Showing posts with label Erdoğan. Show all posts
Showing posts with label Erdoğan. Show all posts

Tuesday, April 9, 2019

İstanbul-toto

Politik tahminlerin tutup tutmamasından ziyade akılcı, tutarlı, berrak ve özgün bir akılyürütmeye dayanmasıdır bana ilginç gelen. Söylenen şeyde mantık var mı? Alışılmadık faktörleri, ilginç emsalleri hesaba katıyor mu? Sonunda tutar veya tutmaz. Tutsa daha iyi tabii. Ama tutmasa da değerlidir, bakış açılarını zenginleştirir, üzerinde durulmamış potansiyellere ışık tutar, farklı çıkış yolları düşündürür. Siyasete yaramasa da aklı geliştirir. Bugün olmasa yarın belki işe yarayabilir.
Eğer siyasi eylemin içindeysen daha temkinli olman gerekir. Uçuk ihtimallerle vakit kaybedemezsin. Yanılırsan yenileceğini bilirsin. Bütün senaryoları düşünmek yerine en güncel ve en risksiz olana yoğunlaşırsın. Öyle bir derdin yoksa daha cesur olma lüksüne sahipsin. Milletin hesaba katmadığı faktörleri düşünmek sana daha ilginç gelir. Avamın göz ardı ettiği ihtimalleri hesaplamaktan zevk alırsın. Tahminlerin tutmasa ne gam? Üç beş kişi “ben söylemiştim” deyip sevinir, o kadar. Sevinsin garipler.
Vasatın tahminleri genellikle daha doğru çıkar. Çünkü eylemi yapanlar onlardır. Dünyayı akıl yönetmez, temelsiz varsayımlar ve sorgulanmamış duygular yönetir. Sokaktaki bin kişiye sorsan yarını daha doğru kestirirsin. Ama sokaktaki bin kişinin fikirlerini allayıp pullayıp tekrarlamanın ne tadı var ki? Her gün kabak yiyeceğine ara sıra havyar dene. Belki sayende üç beş kişinin ufku genişler, yeni tadlara özlem duymayı öğrenirler.
*
Haziran 2013’te “Her başbakan istifayı tadacaktır” yazısını yazdım. Alışılmış demokratik teamüller çerçevesinde bence doğru bir analizdi. Siyasi parti mantığının işlediği sistemlerde her lider on yılda yıpranır. O denli yalnızlaşan, tüm önemli politikaları başarısızlığa uğrayan, Gezi krizini o denli kötü yöneten bir lider, kendi partisinin bekası ve siyasi sistemin sağlığı için feda edilir. Gerekçe ve yöntem, istenirse beş dakikada bulunur. “Seçimle gelen ancak seçimle gider” diye bir kural da dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Nixon seçimle mi gitti? Thatcher seçimle mi gitti? De Gaulle seçimle mi gitti?
Ocak-Mart 2014’ün kasetler savaşında Erdoğan’ın gidici olduğundan emindim. Demokratik rejimleri bırak bir kenara, az çok kurumsal düzeni olan herhangi bir rejimde o denli kahredici darbeler yiyen bir lider ayakta kalamaz. Basireti varsa kendi çekilir; yoksa yoldaşları ve yandaşları çekilmesine yardımcı olurlar.
Torbalı Cezaevinde çok kişiyle bahse girdim. Şükür paldır küldür Şakran’a gönderdiler de ekonomik yıkımdan kaçabildim.
*
Tahminim tutmadı. Neden?
Çünkü “alışılmış demokratik teamüller” varsayımı yanlıştı. Çünkü “siyasi parti mantığı” işlemedi. En önemlisi, ortada bir ölüm kalım meselesi vardı ve ölüm kalım kavgasında Erdoğan’ın gözünü bu denli karartacağını, gerekirse şeytanla uzlaşmaktan, kan dökmekten, ülkeyi ve partisini yıkıma sürüklemekten çekinmeyeceğini kestiremedim.
