Friday, September 3, 2021

Taşındık!

Nişanyan Blog bundan böyle Substack'ta hizmetinizde.

Eski yazıların tümü yeni adrese taşındı.

Yeni yazı Kapitalist, kapitalizm - I bugün, 3 Eylül 2021, Substack sayfamda yayınlandı.

Wednesday, September 1, 2021

Dünyanın başındaki bela

 ABD üç noktada bugün insanlığın başındaki en büyük belaya dönüşmüştür.

1. Askeri haydutluk. 1 trilyon dolara yaklaşan bütçesiyle ABD güvenlik kurumları fiilen ülke yönetimine el koymuş, her türlü olası freni bertaraf etmiş, sürekli savaşlar üreterek gelir ve güçlerini katlama mücadelesine girişmiştir.

2. Entelektüel çürüme. Üniversiteler ve medya insanlığın binlerce yıllık birikiminden habersiz cahil bir kuşağın elinde zihinsel iflas halindedir. Düşünsel tükenmişliğini sansürle örtme sevdasına düşmüştür.

3. Delirmiş kapitalizm. Herhangi bir kamusal sorumluluk tanımayan ve para kazanmayı hayatın yegane meşru amacı olarak gören bir zümre aşırı derecede güçlenmiş, insanlığın ortak kaynaklarını ve gelecek kuşakların yaşam sahasını kudurmuş bir hızla tüketmektedir.

Şu anda dünyanın en önemli sorunlarının bunlar olduğunu düşünüyorum. Kalamar yemenin geleneksel Hanefi fıkhındaki konumu değil. 

Son aylarda bazılarınızın anlamakta zorluk çektiği bazı bakış açılarımın altında yatan ana fikir sanırım bu.

Friday, August 27, 2021

Paşanızın öyküsü

Aleksandros Karatheodoris aslen Edirne Bosnaköy’lü bir Rum ailede doğdu. Babası Stephanos K. Ayvalık Akademisi’nden sonra Pisa ve Floransa’da tıp ve felsefe okumuş, II. Mahmut’un şahsi doktoru olmuştu. İstanbul’da kurulan Tıbbiye-i Şahane mektebinde muallimlik (profesörlük) yaptı; Osmanlıca ve Yunanca ders kitapları yazdı. Türkçe kaynaklarda İstefanaki Efendi adıyla anılır. Sonraki yıllarında Ortodoks kilisesini Katoliklerle birleştirme girişimlerine karşı canhıraş bir mücadele verdi; Katoliklerin hatalarını kanıtlayan sayısız dini ve felsefi risale kaleme aldı.

Karatodori Paşa
Aleksandros K. (1833-1906) Paris’te hukuk doktorası yaptı. Dönüşünde Reşit Paşa maiyetinde ve Hariciye kaleminde görevlendirildi. 1866’da sadrazam Âli Paşanın meşhur Girit teftişi kadrosunda yer aldı. [Beş ay adada kalan sadrazamın raporu Osmanlı modernleşmesinin en kapsamlı, en çarpıcı belgelerinden biridir.]

Bir süre Roma büyükelçiliğinde bulundu. 1878’de İstanbul kapılarına dayanan Ruslarla Ayastefanos Antlaşması görüşmelerini yürüttü; hemen ardından Paşa rütbesiyle Berlin Kongresinde Osmanlı başmurahhası oldu. Bu atamalarda şüphesiz savaşta hezimete uğrayıp yıkımın eşiğine gelen Osmanlı Devletini Hıristiyan düvel nazarında sempatik gösterme çabası rol oynadı. Kongre dönüşü 1878 Aralık ayında kurulan Tunuslu Hayreddin Paşa kabinesinde Hariciye Nazırı oldu. Osmanlı tarihinde devletin – Hariciye, Dahiliye, Harbiye gibi – asli organlarından birine yönetici olan ilk gayrimüslim kişidir. [Karatodori’den sonra sadece iki gayrimüslim, Sava Paşa ve Noradungyan Efendi, kısa sürelerle Hariciye Nazırı olmuştur.] Yedi ay kaldığı bu görevde iflas etmiş Osmanlı maliyesinin refinansmanı ve Ulcinj krizi gibi belalı işlerle uğraştı.

Samos Türk sigarası
1885’te o vakitler Osmanlı egemenliği altında özerk bir beylik olan Samos Prensliğine (= Sisam Beyliğine) atandı. On yıllık yönetimi adanın modern çağlardaki en büyük refah dönemine denk geldi. Kendinden önce (yine İstanbullu) Pavlos Musurus’un prensliği zamanında temelleri atılan sigara sanayii bu dönemde büyük gelişme gösterdi; Avustralya’dan Japonya’ya dek tüm dünyada Samos Türk sigaraları tanındı. Vathi-Karlovasi karayolu açıldı, yeni okullar kuruldu, adanın hemen her köyünde bulunan görkemli kiliseler – bilhassa bizim köydeki – inşa edildi.

1895’te Abdülhamit tarafından görevden alınarak Girit’e vali tayin edildi. Bu atama ada Müslümanlarının büyük tepkisine yol açtı. Yıllardan beri süregelen Hıristiyan isyanına karşı bu kez Girit Müslümanları ayaklandı; Hıristiyanlar kılıçtan geçirildi. Yedi ay süren valiliğinin ardından Karatodori görevden alındı.

Son yıllarında bazı Şark klasiklerini Arapça ve Farsçadan Yunancaya çevirmekle uğraştı. Bu eserleri maalesef kimse okumadı. Ayrıca Nemrut Dağı üzerine bir kitap kaleme aldığı belirtilse de bilinen kütüphanelerde bu eserin izine rastlanmadı.

İstanbul’da vefat etti. Kabri Balıklı Rum mezarlığındadır.

*

Kostaki ef. Karatodori
Paşanın kardeşi Konstantinos K. (1841-1922) Paris Politeknik’te okudu, Turuk ve Meabir Nezaretinde köprü mühendisi oldu. Başka birçok işinin yanısıra İstanbul surlarının ilk koruma planını hazırladı. Ağabeysinin ayrılmasından sonra anarşi ve kaosa sürüklenen Samos’a 1906’da prens atandı. Kısa süren beyliği esnasında adada ilerici (anti-Abdülhamitçi, ‘İttihatçı’) partinin lideri olan Themistokles Sofulis ile işbirliği yoluna gitti. Samos Ticaret Odasını ve Vapur Şirketini kurdu. Ancak Samos Bankası kurma girişimin Yunan hükümetinin şiddetli tepkisiyle karşılaşınca istifa etmek zorunda kaldı.

Kızını adamızın milli kahramanı ve daha sonra iki kez Yunanistan başbakanı olan (ve her iki seferinde memleketin başına olmadık belalar açan) Sofulis ile evlendirdi. Onların torunu olan diğer Themistokles Sofulis bundan önceki dönemde Yunan meclisinde Samos milletvekili idi.

İki kardeşin babalarının amcaoğlu olan diğer Konstantinos K. – Kostaki Efendi – (1802-1879) de doktordur. Akrabası İstefanaki Efendi ile eş zamanlı olarak Tıbbiye’de hocalık yaptı. Bakteriyolojihane-i Şahane’nin ilk yöneticisi oldu. 1876’da şüpheli bir şekilde ölen Sultan Abdülaziz’in otopsi heyetinde yer aldı.

Bu zatın torunu olan üçüncü Konstantinos K. (1873-1950) Yunanistan’ın modern çağlarda en büyük matematikçisi sayılır. Göttingen ve Münih’te profesördü. 1920’de İzmir’e gelerek ölü doğan İyonya Üniversitesi’nin (şimdi Alsancak’taki Namık Kemal Lisesi) kurucu rektörlüğünü yaptı. Başka başarılarının yanısıra Leonhard Euler’in toplu eserlerinin editörüdür.

 

Friday, August 20, 2021

İzmir-Kabil hattı

“Danışıklı döğüş, bunlar Amerikan uşağı” iddialarını hiçbir şekilde inandırıcı bulmuyorum. Elbette birtakım anlaşmalar olmuştur. “Olaysız çekilmeme izin ver, geride kalan elemanlarıma çok zarar verme, vitrinini iyi düzenle ki ben kendi kamuoyuma karşı zorda kalmayayım, karşılığında sana bir miktar levazımat bırakayım, belki para da veririm, Zurnik dağında senin canını yakacak adamlarıma yardımı keserim” denmiştir. Yenilen ordular da düşmanla görüşür, mütareke pazarlığı yapar.

Mücahidîn hareketini ta 1979’larda Amerika’nın destekleyip silahlandırdığı bilinen bir şey. Taliban’ı da direkt olmasa da Pakistan vasıtasıyla Amerika’nın uzun süre kollamış olduğu söyleniyor. Mümkün. Fakat bunları Amerika kurdu demek fazlaca küstah bir çıkarım olur. Toplumların kendi iç dinamikleri var. Afganistan gibi binlerce yıllık mücadele tarihi olan bir ülkede, Amerika’nın bırak isyan örgütlemeyi, 42 yılın sonunda isyanın dinamiklerini hakkıyla kavrayacak üç tane uzman yetiştirebildiği şüpheli.

Amerika bu olayda tam manasıyla hezimete uğramıştır. Olay yeri sadece Afganistan değil; oradan ABD askerinin kazasız belasız çıkması başarı bile sayılabilir. Yenilgi globaldir. ABD dünya çapında yenilmiştir. Pakistan’da, Taiwan’da, Filipin'de, Ukrayna’da, Baltık ülkelerinde, Kürdistan’da yenilmiştir. Şımarık, güvenilmez, sahtekar, yolsuzluğa batmış, askeri açıdan beceriksiz bir güç olduğu kabak gibi ortaya çıkmıştır. Bunun sonuçları, Afganistan’da Talebeden koparılmış olabilecek birkaç kıytırık tavizden çok daha büyüktür.

1919-1922 harbinde İngiltere’nin rolünü de böyle görmek lazım. TC rejimi şüphesiz İngiltere ile bir dizi açık ve kapalı müzakere sonucu kuruldu; İngilizlere birtakım önemli tavizler verildi; karşılığında 1933’e dek üstü kapalı, 1933’ten sonra açık İngiliz desteği alındı. Ama bundan TC’yi İngilizler kurdu sonucu çıkmaz. 1922-23’ün İngiliz İmparatorluğu açısından ağır bir yenilgi olduğu gerçeği de ortadan kalkmaz.

O imparatorluğun 1919-20’de başlayıp 1960-64’te noktalanan epik çöküşünde, 1922 İzmir yenilgisi önemli dönüm noktalarından biri, belki başlıcasıdır. Dileyelim ki 2021 Kabil yenilgisi de bu sefer benzer bir dönüşün başlangıcı olsun.

Thursday, August 19, 2021

Afganistan, Çin, Türkiye

15. yüzyıla dek Afganistan dünyanın sayılı zengin ülkelerinden biriydi. Herat, Gazne, Belh kentlerinin kalabalığı, kültürü, şaşaası İslam aleminde dillere destandı. Gazne’de dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olan Şahname yazıldı, hükümdar tarafından ağırlığınca altınla ödüllendirildi. Belh’te çağın büyük bilim adamları yetişti. Mezar-ı Şerif’teki camie bakın (1480-81), meseleyi anlarsınız.

Mezar-ı Şerif
Zenginliğin kaynağı, tabii, doğu-batı ticaretiydi. Pekin ile İstanbul arasındaki en kısa karayolu Afganistan’dan geçer. İlk bakışta göremeyebilirsiniz ama Pekin ile Hindistan arasındaki en gerçekçi karayolu da buradan geçer. Çin’in ipeği ile Roma’nın altını, Hint’in bilimi ve baharatı bu yollarda buluşştu. Her durakta bir miktar haraç ödedi, bir miktar hizmet satın aldı, buna rağmen dudak uçuklatacak kadar kâr etmeyi başardı.

Agresif bir güç olan Osmanlı’nın türemesi ve 1453’te İstanbul’u zaptetmesiyle doğu-batı karayolu ticareti kesildi. Elli yıl sonra Avrupalının Hindistan deniz yolunu ve ardından Atlantik’i keşfetmesiyle temelli öldü. Afganistan’ın yavaş çöküşü başladı. 18. yüzyılda son bir hırsla şahlanıp önce İran’ı, peşinden Hindistan’ı fethedip yağmaladılar. Sürdüremediler. Hindistan’da sürekli Afgan tehdidinden usanan İngilizler, meseleyi kökünden çözmek için 1839-42’de Afganistan’ı istila edip taş üstünde taş bırakmadılar, ekonomik altyapıyı çökerttiler, sistemli olarak tarlaları yaktılar, şehirleri talan ettiler, ülkenin siyasi yapısını altüst ettiler. O zamandan beri Afganistan dünya haritasında kara bir deliktir.

Şöyle düşünün: İstanbul’dan arabaya – yahut motora – atlayıp Pekin’e seyahat etmeyi kim istemez? Ama ekstrem maceracılar dışında kimse cesaret etmez, çünkü yol üstünde bela dağı gibi Afganistan vardır.

