Saturday, June 12, 2021

Nefret

Klasik devir Arapçasında nefret “kaçışma” demek, özellikle bir insan ya da hayvan grubunun ürküp çil yavrusu gibi dağılması.

16. yüzyılda Osmanlı’nın klasik Arapça-Türkçe lugatini yazan Vankulu Mehmed Efendi’ye göre nefâr “kaçmak”, nüfûr ve nefret “bir cemaat ürküp taşra çıkmak”, nifâr “kaçğunlık”, nefr “dağılmak manasına gelür”, istinfâr “ürkmek manasına da gelür”. Yevmün-nefr yahut leyletün-nefr “(hac esnasında) halkın Mina’dan göçtüğü gün/gece” demektir.

Yunanca tam kelime karşılığı phébomai fiil, phóbos isim. Homeros’taki asli anlamı “kaçışmak”, özellikle savaşta ani korkuyla dağılmak. İliada’da dokuz veya on yerde bu anlamda geçiyor, misal 15.396, ἀτὰρ Δαναῶν γένετο ἰαχή τε φόβος τε “while the Danaans with loud cries turned in flight”, Azra Erhat çevirisinde “Danaoların çığlıklarla kaçmaya başladığını”. Mitolojide şahıslaşmış haliyle Phobos, savaş tanrısı Ares ile Afrodit’in evladıymış. Bence mükemmel bir imge, Afrodit çünkü burada “aşk tanrıçası” değil, insan ruhunu esir alan tüm irrasyonel duyguların sahibidir.

Liddell & Scott sözlüğü phobos’u “panic flight” olarak çevirmiş, “panic fear” anlamını ikincil olarak vermiş. Chantraine’in etimolojik sözlüğünde phebomai “fuir, spécialement en parlant d’une troupe saisie par la panique”. Phóbos aslen “kaçış,” fakat Homeros’tan sonra yaygın anlamı “korku, özellikle panik şeklinde korku”.

Batı dillerinde bundan türetilen +phobe ve +phobia bileşeni en erken 16. yy’da tıp dilinde hydrophobia (“su korkusu”, yani kuduz) sözcüğünde görülüyor. 19. yy başlarında İngilizcede gallophobia (“Fransız nefreti”), Fransızcada androphobie (“insanlardan nefret etme”) kayda geçmiş. Agoraphobia (“açık alan paniği”) ve claustrophobia (“kapalı mekân paniği”) 1890’lardan. Ayrı sözcük olarak phobia İngilizcede ilk kez 1786’da kaydedilmiş: “a fear of an imaginary evil, or an undue fear of a real one”, mealen “hayali bir fenalıktan korkma, ya da gerçek bir fenalıktan ölçüsüz korkma”. Islamophobia ilk kez 1976’da, International Journal of Middle Eastern Studies dergisindeki bir makalede boy göstermiş. Hemen her zaman kınama tınısı taşıyan bir kelime, tıpkı antisemitizm gibi, “yes kardeşim, islamofobum, sebepleri şunlar” cevabına imkan tanımayan bir etiket, duygu bulutu yüklü.

*

Nefretin Türkçe kullanımdaki evrimi ilginç. 17. yy’da gerek Golius gerek Meninski Türkçe “örkmek, kaçmak” karşılığını veriyorlar, misal “bundan nefret idüp kaçtiler”. Fakat bunun yanısıra kullanımda aversio, abominatio, pavor (kaçınma, iğrenme, korkma) anlamlarına geldiğini belirtiyorlar. Onlarla çağdaş olan Evliya Çelebi’de nefret daima bugünkü anlamında: “cümle halk [şehzade Mustafa’yı katl ettiği için] Süleyman Han'dan nefret idüp,” “cihet-i dünya içün bir şey ricasında olma kim senden nefret idüp istiskāl etmeyeler”, “aklı perişan olup azizden nefret ider”, vs.

Evet, kaçtiler. 1680’lerde İstanbul telaffuzu öyle.

Sözcüğün orijinal anlamındaki “dağılma, scattering” boyutu hiç ummadığınız bir yerde karşınıza çıkıyor. Nefer, nefret ile aynı kökten, özgün anlamı “küçük insan kalabalığı”, Kamus’a ve onu izleyen Vankulu’na göre “üç ila on kişiden oluşan cemaat”. A scattering of men desek uyar sanki. Çelebi sözcüğü hemen her zaman kale neferatı kalıbında kullanmış, “tertipli piyade düzeninde olmayan asker kalabalığı” kastedilmiş olmalı. Sayı ile sayılabilen bir insan grubundan söz ederken de aded yerine genellikle nefer tercih etmiş, ister üç, ister üç bin kişi olsun: “mürd olan on bir nefer âdemler”, “yetmiş nefer Kazak hetmanları” vs. Dikkat ederseniz nefer burada daima çoğul bir kavram. ‘Bir nefer’ ifadesi 19. yy sonlarına dek oksimoron sayılmış, ancak daha sonra muhtemelen ordu jargonunda “tekil piyade askeri” anlamında kullanılmaya başlamış.


Thursday, June 10, 2021

Devlet teorisi

9/06’da paylaştığım.

Machiavelli'nin öğretisi çoğu zaman “amaç için her yol mubah” diye özetlenir. Alakası yoktur. Bu derece bayağı bir tezi ileri süren biri neden büyük adam sayılsın, neden hatırlansın? “Ahlak yok” demekle birdir, her ergenin aklından bazen geçer belki, sonra akıllanırlar.

Machiavelli'nin düşünce tarihinde devrim niteliğinde olan keşfi, bireysel ahlakla devlet yönetme ahlakının birbirinden ayrı ve hatta bazen zıt olduğu fikridir. Bireyde ayıplanan eylemler, devlet yöneten açısından mubah ve hatta övülesi olabilir. “Devlet ahlak üstüdür” de demiyor; “devletin ahlakı başka kriterlere tabidir.” Modern siyaset biliminin başlangıç noktası sayılır, “peki, başka kritere tabiyse o kriter(ler) ne?” sorusu.

"Modern" derken tabii son moda anlamında değil, post-medieval anlamında, Türkçesi galiba Yeniçağ.


Ertesi günü devam.

Abin döverse babana gidersin. O olmadı amcana, daha olmadı polise. İnsani iktidar her zaman zulme dönüşme potansiyeline sahiptir. Bunun çaresini Ortaçağ (Avrupa) siyasi düşüncesi sonsuz bir iktidar zinciri tahayyül etmekte bulmuş. Her zalimin üzerinde başvuracak bir merci olmalı. Zincirin üst ucu bulutlarda kaybolur gerçi – imparator hazretleri? papa? kilisenin manevi şahsiyeti? – ama pratikte ne önemi var?

16. yy’a gelindiğinde o zincirin hükmü kalmamıştır. Ara baklaların çoğu kırılmış, irili ufaklı bir dizi hükümdar “en büyük benim, başka büyük yok” sevdasına kapılmıştır. (İlginçtir ki bu teori ilk evvela 13. yy’da papa ile imparatora meydan okuyan İtalyan şehir devletlerinde türer. Daha sonra Amerikan altını ile görülmemiş güce kavuşan İspanya kralı, Felemenk ve İtalya ticaretine çöken Fransa kralı, memleketin tüm soylularını haraca bağlayan İngiltere kralı 7. Henry ile kilise mülklerini gaspeden oğlu 8 no. “en büyüklük” iddiasının taşıyıcıları olur.)

Jean Bodin, Devlete Dair Altı Kitap (1576) Yeniçağ siyasi düşüncesinin ilk önemli başyapıtı sayılır. Hollandalı Arnold Clapmarius, Devlet Sırlarına Dair Altı Kitap (1605) belki daha da orijinaldir. (Her ikisini 1982’de okuma demeyelim de baştan aşağı gözden geçirme fırsatı bulmuştum.) Her ikisi Machiavelli ile karşılaşmanın getirdiği elektrik şokunun izlerini taşır. Her ikisinin merkezi problemi majeste kavramıdır. Latince maiestas, tuhaf yapılı bir sözcük, Türkçeye belki ekberiyet diye çevirmeli: “en büyüklük”. Yani zincirin son halkası; sorumluluğu üste devredemeyeceğin, hesap verecek kimseyle muhatap olmadığın yer. Bu tüyler ürpertici mevkii insanlar dünyasında makul ve makbul kılacak olan koşullar nelerdir? Hiç kimseye hesap vermeyen hükümdar, kamu vicdanında, yahut aklın mahkemesinde, nasıl hesap verebilir? Sözü kanun olan biri hangi kanunlara tabidir?

Buyurun, modern çağ siyasi düşüncesinin ana konuları.

Sakın bunlar çağı geçmiş monarşiler devrinin mevzuları deyip burun kıvırmayın. Kafasına ibik takmış astığı astık kestiği kestik bir tane adam yerine Devlet deyin, ne kadar güncel olduğunu görürsünüz.

