Saturday, August 3, 2019

Hintavrupa köyleri

İngiltere yer adlarının yaklaşık yarısı Angosaksonca, özellikle doğu kıyılarına yakın epey bir bölümü Norse yani Viking dilindedir. Kalanların bir kısmı adanın eski yerli halkı olan Brit (Gal) dillerinde, az bir bölümü de Roma egemenliği çağından miras Latincedir. Ayrıca 1066’daki Norman fethinden sonra verilmiş Fransızca adlar bulunur. MS 400-800 yıllarında adadan Latince bilgisi tamamen silindiğinden, Latince adlar ağır deformasyona uğrayıp neredeyse tanınmaz hale gelmiştir. Buna karşılık Fransızca adlar seçkin sınıf kültürüne ait olduğundan çoğunlukla orijinal yazım ve telaffuzlarını korurlar.
Anglosaksonca ile Norse dili birbiriyle akraba Germen dilleridir, fakat aralarında telaffuz ve kelime hazinesi açılarından ciddi farklar vardır. Örneğin “köy” anlamına gelen sözcük Anglosaksonca wîk, Eski Norse dilinin Dan lehçesinde by şeklini alır. İkisi aynı sözcüğün farklı sesletimleridir. İlki İngiliz ağzında sonseste sızıcılaşarak wikh halini almıştır; yer adlarında genellikle +wich yazılır: Greenwich, Norwich, Sandwich, Bromwich, Ipswich vb. İkincisi +bie veya +by şeklinde görülür: Grimsby, Derby, Rugby, Corby, Lockerbie vb. Bu yer adlarının haritasını çıkararak Ortaçağdaki Viking yayılım alanını belirlemek mümkündür.

Her iki sözcük Latince vîcus (/uikus/) ile aynı Hintavrupa köküne aittir. Sözcük esasen “klan, kabile” ve “kabile yerleşimi” anlamındadır. Türkçe tam karşılığı sanırım oba olur. Klasik devir Latincesinde “mahalle” daha doğrusu “kentte bir klan veya hanedanın egemen olduğu bölme” anlamını kazanmıştır. Fransızca voisin “komşu” ve İngilizce vicinity “komşu konutlardan oluşan yerleşim alanı, mahalle” bu Latince sözcükten türemiştir. Latince villa arkaik dilde yazılı örnekleri olan vîc-sla biçiminden evrilmiştir, “bir hane ile taallukatından oluşan yapı kompleksi, çiftlik, mezra” demektir. Zamanla “köy” anlamını da kazanmıştır. Bkz. İng/Fr village “köylük yer, köy”.  
Yunancada /w/ sesi, MÖ 8.-7. yüzyıllarda eriyip kaybolurken, izleyen sesliyi /o/ya dönüştürür. Bu yüzden arkaik weikos sözcüğü klasik dilde oîkos biçimini alır. Esasen “bir klan veya aşiretin yerleşimi” demek iken “aile evi, hane” anlamını kazanmıştır. Oiko-nomía “hane yönetimi” demektir, Fransızca üzerinden dilimize ekonomi olarak gelmiştir. Modern Helencede oiko-génia “aile”, par-oikía “bir yerel kiliseye bağlı cemaat, mahalle” demektir.
Sanskritçe viś “hane, konak” aynı sözcüktür, zira final /k/ sesi Hintçede daima ś, Eski İrancada daima s şeklini alır. Viś-páti “hane reisi” Hintçede halen “muhtar” anlamında kullanılır diyorlar.

Friday, August 2, 2019

Frizlerden frizbiye

Almanya ile Hollanda’nın Kuzey Denizi kıyısında Friesland diye bir ülke vardır, bilir misiniz? Halkı Fris/Fries dili konuşur; daha doğrusu konuşurdu, şimdi bilen bir avuç insan kalmış. Aşağı Almancanın bir çeşididir, yapı itibariyle Eski Anglosaksoncaya en yakın dil olduğu söylenir. Bin yıl önce merak edip bir iki gün etüt etmiştim. Sonra 1982’de Manhattan’da 124. Sokaktaki evi paylaştığımız gazeteci arkadaşımız Jane Halsema’nın dedelerinin (soyadından anlaşılacağı üzere) Frieslandlı olduğunu öğrenip birkaç gün onun geyiğini yaptık.
Saterfriesisch: Die Wänt strookede dät Wucht uum ju Keeuwe un oapede hier ap do Sooken.
Nordfriesisch (Mooringer Dialekt): Di dreng aide dåt foomen am dåt kan än mäket har aw da siike.
Westfriesisch: De jonge streake it famke om it kin en tute har op ’e wangen.
Niederdeutsch: De Jong strakel de Deern üm't Kinn un küss ehr up de Wangen.
Frisbie tipik bir Nors köy adı, yani Vikinglerin 9. yüzyılda İngiltere’yi istila ettikten sonra kurduğu ya da adlandırdığı köylerden. Britanya adalarında +bie veya +by ile biten yer adlarının hepsi öyledir. Adın anlamı “Fris köyü”. Leicestershire ilinde (yani Frisland’ın tam karşı yakasında) böyle bir köy varmış; şimdi yeri dahi unutulmuş. Köyün adını taşıyan bir aile 11. yüzyıldan beri İngiliz tapu kayıtlarında görülüyor. 1619 yılında ailenin bir üyesi Virginia kolonisine göçmüş, orada mezhep meselesinden başı sıkışınca Connecticut eyaletine taşınıp Branford kasabasına yerleşmiş, mebzul miktarda evlat sahibi olmuş. 1940’lara gelindiğinde Brandford’da çok sayıda Frisbie soyadlı aile ve bir adet Frisbie Pastanesi görülüyor.
Frisbie Pastanesinin tepsi çörekleri komşu New Haven kasabasındaki Yale Üniversitesinin öğrencileri arasında popülermiş diye anlatılıyor. Tepsi uçurma oyunu orada keşfedilmiş ya da geliştirilmiş olmalı. Fred Morrison adlı biri olayı ticari bir ürüne çevirmeyi akıl etmiş. Tasarladığı uçan tepsiyi 1957’de Kaliforniya’da Wham-o adlı şirkete satmış. Frisbee oyununu Amerikan gençliğinin alameti farikasına dönüştüren bu şirket.
Bizde 2000 yılından eski kaydını bulamadım. Ama 1970’lerde Schweppes’in frizbi hediye ettiğini söylüyorlar, ki hayal meyal hatırlıyorum galiba. Frisbee yerine frizbi yazımının tercih edilmesi, Türkçeye 1980-85’ten önce girmiş olduğunun işaretidir. O tarihten sonra gelse muhtemelen İngilizce yazım benimsenmiş olurdu.   