*

Çin’in bugün en büyük hayalininn Belt and Road projesi olduğu söyleniyor. Projenin amacı Çin’i bir yandan Myanmar ve Pakistan limanları yoluyla Hint/Arap Okyanusuna, diğer yandan Orta Asya’yı aşan demiryolları ve otoyollarla Akdeniz’e bağlamaktır. Başarılı olursa Eski Dünya kıtasında yüzlerce yıl sürecek bir kalkınma ve barış dönemine yol açması umuluyor. Söylem bu, en azından.

Afganistan bu projenin kilididir. Orası ciddi bir şekilde entegre edilmedikçe B&R cılız bir girişim olmaktan öteye geçemez. ABD belasının bölgeden def edilmesiyle bu yönde önemli bir adım atılmış görünüyor.

Tabii Afganistan’ın açılması yeterli değildir. Yolun devamındaki iki ülkenin de projeye katılması şarttır. İran’ı ikna etmek çok zor olmasa gerek. Türkiye’nin tavrını ise zaman gösterecek.

 


Tuesday, August 17, 2021

Afganistan, özet

ABD’nin Afganistan’ı işgalinin temel nedeni sınırsız kibir ve cehalettir. Cehalet derken, insan soyunun binlerce yıllık tecrübeden çıkardığı derslerden ve ahlaki ilkelerden habersiz ergen psikolojisini kastediyorum. “Hey Joe” dediler, bu Efgen midir nedir bize kafa tutuyor. Ezer miyiz? Ezeriz. Hem Rusya, jeopolitik, istikrar, güç projeksiyonu vs. Alem görsün kim daha uzağa işer.

Elbette ‘stratejik analiz’ler ısmarladılar ve kullandılar. Sidik yarışına bir kez karar verince gerekçe üretmek kolaydır. Ve unutmayın ki o analizleri üreten akademik memurların yönlendirici güdüsü hakikat aşkı değil, üstlerinin gözüne girmektir. Yüzlercesini okudum; biliyorum. Hemen hepsi deli saçmasıdır: afaki varsayımlar, keyfi çıkarımlar, rastgele yorumlar, klişelerden ibaret tarih bilgisi.

Amerikan toplumu 11 Eylül olaylarından sonra panik içindeydi. ‘Duruma hakimiz, sidiğimiz şiddetli’ mesajı verilmezse kontrolü kaybetmekten korktular. Daha vahimi, anketlerde başkanın puanının düşmesinden korktular. Haritada Afganistan’ın yerini bulmaktan aciz bir budala olan küçük Bush’u ikna ettiler.

Medyadaki kiralık kalemler vasıtasıyla muazzam bir isteri yaratıldı. Kötüler kim? Efgenler. Cezalandıralım mı? En şedit şekilde. Kimsenin aklına gelmedi sormak, birkaç bin kişilik bir çeteyi – eğer öyle bir çete varsa ve 11 Eylül saldırılarını gerçekten onlar yapmışsa ve karargahlarını akşamdan sabaha Pakistan’a çekecek akılları yoksa – cezalandırmanın tek yolu dünyanın öbür ucundaki bir ülkeyi zaptedip, halkını esir alıp, ücra dağ köylerini bombalamak mıdır diye. Para mı dedin? Lafı olmaz, al sana 100 milyar avans, daha lazım olursa sakın çekinme.

Ondan sonrası Yağma Hasan’ın böreğidir. Yaratılan isteri ikliminde onlar istedikçe Kongre verdi. Bir istediler, beş verdi. Vermekten imtina eden Kongre üyelerini rüşvetle, olmadı şantajla ikna ettiler. Sonuç olarak trilyonlarca dolardan söz ediyoruz (kimi kaynaklarda 1 trilyon, kimilerinde 2,4 trilyon rakamı geçiyor). Bütün Türkiye nüfusunun bir yılda kazandığı toplam paradan fazla.

Bu para vergi ve borç olarak halktan toplandı, bir kısım kişilere ödendi. Sahada olan ve olmayan askerlere ödendi. Yol, bina, istihkam, elektronik altyapı sunan taşeronlara ödendi. “İşte teknolojinin son harikası, götünden ateş saçan zilli zürafa” diye gelen şarlatanlara ödendi. “Hey mistır, bende çok acayip bilgiler var size indirimli bir milyon” diyen yerli üçkağıtçıya ödendi. Ben Efgen yemeği yemem diyerek isyan eden Johnny’ye Amerikadan uçakla Burger King getirtmeye ödendi. Bu şaklabanlığı Amerika ve dünya halkına satmak için görevlendirilen binlerce think thankçi analist ile köşe yazarına ödendi (“zavallı Efgen kadınları, bakın Fatema nasıl ağlıyor”). Para nasılsa boldu, komisyonlar uçuktu, yarısı cebe inse sorun edecek kimse yoktu. Komşum yerken ben neden aç kalayım?

Afganistan’ın düne dek en zengin kişisi mesleğe Amerikan üssünde tercüman olarak başlamış. Yeter mi bu bilgi?

İşgal uzadıkça milleti kandıracak bir gerekçe lazım oldu. “Ulus inşa ediyoruz” dediler. Sokaktan topladıkları çapulculardan ve üç beş maaşa milletini satmaktan gocunmayacaklardan 300 bin kişilik bir silahlı kuvvet kurdular. Başkaca hiçbir şey yapmadılar. Afganistan’ın ulusal geliri yirmi yılda dünyadaki fakir ülkelerin hemen hepsinden daha az arttı. Buna karşılık ülkenin tamamını yirmi yıl terörize ettiler. Köyleri yaktılar. Tarlalarda köpek gibi insan avladılar. Kuşku duyduklarını sokak ortasında çoluk çocuğu önünde infaz ettiler. “Yanlışlıkla” düğün bombaladılar. “Yanlışlıkla” okul bombaladılar. “Yanlışlıkla” hastane bombaladılar. Son üç yılda, yenildikleri ve çekilecekleri belli olduğu halde, havadan 15 bin bomba attılar. Bomba. Düşün. Köyüne, sokağına, iş yerine.

Bu işin sonu olmadığını, yirmi yılda inşa ettikleri ulusun çöpten gecekondu olduğunu bilmiyorlar mıydı? Çoğu biliyordu yahut seziyordu sanırım. 2018’de sızdırılan Afganistan evraklarında açıkça görülüyor, en üst düzey generaller iç yazışmalarda her şeyin farkında, ama sıra kamuoyuna konuşmaya gelince hepsi gözünü kırpmadan yalan söylüyor. Neden? Çünkü hepsi sonuçta memur. İstenmeyen gerçekleri dile getirmenin sonuçlarından korkuyor. Neme lazım, bir kahraman ben miyim diye düşünüyor. Hain ilan edilmekten, aşağılanmaktan korkuyor. Ayrıca tezgah güzel, neden bir süre olsun istifade etmesin? Emeklilik vakti gelince düşünürüz.

Demek ki sebepler bir değil üçmüş. Önce kibir ve cehalet. Sonra menfaat. Son olarak korku, bencillik ve yalan. Hepsi bu kadar. Başkaca da hiçbir elle tutulur mantığı yok yirmi yıllık savaşın. Ve Irak’ın, Suriye’nin, Yemen’in, Somali’nin ve diğerlerinin.

Umalım ki zincirleme bir çözülmenin ilk halkası olur Afganistan hezimeti.

Taliban daha mı iyi? En ufak bir fikrim yok. İyimser olduğumu söyleyemem. Belki tutundukları absürt dogmalar yüzünden bir müddet hayatı Afgan halkının bir kısmına zindan ederler, sonra hayat doğal akışına girer. Belki de girmez. Kim bilir?

Ancak bunca insanın, sahteliği gün gibi aşikar olan propaganda formüllerine bu denli kolay kanıp, papağan gibi o formülleri tekrarlamaya başlaması bana artık hakikaten dayanılmaz gelmeye başladı. Onu da söylemiş olayım.

Medeniyet götürmüşlermiş. Sikimin medeniyeti.

 


 

 

 

 

 

Monday, August 16, 2021

Kırk beş yıllık tecavüzün sonu


Batı basının ‘Taliban’ adını verdiği Afganistan İslam Emirliği hakkında 25 senedir bildiğinizi zannettiğiniz her şey, istisnasız HER ŞEY, Amerikan savaş propagandasıdır. Savaş propagandası tanım gereği yalandır. Amacı düşmanın moralini bozmak, yanıltmak, aklını karıştırmak, olası dostların gözünü boyamaktır. Bir şey bilmiyorsunuz. Bilmiyoruz. Falan yerde kadınları kırbaçlamışlar mı, sebebi neymiş, yapan kimmiş, münferit olay mıymış sistemli bir davranış mıymış, bilmiyoruz. Geçmişteki davranışları şimdi ne yapacaklarının kanıtı mıymış, bilmiyoruz. Ben şahsen bilmiyorum. İki üç tane simgeye bakıp hazır analiz paketlerinden birini satın alanları acıklı buluyorum.

Net bildiğimiz bir şey var. Dünyanın en uzak ve kapalı bölgelerinden biri olan bu zavallı ülke son 45 yılda Amerikalılar tarafından – ve çok daha düşük bir düzeyde Ruslar tarafından – evire çevire sikildi. Muazzam bir kibir ve hoyratlıkla, evet ırkçılıkla, insanların hayatı altüst edildi. Köyler ve kasabalar yakıldı. Kurumlar mahvedildi. İki kuşak insan korku ve aşağılama altında yaşatıldı. Genç insanların hayat beklentileri yok edildi. Asgari bilgi ve yetenek sahibi olanlar yurt dışına göçe zorlandı. Doğal kaynaklar yağmalandı. Yüz binlerce sıradan insan öldürüldü. Yüz binlercesi hapsedildi, dayak yedi, işkence gördü.

İlk fitili yakan değerli hocam Z. Brzezinski ile çevresindeki bir gruptu. Sovyetler Birliğinin iki yumuşak karnından birinin Orta Asya olduğuna karar verdiler. Afganistan karışırsa Tacikistan ile Özbekistan da karışır diye hesapladılar. Karıştırdılar. Açmaz karşısında kalan Sovyet yönetimi işgalden başka çare bulamadı. Dokuz yıl ülkede kaldılar. Beyhude bir gayretle altyapı geliştirip, eğitim teşkilatı kurup, kızlara eğitim ve meslek alanı açıp, sağlık hizmetleri sağlayıp memleketi adam etmeye çalıştılar. Olmadı. Amerikalılar bu sefer Reagan’ın adamı Caspar Weinberger marifetiyle ülkedeki İslami direnişi kışkırttılar. Suudi parası ve eğitmenleriyle yabancı militanları devreye soktular. Pakistan’ı İslamcı Afgan direnişçilerine üs ve lojistik destek vermeye ikna ettiler. 1989’da Sovyetler pes edip çekildi. Ülke kaosa yuvarlandı. Eroin ticaretini kontrol eden kuzeyli (Türk) savaş ağaları galip gelir gibi olunca güneyde Pakistan’ın desteğiyle Taliban hareketi başlatıldı. 1997-98’de savaş ağalarını yenip ülkenin büyük bir bölümünde az çok barışa benzer bir şeyi tesis etmeyi başardılar.

2001’den sonrası tam bir sahtekarlıktır. Bu seferki Amerikan işgalinin makul hiçbir stratejik amacı ve çıkış (=galibiyet) vizyonu yoktu. 11 Eylül saldırılarını bahane edip, paniğe kapılmış Amerikan kamuoyunu gaza getirdiler. Kendilerine yirmi sene boyunca sınırsız fon (1 trilyon dolar deniyor), itibar ve kariyer fırsatı veren bir oyun sahası açtılar. ‘Ülkeyi Talibancılığa karşı aşılıyoruz’ anlatısısı, en azından bugün gündemde olan diğer aşılar kadar aldatmaca idi. Kalıcı olabilecek hiçbir şey yapmadılar. Ülkenin şehirlerinde işgal kuvvetlerine taşeronluk, rüşvet ve uyuşturucu ticareti üzerine kurulu bir parazit katmanı yaratmakla yetindiler. Ayrıldıkları gün o yapının çökeceğini pekala biliyorlardı. (Son aylarda bunun tonla belgesi, yazışması yayınlandı.) Umurlarında olmadı.

İslam Emirliğinin simge ve sloganlarını bir de bu açıdan değerlendirin isterseniz. O kıyafetler, sarıklar, sakallar, geçmiş tarihin çöplüğünden derlenmiş söz yığınları bir meydan okumadır. Gücünüze meydan okuyoruz diyorlar, 45 senedir bize cehennemi yaşatan medeniyetinize lanet olsun! Kravatlı adamları ve pantolonlu kadınları tanımışlar çünkü. Alçaklıklarını biliyorlar.

Ha, o kıyafetler ve o sloganlar bir derde deva mıdır, o belli değil henüz. Yaşarsak belki görürüz.

 

Thursday, August 12, 2021

İklim krizine hazırlanıyoruz

Pandemi fırtınası dinince bu sefer iklim krizine yüklenecekleri anlaşılıyor. Halkın sürekli panik ve şaşkınlık içinde tutulması lazım ki otoriteden medet umsun, “birlik ve beraberliğe her zamankinden çok muhtaç olduğumuz şu elim günlerde” soru sormaya cüret edenlerden nefret etsin.