*

Ayrıntılı öyküyü erteleyip genel hatlara bakarsak ben kabaca üç tane cevap, daha doğrusu cevap stili görebiliyorum. Birbirini dışlayan şeyler değil, üç ayrı vurgu, üç ayrı ilkeler demeti. Özetleyeyim.

1) Hukuk devleti (Rechtsstaat) fikri 19. yy’da Almanya’da egemen olmuştur, Hegel’inden Weber’ine kadar bilumum Alman ağır toplarının kafasındaki teorik modeldir. Yasalar insan aklının reel dünyadaki tezahürüdür. Devlet yasaların cisim bulmuş halidir; Devlet yasalarla kaimdir ve yasalar ancak Devlet sayesinde hayat bulabilir. O halde, gelişkin bir yargı sistemi ve iyi eğitilmiş yargıçlar Devletin can damarıdır.

Peki, varlık sebepleri Devlet olan ve ahlaki ufukları Devletle sınırlı olan bu yargıçlar, devleti temsil edenlerle sade vatandaş – veya hükümet karşıtları – çatıştığında ne yapacak? Hukuk devleti ideali işte tam olarak bu noktada çöker. Hukuk devletinin mantığı Dreyfus davasında (ve Rus devrimcilerinin yargılamalarında, Sacco ve Vanzetti davasında...) iflas eder. Bireysel bir zaaf değildir sözkonusu olan, yapısal bir problemdir. Amaç hukuksa, hukukun yeryüzündeki temsilcisi olan Devlet’i nasıl göz ardı edersin?

 [İlginç ki klasik devir (yani Osmanlı-öncesi) İslam siyasi düşüncesi ile bu fikir arasında çarpıcı paralellikler vardır. Hukuk yerine Adalet kelimesini koyunca daha iyi anlaşılır. Olağanüstü gelişkin bir hukuk sistemi olan İslam fıkhını yeryüzünde egemen kılmak, teoride, İslam devletinin yegane varlık sebebidir. Mamafih derin konu, başka zaman bakalım.]

2) Denge devleti fikri İngilizlerin uzmanlık alanıdır. Hukuk dediğin esnek bir şey derler, her kaba girer, mühim olan toplumda herhangi bir aktörün diğerlerini ezecek kadar güçlenmesini önlemektir. Amerikan siyasi düşüncesi de ana fikrini İngilizden almıştır. 19. ve 20. yy’larda Batı dünyasının İngilizce konuşan kısımlarına egemen olan liberalizm düşüncesinin temelinde bu yatar: hukuk değil, çoğulculuk ve güçler dengesi. Toplumda çeşitli kurumlar, siyasi partiler, hizipler, eyaletler, birbirini sevmez bürokrasiler, kraldan ayrı başbakanlar, şehir meclisleri, meslek kuruluşları, rakip gazeteler, özerk yönetimler olsun ki kimse haddinden fazla zulme yeltenemesin, vatandaşa nefes payı kalsın. İyi devlet, bu çeşitliliği cambaz gibi idare eden devlettir. Devlet ahlakının ölçütü budur. Denge bozulunca devlet bozulur.

Nitekim 21. yy’a gelindiğinde başta Anglosakson ülkeleri olmak üzere bütün dünyada denge feci surette bozulduğu, istihbarat ve emniyet örgütleri geri kalan her şeyi böcek gibi ezecek kudrete kavuştukları için bu modelin de çağı geçmiş görünüyor.

[Batıda liberal demokrasi çağının kapanmasında şimdilik üç ana dönemeç rol oynadı görünüyor: uyuşturucuyla mücadele, ‘terörle’ mücadele, virüsle mücadele. Bi ara bunu da yazak.]

3) Üçüncüsü bugünkü dünyada kavraması en zor olan model, ilk tepkiniz ‘yok ya’ olacak. Lakin yukarıda adı geçen Bodin’in kitabında muazzam bir belagatle savunduğu fikir budur; 18. yy ortalarına dek Avrupa’da herkesin üzerinde az çok mutabık olduğu yaklaşım da budur. Osmanlı devletinin egemen ideolojisi de, en azından devletin güçlü olduğu devirde, bundan çok farklı değildir.

Devleti Devlet yapan, derler, törendir, azamettir, ihtişamdır, kutsallık halesidir. Batıda 16. yy’dan itibaren yaygınlaşan stato/state/état kavramı esasında “duruş” ve haşmet demektir. İyi Devlet haşmetini – raconunu – her şeyden üstün tutar; kötü Devlet üslupsuz devlettir. Bu sadece estetik değil aynı zamanda ahlaki bir ilkedir. Zira racon kaygısı toplumda söz sahibi olanları ortak bir zihniyet ve ortak bir estetik anlayışı etrafında birleştirir, Devletin başındakilerin keyfilik sahasını kuvvetli sınırlar içine hapseder.

Üç model arasında en gerçekçi olanı sanırım budur. Lakin mantıki sonucunun Hitler’lere vardığını düşünürseniz bu modelde de günümüz açısından pek çıkar yol görünmüyor.


Monday, June 7, 2021

Varoşlar, oynak kimlikler

Yeni Rabat kilisesi
Rabat adıyla ilk 1986’da karşılaştım sanırım. Ardanuç’un Bulanık köyünde şimdi taşlarını söke söke kelek bir yığına çevirdikleri muazzam bir Ortaçağ kilisesi vardır, adı Yeni Rabat, bulunduğu köy yahut mahallenin adı da aynı. Yapı şüphesiz Gürcü işi, ama 1918 öncesinde Ermeni kilisesi olarak kullanılırmış; köylüler öyle diyor, Çarlık dönemine ait Rus kayıtları da teyit ediyor. Peki Rabat ne demek? Fas’ın başkenti olan Rabat esasen Arapça ribˁat yani “han, kervansaray” imiş, bu da öyle olmalı diye akıl yürüttüm. Kiliseyi han zannetmiş olabilirler mi? Pek mantıklı değil ama olsun diyelim. O zamanlar yazdığım Karadeniz kitabında da böyle yazdım maalesef.

Daha sonra yer adlarına çalışırken fark ettim ki Rabat tekil bir hadise değil, bayağı yaygın bir yer adı. Türkiye sınırları içinde on yedi tane sayabiliyorum, deminki dahil Artvin’de en az üç tane, Ardahan-Çıldır’da bir, Erzurum’da üç, Erzincan’da iki, Dersim’de iki, Diyarbakır-Kulp’ta bir, Batman-Kozluk’ta bir, Bitlis-Mutki’de bir, Mardin-Derik’te bir, Tokat-Erbaa’da bir, bir tane de Hatay-Dörtyol’da. Çoğu mütevazı, uyduruk yerler, hiç birinde kervansaraylık bir durum yok. Başka bir şey olmalı. (Tabii bu arada akla gelebilecek her türlü literatürü tarayıp boş çektiğimi söylemeye gerek yok. Bir iki online sitede “kervansaray” demişler. Ama kaynak ne? Nişanyan!)

Coğrafi dağılım net: bu dağılıma sahip bir yer adı ancak Ermenice – ya da Ermenilerle ilgili bir şey – olabilir. Şüphe etmeyin, Türkçe olsa dağılım bambaşka olur, Anadolu’da, Rumeli’de de (muhtemelen sayıca daha fazla) örnekleri olur. Kürtçe olsa Artvin’de, Çıldır’da, Eğin’de ne işi var. Hatay ilk bakışta saha dışı görünüyor, ama Dörtyol ilçesi büyük oranda Ermeni yerleşimidir, oranın Rabat’ı da ilçe merkezinin hemen dibi, Ermeni mahallesiymiş.

Ermenice eski ve yeni sözlüklerde, lehçeler sözlüğünde, yer adları sözlüğünde böyle bir kelime yok. Eğin’deki Rabat’ın (Şahinler’e bağlı Ekindere mahallesi) adı Ermenice Hrabat diye yazılıyor. Acaba Harabat, yani ören/viran olabilir mi? Malum, bu coğrafyaların en yaygın yer adı unsurlarından biridir. Ama yok, bu hipotezi de eliyoruz. Bir kere harabat daima khı ile yazılır, yumuşak h olmaz, bu ikisi ne Ermenicede ne (eski) Türkçede asla karışmaz. Öte yandan gerek Ermenicede, gerek Sivas-Erzincan Türkçesinde bir kelime asla r ile başlamaz, o baştaki h o halde bir dolgu sesi olmalı, Türkçedeki ıramazan, ırenk, ürüya gibi.