Friday, July 26, 2019

Türkçe yer adları dökümü


20. yüzyıl başları itibariyle kayıtlı olan 40.521 yer adımızdan 30.000 kadarı Türkçe. Yani Türkçe anlamlı kelimelerden veya Türkçede cari olan kişi ve soy adlarından türetilmiş. Türkçe anlamı kuşkulu olan isimleri sayıma katmadım, ya da hiç risk almadan "Türkçe" diye işaretledim. Tüm yer adları (devlet salnameleri, erkanı harbiye haritaları ve dahiliye vekaleti listeleri gibi) resmi kaynaklardan alınmıştır.
Haritada bu adların illere göre yoğunluğunu görüyoruz. Türkçe adların %75'ten fazla olduğu iller koyu renk gösterildi. En yükseği %99'la Çorum ve Kırıkkale. En düşükleri %2 ile Mardin ve %7 ile Batman.
Harita size tuhaf gelmiyor mu? Türkler bu ülkeyi hangi taraftan fethetmişti sahi?


Şekil 1: Türkçe yer adları %75+
Şekil 2: Türkçe yer adları %85-75-40

DÖKÜM
y. 1900 yer adı

Yun

Erm

Kr
Gürc-Laz
Ar-Sür

Türkçe

oran 
Kırıkkale 199 1 198       99
Çorum 765 5 1 3 756       99
Karabük 275 5 270       98
Eskişehir 406 8 398       98
Yozgat 645 1 11 3 630       98
Kütahya 638 16 622       97
Sakarya 574 11 3 1 559       97
Bilecik 265 5 2 258       97
Uşak 260 7 253       97
Bolu 526 16 510       97
Manisa 783 25 758       97
Afyon 493 16 477       97
Çankırı 397 14 1 382       96
Düzce 241 7 2 1 231       96
Yalova 56 2 54       96
Samsun 912 30 7 1 874       96
Zonguldak 333 14 1 318       95
Adana 583 6 15 1 5 556       95
Kocaeli 429 10 7 4 408       95
Denizli 445 23 2 420       94
Sinop 479 29 450       94
Burdur 214 13 201       94
Ankara 950 14 1 50 885       93
Çanakkale 607 46 561       92
Bartın 255 20 235       92
Edirne 279 22 257       92
Balıkesir 933 74 859       92
Amasya 386 25 6 355       92
Aydın 504 41 463       92
Tekirdağ 295 25 270       92
Mersin 552 38 9 505       91
Kırşehir 278 2 22 254       91
Nevşehir 183 16 167       91
Osmaniye 157 3 9 2 143       91
Ordu 480 42 5 433       90
Bursa 676 69 3 604       89
İzmir 748 85 1 662       89
Konya 852 63 2 38 749       88
Antalya 736 89 4 1 642       87
Kayseri 540 46 22 1 471       87
Kırklareli 206 27 179       87
Giresun 555 56 22 477       86
İstanbul 430 62 368       86
Aksaray 206 13 17 176       85
Muğla 501 76 425       85
Kastamonu 1169 175 2 1 991       85
Kahramanmaraş 512 13 27 32 8 432       84
Niğde 163 27 136       83
Sivas 1309 32 141 45 1091       83
Isparta 230 44 186       81
Tokat 690 115 40 535       78
Gaziantep 485 4 12 46 53 370       76
Kilis 147 2 2 21 10 112       76
Karaman 173 40 2 131       76
Hatay 423 13 6 1 87 316       75
Malatya 591 6 34 105 6 440       74
Iğdır 183 43 10 130       71
Gümüşhane 361 54 64 2 241       67
Adıyaman 552 3 45 128 32 344       62
Şanlıurfa 1056 17 236 145 658       62
Kars 389 3 145 21 6 214       55
Elazığ 649 162 158 3 326       50
Bingöl 379 132 58 189       50
Erzincan 606 1 275 30 300       50
Ardahan 256 37 5 89 125       49
Tunceli 503 197 78 228       45
Erzurum 1136 529 91 15 501       44
Diyarbakır 1091 121 503 32 435       40
Bayburt 180 2 111 3 64       36
Ağrı 595 101 296 198       33
Siirt 375 70 163 22 120       32
Rize 446 171 40 111 124       28
Trabzon 650 457 11 6 176       27
Şırnak 286 11 178 31 66       23
Van 808 1 437 186 184       23
Artvin 495 3 58 327 107       22
Muş 424 166 167 91       21
Bitlis 567 392 81 94       17
Hakkari 348 23 249 34 42       12
Batman 348 99 187 36 26         7
Mardin 719 7 571 128 13         2