Pandemi paniğinin şimdilik net iki sonucu oldu. 1) Devletler yetki ve müdahale alanlarını iki yıl önce tahayyül edilemeyecek oranda artırdılar. 2) Büyük sermaye kuruluşlarına fırsattan istifade devasa fon aktarıldı. İklim krizi bahanesiyle de belli ki aynı operasyonu tekrarlamayı deneyecekler.

Ancak bu sefer durum biraz farklı görünüyor.

Birincisi, ‘pandemi’ soytarılığının aksine bu sefer kriz büyük ihtimalle gerçek ve boyutları çok vahim. Yalnız iklim değil, ekosistemin topyekün çöküşüyle karşı karşıyayız: denizlerin ölümü, orman alanlarının tükenmesi, hayvan ve böcek türlerinin yok olması, doğal kaynakların tükenmesi, temiz su kaynaklarının tükenmesi, tarımsal arazinin dejenerasyonu, vb.

İkincisi, bu krizin şayet insan eliyle yumuşatılması veya önlenmesi sözkonusu ise, yapılabilecek olanların devlet ve sermaye gücünü artırmayı değil, aksine azaltmayı gerektirdiği çok açık.

1.      Fosil yakıt kullanımının sıfırlanması,

2.      Elektrik tüketiminin radikal bir şekilde azaltılması,

3.      Uluslararası ticaret ve ulaşımın radikal biçimde kısıtlanması,

4.      En büyük kirlilik ve enerji tüketimi alanı olan askeri sektörün küçültülmesi,

5.      Madencilik ve kimya sektörlerinin radikal biçimde küçültülmesi,

6.      Şehirleşmenin başlıca motoru olan bürokratik güç yığılmasının önlenmesi.

Devletlerin temel içgüdüleri ile bu gerçekler karşı karşıya geldiğinde nasıl çözüm bulacaklar, doğrusu merak ediyorum.

Devletlerin, sermayenin ve halkların ahmaklık düzeyi göz önüne alındığında muhtemeldir ki yapılması gerekenlerin tam tersi yapılacak ve topyekün felaketle karşılaşıncaya dek geri adım atılmayacaktır.

Wednesday, August 4, 2021

Özgür irade, hayvanlık, yapay zeka

Özgür irade paradoksu Antik Çağ filozoflarından beri bilinen bir konu (belki Antik Çağ değil, Ortaçağ skolastikleridir, şimdi bakmaya üşendim). Post facto düşündüğünde insan davranışlarının her birinin yeterli sebebi vardır. Sıkıca akıl yürütürsen aslında başka türlü davranamayacağını anlarsın. Demek ki özgürlük hayaldir. Tüm faktörleri doğru olarak hesaplayan bir yabancı – mesela bir algoritma – senin bir sonraki adımını kesine yakın bir şekilde tahmin edebilir. Oysa sübjektif olarak sürecin her anında özgür iradenle karar verdiğini – yani böyle değil öbür türlü davranma ihtimalinin aynı derecede geçerli olduğunu – bilirsin. Son derece berrak ve kuvvetli bir duygudur. Hiçbir kuvvet bu bilinci yalanlayamaz.

Kollektif eylemlerde de aynı paradoks geçerlidir. İyi bir tarihçi, geçmişte olan her şeyin yeterli sebebini teşhis edebilir. Dolayısıyla tarihçinin bakış açısından geçmiş, kaçınılmazdır. Başka türlü olabilir miydi sorusu anlamsızdır, çünkü başka türlü olamazdı. Oysa biliyoruz ki yaşanan tarihte aktörlerin hiç biri olacakları önceden emin olarak kestiremez. Tarihin kendisi sınırsız bir özgürlük alanı olarak yaşanır. Öyle olmasa hiç kimse hiçbir eylemi tartışmazdı.

*

Şimdi hadiseye başka bir açıdan bakalım.

Şimdi biliyoruz ki insan aklı bir tabula rasa değildir. Doğuştan son derece kapsamlı ve karmaşık bir dizi bilgi ile donatılmıştır. O bilgi altyapısı olmadan, sadece tecrübi yoldan bilgilenmek mümkün değildir. Bir dizi a priori’den yola çıkarız. Bunların bir kısmı tüm hayvanlar aleminde ortaktır, bir kısmını sadece yüksek hayvanlarla veya bazı memeli türleriyle paylaşırız. Bir kısmı ise – dil yeteneği (generative/recursive grammar) gibi – türe özgüdür. [Leyleklerin göçünü, karıncaların yuvasını, köpeklerin geçen arabalara havlamasını, bülbülün ötüşünü düşünün.]

A priori bilgilerimizin en önemlilerinden biri canlı ile cansızı (daha doğrusu hayvan ile non-hayvanı) ayırma güdüsüdür. Her insan yavrusu doğumdan birkaç hafta sonra bu bilgi ile donanır. Çok güçlü, hemen hemen yanılmaz bir bilgidir. Görür görmez biliriz. Saniyenin fraksiyonu içinde anlarız. En belirsiz durumlarda, mahlukun gözüne bakınca anlarız. Bu kabiliyet olmasa türün varlığını sürdürmesi mümkün olmazdı.

Hayvan demek şu demek: Ne yapacağını kabaca kestirebilirsin ama hiçbir zaman tam bilemezsin. Çünkü hayvan algılar ve ne tepki vereceğine iradesiyle karar verir. Yani özgürdür. İradesi kara bir kutudur. Yönelimleri o kutudan kaynaklanır.

Bunun farkına varmak önemli. Özgür irade meselesi hep insan bağlamında tartışıldı. Oysa zoolojik bir evrenseldir. Deniz analarından maymunlara kadar her hayvan için – gitgide genişleyen ve karmaşıklaşan parametreler dahilinde – geçerlidir. Kaçacak mı saldıracak mı? Sağdan mı vuracak soldan mı? Buyur, özgür irade. Prensipte insanınkinden en ufak bir farkı yok.

Gerçekten var mı kertenkelenin özgür iradesi? Bilmiyorum. Yalnız şunu biliyorum ki insan beyni olarak başka türlüsünü düşünemem. Hazır donanımımız bu: fabrika ayarı. Hiçbir kuvvet beni başka türlü düşünmeye – bunun canlı bir kertenkele değil bir tür programlı robot olduğuna – ikna edemez.

 *

Yapay zekâ teorileri bu yüzden bana pek inandırıcı gelmiyor. İnsan – ve hatta hayvan – iradesini bir dizi algoritmaya indirgemeyi tahayyül edenler bence temel bir felsefi hatadan yola çıkıyorlar. O yüzden kaba bilgisayar kuvvetiyle algoritmalarını sonsuza dek rafine de etseler, ta 1950’lerde ilan ettikleri hedeflere bir adım yaklaşabilmiş değiller.

  

 

Tuesday, August 3, 2021

Bilim neden coşar, neden durur

İslam, hukuk vb. konulu 30 Temmuz günkü blogumun yorumlar kısmında bir arkadaş can alıcı soruyu sormuş:

“Avrupa hangi farka istinaden modern anlamda bilim kurumunu ihdas edebilmiştir de İslam dünyasında bu gerçekleşmemiştir?

Orta çağda Avrupa'da kiliseden bağımsız sivil bir okumuş sınıf mı ortaya çıktı? Böyleyse aynı şey İslam dünyasında neden olmadı?”

Şöyle cevapladım.

 

Temel fark, Rönesansı izleyen devirde Avrupalı bilim insanlarının kurumsal otoriteye (özetle kiliseye/dine, ki üniversite kurumu da onun bir parçası idi) kafa tutma hevesi ve alışkanlığı olmalı. İslam bilimi yabana atılır bir gelenek değildir; ama bu özelliği yoktur. Büyük ölçüde İslam dünyasından kopya olan Avrupa (Ortaçağ) üniversitesinde de yoktur.

İsimleri hatırlıyoruz: Galileo, Bacon, Harvey, Kepler, Descartes, Leibnitz, Newton, Boyle, Lavoisier, Darwin, Pasteur... Hepsi mevcut entelektüel otoritenin inanç ve geleneklerine açıkça ve meydan okuyarak karşı çıkmışlar. Kafa tutmayı bir itibar vesilesi ve ahlaki ödev saymışlar. Tesadüfen birtakım yeni/aykırı sonuçlara varmak değil mesele: yaşamsal bir dava, bir varoluş mücadelesi.

Bu heves ve alışkanlığı nereden edindiler? Beş faktör sayabiliyorum:

1. Başlıca faktör kilise/üniversitenin kurumsal çerçevesi dışında bağımsız güç odaklarının ortaya çıkmasıdır: aristokrasi, saray, onların desteklediği bilimsel cemiyetler. Arkanı bir yere dayamadan otoriteye meydan okuyamazsın.

Saydığım kişilerin yanılmıyorsam hepsi üniversite okumuş, fakat bilimsel kariyerlerinin büyük kısmını üniversite dışında yapmışlar. Kılıç (ve para) sahiplerinden coşkulu destek bulmuşlar.  

2. Avrupa’nın global hegemonyasının getirdiği ekonomik refah, maddi imkanlar. Para yoksa bilim yapamazsın; açık uçlu bilimsel araştırmalara kaynak dökemezsin.

İslam’ın parlak çağındaki bilimsel canlılığın temelinde de ekonomik refah vardır. Ancak 16. yy’da Asya ve Amerika ticaretinin Avrupalıların eline geçmesiyle kaynaklar kurumuştur. İslam dünyasının rekabet gücü kalmamıştır.

3. Avrupa’nın siyasi bölünmüşlüğü ve buna karşılık bilim camiasının devletler-üstü entegrasyonu/dayanışması. Kendi ülkende başın sıkıştığında Fransız Akademisinden yahut Weimar dükasından gelecek bir davet, kitabın Paris’te sansüre uğradığında İsviçre ya da Hollanda’da bastırma olanağı cankurtarandır.

Aynı koşullar 15. yy ortalarına dek İslam dünyasında da geçerliydi. Belh’te sıkışan soluğu Konya’da yahut Bağdat’ta alabilir, Kurtuba’da ilgi görmeyen Kahire yahut İsfahan medreselerinde sıcak bir yuva bulabilirdi. Osmanlı ve Safevi merkeziyetçiliğinin egemen olmasıyla o imkan büyük ölçüde ortadan kalktı.

4. Büyük coğrafi keşiflerin etkisiyle geleneksel entelektüel otoritenin sarsılması. Aristo’nun haberdar olmadığı kıtaları bulmuşsan geleneği artık kim ciddiye alır?

5. Matbaa sayesinde yeni fikirlerin hızla ve nispeten kontrolsüz yayılması. Matbaa olmadan Galileo’nun yahut Newton’ın buluşları kaç kişiye ulaşırdı? “Hocam rektörümüz fikirlerini uygun bulmuyor, yazıcılar da çekiniyor haliyle” argümanıyla kim başa çıkabilir?

*

Bu açıdan bakıldığında, bilimsel çalışmayı milli birlik ve beraberliğin bir cüzü, ulusal kalkınmanın destek unsuru olarak değerlendiren ülkelerde bilimin neden yüz yılda bir arpa boyu yol almadığı kolayca anlaşılır sanıyorum.

Batı dünyasında İkinci Dünya Savaşından bu yana devasa bir sermaye gücünün hizmetkarına dönüşen bilimin – askeri teknolojiler dışında – neden yönünü ve üretkenliğini kaybettiği sorusuna da belki bu gözlemler bir nebze olsun ışık tutabilir.

Sunday, August 1, 2021

Doktora tezi nasıl yazılır

Sosyalbilimler.org dergisi için yazdığım makale

Doktora tezimi düşünmeye başladığım günlerde Türkiye’de 12 Eylül rejiminin kara perdesi aralanmaya başlamış, yeni anayasa tartışılmış, yeni siyasi partilerin kuruluşu gündeme düşmüştü. Yıl 1982-83. Kesinlikle Türkiye hakkında yazmayacağım, dedim. Daha geniş soluklu bir şey olsun istedim. Dünyada Türkiye’ninkine benzer bir berzahtan geçen ülkelerde süreç nasıl işlemiş, sonuç ne olmuş? Adı üstünde, Comparative Politics!

Taradım. Dünyada İkinci Savaş’tan sonraki dönemde kırk küsur örnekte geçici bir askeri diktatörlüğün ardından az veya çok serbest seçimli çok partili düzene geçilmiş. İlginçtir ki neredeyse hepsinde, askeri rejimin temsil ettiği değerlere en zıt olan muhalif parti ilk seçimlerde galip gelmiş. Askeri rejim rekabetçi ortama geçtikten sonraki ilk fırsatta siyasi sahada yenilgiye uğramış. Türkiye’de de o hâlde seçime katılmasına izin verilirse Süleyman Demirel’in, yoksa ona en yakın siyasi seçeneği temsil eden Turgut Özal’ın kazanmasına banko gözüyle bakabiliriz.