Bir şey dikkatimizi çekiyor. Şavşat-Meydancık’taki Dereiçi (Rabat) köyünü yıllar önce ziyaret etmiştim, tümü Gürcü-Müslüman olan bir bölgenin tek Ermeni köyüymüş, kalaycılık, sepetçilik filan yaparlarmış, yörenin bütün diğer köyleri tepedeyken bu dere yatağında, biraz sığıntı bir yer. Diğeri Şavşat’ın Köprülü (Okrobageti) köyü, daha doğrusu o köyün İspiroğlu (Rabat) adı verilen mahallesi. Burası da Ermenilerin ender olduğu bir coğrafyada münferit Ermeni mahallesi, Ruslar zamanında palazlanmış, hatta bir ara Şavşat’ın ilçe merkezi olmuş. Divriği’nin Adatepe (Pingân) köyünde de benzer bir öykü var. Pingân’ın dış mahallesi Rabat, eski Ermeni yerleşimiymiş, 1915’ten sonra eski Pingan terk edilip köy merkezi buraya taşınmış.

İşe yarar ilk ip ucunu Gürcü/Rus generali Giorgi Kazbegi’nin 1874 yılında Artvin bölgesine yaptığı gezinin notlarında buluyoruz (Türkçesi Bir Rus Generalinin Türkiye Günlükleri, Doruk Y. 2019). 108 numaralı dipnotta diyor ki “Şavşat’ın tüm Hıristiyan yerleşim yerleri ‘Rabat’ olarak adlandırılmaktadır.” Gerçi dipnotu yazarın mı, yoksa Rusçadan Gürcüceye çevirenin mi, ya da Gürcüceden Türkçeye çeviren Rıdvan Atan’ın mı, anlaşılmıyor. Ama konu aydınlanmaya başladı sayılır.

Çözüm hiç ummadığımız bir yerde birden yolumuza çıkıyor. Moskova’daki meşhur Arbat sokağını kurcalarken, neymiş? Ortaçağ’da Moskova surları dışında mevzi tutan yabancı tüccarların pazar yeriymiş, ismi Arapça yahut Arapça-Farsça-Türkçe “sur dışı mahallesi, varoş” anlamına gelirmiş. Hemen Arapça sözlüklere sarılıyoruz, buyurun, رَبَض rabaḍ, çoğulu arbaḍ, Lane’e göre aslen “the lodging place of sheep or goats”, yaygın kullanımda “environs of a city consisting of houses or dwellings”. Vankulu lugatinde rabaḍu’l-medīnet “şehrin çevresi”, ve dahi “bir nesnenin etrafı”.

Türkçeye varoş diye çevirsek uygundur sanırım. Osmanlı kullanımında varoş, aynı kavramın Macaristan ve Sırbistan coğrafyasına özgü biçimidir. Anafikir aynı: kale içinde ya da kasabada Müslümanlar oturur, biraz dışarıya gayrimüslimlerin oturması için yer tahsis edilir. 19. yy sonlarında kasaba çürür, ölür, rabat kalkınır. 20. yy’da rabatı kalkındıranları doğrayıp yerine çökerler. Sonra orası da çürür, ölür, vs..

*

Qazibek
Kazbegi’nin atası olan Qazibek, sanırım Gazi-beg olmalı, 18. yy ortalarında şanı Kafkas dağlarını tutan bir derebeyi, Kafkasya’nın en stratejik geçidi olan Daryal Kapısının hükümdarı. Haritadan bakın görürsünüz, Avrasya düzlükleri ve Rusya ile Yakındoğu arasındaki işe yarar iki kapıdan biridir, Gürcistan’ın kilididir, şimdi gümrük kapısında TIR’lar tam 130 kilometrelik kuyruk oluyor, abartmıyorum.

Tahminimce aslı Oset’tir, çünkü eskiden beri oraların hakimleri Osetlerdir. Adı üstünde Dar-i Âlân: “Al’lar kapısı” (Al, çoğulu Alan, Osetlerin eski adı). 1740’larda Gürcü kralı İrakli İran devletine meydan okuyup Hıristiyan Gürcistan’ı ihya etme davasına giriştiğinde Kazbegi’yi Daryal Kapısına muhafız tayin etmiş, yani özetle “arka kapıyı sen kolla, haracı sen topla, bana bir pay ver” demiş. İrakli’nin macerası hüsranla sonuçlanınca Gazi Beyin oğlu Gabriel, yahut Cebrail, istikbalin Ruslarda olduğunu görmüş, 1801’de Rusların Gürcistan’ı ele geçirmesinde baş rolü oynamış. Yukarıda adı geçen General Mihail Kazbegi (1840-1921) bu zatın torunu. 1874’te Osmanlı diyarındaki Şavşat, Ardanuç, Batum yörelerini üç ay gezip modern tarihte ilk kez bu ulaşılmaz yerlerin ayrıntılı raporunu çıkarmış. 1877-78 Osmanlı-Rus harbinde yararlıklar göstermiş, daha sonra yıllarca Varşova garnizon kumandanlığı yapmış, 1905 ihtilalinde isyancı halka ateş açmayı reddettiği için çar tarafından görevden alınmış.

Mihail’in amcaoğlu olan Aleksandr Kazbegi ise, kısmet, Gürcü milli ve devrimci edebiyatının büyük ismi. 1882’de yazdığı Baba Katili adlı romanı Gürcülerin Vatan Yahut Silistre’si sayılıyor. Dünya tarihinde de bir yeri var. Romanın baş kahramanı olan devrimci Koba, pek çok başka Gürcü genci gibi genç Yosef Cugaşvili’nin gönlünde ihtilal ateşini tutuşturmuş. Yosif yıllarca Koba adıyla devrimci eylemlere katılmış, sonunda polis Koba dosyasını çözünce isim değiştirip Stalin adını almış.

Kazbegi'lerin makamı olan Stepantsminda kasabasının ana meydanında şimdi Aleksander’in görkemli bir heykeli duruyor. Geçen ay dibinde resim çektirmiştim, şimdi bulamıyorum. Tam o meydandan görünen dağın adı da Kazbegi, Kafkasların en yüksek doruklarından biri.   

Monday, May 31, 2021

Söyle Sevan Hocam, memleket nasıl düzelir?

Yarın bunlar devrilse, ihtilali yapanlar “patron sen söyle biz yapalım” deyip kapıma dayansa neler derdim? Deneyelim bakalım.

1.      Devlete ve kamuya karşı suçlarda koşulsuz genel af çıkarmalı. (Kişiye ve mala karşı suçlar af kapsamı dışında kalmalıdır. Kanımca kamu malına ve güvenine karşı suçlar da – rüşvet, yolsuzluk, ihaleye fesat... – af kapsamına alınmalıdır. Her koşulda siyasi kan davası döngüsünden kaçınmak gerekir. Bunlar hemen her zaman siyasi amaçlı davalardır. RTE de, henüz hayattaysa, affedilmelidir. Öbür türlüsünün altından memleket sittin sene kalkamaz.)

       2.      31 Aralık 2013 tarihinden sonra AKP hükümetlerinde görev almış kişiler hayat boyu siyasi haklardan mahrum edilmeli. (17-25 Aralık soruşturmalarından sonra hükümetin yanında kalmakta ısrar edenlerin, kamu sorumluluğu taşımaları ahlaken sakıncalı kişiler olduğu varsayılmalıdır. Bundan öte cezalar tehlikeli sonuçlar doğurur; kaçınmalıdır.)

       3.      Cumhurbaşkanlığı sistemi güçlendirilerek korunmalı, ancak herhangi birinin 7-8 yılı aşkın süre görevde kalması kesinlikle önlenmeli. Kendisi ve aile mensupları sonraki hükümette herhangi bir unvanla görev alamamalı. Sonraki İKİ dönemde kendisi, aile mensupları ve müstahdemleri aday olamamalı. (Parlamenter sistemlerin çağı geçmiştir. Birkaç yüz tane işe yaramaz taşra avukatının devasalaşmış bürokrasileri kontrol etmesi fikri geçmiş yüzyılların hayalidir. Uygulamada siyasi partileri kemikleştirmekten ve devleti tümüyle bürokrasilere teslim etmekten başka sonuç doğurmaz.)

       4.      Kamu görevlileri ve kamu görevine aday kişilerin İslam dinine her türlü atıf ve övgüsü cürüm sayılmalı. Suçu mükerreren işleyen kişiler – belki sadece “yetkili” kişiler – her türlü kamu görevinden yasaklanmalı. (Örgütlü suç tanımlamaya, parti kapatma vb. tedbirlere gerek yoktur. Pratikte İslam dışında dinlerin övülmesini önlemeye de gerek yoktur. Kamu görevlisi veya görevli adayı olmayanlar, istedikleri dini istedikleri şekil ve ölçekte övebilirler.)