Tuesday, July 23, 2019

Ay adları nereden gelir

Antik Yunan takviminde tıpkı hicri takvim gibi gerçek aya dayalı on iki ay kullanılırdı. Ancak ay yılı ile güneş yılı arasındaki farkı gidermek için üç veya dört yılda bir on üçüncü ay eklenirdi. [On üçüncü ayın uğursuz sayılması gayet rasyonel bir sebebe dayanır. Düzenli yıldönümü olmayan, dolayısıyla her yıl törenle kutsanamayan bir eylem yeterince uğurlu olamaz.]
İskender fethinden sonra kurulan krallıklarda daha rafine bir sistem olan Babil takvimi benimsendi. Ayların gerçek ayla irtibatı kesildi, dört yılda bir bir günlük ayarlama yapıldı. Ay isimleri Babil'den alındı. İskender fethini sıfır yılı kabul eden bu takvime İskender Takvimi adı verildi. MÖ 268 yılında yeni takvimi Mısır'da yasalaştıran kararname günümüze gelmiştir.
Roma Cumhuriyeti’nde İskender Takvimi MÖ 2. yüzyıldan itibaren kullanıldı, Julius Caesar zamanında (MÖ 50 civarı) ıslah edilerek yasalaştırıldı. Babil aylarına Latince adlar verildi. Daha doğrusu ilk dört aya (Martius, Aprilius, Maius, Iunius), yortusu o aya denk gelen Latin tanrılarının adı verildi. Sonraki iki aya (Iulius ve Augustus) tanrılaştırılan siyasi reislerin adı uygun bulundu. Sonraki dört ay belki ileride lazım olur diyerek boş bırakıldı (Septembrius, Octobrius, Novembrius, Decembrius – yani Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu, Onuncu). Kısa süre sonra yılbaşı Marttan Ocağa çekildiğinde, ilk iki ay olan son iki aya da yine yortu/tanrı adları yakıştırıldı (Ianuarius, Februarius).
İmparatorluğun Suriye ve Mısır eyaletlerinde yılbaşı Martta kaldı. İlk altı ayın Latince adları benimsendi, sonraki altı ayın Babil kökenli eski adları korundu. Daha sonra bilmediğim bir nedenle Iunius yerine yeni ve kökeni belirsiz bir isim olan Xazîran tercih edildi. İkinci ay olan April için de, popüler bir yortu adı olarak korunan eski ay adı Nisan bazen kullanıldı. Sadece Yahudiler Latin adlarını kullanmayı kesinlikle reddederek eski Babil ay adlarını korudular.
İslam fethinden sonra Araplar, Hicri Arap takviminin yanısıra, tarım ve vergilendirme işleri için elzem olan şemsi takvim için Suriye ve Mısır'dan aldıkları ay adlarını benimsediler. [İran ve Irak’ta ise bunlar değil, eski İran'ın şemsi ay adları kullanıldı.]

Türkçe şemsi takvimin ay adları Arapçadan alınmıştır. Sadece Birinci-İkinci Teşrin ve Birinci-İkinci Kânun aylarının adı, 10 Ocak 1945'te çıkarılan yasayla Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak düzeltildi.

Tuesday, July 2, 2019

Hintavrupa yenilendi


Umut Akkoç ile 2013’te Linz’te kısaca tanışmıştım. Frankfurt’ta olan Mesut Asmên Keskin’le birlikte Zazaca Etimoloji Sözlüğü üzerinde çalışıyorlardı. Bir iki konuda fikrimi sordular, yardımcı olmaya çalıştım.
İki yıl kadar önce Umut Nişanyan Sözlük’te Hintavrupa Anadilindeki etymonlarla ilgili bazı hatalar gördüğünü, düzeltmek istediğini yazdı. Buyur dedim. İki haftada biter dediğimiz iş iki yıla yayıldı. Umut dönem dönem manik bir yoğunlukla çalıştı; bazı günler onu aşkın mail attı. Sonuçta sözlükte yer alan 1687 adet Hintavrupaca örnek ince süzgeçten geçirildi. En önemli kalem olarak gırtlaksıllar (laryngaller) teorisi doğrutusunda nihai köklerin yazımı düzeltildi. Yanısıra Mayrhofer (Etymologisches Wörterbuch des Altindoarischen, Heidelberg 1986-2001) doğrultusunda İrani ve Hindi kaynaklarda epey düzeltme yapıldı. Don Ringe’nin Proto-Germenceye ilişkin çalışmasından (From Proto Indo European to Proto Germanic, Oxford UP 2006) istifade edildi.
Ekteki tabloyu Umut üç hafta önce göndermişti. Geçen hafta hazır Tavit’i adada yakalamışken tabloyu server’a aktarma işini ona yıktım. Dün gece itibariyle 1600 küsur adet Hintavrupa referansı güncellenmiş Nişanyan Sözlük hizmetinize sunuldu.
Şimdi Umut Akkoç’un bu tabloyu uzun bir makaleye, hatta ayrı bir kitaba dönüştürmesini bekliyoruz. Türkçe özelinde bugüne dek benzeri yapılmamış bir iştir. Farsça, Yunanca, Latince, Fransızca, Eski Germence, İngilizce, Almanca ve diğer HA dilleri üzerinden Türkçeye giren tüm PHA köklerin en güncel akademik literatüre uygun olarak yapılmış dökümüdür. Her bir aktarım kanalında gözlemlediğimiz fonolojik değişimler sistemli olarak tanımlanıp belgelense, kompleks alıntıların morfolojik yapısı üzerine birkaç söz eklense, bırakın Türkçeyi, uluslararası sahada ilgi çekecek bir eser çıkar ortaya diye düşünüyorum.
Teşekkürler Umut, teşekkürler Mesut, teşekkürler Tavo.
Tablonun tümü ekte. Kırmızı satırlar bende bulduğu ve silinmesini önerdiği yanlışlar. Sarılar kesin mutabakata varamadıklarımız. Yeşiller Umut’un ekledikleri.

https://drive.google.com/open?id=1HndmwjORMrn9gggWwAupuau-6AryL2b5
Hintavrupa update - Umut Akkoç