En uygun vaka incelemesi olarak Peru, Brezilya ve Arjantin’i seçtim. Uçağa atlayıp Peru’ya gittim. Arşivlere daldım, siyasi aktörlerle mülakatlar yaptım. Dışarıdan bir bakış açısıyla yaklaşınca konular bazen daha net, daha rasyonel bir şekilde kavranabiliyor. Dönüşte klavye adeta parmaklarım arasından aktı. “12 Yıllık Askeri Rejimin Gerileyiş ve Çöküşü” başlıklı yüz sayfalık ön araştırma raporu üç dört haftada tamamlandı. Yazması bir keyifti. Geceleri sabahın körüne dek coşkuyla, çalakalem yazı yazıldı. Sonuç da hiç fena olmadı: Şimdi kırk yıla yakın süreden sonra tekrar okuduğumda analiz gayet sağlam, tezler özgün ve ilgi çekici, argümanlar tutarlı, sunuş derli toplu geliyor bana. Öğrenci getirse hiç düşünmeden A verilecek kâğıt.

Tabii doktora tezi için bir tez lazım. Sonra o tezi disiplinin teorik çerçeveleri içinde bir yere oturtmak, başlıca ekolleri tartışmak, yapay ayrım eksenleri oluşturmak, ekollerden bir iki tanesini harcamak, bir iki tanesine burun kıvırarak doğruluk payı tanımak, bir tanesini —mümkünse en az taraftarı olan ve en uçuk görüneni— beğenmek, sonra; anlatacağın hikâyeyi hiç alakası olmasa da o tezin içine yerleştirecek terminolojiyi oluşturmak lazım. Bunca pırıl pırıl genç insanın en verimli çağından ortalama beş seneyi yiyen süreç odur. Böyle buyurmuş Hazreti Popper. Önce teori.

Ben bir buçuk yıl dayandım. Önce şık bir tez formüle ettim. ‘Askeri rejim’, ‘diktatörlük’, ‘serbest seçim’, ‘çok partili sistem’, ‘muhalefet’ kavramlarını literatüre zengin referanslarla tanımladım. Sonra siyasi analizde ‘tahmin’ ya da ‘öngörü’ (prediction) ne anlama gelir meselesine daldım. Sonsuz sayıda oyuncunun rol aldığı bir oyunda ‘sonuç’ ne anlamda tahmin edilebilir? Tahminin doğru olup olmadığı nasıl anlaşılır? Scenario ve model kavramlarının farkı nedir? İyi bir senaryoyu kötüsünden nasıl ayırt edersin? Sonuçta ‘bilim’ olduğu iddia edilen PoliSci disiplinini yepyeni temeller üzerinde yeniden inşa etmiş bulunduğuma kanaat getirdim. 1985 ilkbaharında tez önerisini komisyona sunup savundum. Tabii yaldızlı A ile geçtim. Sonra “manyak mıyım ben hayat boyu bu saçmalıkla mı uğraşacağım” deyip bıraktım.

Halbuki somut vaka analiziyle yetinsem bir buçuk yılda bırak üç ülkeyi, on üç tanesinin hakkından gelemez miydim? Çok daha okunaklı, işe yarar bir tez çıkmaz mıydı? İnsanlığa fayda, hadi çok iddialı olur diyelim, tezi okuyacak üç tane profesörün bile ufukları açılmaz, kafaları yeni bilgi ve bakış açılarıyla dolmaz mıydı? Peki teori de lazım. Kabul. Ama arabayı atın önüne koşmak yerine arkaya bıraksam, sonsözde üç beş tane akıllıca gözlem ve çıkarımla işi bağlayamaz mıydım? Üç sayfa yeter mi? Fazla fazla yeter.

Yirmi küsur yaşındaki talebenin teori paralamasının kime ne faydası olabilir? Onu da düşünebilecek olgunlukta değildim henüz.

O günden bugüne bana ‘hocam tezimi ne üzerine yazayım’ diye gelen herkese tavsiyem aynıdır: Bilgi devşir, bilgi derle, bilgi aktar.

Dünya dediğin ham bilgi dağlarıyla dolu bir yer. Uyanık bir gözle ve yeterli merakla hangisini kazsan altından maden çıkar. O cevheri toplamak, elekten geçirmek, temizlemek, tasnif etmek, paketlemek, etiketlemek çömez bir bilim insanının yapabileceği en hayırlı iştir. Teori, meta-madenciliktir. Uzun yılların tecrübelerinden —hem kendinin hem başkalarının tecrübelerinden— damıtacağın hikmet yumurtalarıdır. Emeklilik ufukta göründüğünde, anılarını yazma ihtiyacı kendini hissettirdiğinde onu da yaparsın, sabret.

Bu devirde, kütüphane rafları yazılmış milyon tane doktora tezinin ağırlığıyla bel verirken özgün doktora tezi yazılabilir mi, ellenmemiş konu mu kaldı diye soran oluyor. Bilginin ne denli sonsuz bir kıta olduğunu bilmeyenlerdir onlar. Ya da tez deyince yazılmış bayat tezleri harmanlayıp yeniden sofraya sürmeyi anlayanlar.  “Konu söyle” deyince ayak üstü yüz tanesi üşüşüyor aklıma. Buyur, ara dönemden demokratik rejime geçen kırk küsur ülkenin seçim dinamikleri. Henüz kimse yazmadı. Ansızın aklıma takılan konu, Hizan’ın yüz küsur köyünün fiziksel tipolojisi ve farklı köy tiplerinin 19 ve 20. yüzyıldaki toplumsal trajedilerle korelasyonu, bakir mevzu. Matbaanın ilk yüz yılında Batı’da İslam hakkındaki polemikler: Döküm çıkar, tasnif et. Anadolu evliya menkıbeleriyle Bizans aziz menkıbelerinin kıyaslamalı analizi. Döküm çıkar, listele, yan yana koy, ilk aklına gelenleri yaz. Hazine bulacağın kesin.

Benim bildiğim insan ve toplum bilimlerinde durum böyle. Doğa bilimlerinin de farklı olacağını sanmıyorum.

Cevher yerine değersiz moloz toplama riski yok mudur? Vardır elbette.  Madeni cüruftan ayırt edecek asgari donanımın yoksa boşa vakit harcayabilirsin. Fakat şundan eminim ki, malzemeyle fiilen haşır neşir olan insan, büsbütün akılsız değilse, kısa zamanda değerliyi değersizden, kaliteliyi molozdan ayırt edecek beceriyi edinir. Hocası eğer işe yarar biriyse onun da az veya çok yardım edeceğini varsaymak lazım.

Friday, July 30, 2021

Seçme saçmalar: Hukuk, İslam, Allah kelamı vs.

“Laik toplumlarda kanunlar kutsal değildir. Zaman içinde insanların gelişen ihtiyaçlarına göre hukukta iyileştirme yapılabilir. Laik toplumlarda insanlar kendi yasalarını yapar, tanrı onların dünyada yaptıklarına karışmaz.”

Kanunları alelumum ‘insanlar’ yapmaz. ‘Birileri’ yapar. “Kanunlar zaman ve zemine göre değiştirilebilir” dediğiniz zaman kimin ne zaman ve hangi koşullarda değiştirebileceğini de belirtmeniz gerekir. Yoksa birileri çıkar “arkadaşlar yarın beni padişah ilan edeceğiz” der, yahut gece yarısı torba yasa çıkarır, gık diyemezsin.

Karşı taraf haklı mıdır, haksız mıdır ayrı mevzu. Ama laiklik hayranlarının yüz senedir halâ karşı tarafın gerekçesini fark etmemiş görünmeleri hayreti muciptir. Karşı taraf diyor ki, kanunlar kutsaldır. Yani kafana esti diye zırt pırt değiştiremezsin. O yetkiyi sana verirsek sonucu kaçınılmaz bir kesinlikle zorbalıktır, hukukun paçavra edilmesidir. Hukuku zamana uydurmak gerekiyor ise nasıl uydurulacağına devlet sopasını elinde tutanlar değil, ak sakallı alimler karar versin.

Ayrıca, müsterih olun, tanrı bir şeye karışmaz. Çünkü tanrı hayaldir. Sadece yasa yapmanın farklı yöntemleri vardır.

“Roma imparatorluğunda kanunlarla toplumda kutsal olan ve olmayan net bir şekilde ayrılmıştır. Laiklik esas alınmıştır.”

Biraz Roma tarihi bilen bilir ki Roma hukuku ve siyasi kurumları iliğine kadar dini inanç ve törelerle yoğrulmuştur; dinsizliğin, dine zarar vermenin cezası ölümdür.  Merak ediyorsanız Mommsen yahut Fustel de Coulanges okuyun. Eski Roma dini geniş meşrepli olduğundan insanları çok üzmemiştir. Hıristiyanlık resmi din olduğunda ise muhtemelen insanlık tarihinin en feci yobazlık sahneleri yaşandı. Yanlış inanç sahipleri acımasızca kovuşturuldu, tapınakları yakıldı, dini zulümden kaçanlar yüzünden koca vilayetler ıssız kaldı.

Kutsal olanla dünyevinin ayrışması Batı Avrupa Ortaçağının eseridir. Roma devleti Batıda yıkılınca kilise uzun süre tek medeni otorite mercii olarak kaldı. Sonra devletler yeniden güçlenince gücünü onlarla paylaşmamak için çatır çatır direndi. Sonunda otoriteyi paylaşmaktan ve birbirinin alanına fazla bulaşmamayı kabul etmekten başka çare bulamadılar.

Doğu Roma’da devlet çökmediği için böyle bir şey olmadı. Ne Bizans’ta, ne Rusya’da, ne Osmanlı’da o yüzden din ve devletin ayrılması diye bir şey duyulmamıştır.

“Kuranın tanrıdan geldiğine inanıldığından değiştirilemez özelliği vardır. Bu durumda Kurandaki toplum yönetim yasalarını, hukuku değiştirebilir misiniz? Değiştiremezsiniz.”

Kuran’da birtakım şiirsel imgeler, muğlak deklarasyonlar, ne manaya geldiği belirsiz meseller ve bolca öfke krizi vardır. Hemen her ayetin zıddını söyleyen bir ayet illa ki bulunur. Bu tuhaf metinden (ve onu tamamlamak için uydurulan on binlerce hadisten) bir hukuk sistemi kendiliğinden üremedi. Üretmek için çağın en parlak alimleri canhıraş bir gayretle 200 sene uğraştılar. Ürettikleri sistemi yorumlamak için, eskisi kadar parlak olmayan varisleri bin küsur senedir hala uğraşıyor. Siz orada değiştirilmez bir tanrı yasası bulduğunuzu iddia ediyorsanız yolunuz açık olsun.

İslam hukukunun iki ana yolu ve dört tali mezhebi (ve tabii bugün terk edilmiş olan onlarca alternatifi) Abbasi devletinin ilk yüzyıllarında oluşturuldu. Yani Kuran’ın telifinden kaba hesap 100 ila 200  yıl sonra. Allah’ı referans göstermeleri politik bir tercihti. Aşırı güçlenen ve meşruiyet zemini sarsak olan halife devletine karşı hukuk mesleği sırtını “Allah kelamına” dayama ihtiyacını hissetti. Buyur askeriye senin, vergi senin, ama hukuk senin tasarrufunda değil, ilmiye sınıfının tekelidir dediler. Senin kılıcın varsa bizim de Allahımız ve kitabımız var diye kendi kendilerini teselli ettiler.

Son derece akıllıca bir hamleydi. Sonuçta ilim mesleğinin yüzyıllar içinde aşırı derecede muhafazakarlaşmasına, kılıç sahibinin tasallutuna karşı istiridye gibi içine kapanmasına yol açtı, o ayrı mevzu.

Bugün “İslam değişir mi? Değişmez!” diyerek kendi sorup kendi cevaplayanların bu hakikatleri aklında tutmasında yarar vardır. İslam hukuku konusunda ahkam kesmeyi toplumun en cahil ve ezik sınıflarına terk edip sonra onların kalın kafalılığından şikayet etmek pek de rasyonel bir tavır olmasa gerek.

 

Wednesday, July 28, 2021

Türkçe öğrenelim: kelepçe, kalafat, tolga

Nişanyan Sözlük’e artık çok vakit ayırmıyorum. Gene de ara sıra girip bir şeyler eklediğim ya da düzelttiğim oluyor. Son günlerde üst üste üç tane eksik ve yanlışımı yakaladım. Kendi kendime kızdım.

Kelepçe

Kelâb veya kelâbe Farsça “iplik kangalı”. Farsçanın klasik sözlüğü Burhan-ı Katı’ya göre “iplik ve iplik saracak çark manasınadır ki bir nev’ine kelâbçe veya kelâbçek tabir olunur.” Meninski sözlüğü (1680) kelâb maddesinde sözcüğün Türkçesini keleve diye aktarmış, “keleve ki üstüne iplik sararlar ve ol sarılan iplik” tanımını vermiş. Türkçe kelepçe/kelebçe sözcüğüne ilk kez değinen Vefik Paşa (1876), bunu iplik kangalı anlamında keleb ile irtibatlandırmış: “bileğe takılan küçük keleb”. Vefik Paşa’dan daha titiz bir dilci olan Şemseddin Sami (1900) o topa girmemiş, kelepçe’yi tanımlamakla yetinmiş: “derdest edilen ashab-ı ceraimin kaçmamak için bileklerine takılan çifte halka.”  Türk Dilinin Sözde Etimolojik Sözlüğü yazarı Hasan Eren (1999), Ligeti ve Räsänen’e istinaden kelepçeyi Farsça kelâbe (“büyük iplik çilesi”) + ça küçültme ekiyle izah etmiş. Andreas Tietze (2016) Eren’in açıklamasını aktarmış fakat bağlayıcı bir görüş belirtmemiş. TDK Türkçe Sözlük sözcüğün ‘Farsça’ olduğunu belirtmiş, başkaca açıklamaya gerek duymamış.  Nişanyan garip ne yapsın, sözlüğünün 2002, 2009, 2018 baskılarında Farsça kelâb+çe etimolojisini tekrarlamakla yetinmiş. Kalabalığa uy ki yanılmayasın.