       5.      Kamuya ait imam hatip okulları kapatılmalı. (Özel okullar serbest olmalı, hatta teşvik edilmelidir.)

       6.      Hoparlörle ezan okuma ve diğer dini propaganda yasaklanmalı. (Doğal sesle okuma serbest olmalıdır).

       7.      Atatürk’ün şahsı ve “ilkelerine” her türlü atıf anayasadan ve yasalardan kaldırılmalı, kamu eğitimi müfredatından ayıklanmalı, devlet dairelerinde Atatürk ve diğer tartışmalı siyasi figürlerin resimlerinin asılması yasaklanmalı. (Devletin resmi dini olmadığı gibi resmi ideolojisi de olmamalıdır; Atatürk tapkısının doğal refleksle karşıtını ürettiği göz önüne alınmalıdır. Özel okullara belli serbestlikler tanınabilir.)

       8.      Türkçenin yanısıra herhangi bir dilde yaygın/örgün eğitim verme kararı yerel yönetimlere bırakılmalı. (Devlet her türlü yerel ve bölgesel dilde eğitim imkanlarının geliştirilmesi için gereken tedbirleri – araştırma, eğitim malzemesi, fakülte vb. – alır.)

       9.      Eğitimde İngilizce seferberliği başlatılmalı. (Zihinlerin ve kariyerlerin dünyaya açılması için şarttır). Ortalama her okula bir öğretmen düşecek şekilde yabancı öğretmen istihdamı sağlanmalı. (Yabancı öğretmen alımında Batılılar kadar Afrika, Asya ve Karayip ülkelerinden gelenler göz önüne alınmalıdır.)

       10.   Yargıda TC vatandaşı olmayan kişilerin uzun süreli sözleşme bazında görev alabilmesi sağlanmalı. (Mevcut sistem tamamen çürümüştür; başka türlü yargıya güvenin sağlanması imkansız görünüyor.)


Gel birader bir berber dükkanı

Avusturya'nın Linz kentinde İrani diller üzerinde çalışan arkadaşımız Umut Akkoç ekteki tabloyu gönderip fikrimi sormuş. Hemen paylaşıp birkaç not ekleyeyim:

1.    Teorik bir dil olan Hintavrupa anadilinde sözcüğün aslı *bhréh2tēr olarak inşa ediliyor. Sebebine gelince:

A.   Soluklu (aspirated) ötümlü ünsüzler bh dh gh sadece modern Hint dillerinde korunan bir ses türü. Hintavrupacada var olduklarını ve soluksuz b g d 'den AYRI bir sesi temsil ettiklerini varsayıyoruz. Çünkü Eski İrlandaca daima b d g, Litvanca daima b d j, Eski Farsça daima b d d, Eski Slavca daima b d z, Hititçe daima p t k olarak temsil edilen seslerin, mesela Latincede BAZI KELİMELERDE b d g BAZILARINDA ise f f h olarak realize edilmesini başka türlü açıklayamıyoruz. Üstelik, ki esas fevkalade olan bu, Latincede b d g olan sesler Eski Hint (Sanskrit) dilinde de daima b d g, buna karşılık f f h olanlar bh gh dh olarak gerçekleşmişler. Eski Yunancada ilk grup b d g, ikinci grup ph th kh, Germencede bir tuhaf çapraz dönüşümle ilk grup p t k, ikinci grup b d g olarak karşımıza çıkıyor.

Özetle, madem ki İrlandacası brathair ama Latincesi frāter, Yunancası phráter, Germencesi brōthr, Sanskritçesi bhrātr, DEMEK Kİ ilk ses düz b değil bh olmalı.

B.   Eski Hint ve İran dillerinin temel bir özelliği, diğer tüm HA dillerinde e olan sesin arkaya doğru kayarak a’ya dönüşmesidir. Vurgulu é Hint ve İran dillerinde uzun ā halini alır. Sorun yok.

C.   h2 olarak gösterilen ses, F. de Saussure’ün 1879’da hipotez olarak ortaya attığı ve sonradan dilbilim araştırmalarında adeta bir devrime yol açan gırtlak seslerinin (laryngaeals) ikincisidir. Çok erken bir tarihte Hintavrupa dillerinden düşmüş, fakat bitişik ünlünün birçok koşulda a’ya dönüşmesine yol açmıştır. Bu yüzden, mesela Latince ve Germencede normal koşullarda e olması gereken ses, tıpkı Hint ve İran dillerindeki gibi a rengini kazanmıştır. Freter değil frater, brēthr değil brāthr fakat brethren.

2.    Eski Farsça ve Avesta dillerinde aynı sözcük, brātär kullanılıyor. Eski Farsça Milattan önce Pers krallarının (Keyani şahların) kullandığı yazıt dili. Avesta Zerdüşt kutsal metinlerinin dili, ne zaman nerede şekil aldığı pek bilinmiyor, bin yılı aşkın sözlü olarak aktarıldıktan sonra MS 5. yüzyılda ilk kez yazıya dökülmüş. İkisi farklı diller, ama büyük benzerlikler var.

3.    Sasani krallığının (MS 3.-7. yy) dili olan Pehlevice ile ondan önceki dönemde İran’a hakim olanların dili olan Partçada gayet tipik bir şekilde iki ünlü arasına gelen ötümsüz ünsüz ötümlüleşmiş, yani t iken d olmuş. İlaveten şöyle bir durum var. Kelimenin her türlü çekimli biçiminde kök biçimi brādär, fakat yalın (nominatif) halde son hece düşüp geriye brād kalıyor.
Bugünkü Orta Asya cumhuriyetleri ile Afganistan’ın MS 1. binyıldaki egemen dilleri olan Baktria dili (Belh yöresi), Soğdca (Semerkand yöresi) ve Hotan Sakacasında (Kaşgar yöresi) ilk seste sızıcılaşma başlamış; b ile w arası bir sesi simgeleyen β harfini o yüzden kullanıyoruz.

4.    Modern Batı İrani diller genellikle Batı Orta İrancadaki nominatif biçimden yürümüşler. O yüzden Beluci dilinde barāt, Gorani’de bë, Kurmanci Kürtçesinde, Zazacada ve İran’ın Luristan bölgesinde bir tür Kürt dili olan Leki’de bırā görüyoruz. Hazar Denizi kıyısında konuşulan Gilaki ve Mazenderani dillerindeki bǝrār biçiminin analizi tam nedir bilmiyorum. Modern Fars dili sözcüğün kök biçimini tercih etmiş, her zaman yaptığı gibi ön çift ünsüzün arasına dolgu sesi eklemiş. Klasik dildeki birādär yerine güncel kullanımda barādär tercih ediliyor.

5.    Osetçe, Paşto ve Afganistan-Tacikistan dağlarının irili ufaklı kavimleri Doğu Orta İranca βrād(ar) biçiminin türevlerini kullanıyor. Afganistan’ın egemen halk dili olan Paştun dilinde wrōr, Munci ve Yidğa dillerinde vrāi, Şuğni-Ruşeni dilinde virōd, Vakhi dilinde vrūt, Yağnobi dilinde virōt, Yazgulami dilinde vrëd deniyormuş, böylece öğrenmiş oluyoruz. Kafkas dağlarında izole yaşayan Osetler büsbütün başka yola sapmış, baştaki çift ünsüzü metateze uğratıp başına telafi ünlüsü eklemişler, ärvād biçimini elde etmişler.

Latince frater Fransızcada neden frère olmuş, Germence brāthr Anglosaksoncada neden o sesini kazanmış, eski Yüksek Almanca bruoder sözcüğündeki diftong neden modern Almanca u’ya sadeleşip bruder olmuş, eski Slavca bráty biçiminden Çekçe báta ve Sırpça baća nasıl türemiş, başka zaman bakarız.

Wednesday, May 19, 2021

Mezar gezileri

Gürcistan'da üç, Ermenistan'da iki hafta kaldıktan sonra dün gece sağ salim adamıza vardık.


Mezarlık gezmek bizde tutku oldu. Bir topluluğun antropolojik haritasını çıkarmanın en kestirme yolu olmalı. Canlı insanların kaçına gidip, kimsin, kimlerdensin, deden ninen nece konuşurdu, adını hangi dinin alfabesine göre yazmak istersin diye sorabilirsin? Sorsan kaçından dürüst cevap alırsın? Ölüler bu açıdan daha konuşkan. Hele bu memleketlerde mezarlıklar yabana atılacak yerler değil. Çoğu ufak çaplı birer yerel müze. Taşlar sanat eseri. En ücra köyde bile şaşılacak kadar başarılı birkaç anıt-heykel mutlaka var. O yoksa merhumun yakışıklı bir fotoğrafını taşa işlemişler, toplumsal itibar simgelerini özenle eklemişler (savaş madalyası, parti beratı, Aziz Filanca haçı, müzisyen sazı, terzi makası...). Dil ve alfabe seçimi ayrı bir hikaye: Bir ailenin üç kuşağının üç ayrı dilde yazdığını fark edince tarihten bir yaprak okumuş kadar oluyorsun.