Monday, June 17, 2019

Osmanlı'yı nasıl özetlesek

Son paylaşımıma gelen cevaplardan anlaşıldı ki halkımız Osmanlı’dan nefret etmektedir, Osmanlı’yı bir tür über-AKP rejimi olarak tahayyül etmektedir – ya da öyle söyleyince Sevan Hoca’nın hoşuna gider diye düşünmektedir.
55 sene önce Hammer Tarihi ile başlayıp o günden beri eski, orta ve geç devir Osmanlı tarihi hakkında hep bir şeyler okumaya gayret etmiş biri olarak pek öyle düşünemediğimi söylemiş olayım.
1. İmparatorluk
Osmanlı, dünya tarihindeki büyük emperyal deneylerden biridir. İki eski imparatorluğun deneyimleri üzerine kuruludur. Onlardan hareket eder, onların hatalarından ders alır, onların çöküş sebeplerinden kaçınmayı dener. İlki İslam imparatorluğudur, yani Abbasiler. 10. yy’dan itibaren askeri anarşiye teslim oldu, sayısız yerel derebeyliğe bölündü. Öbürü Doğu Roma imparatorluğudur, yani Bizans. Devletten daha güçlü ve başına buyruk bir din kurumuna söz geçiremedi, ekonomik açıdan tükendi, Batı ile Doğu’dan gelen çift yönlü baskı altında ezildi.
Osmanlı’nın kavramları ve kurumları bu iki imparatorluktan mirastır. Abbasilerin kaderinen ders alır; yerel askeri şeflerin palazlanmasını önlemek için, merkezi hazineden beslenen bir köle ordusu kurar. Merkezi orduyu fonlamak için, ekonomiyi ve tarımsal mülkiyeti devlet tekeline alır. Egemen sınıfını beslemek için, zenginleşmesine göz yumduğu fakat siyasi/askeri etkinlikten kesinlikle uzak tuttuğu gayrimüslim nüfusu vergilendirir. Bizans'tan ders alır, devletten bağımsız dini kurumların – ve dolayısıyla, o çağ koşullarında, her türlü entelektüel/kültürel yaşamın – köküne kibrit suyu eker. Batıya ve Doğuya yönelik her türlü sempati ve iletişimi imkansızlaştırmak için sürekli bir düşmanlık/savaş isterisini pompalar.
15. yy başlarından bakıldığında makul bir projedir. (Nitekim aynı yıllarda Mısır’da Memlukler de benzer bir yola girmişti.) Fakat heyhat, imparatorluklar çağı geçmiştir. Aynı dönemde önce İtalya’da, peşinden tüm Avrupa’da beliren mikro-devletler sistemi, yeni çağın koşullarına ayak uydurmada, uzun vadede, büyük ve hantal imparatorluklardan çok daha başarılı olacaktır. Onlarla başa çıkmak için Osmanlı kendi ülkesini acımasızca sömürmekten başka çıkar yol bulamaz. Memleketin posası çıkar ve tükenir. Bir zamanlar (Çin ve Hint ile birlikte) dünyanın en müreffeh diyarlarından ikisi olan Anadolu-Rumeli ve Mısır, beş yüz yıllık Osmanlı egemenliği sonunda ekonomik ve kültürel sahalarda taş devrine döner.
2. Total kontrol
Osmanlı sosyal yapısının en belirgin özelliği, devasa askeri makinayı beslemek için tarımsal üretimin bütünüyle kamu kontrolüne alınmasıdır. Tarımsal arazinin neredeyse tümü kamulaştırılır, Devlet güçlü olduğu sürece merkez memurları tarafından mikro-manage edilir. Tarımsal üretici serfleştirilir. Bu yönleriyle, imparatorluğun hızlı yükselişi ve kaçınılmaz çöküşü en çok Stalin’in Sovyetler Birliğini andırır. Aşırı merkezileşen, köylüsünü hiçleştiren Devlet, bir süre sonra kendi ağırlığını taşıyamayarak çöker.
Yer Adları çalışmasında adım adım zihnimde berraklaşan öykü aşağı yukarı şöyle. “Asıl Osmanlı” alanında, yani Orta Karadeniz’den Batı Anadolu ve Adana’ya uzanan yarımay içerisinde, kasaba ve kentler İslam hukuku çerçevesinde nispi bir özerkliği korur, fakat kırsal alan tümüyle maliye idaresinin ihtiyaçları doğrultusunda dizayn edilir. Tüm yerleşim birimlerine Türkçe standart maliye adları verilir, adeta ülkenin kimliği silinir, tarımsal nüfus karın tokluğuna çalıştırılan kamu işçilerine indirgenir. 16. yüzyıl sonlarında sistem çöker. Köylü tarımsal araziden kaçıp dağa çıkar. Batı Anadolu, Doğu ve Güneydoğudan gelen göçebe ve talancı “Türkmen” aşiretlerinin istilasına uğrar. 17. yy’dan itibaren devlet taşradan vergi toplayamaz hale gelir. Çöker.
3. İslam
Osmanlı ekonomisinin temeli olan miri toprak düzeni İslam hukukunun ruhuna ve muhtemelen sözüne aykırıdır. İslam hukuku özel mülkiyeti ve bireysel ticareti esas alır, gelişkin bir miras düzenine sahiptir. Tarımsal arazinin yüzde doksanını özel mülkiyet ve miras kapsamından çıkaran, ceza hukukunda her zaman örfü şer’e tercih eden bir devlet, hangi anlamda “İslami” sayılabilir?
Osmanlı devletinde İslam dininin birbirine kısmen zıt iki ayrı işlevi olduğunu düşünüyorum.
İslam, öncelikle fethin gerekçesi ve yerli halk üzerinde kurulan kolonyal egemenliğin meşruiyet temelidir. Yani bir egemen sınıf ideolojisidir. Bugün “İslam” adıyla tanıdığımız avam söylemiyle alakası olmayan, kibirli, elitist, sonsuz denecek ölçüde özgüvenli, aşağılayıcı bir dildir. Her şeyden önce Devlet’e tapar, Devlet’i tanrılaştırır. O söylem bugün de canlıdır, o söylemin taşıyıcısı olan kadrolar da çok değişmemiştir, sadece ideolojik referansları değişmiştir. Osmanlı egemen sınıfı 19. yy’da İslam’ın geleneksel sürümüyle bağını kopardı. Bir süre yüzünü Batı’ya döndü. 20. yy’da Batı’dan da hayal kırıklığına uğradı, “laiklik” ve milliyetçilik karışımı yeni bir dili kendine rehber edindi.
İkinci İslam, kasaba ve çarşı muhalefetinin ideolojisidir. Miri rejimin dışında kalan ve mülkünün güvencesini şer’i hukukta bulan kasabalı nüfusun söylemidir. Her zaman bir direniş odağı olmuş ve Devleti yönetenlerce açık veya üstü kapalı kuşkuyla izlenmiştir. Osmanlı’da “şeriat isteriz” sloganı siyasi iktidarın değil muhalefetin alameti farikasıdır.
Bu ikinci İslam’ın 20. yy’da Türkiye’de İslam’ın tek veya egemen sözcüsü haline geldiğine, 21. yy’da iktidara yönelik daha önce emsali pek görülmemiş bir hamle yaptığına tanık olduk. Osmanlı’yı külliyen kendileriyle özdeşleştirmeleri – Ertuğrul’a ve Abdülhamit’e imamhatipli bir civata tüccarının dünya vizyonunu atfetmeleri –  dayanacak bir yer arayışıdır. Öyle meşrulaştırıyorlar. Gerçek dünyayla bir ilgisi yok.
4. Batılılaşma
Son devir Osmanlı kültürüne azıcık olsun vakıf olan herkes bilir ki, o devir elitinin Batı’nın kültürü, fikriyatı, üslubu, modası, siyaseti, dili ile tanışıklığı bugünkü Türkiye’de alışık olduğumuzun çok ötesindedir. Hatırlayalım: Kızlarına piyano dersi aldıran “muhafazakar” İslam alimi Ahmet Cevdet Paşa... Hatıratını Fransız kâtibine Fransızca dikte ettiren sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa... Fransa’nın elit lisesinden mezun sadrazam Ahmet Vefik Paşa... “Türkten çok Fransız” olmakla suçlanan sadrazam Keçecizade Fuad Paşa... Garden partilerde padişah kızı olan eşiyle beraber şampanya eşliğinde Haydn resitali veren sadrazam Damat Ferit Paşa... nü ressamı halife Abdülmecid Efendi... Amerikan kolejinde hoca olan Tevfik Fikret... ateizmini intiharıyla tescil eden Beşir Fuad... Schopenhauer ve Nietzsche ile ilgili yayın kaçırmayan Hüseyin Rahmi...  Var mıdır Cumhuriyet Türkiye’sinde emsalleri?
Unutmayalım ki Cumhuriyet’in kurucusunun pek övülen Avrupailiği de, Abdülhamit çağının harbiye mektepleri ile imparatorluğun ikinci kentinin kafe  kültürünün mahsulü idi. Cumhuriyet’in ürünü olan siyasi liderlerde o tür eğilimler görmüyoruz.
Haklı olarak denebilir ki Tanzimat'ın kadroları küçük bir azınlık idi. Kaç kişi? Diyelim ki – imparatorluğun gayrimüslim tebaası hariç – on bin kişi olsun.
Cumhuriyet’in başarısı, çok dar bir çevreyle sınırlı olan Tanzimat Batılılığını daha geniş bir halkaya taşımak oldu. Ne kadar geniş? Diyelim ki Tek Parti döneminde yüz bin kişi, bugün de – cömert bir tahminle – bir milyon olsun.
Sorulacak olan soru, nicelik artışına eşlik eden nitelik kaybının ölçüsüdür. Bir yere kadar nitelik kaybı belki kaçınılmazdı. Ne kadarı kaçınılmazdı? Avrupa’nın I. Dünya Savaşı’ndan sonra içine düştüğü manevi bunalım elde edilen sonucu ne kadar etkilemiştir? Yeni rejim vatan-millet-Sakarya ve 'denize dökülen düşman' retoriğine o denli ağırlık vermese nitelik kaybı o kadar büyük olur muydu? Tanzimat döneminde ekilen tohumlar, sonraki devirde rejimin mahiyeti ne olursa olsun aynı hızla yayılır mıydı? Mesela eğitim sistemi 1924’ten sonra dış dünyaya kapatılmasa daha mı hızlı yayılırdı?
Özetle: Osmanlı’nın tasfiyesinin ülkenin “batılılaşmasına” ya da modernleşmesine olumlu bir katkısı olmuş mudur? Rejim değişmeden sürse elde edilecek sonuç farklı olur muydu? Olursa hangi yönde farklı olurdu?
Bu sorulara kimsenin net ve doğru bir cevap verilebileceğini sanmıyorum. En azından ben cevabı bilmiyorum.