Geçenlerde bir şey için Çağatayca bir metne göz atarken birden uyandım: “bilekce, mahpusların ve suçluların ellerine takılan iki boyunduruk.” Buradaki bilek bildiğimiz bilek olabilir, ama “iki şeyi bir araya getirme, birleştirme” anlamında bile ile anlam bağı eski dilde daha belirgin. Kelepçe belli ki bunun deforme edilmiş hali. Belki argo ya da bilinçli bir espri.

Kelâbçe diye Farsçadan alıntı, hayli marjinal bir kelime de varmış belli ki.  Lakin “üstüne iplik sarılan çark” ile bildiğimiz kelepçenin makul bir anlam bağı yok ki? Ne çarka benzer meret, ne de iplikle akrabalığı var.

Kalafat

Eski usul ahşap teknelerle tanışıklığı olanlar bilir, her yaz başında tahtaların arası kazınır, açık olan yerler üstüpü veya fitille doldurulur, sonra elde primüs ocağı zift eritilip aralarına dökülür. Bu işlemin adı kalafatlamak. Türkçeye Rumcadan alınma bir sözcük. Gerçi Arapçada da qalfaṭ var aynı anlamda, fakat bunun hayli geç bir alıntı olduğu anlaşılıyor. Erken devir Arapçada cumhurun c’siyle calfaṭa جلفطة kullanılmış, bu da yapıca yabancı olduğu bariz bir sözcük.  Yunanca kalafátis καλαφάτης  7. yy’ın ilk çeyreğinde yazı yazmış Hieron adlı birinin eserinde ilk kez karşımıza çıkıyor, gayet net bir teknik terim.

Buraya kadar sorun yok. Sonra hangi şeytan aklımı dürtmüşse, sözlüğün ikinci baskısını hazırladığım dönemde, 2009’dan bir süre önce (yaptığım düzeltmelere time stamp koymayı 2009’da akıl ettim) bu kelimenin Arapça kılıf ile kökdeş olduğunu ve belki Arap-öncesi Sami dillerinden alınmış olabileceğini belirtme gereği duymuşum.  Bir daha da dönüp bakmamışım. Deli saçması tabii. Kökeni gayet net olan bir sözcük. Ortaçağ Latincesinde calefacere “ateşte ısıtmak, harlamak, alazlamak”, fiil-sıfatı calefatus veya calafatus, İtalyancası calefato/calafato. Kalori ve kaloriferle aynı kökten bir kelime.

İlginçtir ki şoför de aynı kökten. Latince ve İtalyancada başta ka- olan ses Fransızca avam telaffuzunda şa- olur, Lüleburgazın l’si ise önce w’ye dönüşür, sonra bitişik ünlüyü o’ya çevirip kaybolur. Yani Latince /kal/ > Fransızca /şo/. Basit.

Tolga

13. yy’da Türkçeye girmiş silah, savaş ve ordu düzeni ile ilgili pek çok kelime gibi “miğfer” anlamında tolganın da Moğolcadan alınma olduğu bilinen bir şey, bütün kaynaklarda yazar, doğulğa, davulğa gibi varyantları da gösterilir.  Buraya kadar sorun yok. Nişanyan da umumi kabule uyup Moğolcadır demiş. Daha derinine girmemiş.

Geçenlerde korsan kitap sitelerinde gezinirken Andras Rajki’nin Moğolca Etimoloji Sözlüğü’ne denk geldim, ona göz atarken birden hop! Moğolca tolğay veya toluğay neymiş? Bildiğimiz “baş, kafa”, tüm düz ve mecazi anlamlarda, insan başı, tepe başı, büyük ve küçük baş hayvan, işin başı, baş ağrısı, ayrıca serpuş, başlık, sarık ve saire.

Dil bilmemek kötü şey. Böyle bariz şeyler bile gözünden kaçabiliyor.

 

 

   

Wednesday, July 21, 2021

Fifiler hakkında

Bu yazıyı Facebook'ta paylaştığım için 30 gün yasaklandım. Korkunç bir çağda yaşıyoruz.

Birincisi, ABD, AB ve WHO dahil hiçbir kuruluş bu “fifileri” henüz onaylamış değil.
Sadece 'emergency use' izni verildi. Teknik olarak şu anda yapılan şey dev boyutlu bir deneydir. Hiç kimse test deneği olmaya mecbur edilemez.

İkincisi, bilinen ve kabul edilmiş fifiler hayat boyu, veya en azından uzun süreli bağışıklık sağlar. Bu fifilerin en fazla altı ay veya bir yıl etkili olduğu üretici firmalarca beyan edildi. Son günlerde ortaya çıkan verilere göre belki bu da fazla iyimser, bağışıklık süresi çoğu insanda üç ay gibi kısa bir süre olabilir.

Üçüncüsü, fifilerin %94,2 gibi koruma sağladığına ilişkin bol keseden iddiaların bilimsel hiçbir dayanağı olmadığını anlamak için minimum bilimsel akıl, hatta sadece akıl yeterlidir. Bağımsız gözlemcilerin (yani fifi üreticileriyle çıkar ilişkisi olmayanların) uzun vadeli araştırmaları olmadan bu tür beyanlar reklam sloganı olmaktan öteye değer taşımaz.

Dördüncüsü, bu fifileri üreten ve pazarlayan firmalar yılda 1,3 trilyon dolarlık bir kartelin üyeleridir. Üretikleri fifilerden sadece birinci yılda yaklaşık 100 milyar dolar kazanacakları öngörülmektedir. Bu kartelin bilim insanlarını, akademik dergileri, araştırma kuruluşlarını, hatta üniversite departmanlarını parayla satın alma pratiği yaygın ve yerleşiktir ve defalarca, ayrıntılı olarak belgelenmiştir. Elbette bu verilerden, söyledikleri her sözün yalan olduğu sonucu çıkmaz. Ancak söyledikleri her sözü prima facie şüpheyle karşılamak için yeterli sebep vardır.

Tuesday, July 20, 2021

Devlet gücü nah sınırlanır

Devlet gücü sınırlandırılmalı. Evet, tabii. Doğru söze ne denir?

2. Dünya Savaşından sonra ‘Batı’ siyasi düşüncesi bu ilke üzerine inşa edildi. Aksini savunan Alman Nazizmi yenilmişti; aksini savunan Komünist tezler 1945’ten sonra düşman ilan edildi, marjinalleştirildi. Yeni çağın peygamberleri Karl Popper, Hannah Arendt, Raymond Aron idi. Kamu hukuku, güçler ayrımı, siyasi ve kurumsal çoğulculuk, çok partili parlamenter sistem, basın özgürlüğü, uluslarüstü kurumlar, ‘insan hakları’... Hepsinin ana fikri aynıdır. Devlet gücü belli sınırlar içine hapsedilmelidir. Bireyin özerkliği devletin suistimaline karşı korunmalıdır. Evet, ne güzel.

Derken, hiç beklemediğimiz şeyler oldu.

1. Akla ziyan teknolojik gelişmeler oldu. Devlet kurumlarının eline yeryüzündeki herkesi, bilhassa güç ve mevki sahibi olanları, an be an izleme, konuşmalarını dinleme, notlarını okuma, boş zamanlarında yaptıklarını kayıt altına alma, ailelerinin ve sevgililerinin röntgenini çekme  imkanı geçti. Arzu ettikleri herhangi birini, yıllar önce can sıkıntısından göz attığı bir porno videosu yahut beceriksizce yaptığı bir cinsel girişim gerekçesiyle böcek gibi ezme yetisini kazandılar.

İşin bir ilginç yönünü gözden kaçırmayalım. Bu akla ziyan güçlerin kullanımı halâ kısmen yasadışıdır; dolayısıyla o güçlerle donatılan devlet kurumları büyük ölçüde gizlidir. En temel faaliyetleri yasadışı ve gizli olan bir devleti nasıl denetlersin, gücünü nasıl kısıtlarsın?

2. Polis azdı. Dünyanın her ülkesinde polis askerleşti, askerî donanım ve eğitimle pekiştirildi. Kendi toplumuna veya toplumun büyük kesimlerine karşı açık savaş zihniyeti ile yetiştirildi; bunun gerektirdiği becerilerle donatıldı. Sokak gösterileriyle siyasi gücü sarsma ihtimali çoğu ülkede ortadan kalktı.

Daha kötüsü, sokak gösterileriyle siyasi gücün sarsılmaya yüz tutar gibi olduğu birçok ülkede o gösterilerin diğer (daha güçlü) devletler tarafından yönlendirildiği kuşkusu belirdi.

3. Sermaye birikimi akıllara durgunluk veren boyutlara ulaştı. Kamu ile özel sermaye arasındaki sınırlar belirsizleşti; devlet fonksiyonlarının pek çoğu,  paydaşlarının gelirini artırmak dışında herhangi bir kamusal sorumluluğu olmayan aktörlere devredildi.

Savaş ve emniyet, ceza infazı ve kamu sağlığı gibi temel kamu işlevlerinin önemli bir bölümü, ayrıntıları bilinmeyen sözleşmelerle özel kurumlara aktarılmışsa bunları hangi güç nasıl denetler? Kamu meydanı – agora – bu kurumların malı ise; mal sahipleri tırnaklarının sadakasıyla yayın organlarını, üniversiteleri, bilim kurumlarını, yasama meclislerinin tüm üyelerini ve gerektiğinde işe yarayacak küçük devletleri satın alacak güce sahipse, Popper’in güzellediği özgürlüklerin ne manası kalmıştır? “Kongre ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasa yapamaz” ilkesi hangi göte don olur?

4. Bütün bunlardan daha elim ve daha vahim olmak üzere, egemen düşünce iklimi değişti. Değiştirildi. Bir önemli dönüm noktası sanırım 2001’de başlatılan ‘Teröre karşı savaş’ isterisiydi; can alıcı olan ikincisini son bir buçuk yılda sahnelenen pandemi tiyatrosunda yaşadık. Üçüncüsü ‘Küresel ısınma’ kisvesi altında ufukta görünüyor. İnsanlığı tehdit eden bunca dehşetengiz tehlikeler varken, ne yani, devlet eli kolu bağlı mı otursun? Bu devirde halâ devlet gücü kısıtlansın diye tutturanlar romantik hayalperestler değil midir? Global seferberliğe zarar veren bu gibi şaşkınların susturulması – bu devirde – şart değil midir?

Bu zihniyetin nasıl tereyağından kıl çeker gibi topluma benimsetildiğini izlemek derin bir hayal kırıklığıdır. İletişim araçları ellerindedir. Propaganda teknikleri çok gelişmiştir. Üniversiteler satın alınmış, ahlaki çapasını çoktan kaybetmiş, olağanüstü bilgisiz ve bağnaz bir kuşak yetiştirilmiştir. Halk ekonomik belirsizlik içinde ürkek, tüketimden ve hayatta kalmaktan (survival) başka hiçbir değer tanımayacak ölçüde şaşkındır. İtiraz etmeyi aklından geçirenleri susturmak çocuk oyuncağıdır. Ve polis acımasızdır.

Bu koşullarda “devlet gücü sınırlansın” teorisinin fazla bir güncelliği kaldığını düşünmüyorum. Efendim hukuk devleti, yok Avrupa insan hakları bilmemnesi, parlamenter sistem güçlensin, basında tekelleşme önlensin, sivil toplum örgütlensin, falan filan. Kaçtı o trenler. Ejderha kafesten çıktı.

Çözüm önerim yok maalesef. Bilmiyorum. En kolayı teslim olup işi oluruna bırakmak, ama ona da gururumuz elvermez. Büyük devletler arası rekabete mi umut bağlamalı? Sistemi sabote edecek ince planlar peşinden mi koşmalı? Bireyler ve küçük gruplar için sisteme karşı özerklik alanları inşa etmeye mi çalışmalı?

Dünyada bu konulara epeyi kafa yoranlar var. Okumak lazım. Aslında seyahat etmek ve tanışmak lazım, yüz yüze gelmeden fikirler gelişmez. Ama o da yasak biliyorsunuz. Çünkü halkımız pandemiden korkuyor.

Thursday, July 15, 2021

Boğaziçi Üniversitesi

Sonradan Boğaziçi Üniversitesi adıyla alelade bir üçüncü dünya ülkesi okuluna dönüşecek olan Robert College, tek başına Cyrus Hamlin’in idealizminin, yaratıcı dehasının, yirmi yıllık emeğinin eseridir. Dünya eğitim tarihinde eşine az rastlanan bir yeri vardır.