Karapapak

Artenis (Tazekend) Karapapak mezarlığı

Ermenistan’ın en kuzeybatı köşesindeki Arpi Gölünün etrafındaki köyleri gezdik. İki bin küsur rakımda baş döndürücü güzellikte bir yayla, tezek kokulu eski zaman köyleri, yollar berbat, nüfus az, fakirlik ve terk edilmişlik ağır bir yara gibi sızlıyor. İlk dört beş köyde farkına varmadık, sonra Artenis adı verilen köyde uyandık. Mezarlıklar İslam mezarlığı. Uzaktan Ermeni haçkarlarına benzeyen ama biraz dikkatli bakınca farkı anlaşılan taşları var. 1960’lara dek Arap yazısıyla yazmışlar, sonra belki hoca ölmüş, yazılar eciş bücüş bir hal almış, bilen kalmayınca Rus yazısına dönmüşler. 1991’de ölümlerin ardı kesilmiş. Son bir tanesi 1995 tarihli, doksan küsur yaşında bir ihtiyar, herhalde sürgüne mecali kalmamış olacak.

Hasan Ğızı Yasemen Mustafiyeva -
"Ana senin südünün nuru gözlerimizdedir,
sen toprağda yatsanda...

Aradık, öğrendik. Şimdiki Amasia ilçesini oluşturan bölge, Gümrü’nün kuzeyi, Ahılkelek-Gümrü karayolunun doğusu, 1878’e dek Osmanlı toprağıymış. 1828’de Tiflis ve Erivan illeri Rus yönetimine girince karşılıklı büyük tehcir yaşanmış. Tiflis’e bağlı Borçalı kazası Türklerinin bir kısmı sınırı geçip Akbaba adı verilen bu alana göçmüş. 1878’de burası da Ruslara geçince halkın bir bölüğü ikinci kez yerini yurdunu terkedip Erzurum vilayetine taşınmış, ama çoğunluk galiba yerinde kalmış. Eski Rus haritalarında Akbaba Kars oblast’ına bağlı görünüyor, dolayısıyla mantıken buranın 1918 Brest Litovsk antlaşmasıyla Türkiye’ye terk edilmiş olması lazım. (Mamafih bu bilgiden emin değilim.) 1919-20 kışında Ermenistan ordusuyla yerel Türklerin Şura hükümeti arasında yoğun çatışmalar olmuş, birkaç köyde Ermeni tarafı epey sivil katliamına girişmiş (günün askeri raporlarını buldum okudum, doğru olmalı). Sanırım bu yüzden 1921 antlaşmalarında ilçenin büyük bölümü Ermenistan'a bırakılmış. Sadece şimdi Akyaka ilçesinin kuzey kesimini oluşturan altı köy Türkiye’ye geçmiş.

1991’de Birinci Karabağ Savaşı münasebetiyle Türk köyleri boşaltılmış. Resmi anlatı buradaki “Azerbaycanlıların” Azerbaycan’a gönderildiğini söylüyor. Halbuki Azeri değiller, buradaki deyimle Terekeme(n), eski Osmanlı terminolojisinde Karapapah denilen ayrı bir zümre. Tahminimce orada da buradaki kadar “yabancı” kalmışlardır.

Rum

Yağdan Rum mezarlığı -
Grigori ve Seda Sarımahmudov

Gürcistan’daki Türkçe konuşan Urumları anlatmıştım. Ermenistan’da da iki köyleri varmış, Stepanavan (eski Celaloğli) kentine bağlı Yağdan ve Koğes adlı yerler (ikinci isim de buradaki yerleşimlerin çoğu gibi Türkçe olmalı, ama çıkaramadım). Yağdan köyünde bahçe duvarından atlayıp mezarlığa girince ilk gözümüze çarpan, köy nüfusunun büyük bölümünü oluşturan Sarimahmudov sülalesi, yanında Amirov’lar, Arziev’ler, Rusoğlu’lar. Ön adlar tipik Rum – Eleni, Elpida, Ksenofon, Dimitri, Mihail; Ortodoks haçı her yerde. Bir taşın altında Aleksandr oğlu Sefil Sefilov. Genellikle Rus yazısı kullanmışlar, ama Ermeni yazısıyla yazılanlar da az değil. Sadece yakın tarihli bir din adamının taşı Yunanca, belki dini kültüre sahip olduğu vurgulanmış. Rumca bilmez Türkçe konuşurlarmış, son devirde ise Ermenice başat hale gelmiş. Sarımahmudov soyadı düşündürücü. Ataları demek ki sadece Türk değil, en azından ismen Müslümanmış. Kim bilir hangi tarihte, bilemediğimiz bir saikle Rum Ortodoks dinine geçmiş harbi Türkler olabilir mi?

Köyün bir bölüğü yakın yıllarda Yunan’a göçmüş, genellikle Batı Trakya’da Türk köyleri yakınına iskân edilmişler. “Kimlerdensin” sorusuna ne cevap verirler, kestirmek güç.

Yezidi

Şebabê Mıho ve Zlfo Mirza
Alagöz/Aragats Dağı’nın baş döndürücü zirvesine karşı bir başka yayla köyü, Alagyaz. Kabirlerin sıra dışı görüntüsü dikkatimizi çekiyor, iki yüz küsur basamağı oflaya puflaya çıkıp Yezidî mezarlığını keşfediyoruz. Burada yazıtların çoğu Kürtçe, birkaçı (özellikle yakın tarihliler) Ermenice. Ama tüm isimler safkan Kürt adı, fotoğraflar da kuşkuya yer bırakmayacak kadar Kürt. Eski taşlarda Rus alfabesi, 1991 sonrasında Ermeni alfabesi tercih edilmiş. Son birkaç yıla ait bir-iki taşa modern Kürt alfabesiyle uzun uzun Kürtçe itibar ve iktidar destanı işlenmiş.

Xuto kızı Surme Broyan
Ermenistan’da irice bir Yezidi-Kürt nüfus bulunuyor; yanılmıyorsam ülkenin sayıca en büyük azınlığı onlar. Hayvancılık konusunda kuvvetli imişler; kaçaxçilik işleri de, rivayete göre, onlardan soruluyor. Maddi durumları iyice olmalı ki, Alagyaz’dan sonraki Rya Taza köyünde bu sene Laleş türbesinin kopyası görünümünde kesme taştan görkemli bir tapınak inşa etmişler.

Alagyaz köyü Yezidi mezarlığı

 

© Copyright: Tüm fotoğraflar İra Tzourou 2021.


*

20 Mayıs ilave

https://www.youtube.com/watch?v=kTSSd9EK644

Akbaba hakkındaki tahminim doğruymuş. 2 Aralık 1920'de Kazım Karabekir ile Ermeni Hükümeti arasında Gümrü'de imzalanan ateşkes antlaşmasında Türkiye Sovyetlerin talebi üzerine Batum ve Acara'yı Gürcistan'a bırakırken karşılığında Ermenistan'ın Surmalu ilçesini (bugünkü Iğdır merkez, Karakoyunlu ve Tuzluca ilçeleri) alır; Nahçivan Azerbaycan'a bırakılır. Ermenistan'ı bu alışverişe razı etmek için, Karabekir Kars iline ait Ağbaba ilçesinin büyük bölümünün Ermenistan'a bırakılmasını kabul eder.

Tuesday, May 4, 2021

Nyasıl bizım urumlux gyaldi buralara

Tsalka 1600 metre rakımda muhteşem bir yayla, biraz Ardahan-Çıldır yaylalarını anımsatıyor. 1828 Osmanlı-Rus savaşı ertesinde Kars, Erzurum ve Trabzon vilayetlerinden kaçan Rumlarla Ermeniler buraya yerleşmiş. 45 adet köyün 28'i düne dek Türkçe dilli Urumların, 13'ü Ermenilerin, üçü de Türklerinmiş. Türklerin ne zaman ve neden geldiğine dair rivayet muhtelif, Müslüman olmuş Rumlardır diyen var. Ermeniler gayet temiz Anadolu Ermenicesi konuşurken Rumlar neden Türkçeyi korumuş, onun da pek bir açıklaması yok.

1990'lı yıllarda büyük açlık ve eziyet çekmişler. Milliyetçi Gürcü çetelerinin ve çetelerin kontrolündeki Gürcü devletinin saldırılarına uğramışlar. O hengamede Yunanistan Urumlara Yunan vatandaşlığı verince halkın yüzde doksan kadarı kalkıp Yunan'a göçmüş. Orada da "Rus dölü" ya da "Türk" diye aşağılandıklarını anlatıyorlar. Son yıllarda dönenler olmuş, ama köyleri gitti gider.