Dönüm noktası sanırım 26 Aralık 2013’tür.[1] O gün – veya hemen öncesinde – köprüler atılmış, dönüşü olmayan yola girilmiştir. Rübikon aşılmıştır.[2] Ya herru ya merru!
O yola girmiş birinin, senin benim gibi insanların mantığıyla çıkar ve akıl hesabı yapacağını düşünmek yanlış olur. O yolun sonu ölümdür. Ölmeden kaç düşmanımı safdışı ederim hesabı yapabilirsin ancak.
Yalnız bir adam tüm dünyaya meydan okuyarak o adımı nasıl atabildi? Yarının tarihçilerini – ve belki dram yazarlarını – ilgilendirecek konu budur.
Benim aklıma ancak iki, ya da iki buçuk cevap geliyor.
Birinci cevap, siyasi dehadır. “Deha” tam da bu demektir: Makul insanların başka çıkış yolu yok dediği yerde çıkış yolu görebilme yeteneği. Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi dehasının farkına ben 2014 başlarında vardım. Gözüm korktu. Ve itiraf edeyim, hayran oldum.
İkinci cevap hesapta olmayan güçlerdir. Tek başına Erdoğan’ın dehasının 2013-14 krizini atlatmaya yeteceğine ihtimal vermiyorum. Devletin silahlı güçlerini kontrol edenler o tarihte yenilginin eşiğine gelmiş (veya getirilmiş) olan Erdoğan’ın arkasında durmaya karar verdiler. Kim olduklarını anlamak için 28 Aralık 2013 tarihli gazetelerin manşetlerine göz atmanız yeter.
Üçüncü bir faktör de rol oynamış olabilir.  AKP kadroları yolsuzluğa o derece batmıştır ki, 2013 krizinde bir siyasi parti gibi değil bir suç ve çıkar örgütü mantığıyla davranmışlardır; Erdoğan giderse kendi paçalarını kurtaramayacaklarından korkmuşlardır. AKP “ağır toplarının” mücadeleye devam yerine 2014’ten itibaren usulca sahneden çekilip Erdoğan’ı tek başına bırakmaları bunu düşündürür.
Bu da bir faktördür, evet. “Reis sen eskidin, git biraz dinlen” diyecek yerde uzamaları Erdoğan’ın elini güçlendirmiştir. Ancak deha ve devlet desteği olmadan işe yarar mıydı, hiç sanmam. Türk devleti hanım hanımcık bir devlet değil; 1960’ta Demokrat Parti’ye yaptıklarını 2014’te AKP kadrolarına yapmaktan kaçınacaklarını düşünmek için bir sebep yok. Yüz milletvekili asıp beş yüz parti kodamanını zindana atmak Türk Devleti için ne ki? Bilemedin yarım günlük operasyon.
*
Usta senin tahminin tutmuyor diyorlar. 2013’te Erdoğan gidici demiştin gitmedi, şimdi İstanbul’u vermez diyorsun gene bilemedin.
Mümkündür. Geleceği okuma şansım  yok. Neden fikrimi değiştirdiğimi anlatmaya çalışıyorum, hepsi bu. Sadece “gözüm korktu” desem belki o da yeterli olur. Köprüleri bu denli yakmış biri geri adım atamaz, hep ileri gitmeye mecburdur. Siyasi dehasında bir eksilme belirtisi yok. Arkasındaki Devlet desteğinin çekildiğine ya da yakında çekileceğine dair bir belirti de yok. Maça girse maçı alır. Ve maça girmeye eli mecbur.
İstanbul’u vermeyecek. Ceketime bahse girerim.