Çöküşü cumhuriyetin ilk yıllarında başlar. Maarif bürokrasisinin denetimine girer, büyümesi önlenir, ekonomik cendereye sokulur, “öğretmen” ve “müdür yardımcısı” kılığında faşist itlerle doldurulur. Nihayet 1969-1971’de “devrimci”-milliyetçi gençliğin azgın tezahüratı altında kamulaştırılır. İzleyen yıllarda bütün duvarları Atatürk ikonalarıyla kaplanır. Türkiye’nin tek iyi eğitim kütüphanesi olan kütüphanesinin yağmalanmasına göz yumulur. Kendi öğrencisini seçmesi önlenerek ulusal paçalın bir cüzü haline getirilir. Yan tarafına Yozgat Üniversitesi kalıplarından çıkma Yeni Kampüs eklenir.

Bugün yaşanmakta olan hadisenin geçmişini bilmeden bir halt anlayamazsınız. Yapı nasıl çürütüldü, nasıl altı oyuldu, neden şimdi son darbeyi vurup ele geçirmeye hazırlanıyorlar, bunlar hep havada kalır.

Her şeye rağmen Boğaziçi bir şeylerin simgesi olarak kaldı. Hatta o şeyler ülke çapında her cephede yenilip tek bir kaleye sığındıkça simgesel değeri arttı. Kısmen geçmişin anılarıydı imajı ayakta tutan. Belki de artık bir avuç kalmış Tanzimat entelijensiyasının Boğaziçi kampüsünün güzelliğine sığınma içgüdüsü, kim bilir?

Şimdi bütün ülkeyi istila eden dalga gelip o kalenin duvarlarına dayanmıştır. BÜ nedir ki, 200 tane Sütçü İmam Üniversitesinin olduğu yerde kimi ırgalar demeyin sakın. Yendikleri sınıfın ve tasfiye etmeye çalıştıkları zihniyetin son kalesidir. Sembolik değeri büyüktür. 1453’de üç duvar arasına sıkışmış Kostantinopol’ün kime ne zararı vardı? Ama onu ele geçirmelerini, tarihlerinin en şanlı vakası olarak hala kutluyorlar.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ideolojisidir yerlilik ve millilik. Şimdi bunun mantıki sonuçlarını yaşıyoruz.

Sunday, July 11, 2021

Eroin bağımlılığına dair

Eroin bağımlılığı ile para bağımlılığı arasında ciddi benzerlikler var. Her ikisi makul sayılabilecek gerekçelerle yola çıkıyor. Sonra psikolojik bağımlılığa, ardından objektif kaçınılmazlığa dönüşüyor. İstesen de vazgeçemeyeceğin bir yola giriyorsun. Tutku – mecburiyet – yaşamını ele geçiriyor. Başka şey düşünemez, başka açı gözetemez oluyorsun. Ahlaki terazini kaybediyorsun.

Patron kapitalizminde hastalık henüz erken aşamadadır. Patron keyfî davranabilir; para tutkusunu diğer ahlaki tercihleriyle bağdaştırmayı deneyebilir; gerekirse “mal benim kime ne” deyip işletmesini riske atabilir. Mafya babasının da bir onuru var. Buna karşılık şirketlerin sermaye piyasalarına ve gri elbiseli memurlara mahkum olduğu bir dünyada böyle şeyler mümkün değildir. Tek bir hedefin, tek bir varlık sebebin vardır: daha fazla kazanmak. Bu uğurda gerekirse babanı satmışsın ya da dünyayı yakmışsın, ne gam. İptiladır. Benliğini esir almıştır. Her yolu deneyeceksin.

Kanunlara uyman gerekir tabii, öbür türlü Devlet canına okuyabilir. Lakin bu devirde kanun dediğin şey dipsiz, sonsuz bir labirenttir. Bugün yasal olan yarın yasal olmayabilir, bugün yasa dışı olan yarın yasaya uyabilir. Verili anda neyin yasal olduğunu bilmek için yüzlerce uzmanın mütalaası gerekebilir. O halde yasa koyucu ile yasa yorumlayıcıyı mümkün mertebe yanına almalısın. Kadrolarına adam yerleştirmeli, gücün yetiyorsa bir kısmını saf dışı etmelisin. Bir yerden sonra tercih değil mecburiyettir: yasayı kontrol edemiyorsan para kazanamazsın. Neyin yasal neyin yasadışı olduğunu bilmek, çoğu zaman senin hukukçularınla devletinkiler arasında pazarlığa tabidir. Pahalı iştir, çok para gerektirir. O halde çok para kazanmalısın ki daha para kazanabilesin. “Yeter bu kadar” dediğin gün çökersin.

Kamuoyunu fazla ürkütmemelisin. Kamuoyu koyundur gerçi, kolayca güdülür. Ama aleyhine dönerse sermaye piyasalarında dayak yersin; yasa koyucu katındaki müttefiklerini kaybedersin. O yüzden iletişim medyası ile iyi ilişkiler kurmalısın. Onları beslemeli, gönüllerini hoş tutmalı, gerekirse can yakmayı bilmelisin. Gazete dediğin kaç para ki? Bir yayın kurulu kaça mal olur?

İptiladır sonuçta. Gerekeni neyse onu yapacaksın. Sonuçta memursun, yapamazsan seni kovarlar, yapabileni getirirler.

Peki. Diyelim ki sektör olarak yılda 1,3 trilyon dolar gelirin var. Yani dünyadaki 190 ülkenin 12 yahut 13’ü hariç her birinin toplam ulusal gelirinden fazla para kazanıyorsun. Kazandığın parayla mesela dilersen 83 milyon Türkiye nüfusunun tamamını geçen sene kazandıkları paranın üstüne dolar bazında yüzde 70 zam koyup maaşa bağlayabiliyorsun. Fakat hasta olduğun için bu yetmiyor, daha fazla, çok daha fazla para kazanman gerekiyor. Üstelik öyle kıyasıya rakip filan değil, ilaç sektörü gibi, hepsi akıl almaz çetrefillikte ortaklıklarla birbirine göbekten bağlı topu topu sekiz on firmasın.

Sen olsan ne yaparsın?

*

Benim zihnimde dönüm noktası geçen sene Ağustosta Rusya Sputnik aşısını ilan ettiğinde Batı medyasından oy birliğiyle yükselen düş kırıklığı homurtusu idi. “Ama test edilmedi”, “uzmanlar güvenmiyor”, “öyle diyorlar ama”, “Putin’in amacı ne”... Eğer gerçekten insanlığı tehdit eden bir tehlike varsa ve birileri, velev ki şüphe payıyla olsa, çare bulduğunu iddia ediyorsa, maksadı insanlığa hizmet olanın tepkisi bu mu olur? “Testin yetersiz, gel bütün imkanlarımızı seferber edelim beraber test edelim” değil midir doğru cevap? Nobel ödülü çantada keklik olmalı.

Mesele aşıyı bulan kuruluşun yetersizliği miydi? Değil, Gamaleya Enstitüsü 1891’den beri ciddi çalışmalara imza atmış saygın bir bilim kurumu, daha iki sene önce herkese fark atıp ebola aşısını bulmuş. Mesele Rus bilim insanlarının güvenilmezliği miydi? Değil, iki üç makale okumuş, iki üç kişiyle tanışmış olan herkes bilir ki ex-sovyet ülkeleri bilim insanları batılılardan genellikle daha dar ufuklu da olsalar bilimsel ahlak açısından onlara fark atarlar. En azından onlar kadar sınırsız para ve popülerlik batağına saplanmamışlardır. Nitekim kısa sürede ortaya çıktı ki Rus aşısı en azından batılılarınki kadar etkili ve güvenlidir, aynı klasmandaki Astra-Zeneca ve J&J aşılarına oranla yan etkileri daha azdır; testi şayet yetersiz ise, ötekilerinki de aynı ölçüde yetersizdir.

Peki nedir CNN’inden Der Spiegel’ine, New York Times’ından Guardian’ına kadar Batı medyasının tamamını hasetten mosmor eden? Basit bir milli takım amigoluğu mudur, biz değil rakip takım gol attı misali? Zannetmiyorum. Öyle olsa bütün bu covid öyküsünün gayriciddi olduğu ortaya çıkar, göze alamazlar.

İki ihtimal geliyor aklıma. İlki, Gamaleya Enstitüsü anladığım kadarıyla Rus devletinin biyolojik savaş çalışmalarında rol oynamış bir kuruluş; bununla ilgili, ayrıntılarına vakıf olamayacağımız bir çekince var arka planda.

İkinci ihtimal daha basit ve sanırım daha gerçekçidir. Batı medyası tamamen satın alınmıştır. Maaşlarını ödeyenlerin reklamını yapmaktan başka bir düşünceleri yoktur. Ruslar piyasanın bir dilimini kapınca patron hesabına göz yaşı döktüler.

*

Moderna’yı bildiniz mi? Türkiye’de yok, ama batıda tescil edilen dört mü beş mi covid aşısından birinin sahibi. Kurucusu bizden, Nubar Afeyan (Efeyan olmalı), Lübnanlı bir Ermeni, yaşı benden küçük, 1975’te ailece Montreal’e göçmüşler, McGill’i bitirdikten sonra MIT’de doktora yapmış, bizim oradaki akraba ve taallukattan ailesini tanıyanlar çok.

Doktoradan sonra venture capital işine girmiş. Yani sermaye oluşturup riskli startuplara yatırım yapmaya başlamış. Çoğu biotech alanında 41 firmanın kuruluşuna öncülük etmiş. Bu meyanda 2009’da Moderna’yı kurmuş. Şirketin bugünkü piyasa değeri 93 milyar dolar, yani TC bütçesinden biraz düşük. Ana hissedarı ve kuruluşundan beri yönetim kurulu başkanı Afeyan.

Soru şu. Elinde 93 milyar dolar varsa ve bu paranın hukuken ve ahlaken meşru olan yegane amacı daha çok para kazanmak (“growth”) ise, yapabileceklerinin sınırı nedir? Yasadır diyorsanız, bu çağ ve devirde “yasa” ne demektir? Nereye kadar esnetilebilir? Yasanın başlıca güvencesi olan bilgi kaynakları ve kamu kanaatleri ne kadar kontrol edilebilir?

Bu çapta paranın – veya eroinin – sözkonusu olduğu yerde bilimsel ahlakın korunması mümkün müdür?

*

Aşıların bir zararı var mı? Sanmam. Bunca nüfusa uyguladıklarına ve henüz kokusu çıkmadığına göre olabildiğince güvenlidir diye düşünüyorum. Hem risk olsa ne olacak, sonuçta sokak lahmacunu da yiyorum, kola da içiyorum. Yaptırdım aşılarımı, çünkü öbür türlü hayatımızı zindan etmeye kararlı görünüyorlar.

Faydası var mı? Vardır herhalde, gerçi bu kadar ısrarlı reklamı yapılan bir ürüne ne kadar güvenilir ayrı mesele. Koka Kola da hayat verir diye kırk senedir başımıza kakıyorlar, vermiyor.

Benim tahminim varyant gambitini oynayacaklar. Delta şimdilik denemeydi, yarın epsilon çıktığında göreceksiniz, bu yılın modeli çıktı yeniden aşılanmanız lazım diye dayatacaklardır, tıpkı iPhone yahut otomobil modeli gibi. Moda sektörünü yüz senedir ayakta tutan dinamik de bu değil mi?

Aslına bakarsanız o tosuncuğun Çiftlikbank tezgahından büyük farkı yok. Bunda da bir yatıran iki – veya yirmi iki – kazanıyor. Tek fark, eşantiyon olarak yanında bir de aşı veriyorlar. O zaman yasal oluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Saturday, July 10, 2021

Korona Günlerinde Yolculuk

(Fişek dergisi Temmuz ayında çıkan yazım.)


Bütün ülkeler şimdi PCR testi istiyor. Allahtan test raporunun belli bir formatı yok, elektronik takip sistemi de henüz kurulmamış. Yeni pdf çıkarmak beş dakikanı alıyor. Başka ülkeleri bilmem ama Türkiye, Yunanistan, Mısır, Katar, Gürcistan, Bulgaristan, Almanya ve saire girişinde bir göz atıp “geç” diyorlar. Maksat formalite yerine gelsin.

Bulgaristan’ın güneydoğu kesiminde Yunan devletinin tanıdığı tek PCR laboratuvarı Kırcali’de bir klinik, tanesi 110 euro, bekleme sırası kapıdan dışarı taşmış, yan sokağa kadar uzanmış. Günde 500 kişi olsa 55 bin euro eder, kim ne kadar pay alıyordur acep? Sen klinik olsan belediyeye, sağlık müdürlüğüne, konsolosluğa yüzde kaç verirdin? (Bu dediğim geçen Ağustos mamafih, şimdi nasıldır bilmem.)