Urumlar gidince eyvah burası Ermenilere kalmasın diye telaşlanan Gürcü devleti terkedilen evleri apar topar kamulaştırmış. Acara'dan gelen Müslüman Gürcülerin yerleşimine açmış. Urum köyleri şimdi metruk, harap, sefil. Bazı evlere Acarlar yerleşmiş, tek tük kalan yaşlı Rumları korkutup sindirmişler, derme çatma camiler yapılmış. Ermeni köyleri halen canlı, Erzurum ovasının bin yıl önceki yaşam tarzını sürdürüyor: davar, peynir, tezek, toprak damlı eski evler, köy çeşmesi, ayazma, vartavar vs.

Bielefeld Üniversitesi ile Atina Üniversitesinin ortaklaşa yürüttükleri Urum dili dokümantasyon projesinin web sitesi şurada: http://projects.turkmas.uoa.gr/urum/

Orada kaydedilen Urumca konuşma dili örneklerinden birini biraz sadeleştirdim. Okul dili 1920'lerden beri Rusça olduğundan 'yüksek kültür' kelimelerinde araya epey Rusça karışıyor.

"Byanya nyaxılettılyar [T: bana nakıl ettiler] birdya kniga [R: kitap] yazdılar qi nyasıl bizım urumlux gyaldi buralara. Yaşierdılyar bizım dyadyalyarımiz dyadyalyarımızın dyadyalyari olaqi 3 4 pokolenie [R: nesil] iryali [T: evveli] bizdyan, Turtsiada [R: Türkiye] yaşierdılar. Orda oldi dyogyuş [T: döğüş] urumlarnan. Soram znaçit [R: efendime söyleyeyim] bizım yari urumlar ğaçtılar Gretsiaya [R: Yunanistan], yari urumlari general Paskeviç varıdi, o gyatırdi bizım geri ğyalan urumlari bu kavkazın torpağınya. Torpağin arqyaş [T: herkes] gyandi aradi neryadya yaxşi olabyulyur. Biryaz soyuğudi burda, çoğ soyuğudi iryaldyan, şindi biryaz dyuzyaldi pogoda [R: iklim] burda. İryalqi qimın [T: evvelki gibi] nyasın iryaldyan soyuğudi elya soyuğ dail. Ğışın çoğ ğar yağierdi, soyuğ olierdi da soram ar kyov [T: her köy] eğıldi. Birınci gettılyar Marneul [G: Marneuli, bir şehir] tyaryafınya, oralar sıcağıdi. Aradılyarda istadılyar yaşialar. Oqi qi yaz oldi çoğ sıcağıdi, bizım xalx daanamadi oyani, çıxti gyaldi bu burai Tsalkayi gyaldılyar dedılyar qi buranın sui eidır, avasi eidır, daği vardır, dyuz erlyari vardır. Başladılar, çyatın yaşierdılyar, fıxara yaşierdılyar, belya boyuq yapılar yoğudi iryaldyan, qyuçyuq yapılar edierdılyar, onnarda da yavaş yavaş yaşierdılyar, malda saxlierdılyar, onyuçyun qi buralar mal eridır, torpaxlar çoğdır, ottağan er çoğdır, aqyanyaq [T: ekenek, ekilecek yer] çoğdır da yaşadılar. Yavaş yavaş ğalxti oqmyat [R: durum, seviye], xalx yaxşi başladi yaşamaya da. Elyada bizım xalx ğaldi buralarda."

Köy isimlerinin hemen hepsi Türkçeymiş: Beşdaş, Daşbaşi, Kuşçılar, Darakovi (Dereköy), Ğızılkilisa, Yeddikilisa, Çiftkilisa, Tiaklisia (Tekkilise), Ayazma, Gumbati, Xaraba, Xaçkovi (Haçköy), Aşkala... Şimdi teker teker Gürcüce resmi adlara kavuşmuşlar. 1828’den önce yaylada yerleşim olmadığına dair tüm kaynaklar mutabık; demek ki köy adları Rum/Ermeni göçünden sonraya ait olmalı. Mülkiyeti birtakım Gürcü beylerine ait meraymış sanırım. Tsalka esasen kasabanın değil yaylanın adı. Gürcüce “ayrı” demekmiş, belki “rezerv” yahut “koru” gibi bir anlamda olmalı. 


https://goo.gl/maps/8zo3xjnj82AfZRE38

Tuesday, April 6, 2021

Montrö kime lazım?

Biden yönetimi iktidarı devraldığı günden başlayarak Ukrayna’da gerilimi sistemli olarak tırmandırdı. Savaşı göze almış görünüyor, ya da o izlenimi vermek istiyor.

Rusya, Ukrayna’nın NATO kontrolüne girmesine kayıtsız kalmayacağını 1991’den beri her vesileyle vurguladı. O yöndeki her teşebbüsü elindeki tüm imkanlarla – savaş dahil – önlemeye kararlı görünüyor. Haksız sayılmaz. Ukrayna’nın çatışmasız düşmana teslim edilmesi, Rus devletinin altından kalkamayacağı bir yenilgi olur.

Olası bir çatışmada Rusya saha avantajına sahiptir. ABD ise bölgede etkili bir müdahale için iki kilit ülkenin, Türkiye ve Almanya’nın işbirliğine muhtaçtır.

Almanya, ABD’nin tehdit düzeyine varan uyarılarına rağmen, Rus doğalgazının deniz yoluyla Almanya’ya ulaşmasını sağlayacak olan Kuzey boru hattı projesini kararlılıkla sürdürdü. Proje tamamlanırsa Ukrayna ekonomik açıdan ölümcül bir darbe yer, belki Rusya’ya teslim olmak zorunda kalabilir. Almanya boru hattı projesinde ısrar etmekle Ukrayna’yı “gözden çıkardığı” izlenimini veriyor. Olası bir çatışmada ABD’nin yanında etkili bir şekilde yer almaktan kaçınabilir. Resmi ve yarı-resmi Alman medyasındaki Ukrayna yanlısı coşkulu beyanlar, gerçek dünyada fazla anlam taşımayabilir.

Karadeniz cephesinde ABD donanması ve hava kuvvetlerinin eli Montreux antlaşması ile bağlı. Antlaşma hükümlerinde göre Türkiye’nin taraf olmadığı bir savaşta üçüncü ülkelerin Karadeniz’e toplam 15.000 ton ve nitelikleri kısıtlı 9 parça gemiden fazlasını sokması yasak. Ocak sonunda ABD, antlaşma hükümlerini uç noktasına kadar zorlayarak Karadeniz’e üç savaş gemisi soktu. Çatışma tırmanma eğilimi gösterirse ABD’nin önünde iki ana seçenek var: ya Türkiye ABD’nin yanında savaşa girmeye zorlanacak, ya da (şüphesiz Türkiye’nin onayıyla) antlaşma göz ardı edilecek. Her iki halde Türkiye’nin olası direncini kırmak için hayli çaba göstermek ve belki istenmeyen tavizler vermek gerekebilir.

Üçüncü yol Türkiye’nin kendi isteğiyle sözleşmeden çekilmesi olabilir. Bu hamle hem ABD’nin elini rahatlatr, hem Türkiye’ye (en azından kısa vadede) savaşta doğrudan taraf olmama şansı tanır. İşin hukukiliği ikincil bir konu. Her halükârda Türkiye cumhurbaşkanı “hukuk tanımaz adam” rolünü başarıyla oynamak suretiyle gerekirse ülke lehine kullanabileceği bir serbestlik sahası yarattı diyebiliriz.

Amirallerin tuhaf bildirisi hükümetin Rusya açısından olumsuz sonuçları olabilecek bir girişiminin önünü kesmeye mi yönelik? Yoksa donanma bünyesinde bir direnç izlenimini vererek hükümetin ABD’ye karşı pazarlık gücünü artırmayı hedefleyen bir blöf mü? Bu soruların cevabını bilmeye şimdilik imkan yok.



Saturday, March 27, 2021

Kapitalizm ne demek?

1. Esnaf cenneti demek.

İstediğin gibi dükkan ve imalathane açabilirsin, işçi tutabilirsin, kimse para kazanmak istedin diye seni ayıplamaz, kazandığın para – vergini ödemek şartıyla – helal malındır, istersen yatırım yapar istersen har vurur harman savurursun. Hür teşebbüs!

Güzel bir şey. Ben bu anlamda kapitalizme kesinlikle taraftarım. Yasaklandığı hallere 1989/91 öncesi Doğu Bloku ülkelerinde bizzat tanık oldum; bir kâbus ve insanlığa karşı suç olduğu kanısına vardım. Yasakladığın zaman, tıpkı uyuşturucu ticaretini yasakladığındaki gibi, devasa boyutlarda bir illegal paralel ekonomiye, dolayısıyla onu bastırmak için dehşetli bir polis devleti teşkilatına mahkum oluyorsun.

Lakin, heyhat, tarif edilen kapitalizm gerçek dünyada yok; bir ideal, bir teori. Bugünkü dünyada ciddi herhangi bir anlamda hiçbir ülkenin ekonomisi böyle işlemiyor.