Tuesday, June 11, 2019

Samos nasıl bir yer

Bunu bir yıl önce yazmıştım. O kadar çok soran oldu ki yeniden paylaşıyorum.
Olağanüstü dağlık, çok yeşil. Kuzey yamaçları yer yer Karadeniz dağları gibi orman. İki kasabası (Vathi ve Karlovasi), üç turistik merkezi (Pithagorio, Kokkari, Votsalakia), otuz kadar da dünyalar güzeli köyü var. Kış nüfusu otuz iki bin. Yaz sezonunda toplam yüz binden biraz artık Avrupalı turist, yirmi bin kadar Türk turist giriş yapıyor.
İnsanları neredeyse istisnasız alçakgönüllü, candan, dürüst ve şaşılacak kadar güleryüzlü. Fakirlik yok; gösterişli zenginlik de yok. Suç oranı sıfıra yakın. Yılda ortalama iki hırsızlık vakası polise yansırmış, son cinayet galiba 1950'lerde işlenmiş. Kışın dokuz ay trafik polisi yok. Yazın da ilk geldiklerinde biraz gövde gösterip sonra ortadan kaybolurlar. Bir yıl oldu trafikte öfkelenen kimse görmedim. Hiç sarhoş görmedim.
Arazi aşırı engebeli olduğundan gezip keşfetmesi bir iki ayı rahat alıyor. Nefes kesici plajlar var (elli tane kadar). Bir iki kumsal dışında sahiller yumuşak beyaz mermer çakıl olduğundan deniz her zaman berrak ve göz kamaştırıcı mavilikte. Daha önemlisi: Adayı günlerce dolaş, gözü rahatsız eden bir tane çirkinlik görmüyorsun. Apartman yok, toplu konut sitesi yok, ucube gecekondu yok, çok yıldızlı hayvan oteli yok, dağlara gelişigüzel atılmış bıçak yaraları yok. Türkiye'den buraya gelen herkesi en çok şaşırtan bu. Demek oluyormuş, zor da değilmiş. (Çirkin olan sadece Vathi'deki yeni liman/gümrük binası ile iç mahalledeki valilik. Devlet, ne de olsa.)
1834-1913 arası özerk prenslik iken ada refah görmüş. O günden bu yana uyukluyor. Herkesin birazcık bağı, zeytinliği, birkaç meyve ağacı, belki bir sıra arı kovanı var. Ama ciddi bir tarım ekonomisi yok. Tek önemli gelir kaynağı turizm, o da ancak Haziran'dan Ekim başına kadar, dört ay. Emekli gelirin yoksa geçim kolay değil.
Yabancıya istihdam olanağı sıfır. İşletmelerin yüzde doksan dokuzu azami üç beş kişilik aile işletmesi, garson da lazım olsa Arnavutlar var. Belgesiz (kaçak) çalışmak zor, cezaları caydırıcı.
İş bulmak kolay değil, ama iş kurmak cazip görünüyor. Piyasa boşlukları çok. AB üyesi olmayan ülke vatandaşları için zorluklar var, ama aşılmaz şeyler değil. Suriyeliyle evli birisi akıl etti mesela, Vathi'de bir falafel dükkanı açtı, epey başarılı oldu.