*

Havayolları kâbus. Atina’dan Tiflis’e direkt hatlar iptal, İstanbul aktarmalı var ama o da bize haram. Ukrayna, Rusya, Belarusya aktarmalı uçuşları hükümet bir sonraki emre dek iptal etmiş, Mayısta açılır belki diyorlar ama kim bilebilir? Tel Aviv bağlantılı El Al bileti buluyoruz, son gün uçuş saati değiştiğinden bağlantı suya düşüyor. Bir gece Tel Aviv’de kalsak? Mümkün değil, İsrail’e girişler korona yüzünden yasak. Para iade? Maalesef şirket kuralıymış, ama istersek üç ay içinde başka El Al uçuşuna kullanabilirmişiz.

Son dakikada Kahire bağlantılı bir bilet bulup check-in’e koşuyoruz. Hani vize diyorlar. Buyur, üç ay önce gitmiştik, Kahire’de hay hay deyip kapı vizesi verdiler, işte kapı gibi mühür? Kısım Şefi gelmiş, suratından düşen bin parça, belki sabah hanımla dalaşmış, ı-ıh diyor, kanun yasa yönetmelik, hem üstelik Korona. Genel kural: Her yasa ve her yasak, eziklerden bir ezik memura daha güçsüz birini ezme fırsatı verir. Madem fırsat verilmiş niye değerlendirmeyesin?

(Üç ay önce geldiğimizde Kısım Şefi yoktu, çekinci kızlar ‘hıı’ deyip geçirmişlerdi.)  

*

Mısır’da korona morona hikâye. Sözde maske mecburiyeti koymuşlar, ama sokaklarda hicaplı kadınların yanında yüzünü tıbbi maskeyle örten bir elin parmaklarından fazla değil. Çarşı, pazar, belediye otobüsü, cami, kilise, bar, kafe tıklım tıklım insan istifi, herkes güler yüzlü, herkes rahat ve kalender, Allahın dediği olur modunda.

Mısır’da korona oranı dünyadaki en düşüklerden imiş, 100 milyon nüfusta 8 bin kişi ölmüş (geçen Ocak rakamları). Kuşkuya kapılıp didikliyoruz. Cemiyet işlerine hakim arkadaşlara, onların doktor akrabalarına sorduruyoruz: yok, bir iki kişinin öldüğünü duymuşlar, onlar da zaten çok yaşlıymış. Taşra kasabalarında sağlık ocaklarını, hastane kapılarını gözetliyoruz: sağlık teşkilatı en az Türkiye’deki kadar yaygın, insanlarda da aman doktora gitmeyeyim evde öleyim gibi bir hava yok. Bir toplum bu işi ne kadar ciddiye alır, saplantı haline getirirse o kadar çok insan mı hastalanıyor acaba diye geçiriyoruz aklımızdan. Töbe diyoruz, bu fikri yüksek sesle söylesek memlekette insanlar bizi linç eder, neme lazım.

Luksor’da üç tekerli tuktuk sürücüsü tam beden arkaya dönük bize başından geçen komik bir olayı anlatırken aniden 80 km süratle ölüm dönüşü yapıyor, az daha asfaltı öpüyoruz. İleride polis varmış, maskesiz görse şu kadar ceza yazar diyor, geçen bir günde üç defa ödemiş. E diyoruz, sokakta maskeli tek kişi yok? Yaptığı el hareketini “kör tuttuğunu öper” diye yorumluyoruz.

*

Gürcistan’da kurallar daha katı. Gece 9’da sokağa çıkma yasağı, hafta sonları tamamen kapalı imiş. İlk iki akşam saati kaçırıp aç kaldıktan sonra fark ediyoruz sokak köşesinde duran restoran gelgelcilerini. Buyurun diyor bir tanesi, kapalı bir restorana götürüyor. Kapı önünde sandalyeler yığılı, köpekler çöp kovasını devirmiş, pencereler karanlık. Kapıyı tıklatıyoruz, açıyorlar. Cümbüş koridorun sonunda: tüm masalar dolu, müzik coşmuş, Gürcü şarabı su gibi akmakta. Gece hangi saatte olursa bekleriz diyorlar, aman dikkat edin polis görmesin.

Kafkas dağlarının en ücra yerlerini dolaşıyoruz: ıssız dağ yollarında yürüyen köylü kadınları maskeli, yaylada davar otlatan çobanlar maskeli. Tsalka’da Türkçe konuşan Rumların köyüne uğruyoruz. Köy metruk, giden Rumların yerine üç beş hane Acaralı Müslüman yerleşmiş. Paskalya ertesi Pazartesi günü Ortodokslarda mezarlık ziyareti adettir, o yüzden tek tük Rum aile gelmiş, eski evlerinde piknik yapıyor, göz ucuyla Acaralılarla karşılıklı bakışıyorlar. Bizi misafir eden aile tedirgin. Bu yıl korona yüzünden mezarlık ziyareti yasakmış. Mezarlıkta bizden başka bir Allahın kulu yok, ama gene de benim orada dolanıp fotoğraf çekmemden huzursuz oluyor. İhbar olsa, polis gelse ne yaparız?

*

Ermenistan ile Gürcistan’ın korona istatistikleri hemen hemen başa baş, ikisinde de “vaka” sayısı yüzde 7-8, ölüm oranı binde 1 dolayında. Ama yaklaşım farklı. Ermenistan’da yasaklar çoktan bir kenara atılmış, lokantalar kafeler günün her saati açık, devlet daireleri dışında maske takan pek yok. Yerevan günlük güneşlik, canlı, dünyada modern – yani 20. yüzyıl eseri – olup “güzel” sayılabilecek galiba tek kent. Ülkenin geri kalanı ise Sovyetler Birliği çağında donup kalmış. Her kasabada “Ekmek”, “Et”, “Giysi”, “İnşaat Malzemesi” isimli birer adet dükkan; terk edilmiş hayvani bir fabrika; boyaları dökülmüş, camları kırık bir Parti binası. Karayolları en son 1960’larda Hruşçef zamanında tamir görmüş.

Gürcistan’la kontrast bu sefer daha fazla dikkatimizi çekti. Gürcistan canhıraş bir çabayla “Batılı” olma derdinde, özü olmasa da vitrinini “modernleştirmeye” önem veriyor, pek yakında Avrupa Birliğine tam üye kabul edileceğine iman ediyor. Ermenistan’da gerçi başkent seçkinlerine sorsan hala öyle derler de, memlekette o anlatıya çok inanan kalmamış gibi.

Korona kanunlarına yaklaşımları bu farkın bir yansıması mıdır diye geçti bir an aklımızdan. Öğretmenine yaranmaya çalışan uslu öğrenci gibi Batı’nın gözüne girmeye gayret eden Gürcüler dağda bayırda maskeyi dayatırken Ermenilerin boş vermişliğini başka nasıl açıklamalı?

Tsalka'da köy sokağı, Gürcistan

Yerevan'da konser, Ermenistan


Thursday, July 8, 2021

Avlan, Gey

Olympos’un mezrası Avlónas. Köyde üç gün geçirince orayı da görmek farz oldu. Issızlığını sevdim sanırım. Kemik gibi kuru dağların arasına sıkışmış, dar uzun, küçük, kayıp bir ova. Fotoğraf çekmeye çalıştım ama bir türlü o dokunaklı, durgun havayı yakalayamadım. 100-150 hane köy yapmışlar; sürekli oturan kimse yokmuş, ancak tarla işi için giderlermiş. Bir teyze evinin önünü lokanta yapmış, ekli fotoğraflarda alttan dördüncü sırada ortadaki yer. İki üç saat orada oturup tembellik ettim, köy dedikodusu dinledim. [Pardon linkteki fotolar her seferinde rastgele sıralanıyormuş. 15 no Avlonas, 4 no teyzenin lokantası.]

Avlonas nedir diye sordum, canım işte tarlalar olur öyle diye açıklamaya çalıştı, beceremedi. Sözlükte yok, ama gayet yaygın bir yer adı: en meşhuru Atina yakınındaki, sonra Midilli’de, Sakız’da, Evia (Eğriboz) adasında birer tane, Arnavutluk’taki Vlorë şehrinin de esas adı Avlona’dır. Sonunda Eski Yunancaya bakmayı akıl ettim, aha, αὐλών avlōn, Eski Yunanca son hece uzunsa Yeni Yunancada böyle +as ile çekimlenir, Herodot’ta kaç defa geçermiş, “hollow between hills or banks, defile, glen” diye çevirmişler. Türkçesi boğaz, daha doğrusu koyak olmalı. Vadi değil, kanyon da değil, tabanı düz olan cinsi. Güney Ege’de, Toroslarda çok vardır bilirsiniz, dağlar arasına sıkışmış, kuru göl yatağı gibi dümdüz verimli alan.

Türkiye coğrafyasıyla bağını birkaç gün sonra kurabildim. Yavaş çalışıyor kafa.

Avlan, tabii, neresiydi? Fethiye’de Faralya ve Kabak’tan dağ yoluyla Kınık tarafında giderken bir boğazdan geçersin, on sene öncesine dek müthiş ıssız, taş devrinden kalma, yürek hoplatan yerlerdi, şimdi ne kadar bozulmuştur bilmem. Oradaki köye sonradan Boğaziçi adını verdiler, Avlan onun mahallesi oldu. Öteki Avlan Kaş-Elmalı yolunda bir ara kurutup, sonra çevre faciası olunca yeniden su tutmaya çalıştıkları gölün adı. Avlan sanırım gölün değil, onun güney yakasındaki boğazın ve boğaz içindeki köyün – şimdi Göltarla – adı olmalı.

Bir de Avlana var. Datça Mesudiye’nin eski adı deniyor ama değil, şimdiki Mesudiye köyünün arkasında boğaz içindeki mahallenin adı. Buranın en eski köyüymüş, 19. yy haritalarında sadece Avlana görünüyor. Mesudiye, +iye ekli tüm Osmanlıca yerler gibi 19. yy sonu veya 20. yy başında muhacir yerleşimi olarak kurulmuş olmalı.

Avla, avlanmakla alakası yok. Rumca Avlón/Avlónas’ın uyarlaması. Aynı sözcük yerel Türkçede kavram olarak kullanılıyor mudur, yani üretken midir, yoksa yer adı olarak direkt Rumcadan mı aktarılmış, bilemedim.

*

Bunlarla cebelleşirken tam on beş senedir aklımı kurcalayan bir muamma da çözülüverdi birden. Demin sözü geçen Faralya-Kabak dağlarında bir Gey köyü vardır, sevdiğimiz arkadaşlarımızın bir de küçük oteli var, gecelediğim olmuştur. Böyle rezil isim mi olur dediler, köyün adını Yediburunlar yaptılar, bir Allahın kulu da açıklayamadı Gey nedir, dağ başındaki Yörük obasına nasıl isim olur diye. 19. yy haritalarına bakınca mesele çözülüverdi. Kâhya köyü imiş. Yerel ağızda Gey olmuş.  

Avlonas, Karpathos

Avlonas, Sakız

Avlan, Elmalı
Avlan, Fethiye (siyah şey bulut gölgesi)

Thursday, June 24, 2021

Kısaca, modern Türkiye tarihi: Sekülarizm

Sekülarizm: umumca tanınan dini kuralları ve o kuralların sözcülerini kamu yönetiminde bağlayıcı saymayan anlayış.

Başka tanımlar da olabilir; laiklikle sekülerlik aynı mı değil mi sonsuza dek tartışılabilir. Şimdilik ben bunu önereyim. “Umumca tanınan” şartı önemli. Çünkü aklınıza gelebilecek her ahlak kuralı ve/veya yönetim ilkesi din bazında savunulabilir. Din uğruna anadan doğma gezen Üryan Babalar olmuş tarihte; komünist hıristiyanlar da olmuş. O yüzden din derken dinin “aslını” değil (her ne demekse), ümmetin icmaını kastediyoruz. “Kamu yönetiminde” yerine “bireysel ahlakta” diyebilirdik; o da geçerli bir bakış açısı. Ama burada o kastedilmedi. Bir yönetim ilkesinden söz ediyoruz.

Türkiye’de sekülarizm konusu 19. yy’ın ilk yarısında gündeme gelir. Tek ve bariz bir hareket noktası vardır: Anadolu ve Rumeli nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan gayrimüslimlerin haklarını müslümanların zulmünden korumak. “Gerçek İslam o değil” diye hemen atılmayın lütfen. İslam hukuku zimmileri kısıtlı haklara sahip ikinci sınıf insan olarak tanımlar. Bunun teorik gerekçesi neyse ne, gerçek dünyada pratik sonucu, birtakım güçlü kişilerin, hukuken üstün olan konumlarını istismar ederek gayrimüslimlere keyfince zulmetmesidir. Dolayısıyla prensipte basit ve hatta “İslama uygun” bir talep gibi görünen zimmilere adalet talebi, uygulamada İslam hukukunun – şeriatin – kısmen dahi olsa lağvını, yahut güncel koşullar ışığında “yeniden yorumlanmasını” gerektirir. Dolayısıyla sekülerleşme.