Bir kere kazandığın para senin değil, devletin. Vergi, sigorta, prim, ceza, harç, faiz, yakıt zammı, elektrik parası kisvesi altında kazandığın paraya devlet el koyuyor, sana da ölmeyecek kadar bir şey bırakıyor: Bir yerde çalışsan alacağın maaşın üstüne belki ufak bir risk primi ekle, o kadar. Devlet birimleriyle – legal veya illegal – tezgah kuranlar hariç, alelade işçi maaşından fazla kazanan kaç küçük girişimci duydunuz?

Vergi işin küçük kısmı. Gerçek dünyaya işletme biraz büyüyünce ayak basarsın. Yapacağın üretimin ve ticaretin her boyutu, en ufak teferruatına kadar, devlet tarafından kontrol altına alınmıştır. Neyi hangi standartlarda üretebileceğin, nasıl adlandıracağın, nasıl paketleyeceğin, paketin üstüne kaç dilde ne yazacağın, hangi koşullarda kaç işçi çalıştıracağın, öğlen yemeğinde ne vereceğin, kaç hela bulunduracağın, bayramda hangi primi ödeyeceğin, kaç kez sağlık kontrolünden geçireceğin, kaç tane park yeri açacağın, kanalizasyona kaç santimlik boru takacağın, hangi mamul için hangi devlet dairesine ne haraç ödeyeceğin, kazandığın parayı nasıl hesaplayıp nasıl kaydedeceğin, hangi bankadan hangi koşullarda kredi alacağın, neyi ne kadar harcayacağın, işi kapattıktan sonra devletin çeşitli birimlerine kaç sene haraç ödemeye devam edeceğin siyasi irade tarafından inceden inceye belirlenmiştir. İlgili mevzuat az gelişmiş ülkelerde on binlerce, gelişmiş olanlarda yüz binlerce sayfadır. En ufak hatanda hayatını kaydırma gücü ellerindedir; arzu ederlerse kullanırlar. Kamu otoritesinin onaylamadığı bir ekonomik faaliyete girişme şansın sıfırdır. Ufaksan neyse, büyürsen göz açtırmazlar. Daha da büyüdükçe karar sürecine katılan kamu birimlerinin sayısı ve kudreti büyür. Devletin bir şubesi olursun. Zuckerberg sanır mısınız ki Amerikan devletinin – daha doğrusu Amerikan devletinin en güçlü birimlerinin – tercihleri dışında şuradan şuraya bir adım atabilsin?

2. İşçiyi sömürmek demek.

Bu ayrı bir tanım. Kelime bu sefer farklı bir manada kullanılıyor. "İşçileri karın tokluğuna çalıştırıp onların emeğiyle üretilen artı değeri cep eden kişiye kapitalist denir." Marx öyle demiş. Bu vicdansızların egemen olduğu ekonomik sisteme de kapitalizm adı verilirmiş.

Bu da itiraz edilecek bir tanım değil bence. Şöyle düşünelim. Ekip halinde çalışıp para kazanıyorsan önünde iki temel seçenek vardır. Ya kazandığın parayı emeği ölçüsünde (Bülent Ecevit'in meşhur ettiği deyimle, hakça) tüm çalışanlara dağıtırsın, herkes memnun olur, yer içer, çocuklarına ayakkabı alır. Sonra tesis eskir, fayanslar dökülür, rakiplerin almış başını giderken teknolojide geri kalırsın, ar-ge’yi boşlarsın. Sonunda batarsın, hep beraber aç kalırsın. Yahut gaddarca milletin boğazından kesersin, her kuruşun hesabını sorarsın, meşhur resimdeki ‘Peşin Satan’ gibi sermayeni büyütmeyi hayatının tek amacı ve tek zevki haline getirirsin, elemanlar senden nefret eder, isyan ederler, tekerine gizlice çomak sokarlar. Gene batarsın. Hep beraber aç kalırsın. İkincisine “sermayeye tapan” anlamında kapitalist deniyor. İlkine sosyalist yahut popülist diyebilirsin, arzun bilir. Anlam farkı yoktur.

Çok belli bir şey ki tarihte az ya da çok başarılı olmuş her işletme ve her ülke ikisinin ortasında bir yeri tutturduğu için başarılı olmuştur. Denge noktasının tam neresi olduğu her zaman tartışılabilir ve tartışılır. Solcular ve yufka yürekliler daha fazla dağıtmak ister, tuzu kurular ve cimriler daha fazla biriktirmek ister. Bazen denge bozulur, balans ayarı şart olur.

Balans ayarsız sosyalizme örnek ver deyince aklıma Venezuela geliyor, Nasır’ın Mısır’ı geliyor, Arjantin geliyor, Mugabe’nin Zimbabwe’si ile şimdiki Güney Afrika Cumhuriyeti geliyor. Kendi coğrafyalarının en zengini olan ülkelerini çökertip yerle bir etmeyi başarmışlardır. Gerçek sosyalizm budur, şüpheniz olmasın. Hep beraber yiyelim demektir.

Balans ayarsız kapitalizm için ise aklımda bir tane kusursuz örnek var. Yo hayır ABD değil, 19. yüzyıl İngiltere’si de değil. Toplumun tüm gücünü sadece sermaye birikimine seferber eden, sermaye biriktirmeyi milli bir fetiş haline getiren, bu dava uğruna bütün milleti köleleştirip karın tokluğuna çalıştıran, itiraz edeni acımasızca ezen, bu amaçla dehşet verici bir polis terörü örgütleyen, köleleştirdiği kitleleri üstelik dahiyane bir buluşla “proletarya diktatörlüğü” adıyla avutmayı başaran en uç ülke rahmetli Stalin’in Sovyetler Birliği’dir. O da batmıştır.

İşçiyi sömürüp sermayeyi kral etmekle, birinci maddede değindiğimiz hür teşebbüs ideali arasında mantıki bir bağ var mı? Sanmıyorum. Ha bir sürü ayrı ayrı sermaye olmuş ha bir tane Devlet sermayesi, sömürecek olduktan sonra ne fark eder?

3. Paranın iktidarı demek.

Bu daha ziyade ortalama halkın bildiği ve sevdiği tanım. Parası olanın düdüğü öter, kamu politikalarına onlar yön verir, garibanı kimse umursamaz. Yaşilçam filmlerinde sayısız örneği vardır. Kahrolsun Nuri Alço.

Böyle koyunca kulağa çirkin geliyor. Öte yandan düşünürsen para, tanımı gereği, güçtür; parası olanın düdüğü elbette cebi delik olanlardan daha gür ötecek. Böyle olmayan bir toplum daha duyulmadı. Çoğu sağlıklı toplumda gerçi paranın yanında başka güç odakları da iktidar sofrasında sandalye sahibidir. Mesela alimler, brahmanlar, din adamları. Mesela çok parası olmasa da soydan gelen izzet ve itibara sahip bir asılzade sınıfı. Mesela toplumun güvenliği için yiğitçe savaşan askerler. Mesela seçimleri etkileme gücüne sahip toplumsal örgütler, siyasi partiler, basın kartelleri. Paranın iktidarda payının artması bu grupları doğal olarak rahatsız eder. Parayla güçlenenleri, devletin kadim geleneklerinden habersiz “yeni zenginler” olarak görürler. Onları “dağdan gelip bağdakini kovmakla” suçlarlar, “Anadolu çakalları” gibi hayvan adları yakıştırırlar. Hatta bu devirde sevilen bir hakaret deyimi olduğundan “kapitalist” bile diyebilirler.

Bunun yukarıda tanımladığımız iki anlamda “kapitalizm” ile alakası var mı? Onu bilemedim. Milattan önce 600'lerde Solon da zenginlerin iktidarından şikayet etmiş, şair Fuzuli aynı şeyi dert etmiş. Paranın icadı kadar eski bir problem. Yerleşik kurumlar sarsılıp yeni ekonomik güç odakları ortaya çıktıkça nüksetmiş, toplum duruma alışıp dengeleri yeniden kurunca arka plana çekilmiş.

Belki şöyle sormak lazım: Doğrudan doğruya devletin elemanı olmadığı halde, özel servetine istinaden kamu yönetiminde etkili pay sahibi olan bir zümrenin varlığı toplum için iyi midir? Meseleyi böyle koyunca perspektif değişiyor, Nuri Alço daha pozitif bir ışıkta görülmeye başlıyor sanki.

Friday, March 26, 2021

Erzurum

Erzurum Arz-ı Rum değil. Kesinlikle değil. Apaçık bir yanlış, ama yer etmiş bir kere, kırk defa düzeltsen kafasını kestikçe yenisi çıkan ejderhalar gibi yeniden hortluyor.