Osmanlı, özet

“Osmanlı nedir” diye sormuş birisi. Tam o sırada tesadüfen Hoca Sadeddin Efendi’nin bir cümlesine denk geldim, “budur” dedim.
bārū-nişīn olan düzexyān-i bīdīn keşef-vār derūn-i hısārden baş çıkarüp ıtāle-i lisāne āgāz ittiler ve hevā-i gurūrde gurāb-veş pervāz ve zebān-i pür hezeyānlerin dırāz ittiler.
“sur içinde olan dinsiz cehennemlikler hisar içinden kaplumbağa gibi baş çıkarıp dil oynatmaya başladılar ve gurur boşluğunda kargalar gibi kanatlarını ve hezeyan dolu dillerini uzattılar.”
Madde 1. Olağanüstü güzel bir dildir. Son yüz yılın Türk edebiyatında bu kalitede bir dil gösterisi duydunuz mu? Ben duymadım.
Bārū sur demek. “Sur içinde” dememiş, bārū-nişīn “surda oturan” demiş, kaplumbağa ve kargalar gibi duvar oyuklarında yaşadıklarını ima etmiş. Keşef Arapça “kaplumbağa”, keşf fiiliyle kökteş: baş çıkarıp etrafı kolaçan etme eylemini anımsatıyor. Itale-i lisan “dil uzatmak, dil oynatmak” demek. Sürüngenler gibi dillerini oynatıyorlar. Heva hem hava demek, hem heves, arzu, boş sevda. Gurur sözcüğü hem bugünkü anlamda, hem aldanma, yanılgı demek. Heva-i gururde gurab-veş pervaz dıraz etmek enfes bir imaj: “yanılgılarının boşluğunda, kargalar gibi kanat uzattılar.” İlk baştaki düzaxī “cehennemlik” sıfatı zeban-i hezeyan’daki zebani çağrışımıyla tamamlanmış.
Madde 2. Olağanüstü kibirli bir dildir. Karşısındakini kaplumbağa ve karga seviyesine indirip hiçleştirir.
Madde 3. Olağanüstü kibiri yüzünden kördür. Günü gelir kargalarla kaplumbağalar maçı alıverirler, aradan iki yüz sene de geçse ne olduğunu bir türlü anlayamaz, apışıp kalır.