Konu gündeme gelmiştir çünkü 1820’lerde imparatorluğun iki mühim bileşeni, Sırplar ve Yunanlar, isyan etmişler ve Avrupalıların desteğini kazanıp devletten büyük birer lokma koparmayı başarmışlardır. Kuzeydoğuda Ermeniler eziyete daha fazla tahammül etmektense Rusların vaatlerine kanıp 1828’de topyekün göçmeyi seçmiş, koca Erzurum eyaleti bu yüzden viran ve hoban kalmıştır. Suriye’de Hıristiyan isyanı büyük yıkım pahasına önlenebilmiş, Cebel-i Lübnan’da önlenememiştir. Gidişin tehlikesini gören Osmanlı devlet aklı bu nedenle uykusundan uyanıp 1) Tanzimat fermanı ile müslim ve gayrimüslim arasında eşitlik ilkesini ilan etmiş, 2) Islahat Fermanı ile devletin amir kademelerinde gayrimüslimlerin görev almasını kabul etmiştir. Her ikisi İslam tarihinde ilktir. Her ikisi Hanefi İslam hukukuna açık ve kesin olarak aykırıdır. Kuran’ın açık ayetlerine, peygamberin hadislerine, Hz. Ömer’in adaletine, dört mezhebin fıkhına da aykırıdır. Din eğer ümmetin icmaı ise, din elden gitmiştir.

Elbette Avrupalılar da teşvik ettiler. Elbette Avrupalıların o güne dek benzeri görülmemiş teknik, ekonomik, askeri, kültürel, ahlaki başarıları da Osmanlı yönetici sınıfının gözünden kaçmadı. Gâvurlar bunu başarıyorsa gâvurlukta bir hikmet mi var acaba?

Neden olmadı

Deney başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çünkü:

1) Özellikle taşradaki müslim ahali, islamın yüzyıllardan beri kendilerine sağladığı ayrıcalıklı konumu ( = tasallut ve yağma özgürlüğünü) terk etmek istememiş, reformcu Osmanlı yönetim kadrosu da  onları hizaya getirecek iradeyi ve gücü sergileyememiştir.

2) Yüzyılların baskısından kurtulan gayrimüslimler, bence yeterli titizlikle henüz tetkik edilmemiş nedenlerle, çok büyük hızla kalkınmaya başlamış ve toplumun birçok katında başat konuma gelmişlerdir. Doğal olarak bu durum müslim ahalinin tepkisine yol açmıştır. (Yok hayır, gayrimüslimler eskiden beri zengin değildi, 19. yy’ın ikinci yarısında kalkındılar.)

3) Gayrimüslimler devletin niyetine ve daha mühimi gücüne yeterince güvenmedikleri için Avrupalının (Rus dahil) desteğini aramaya devam etmiştir. Avrupalının canına minnet, bunu fırsat sayıp imparatorluğun etinden et koparmaktan bir an geri durmamıştır.

Yorgan gitti, neden kavga bitmedi

Sonuçta Osmanlı eliti, memleketin gayrimüslim nüfusunu topyekün tasfiye etmekten başka çözüm yolu bulamamıştır. Bu fikir 1878 hezimetinden – Doksanüç Harbi – sonra yavaş yavaş olgunlaşır, 1895 katliamında ilk deneme sahasını bulur, 1912 Balkan hezimetinden sonra Osmanlı-Türk yönetici sınıflarının oy birliğini kazanır, 1923 nüfus mübadelesi ile hızını kaybetme sürecine girer. Hak istediler verdik, en azından verir gibi yaptık; bu uğurda dinimizi bile sattık, en azından sattığımıza kendimizi inandırdık. Yetinmediler. Daha ne yapalım, günah bizden gitti.

Peki sekülerlik deneyinin sonu 1915-1923’te gelmiş midir? Hayır, gelmemiştir. Çünkü Osmanlı eliti ve onların kesintisiz devamı olan ilk cumhuriyet seçkinleri Reform’a samimiyetle inanmıştır. Bu uğurda yaşam tarzını ve yönetim felsefesini değiştirmiştir. Batı kıyafet modalarına özenmiş (hayır, şapka devrimi değil, çok önceden, II. Mahmut reformlarından beri), Batının kültürel normlarını şiar edinmiş, Batı sanatına öykünmüş, kendi aralarındaki fikir ve bilgi tartışmalarında Batıyı hakem kabul etmiş, Batı dillerinden tercüme yeni bir dil oluşturmuş, Batının bıyık ve sakal modellerini, yemek yeme usullerini, eğlence kalıplarını, eğitim kurumlarını, yazı üslubunu, hatta din ve ahlak anlayışını, hatta namahreme bakış açısını sadakatle taklit etmiştir. Şimdi memlekette irtica muzaffer olmuşken bunların geleceği ne olacak?

Evet, irtica muzafferdir. Milli Mücadele yıllarında taşra erkânı, taşra ahlakı, taşra müslümanlığı yakın tarihte hiç olmadığı kadar güçlenmiş ve ulusal söyleme hakim olmuştur. Şimdi gâvur hazır denize dökülmüşken gâvurun içteki yoldaşı olan Türk elitlerinin, mesela İzmirli Uşşakizadelerin, yahut istediği kadar vatan-millet diye yırtınsın Amerikan Kolejliliği üstünden atamayan Halide Edip’in denize dökülmemesi için sebep var mıdır?

Türk elitinin kültürel modeli ve sosyal dayanağı olan, ona modacı, eğitmen, garson, banker, editör, mimar, matbaacı, tarım danışmanı ve piyano hocası olarak hizmet eden yerli gayrimüslimler gidince bu zümre Anadolu taşrasında – taşrayı bırak, metropollerde – nasıl tutunacaktır? İnsanoğlunun en kutsal varlığı olan seçkinliğini nasıl sürdürecektir?

Yeni rejimin Osmanlı’dan miras seçkin zümreyi kollaması için haklı nedenler vardır. Eldeki insan malzemesi bundan ibarettir. Yedek kadrolar yoktur; olanlar savaşta heba edilmiştir. Rusya’daki gibi radikal bir sınıf değişiminin altyapısı yoktur (Bolşevik kadroların büyük bölümü düzgün eğitim almış fakat Çarlık rejiminden dışlanmış entelektüellerdi; Türkiye’de iseidadi veya üstünü okumuş olan herkes zaten Osmanlı yönetim kadrosu içindeydi). Daha önemlisi, bütün dünyada Avrupa kayıtsız ve şartsız olarak egemen görünmektedir. Onların dilini konuşmaz, onların usullerini benimsemezsen hayatta kalma şansın yoktur. Onların dilini konuşan da, malum bir avuç azınlıktır. O azınlık korunmalıdır.

Yeni model, laiklik

Laiklik, Osmanlı sekülarizminin Cumhuriyet dönemindeki yeni adıdır. Maksat yine nettir, maksat islam-dışı azınlığı islami inanç ve asabiyetin tasallutundan korumaktır. Bazı insanlar namaz kılmayabilir, oruç tutmayabilir, şarap içebilir, islami tesettüre aykırı giyinebilir, ehl-i harbin değer ve duyarlıklarını paylaşabilir, onların müziğini tercih edebilir, Kuran’ın açık hükmü hilafına gayrimüslimle dostluk ve hatta izdivaç edebilir, kızlarını islamın namahrem ilkelerine meydan okuyacak tarzda yetiştirebilir. Fakat devlet, bu insanların hukukunu korumaya kararlıdır. Bir başka deyimle Devlet, dinin emir ve yasaklarından bağımsızdır. Meşruiyet kıstasları dininkinden farklıdır.

Cumhuriyet laikliğinin çelişkileri çok tartışıldı; burada onlar üzerinde fazlaca durmayacağım. Yalnız belki yeterince farkına varılmayan bir çelişkiye değinmekte fayda görüyorum. ‘Laiklik’ yoluyla kendini korumaya alan zümre daha dün ülkenin gayrimüslim nüfusunu imha etme kararını oy birliğiyle alıp uygulayan, onların yağmalanmış mal varlığıyla gücünü pekiştiren aynı zümredir. Kendilerini savunmak için dayandıkları ilke, yani sekülarizm, daha dün büyük bir  hunharlıkla çiğnemeyi ‘milli destan’ saydıkları aynı ilkedir. Varoluşları dehşetli bir iki yüzlülüğe dayanır; bir ahlaki ucubedir. İslamı reddederler; ancak mantıken islamın antitezi olan bir dine meyledemezler. Çünkü ‘mevcudiyetlerinin yegane temeli’ olan cumhuriyetin kuruluş öyküsü, bizzat kendilerinin, o dinin mensuplarını ülke sathından temizlemesinin öyküsüdür. Temizlik operasyonu islam adına yürütülmüştür; ancak bu gerçek asla itiraf edilemez, çünkü cumhuriyet eliti 1923’ten sonra varoluş mücadelesini aynı islama karşı vermektedir.

Bu çelişkinin yarattığı boşlukta palazlanan yeni inanç veya mezhebe ‘Türk milliyetçiliği’ adı verilir. Denir ki gayrimüslim nüfus din yüzünden değil, ‘millet’ yüzünden imha edilmiştir. Cumhuriyet eliti ise meşrudur, çünkü onlar ‘millidir’. Unutulur ki millet Osmanlıca “din” demektir. 1900’lerin başına dek o anlamda kullanılmıştır.

Türk milliyetçiliği, bir riyakârlığın adıdır. İslama boyun eğmeyenler yok edilmelidir; ancak islama boyun eğmeyenler eğer ‘Türk’ ise korunmalıdır. Buyurun, Türk milliyetçiliği. Bu.

Neden yenildiler

Kökteki bu derin çelişki, laikliğin şemsiyesi altına sığınan Osmanlı-Türk elitinin zaman içinde tıkanıp tükenmesine yol açacaktır. Cumhuriyet’in ilk günlerinden beri yeni nesiller hıristiyanlığa ve gayrimüslimlere karşı kuşku ve nefretle yetiştirilmiştir. ‘Milli’ olan iyidir. Buna karşılık gayri-islami yaşam tarzına sahip olanlar korunmalı ve hatta yüceltilmelidir. İyi de, neden?

Diğer yandan modern dünyanın koşulları devlet bürokrasisinin sınırsızca büyütülmesini, dolayısıyla gereği gibi eğitilememiş kitlelerin yönetici kadroya dahil edilmesini gerektirmektedir. Bir süre sonra bu kitlenin inanç ve önyargıları Cumhuriyet elitine baskın gelmeye başlayacaktır.

‘Laiklik’ davasının öznesini oluşturan gayri-islami yaşam tarzına sahip seçkinler 1960 ve 1980 askeri darbelerini izleyen iki dalgada siyasetten ve devlet yönetiminden tasfiye edilecektir. 1960’lar tasfiyesi sosyolojik açıdan ilginç bir dönemeçtir. 27 Mayısta büyük devrimi gerçekleştirmek amacıyla idareyi  ele alan askerler, geleneksel kentli seçkin vs. taşra halkı ikileminin dışında, sınıfsız, köksüz, idealist askerlerden ve onlara bağlı devlet uzmanlarından oluşan yeni bir yönetici zümre oluşturma hülyasına kapılmışlar, fakat çok kısa sürede yenilip tasfiye edilmişlerdir. 12 Eylül darbesini izleyen dönemde ise, eski Osmanlı elitinin devamı olan ‘laik’ cumhuriyet seçkinlerinin devlet yönetiminde yer alması neredeyse imkansız hale gelmiştir.

1980’den sonra sözkonusu seçkinlerin yaşam alanı – hariciye ve istihbarat gibi bir iki istisna ile – devlet-dışı alanlarla sınırlıdır: üniversiteler, tıp, basın ve görsel medya, yayın ve sanat dünyası, reklam sektörü, finans sektörü, uluslararası şirketlerin Türkiye temsilcilikleri. Kısacası, TÜSİAD-land. Kısıtlı istihdam ve iktidar fırsatı sunan bu sahalarda yer bulamayanlar, Özal döneminden itibaren artan bir hızla yurt dışına göçmeye başlayacaktır.

Günümüzde filmin sonu görünmüştür. Anılan sektörlerin her birinde tasfiye hızlanmıştır. Hemen her gün başka bir mevziin düştüğü haberi gelmektedir. ‘Laik’ zümre artık kendine ait saydığı sahaların her birinde inisyatifi kaybetmiş, üç dört kentin birer semtine hapsedilmiş, anlamlı istihdam olanaklarından yoksun, kendini kanıtlama sahası olarak bir avuç kafe ile instagramdan başka seçeneği kalmamış bir marjinal gruptur.

Bu dönüşümün Erdoğan rejiminin “suçu” olduğunu zannetmek bence fazlaca naif bir bakış açısı olur. Erdoğan, olsa olsa, ebedir. Dönüşümü getiren güçler ondan çok daha büyük ve derindir. Yarın Erdoğan gitse de bir şey değişmeyecektir. Bir devir kapanmıştır. Geçmiş olsun.

Geriye ne kaldı

Buna rağmen Türkiye’de hala sekülarizm davasının – az da olsa – güncelliği varsa üçüncü bir ümmet-dışı grubu, Alevileri, hesaba katmamız gerekiyor. Türkiye’de bugün yeni devlet düzeni önündeki başlıca engel, başka bir konu olan Kürtlerin yanısıra, müslüman zulmüne karşı korunma talep eden Alevilerdir.

O konuyu başka zamana bırakalım.