini iyi bilen biri olarak, gördüğümü söylüyorum.

İki, sopa yöntemi ters tepti. Haklıydı, haksızdı, ama insancıklar yazık filan demiyorum bakın. Onlar ayrı mevzu, sırasıyla ona da geliriz. Buz gibi bir tespit: adamları vurdukça, dövdükçe, hapiste bilmem nerelerine cop soktukça tırsmadılar; daha bilendiler. İtiraf edeyim, direnmeleri hoşuma gidiyor. Bana da yapsalar inşallah ben de bilenirdim. Ama hoşuma gitse de gitmese de olgu bu. Fakt yani. 76’da, 80’de oralara giderdim, o zamanki haleti ruhiye ne, bugünkü haleti ruhiye ne. Arada uçurumlar var, ve korkma, sinme, tevekkül etme yönünde değil, zalimi hor görme yönünde. Galip geleceklerine inanmışlar. Daha bundan öte başa çıkamazsın. Yenildiğini kabul edeceksin. Bitti. Değiştir plağı. Hepsinin sorumlusu Ergenekon’du de, beş tane aptal paşayı içeri at, yeni sayfa aç.

*
Ha bundan ne sonuç çıkarmışım? Yaşasın halkların bilmemnesi mi demişim, zafer narası mı atmışım? Hayır. Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması lazım demişim. Hatta o yetmez, Kuzey Irak’la Suriye de Türkiye’nin yörüngesine girse ne iyi olur diye üstü kapalı niyet belirtmişim. (Evet, merak ettinizse söyleyeyim, Ermenistan da girse ben şahsen sevinirim.)

Ama bunun için ne lazım? Bir dar, bir de geniş açılı lens lazım.

Dar olanı şu: Dünyada biri büyük biri küçük iki milletin başarıyla bir arada tutunabildiği örnekler nereler? Saymışız, Büyük Britanya var, İspanya var, iyi kötü Kanada var. Türkiye’nin önündeki örnekler budur. Aşağı yukarı bunlardan birine benzeyen, yahut o minval üzerine yeni bir şeyler kotaran bir model buldun buldun. Yoksa unut Hakkari’yi. Amerikayı baştan keşfedecek değiliz. Model budur, çözüm de şayet bulunacaksa orada bulunacaktır.

Geniş olanı da şu: Türklerin o allahın cezası millet-i hakime kibrini kırmadıkça çözüm mözüm olmaz. Kürt kardeşim yerine aynı rahatlıkla Kürt ağabeyim diyebildiğin gün, sünnetsiz Ermeni dölünün de bu milletin mukadderatında omzu ve ağzı kalabalık yeniçeri kadar hakkı olduğu fikrini içine sindirebildiğin gün bir önceki paragrafta sözü edilen çözümleri adam gibi masaya koyup tartışabilirsin. Yoksa konuşalım diye ağzını her açtığında karşındaki sadece hakaret duyar; açılımın da ayağına dolanır; vermeye tenezzül ettiğin haklar da, verdiğin gün solar, kurur, dökülür.

İşte buyurun, çözüm perspektifi. Bana sorarsanız gayet vatanperver, yapıcı, iyimserimsi bir perspektiftir. Ama yok öyle değil deseniz de üzülmem. Yeter ki adam ne demiş diye merak edin, kırk senelik bayat şablonlarla sayfamı doldurmayın.

Mersi.