Wednesday, June 5, 2019

Söz özgürlüğü nedenmiş

Kim sever ben ve benim gibi düşünen makul insanların iğrenç, gerizekalı, muzır bulduğu aşağılık görüşlerin uluorta söylenmesini? Ben şahsen sevmem. Gebersin deyyuslar!
Bu bariz gerçeğe RAĞMEN ifade özgürlüğünün üstün bir değer olarak savunulması tarihsel olarak birkaç gerekçeye dayanır.
Bir: Yasaklamak milyonlarca kez denenmiş ve etkisizliği görülmüştür. Matbaanın icadından sonra o iş zorlaştı, internetin icadından sonra büsbütün hayal oldu. Burada yasaklarsın Kayman Adalarında çıkar, takma isimle çıkar, dedikodu kanalında haber olarak çıkar. Sen “bak yasakladık” diye kendini avuttuğunla kalırsın. Tek işe yarar yasak, zorbalığa her koşulda tapan aptal kitleler nazarında puan kazanırsın. “Oo bizim reis sağlam adam, gozünün yaşına baxmii.”
Pardon, bir işe daha yarar. Polis devletini güçlendirir. Bazı görüşlerin ifadesi yasaksa, yasağı uygulayan merci gerekir. “Hop birader kafana göre yazamazsın, yasa var yönetmelik var” diyecek zaptiye teşkilatına, yasağı deleni kovuşturacak savcıya ve yargıca, itirazları değerlendirecek bilirkişiye, yasak yayının önünü sınırda kesecek gümrük memuruna, teftiş ve denetleme kuruluna, itiraz mahkemesine, komisyon raportörüne gerek doğar. Yasalar, yönetmelikler ve tüzükler yazılır, içtihatlar oluşturulur. İstesen de bir daha kurtulamayacağın bir batağın içine düşersin. O mekanizmanın kurulmasına yol açan gerekçe faraza ortadan kalksa bile mekanizma bir kere kuruldu mu kurtuluşun yoktur. Gerekçe yoksa gerekçe yaratırlar. Varlıklarına ve mesleklerine dokundurtmazlar. Toplumun bekasını tehdit eden hayali tehlike hiç biter mi? Biri bitse, bin tanesi pusuda bekler.
İki: Yasaklayan merciin yasaklanandan daha akıllı ve/veya ahlaklı olacağına asla güvenemezsin. Uzun vadede tam tersinin olacağından emin olabilirsin. Çünkü şaşmaz kuraldır: eline güç geçiren zaman içinde aklını ve ahlakını kaybeder. İktidar, sahibini tembelleştirir; varolmak için zeki, çevik ve ahlaklı olma mecburiyetini ortadan kaldırır. Başkalarının sözünü kesme yetkisiyle donatılan insanın kendi sözlerine hayranlığı artar, hazır bir tane iğrenç ve muzır düşünceyi susturmuşken iğrenç ve muzır bulduğu TÜM düşünceleri susturmayı hak ve ödev saymaya başlar. Mantıklı değil mi? BİZİM iğrenç bulduğumuz bir düşünceyi susturmak haksa, BİZİM iğrenç bulduğumuz diğer düşüncelerin uluorta söylenmesine neden razı olalım? Bin çeşit iğrenç düşünce varken birini seçip hedef almak mantıken tutarsızdır. TÜM muzır düşüncelere topyekün savaş açmadan TEK muzır düşünceye yoğunlaşırsan, eninde veya sonunda birisi yaptığın işin meşruluğunu sorgular. En iyisi tutarlı olmak, tüm haşerata savaş açmak.
Türkiye gibi en ahmak ve en zorba olanın iktidara yapısal olarak daima daha yakın olduğu ülkelerde risk daha da büyüktür. Devletin eline bir sopa veriyorsun. Devlet olmadı, havlayan kalabalıkların eline sopa veriyorsun. O sopayı akıl ve hakkaniyetle kullanacaklarını sana düşündüren nedir?
Üç: Toplumların tartışılmaz saydığı görüş ve değerlerin fos çıktığına son çağlarda çok sık tanık olduk. Dünya düz dediler yuvarlak çıktı. İnsan sağlığını dört hılt yönetir dediler, iki bin yılda on binlerce ampirik deneyle kanıtladılar ya da kanıtladıklarını sandılar, sonra deli saçması bir teori olduğu anlaşıldı. Cinler, periler, tanrılar var dediler, masal olduğu öğrenildi. Zinanın tüm suçların en korkuncu olduğunu zira tüm değerlerin en yükseği olan aileyi kökten yıktığını ve soyu kuşkulu kıldığını düşündüler, milyonlarca kadın ve erkeğin hayatını bu yüzden söndürdüler, yüz binlercesini recm ettiler, günü geldi “a nolacak ki, azcık fiki fiki” diyenler galip geldi. Cadıların ruh ve beden için büyük tehlike olduğuna inandılar, yüzlerce “bilimsel” inceleme ile ispatladılar, ciltler dolusu hukuki içtihat oluşturdular, cadıları yakmaktan başka çare olmadığına makul insanları inandırdılar, bir de bakıldı ki cadı diye bir şey yokmuş. Eşcinselliğin allah ve toplum katında lanetli bir sapıklık olduğunu ve mutlaka cezalandırılması gerektiğini savundular, üç kişi çıkıp “yahu neden, ne lüzumu var” diye sormayı akıl edince bütün iddia balon gibi söndü. Tutsiler düşmandır, arınırsak güçleniriz deyip hepsini soykırımdan geçirdiler, sonuç olarak kendi toplumunun taş devrine geri gittiğine tanık oldular.
Tartışılmazları tartışmaya cüret edenler hiçbir toplumda sevilmez. Psikopat, mikrop, ahlaksız, şovcu, müfsit ve münafık olduklarına hükmedilir. Yüz tanesinden doksan dokuzu belki gerçekten öyledir; tezleri kof, akılyürütmeleri çürüktür. Fakat insanoğlu son yüz bin yılda şuracıktan şuracığa bir adım ileri gitmişse, açık bir gerçek ki geri kalan yüzde birin hatırına gitmiştir. Tartışılmaz olanı birileri tartışmaya cüret etmezse kim nasıl fikir değiştirecek?
İfade özgürlüğü üstün değerdir diyenlerin üçüncü ve en güçlü argümanı budur. Bırak doksan dokuzu saçmalasın, haklı çıkan bir tane Galileo’nun sevabı hepsine yeter.
*
İfade özgürlüğü “mutlak” bir hak mıdır? Elbette değildir, olur mu öyle saçmalık. Mutlak hak diye bir şey yoktur, her hak başkalarının hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Kalabalık bir sinemada kalkıp “yangın var” diye bağıramam. Bombalanacak tesisin koordinatlarını bombacılara veremem. Eğer benim söz söyleme özgürlüğüm gerçek birtakım insanların zarar görmesine yol açıyorsa, insanlar benim sözümün sonucunda yaralanıyor, ölüyor, köleleşiyor, korku ve dehşet içinde kalıp hakkını arayamaz hale düşüyor, işini ve aşını kaybediyor, ailesi dağılıyor, hayatı kayıyorsa ortada bir hak çatışması vardır. Benim hakkımla başka birilerinin hakkı karşı karşıya gelmiştir. Aklı başında bir hakemin konuyu teraziye koyup tartması, hangi tarafın hakkının ağır bastığına karar vermesi gerekir.
İfade özgürlüğü “üstün” değerdir demek, mutlaktır anlamına gelmez. Aksine çok güçlü gerekçeler yoksa öncelenmelidir anlamına gelir. Zarar iddia ediliyorsa gerçek ve telafi edilmez bir zarar mıdır? Zararın asli nedeni o sözün söylenmesi midir? O söz söylenmese zarar gene tahakkuk edecek midir? Zararı telafi etmenin başka yöntemleri var mıdır? En önemlisi: önlenecek olan zarar, söz özgürlüğünün kısıtlanmasıyla toplumun geleceğine verilecek olan zarardan daha büyük müdür?
Soruları bu şekilde sorunca görürsün ki, muzır düşüncelere karşı toplumun doğal refleksinden doğan duygusallıklardan arındırdığında, tartışma doğuran vakaların ezici çoğunluğunda doğru karar ifade özgürlüğünden yanadır.


Sunday, May 26, 2019

Ecdadımız Küba'ya cami yaptı mı?