[1] 25 Aralık’ta polis Erdoğan’ın en yakınlarını ve nihai olarak kendisini hedef alan geniş çaplı bir yolsuzluk operasyonu başlattı. İstifa eden bakan Bayraktar, yolsuzluk tezgahının başında Erdoğan’ın olduğunu beyan etti. 26 Aralık’ta soruşturmayı yürüten savcılar ve emniyet amirleri, yasanın açık hükümlerine aykırı olarak görevden alındı. 27 Aralıkta Ergenekon ve Balyoz davalarında kesinleşmiş mahkeme kararlarının yeniden ele alınacağı ilan edildi.
[2] Rahmetli Sezar MÖ 49’da Rubicon ırmağını ordularıyla aşarak Roma Cumhuriyetine savaş ilan etti. O günden sonra ancak ölebilir, ya da ölünceye dek diktatör olabilirdi.

Thursday, June 28, 2018

Onlar kazandı


Mızık denemelerini bir yana bırakıp teslim edelim ki bileklerinin hakkıyla zafer kazandılar. Hile yapıldığına dair – bir iki marjinal vaka dışında – inandırıcı en ufak delil yok. AA’nın 180.000 sandık sonucunu iki saat içinde derleyip doğru olarak ilan etmesi ise, kim ne isterse desin, büyük başarıdır; organizasyon gösterisidir. Kolay mı yüz bin küsur farklı yerden gelen üç dört milyon datayı iki saatte hatasız sisteme girmek?
İlk 2014 cb seçimlerinde fark ettik,  AA önce yanıltıcı örneklem sonuçları gösterip sonra peyderpey reel sayıya yaklaşmayı seviyor. Şüphesiz bilinçli bir tercih bu, ama gerekçesi meçhul – çocukça bir avuntu mudur, kamu güvenliğiyle ilgili kaygılar mı vardır, başka bir şey mi? Kamuoyunun bir kısmında “manipülasyon” kuşkusu uyandıran en önemli veri bu. Oysa her sandık tutanağının cep telefonuyla görüntülenip sayısız defa paylaşıldığı bir sistemde bu yöntemle hile yapılamayacağı açık. En çok iki saat kandırırlar, o kadar. Niye iki saat kandırmayı seçiyorlar? Bilen varsa anlatsın lütfen.
“Torbalar ilçe seçim kurullarına ulaşmadan sonucu ilan ettiler” tezi cahilanedir: oylar seçim kurulunda değil sandık başında sayılır ve tutanağa bağlanır. Torbalar merkeze belgeleme ve arşiv için gider. “Filan kuruluş oyların dörtte birini girmeden AA sonucu açıklayıverdi” tezi ise, sadece filan kuruluşun yavaş olduğunu gösterir.
*
Gene kazandılar. Açık ve net kazandılar. Okumuş kesimin tüylerini diken diken eden bunca kepazeliğe rağmen, ülkenin uluslararası itibarını yerle bir eden yönetim üslubuna rağmen, oyları 2007’den beri milim düşmedi. Bu sefer vatan-millet-kan-şehit edebiyatına ağırlık verince MHP doğal olarak biraz güçlendi, ama onu da çatılarının altına alıp daha bir iki puan öne geçtiler. Buyur: 2007: 46,6. 2011: 49,8. 2014: 51,8. 2015: 49,5. 2017: 50,0. 2018: 52,5. İstikrar müthiş.
Muhalefet açısından sonuç rezalettir. Bunca uğraşmaya rağmen karşı tarafın duvarından bir tane tuğla koparmayı başaramadılar. Demek ki bu partilerle, bu kadrolarla, bu söylemlerle bu iş olmuyormuş. Olmayacağını anlamak için daha kaç defa denemek lazım? Kılıçdaroğlu dokuz defa denedi olmadı, bir dokuz defa da bunu deneyelim mi diyeceğiz?
Okumuş kesimin tüyleri ve ülkenin dış itibarı dedik. Demek ki ahalinin en az yarısı, tahminen epey daha fazlası, bunları umursamıyor, başka şeylere öncelik veriyor. Bundan ahalinin “aptal” olduğu sonucu çıkmaz. Gavuru sevmediği, kendini gavurun değer yargılarıyla bağlı hissetmediği, içte gavurun acentesi olan ya da öyle görünenden de katiyen hazzetmediği sonucu çıkar. Erdoğan bunu anlıyor, öbürü anlamıyor. “Aptal” olan kim?
Hele o öbürü, eli sopalı başöğretmen paşa marifetiyle kendi değerlerini empoze edebileceğine hala inanıyor ve bunca hezimete rağmen inanmaya devam ediyorsa?
*
Ben şahsen gavurum. Bizimkileri geç, daha batıdaki beter gavurların değerler sistemine gönülden bağlıyım. Bu saatten sonra değişmeye de niyetim yok. Geldiğimiz noktada Türkiye’de bana ve benim gibilere hayat alanı kaldığını sanmıyorum.
Türkiye halkı gavuru hiçbir zaman sevmedi, onunla ortak değerlere ve ortak bir insanlığa sahip olduğuna asla inanmadı. Gavuru düşman, hain, pis, ırz yoksunu, haçlı, misyoner olarak gördü. Bir dönem, belki mecburiyetten, ya da çaresizlikten, ya da sopa korkusundan, gavura ve temsilcilerine toplumsal hayatın belli alanlarında ayrıcalık tanımayı kabul etti. Şimdi özgüveni geldiğinden, artık etmiyor. Küba’yı da zaten Müslüman ecdadımız keşfetti. Gavur tersini söylese inanma, yalandır.
Bu felaketin sorumlusunu arıyorsan uzağa bakmana gerek yok, Laik Cumhuriyetimizin “Milli” Eğitim sistemine bak yeter. Yüz sene boyunca memleketi vatan millet sakarya, al bayrak, denize dökülen düşman, Ulubatlı Hasan, Viyana kapıları, Haçlılar, misyonerler, kahrolsun emperyalizm bokuyla beslesen sonucun başka nasıl olmasını bekliyordun ki?
*
O halde “Go West young man” mi?
Vallahi kafanızı karıştırmak gibi olmasın ama, itiraf edeyim, artık onu da gönül rahatlığıyla söyleyemiyorum. Batı, geleceğe ilişkin bana güven vermiyor. Batı Avrupa dehşet verici bir dejenerasyon sürecinde, iyileşeceğine dair belirti yok. Amerika’nın hali de iç açıcı görünmüyor. “Müsterih olun, Türkiye bu manyakların elinde elbette kayaya toslayacaktır” diye ümit beslemenin bu koşullarda anlamı var mı? Toslayacaksa Çin, Rusya, Hindistan, Macaristan, Endonezya, Myanmar ve diğer yüz tane ile birlikte toslayacaktır, öyle tosa kaya mı dayanır?
Vallahi bilmiyorum. En iyisi gene Ege adaları galiba. Ne Şarkın nefret dolu bağnazlığı, ne Garbın ideolojik saplantıları: binlerce yıllık bir görgüyle hayatı güzel yaşamaya çalışan mütevazı insanların diyarı. Hava da güzel. Daha ne?