“İnançlar eşdeğer midir” konulu dünkü notumu[1] galiba millet yanlış anladı. İnanç deyince herkesin aklına din geliyor nedense.
İnanç demek bilgi demek aslında. “Grönland diye bir yer var” ya da “Merkez Bankası faizi artırmış, dolar düşer” ya da “meleklerin cinsiyeti olmaz” gibi. “Kesin doğru lan” diye düşünürsek adına bilgi diyoruz. Araya mesafe koyalım, doğru olabilir ama olmaya da bilir dersek adı inanç oluyor.
Şahsi deneyle doğrulanabilir/yanlışlanabilir olanları koyalım bir kenara (onlarda da ciddi teorik problemler vardır, ama geçelim). Diğerlerine dair yaygın bilgi teorisi iki çeşittir.
A. Muhafazakar teori: Otorite söylüyorsa doğrudur. Otorite derken mesela alimler, hocalar, profesörler, kutsal kitaplar, ecdat, ansiklopediler vs.
B. Sübjektivist (ya da Pseudo-liberal) teori: Herkesin doğrusu kendine. Ölü beyaz adamların dogmalarından kendini kurtar, kalbinin sesini dinle, Anadolu bilgeliği, Aborijinlerin kültürü vs.
Her iki teori de sakattır. İlki yeni bilgiye geçit vermez, Kristof Kolomb ve Galileo’ya toslar. Tüm muteber otoritelerin ittifakıyla dünya düz iken, aklı olan herkes bunu biliyorken, “yuvarlaktır” diyeni ne yapacaksın? Batı medeniyetinin topyekün inişe geçtiği bir çağda problem daha da ciddidir. Adam “senin otoriteni tanımıyorum” dediği anda verecek cevabın kalmaz. “Gavurun ilmi yalan, Küba’yı ecdadımız keşfetti, cami bile yaptı, bizden gizliyor şerefsizler.” Hadi bakalım, aksini ispatla!
İkinci teori de sakattır. Son elli yılın “liberal” eğitim deneyleri gösterdi ki bilgiyi tamamen relativize edersen geriye bilgi diye bir şey kalmaz. Bilimsel kuşkuculuk, açık fikirlilik vs. de kalmaz. Dalaktan gelen birtakım böğürtüler ve hırlamalar kalır. İnsanlar en ilkel içgüdülerine sığınırlar, “bizden olan doğrudur, bizden olmayanı kahredelim” hırsından başka tutunacak dal bulamazlar.
Bu ikilemin çözümü var mıdır bilmiyorum. Üç dört senedir ara ara yazılarımda değiniyorum, belki “medeniyet” kavramı bir çıkış yolu sunar mı diye soruyorum. Medeniyet demek müktesebat demektir. Yani birikmiş bilgiler, töreler, usuller, varsayımlar, deneyler yığını. Elbette yanlış olabilir. Feci surette yanlış da olabilir. Ve fakat, bir medeniyet platformunu var saymadan "bilgi"den söz edemezsin. Bilgi, bir medeniyetin kılcal kanallarında üreyen mantardır. Koparırsan kurur.
Yaygın liberal görüşün aksine, bana öyle geliyor ki medeniyetin azı ve çoğu olur. Kimi müktesebat diğerinden daha zengindir. Müktesebatı daha zengin olan medeniyet diğerinden daha çok medeniyettir.
Ölçüsü ne? Dün söylediğim şeyler: “... daha geniş, daha çokyönlü, daha kapsamlı bir akıl ve tecrübe süzgeci.... Daha geniş bir toplumsal danışma ağına hükmeden daha tecrübeli insanlar tarafından, daha etraflıca ve daha serbestçe tartışılmış, daha büyük cesaretle test edilmiş, en azından istatistiki bir tercih olarak daha doğru veya daha öngörülebilir sonuçlar verdikleri görülmüş” olmak.
Bu bir kriter midir? Ölçülebilir mi? “Papua Yenigine yerlileri Paris’in bulvar sosyetesine kırk basar” diyeni mat edecek kesin cevap var mıdır? Tartışırız.
Ama asıl bu tezin ima ettikleri bana ilginç geliyor. Diyor ki, bilgi, ancak bir medeniyetin çerçevesinde var olabilir. Bir medeniyetin müktesebatını, bilgi birikimini, usul ve erkanını, yüzyılların akıl ve tecrübe süzgecini, geçmiş bilgi işçilerinin emeğini... referans almayan bilgi bilgi değildir, boşa nefes tüketimidir. Adam “gavur yalancıdır” (yani: medeniyetinizi paylaşmıyorum) dediği anda, kırk yıl nefes tüketsen “ecdadınız Küba’ya cami yapmadı” tezini kanıtlayamazsın. Çünkü kanıt diye ileri süreceğin her cümle, bir medeniyetin tecrübelerine ve ortak değerlerine referanstır. “Hakikat” dediğin şey ancak bir medeniyetin sağladığı referans sistemi içinde var olabilir. Medeniyet yok, hakikat yok.
Bir adım daha atıp soralım: Medeniyetin dereceleri yoksa, yani bazı medeniyetlerin öbürlerinden daha medeni olduğunu gönül rahatlığıyla ileri süremiyorsan, hakikatten söz edebilir misin? Yoksa “bilgi” zannettiğin şeyler, kumdan kaleler gibi, düşündükçe elinden kayıp gider mi?




[1] Eski bir yazıdan alıntıydı:
"Soru 7. Bütün inançlar birbiriyle eşit değerde midir?
Değildir. Bazı inançlar akıl ve tecrübeyle sınanmıştır. Daha doğrusu: Bazı inançlar diğerlerinden daha geniş, daha çokyönlü, daha kapsamlı bir akıl ve tecrübe süzgecinden geçirilmiştir. Daha geniş bir toplumsal danışma ağına hükmeden daha tecrübeli insanlar tarafından, daha etraflıca ve daha serbestçe tartışılmış, daha büyük cesaretle test edilmiş, en azından istatistiki bir tercih olarak daha doğru veya daha öngörülebilir sonuçlar verdikleri görülmüştür. Bunları diğerleriyle eşit değerde saymak ancak cahillikle –bazı inançları diğerlerinden daha değerli kılan akıl ve tecrübe altyapısından haberdar olmamakla– açıklanabilir."