Bir kere imla. “Toprak, yer” anlamına gelen arz Arapça zad’la yazılır, şöyle أرض. Erzurum, tarihi belgelerde Erz(e)n er-Rum adıyla ilk zuhur ettiği 1220’lerden beri daima, her zaman, mutlaka elif ve ze ile أرز  yazılmış. Osmanlıca imla muhafazakardır; gerçek telaffuz ne olursa olsun, daima Arapça orijinal yazıma sadıktır. Cahilin biri yanlış da yazsa mutlaka düzeltilir. Hele resmi belgelerde asla imladan taviz verilmez. Harf devrimi gününe dek mesela Mağnisa, Brusa, Maˁmuretülˁaziz, Siˁird, ˁAlaiye, Kastamoni, Anadoli yazımları aynen korunmuştur. Arẓ-ı Rum Erzurum diye yazılmaz, imkanı yok.

İkincisi ve daha da bariz olanı. Orada “Rum” garnizonu vardı gerçi, ama Rum diyarı değildi. Arap ve İslam kültüründe “Rum”un sınırı Fırat nehridir. Sivas, Kayseri “Rum” ülkesidir, Erzurum değildir. İslamın ilk yüzyılından beşinci yüzyılına dek sınır öyle kalmış. Erzurum 300 küsur yıl Arap hakimiyetinde kaldıktan sonra 980’lerde Yusufeli’nde hüküm süren Gürcü Pakradunilerin eline geçti, 1000-1001 yılında Rum imparatorluğuna intikal edip onların İberia (yani Gürcistan) askeri vilayetinin merkezi oldu. Arz-ı Rum değil, olsa belki Arz-ı Gürci olurdu.

Karin ovasının başşehri olan Ardzın Արծն adlı kentten en erken kendisi de o yöreden olan Lastiverd’li Aristakes 1079 yılında tamamladığı Ermenice vekayinamesinde söz ediyor. Yazara göre zenginliği ve şaşaasıyla dillere destan olan bu avan (kasaba, surla çevrili yerleşim) 1054 yılında Selçuklu sultanı Tuğrul tarafından fethedilmiş, halkının çoğu kılıçtan geçirilmiş, şehir yakılıp yerle bir edilmiştir. (History, çev. Bedrosian, §78 vd.). Canını kurtaranların bir kısmı Fırat nehrinin karşı kıyısında olan Plurs (şimdiki adı Pulur veya Ömertepe) kalesine sığınmışlarsa da ertesi yıl bu yer de Türklerce zaptedilmiştir (§126).

Burada can alıcı olan nokta “Fırat’ın karşı kıyısı” ifadesidir. Bundan Ardzın şehrinin şimdiki Erzurum gibi nehrin sol (güney) yakasında değil, sağ yakasında olduğu sonucunu çıkarıyoruz.

Sözü uzatmayayım. 1054’te yakılan şehrin şimdiki Erzurum’un 16 km kuzeybatısında, Fırat’ın sağ yakasında bulunan şimdiki Kahramanlar köyü olduğu anlaşılıyor. Bu köyün adı 1522 tarihli tahrir defterinde, 1819 tarihli mühimme kaydında, 19. yüzyıl sonuna ait Erzurum Vilayeti salnamelerinde, 1928 tarihli İçişleri Bakanlığı listesinde Kara Erz olarak geçer: Arz değil, medsiz elifle Erz. “Yanık Erz(en)” diye de okuyabiliriz. Lastivertli, Rum imparatorunun 1019 yılında kurduğu askeri garnizondan Teodosiopolis adıyla söz eder (§10). Bu yer şimdiki Erzurum kalesidir. Demek ki o yıllarda buralarıyla yeni tanışan Türkler için, biri Erzn (veya belki Erzn-i Ermeni?), biri Erzn-i Rum olmak üzere iki ayrı Erzn vardı.

Ardzın veya Erzın veya Erzen necedir ve ne demektir bir fikrim yok. Yalnız şunu biliyoruz ki, burada sözünü ettiğimiz tarihlerden çok önce, bugünkü Batman-Garzan bölgesine hakim olan bir başka Ardzın veya Erzın kenti vardı. 7. yüzyıldaki Arap istilalarından önce adı çokça duyulur, sonra gözden kaybolur. Yeri son derece ihtilaflıdır, doğru dürüst arkeolojik çalışma yapılmamıştır, ama bana sorarsanız Garzan Çayının batı kıyısında, Kozluk’un Yıldızlı (Kevnerezan) köyünün hemen güneyinde bulunan Anuşirvan Kalesi adlı yer olması kuvvetle muhtemeldir. Ğarzan ırmağının adı muhtemelen bu şehirden gelir. O yerin adını Erzurum ovasındaki yeni kasabaya mı verdiler? Yoksa adın Ermenice veya bir başka yerel dilde bilmediğimiz bir anlamı mı vardı? Bilemedim.

Saturday, February 27, 2021

Kerhane


TDK Türkçe Sözlük Farsça kâr-hane diyor. Kubbealtı ve Ötüken aynı kanıda. Tietze aynı kanıda. Nişanyan da iki gün önceye kadar aynı kanıdaydı. En erken bulabildiğim örneği Şemseddin Sami Bey’in 1900 basımı Lugat-ı Türki’si. Kâr-hane karşılığında verdiği üçüncü tanım: “... Fuhşiyat yeri, birtakım fahişelerin birinin idaresi tahtında fi’l-i mekruhlarını icra etdikleri ev.”

Kârhane biliyorsunuz, “atölye, işlik”, daha geç dönem kullanımda “fabrika” karşılığı. Kâr Farsça “iş, çalışma” demek, dolayısıyla “iş evi”. Genelev için makul bir isim mi? Olabilir, mümkün. Ama tam da oturmuyor. İmalat yok. Çalışmaya değil eğlenceye gidilen bir yer. Kimin aklına gelir “fabrika” benzetmesi?

Evangelinos Misailidis’in 1872 basımı Rumca harfli Türkçe romanı Temaşa-i Dünya’yı bir şey için gözden geçirirken birden uyandım.

Beyoğlu'na elyevm dahi kesret üzere bulunan ve kirahane tesmiye olunan bekarlar ateşgedesi ve edebiyat harabiyeti bir hayrathaneye girip post serdik.

... tahkik eylediğime göre, belli ve sicilli olarak Beyoğlu'nda yüz otuz kirahane ve derunlarında yedi yüz altmış zavallı kızlar mevcud imiş.

Galata’nın en meşhur bir kirahanesine vardım ve kirahanenin müdiresi Çaça Pelagia ile bir gece kalmaklığa kavl ü karar ederek...

Yapılan iş saatlik veya gecelik oda kiralamak; belki müessesenin kiralık kızlarının hizmetinden yararlanmak. Kirahane daha mantıklı değil mi?

Yazar Beyoğlu’nda kirahanelerin “Evropa medeniyetinden Anadolu’ya sirayet etme bir uyuzluk” olduğunu düşünüyor. Kendi zamanından bir süre önce, belki yeniçeriliğin lağvından (1826) sonra türediklerini ima ediyor. 1872’de hala kirahane olarak bilinen sözcüğün 1900’de kârhane ile birleştirilecek şekilde aslının unutulmuş olması imkansız değil.


Thursday, February 25, 2021

Mısır notları 7

Nubya

Aswan’dan yukarısı Nubya. Baraj yapılıp memleketin yarısı sular altında kalınca şehir büyük göç almış, Nubyalı nüfus baskın hale gelmiş. Arapçayla ilgisiz ayrı bir dileri var. Renkleri Akdeniz esmeri değil bayağı Afrika karası. Araplar tarafından ayrımcılığa ve asimilasyona uğramaktan şikayetçiler. Dünyanın dört bir yanındaki benzerleri gibi daha solumsu, daha düzen karşıtı bir dile yatkınlar. Köyleri vaktiyle arı peteği gibi kutu kutu kubbeli evlerle doluymuş. Şimdi onları yıkıp yerine ucube gecekondu apartmanları yapıyorlar.

Nubya

Toz deryası bir çöl yolunun ucunda, kilometrelerce çöp dağlarını aşıp vardığımız bir Nubya köyünde, yıllardan beri oraya ayak basan galiba ilk beyazı karşılamanın heyecanıyla buyur edildik. Bana birkaç kelime Nubice öğrettiler. Karşıki adaya kayık tedarik etmek için çırpındılar. Normal fiyatın yirmi katını istemeyi, elbette, konukseverlikle çelişen bir şey olarak görmediler. Hava sıcaktı; sebil küpünden bir tas su içmem için ısrar ettiler. Kolera olsak burada ölürüz herhalde diye bir an aklımdan geçmedi değil, ama yiğitliğe toz kondurmadım. Çürümüş yosun aromasına aldırmayıp kana kana içtim.    

Dünyanın çapı

Eratostenes deneyini duymuş olmalısınız. Aswan tam tropik hattında olduğu için – daha doğrusu MÖ 3. yy’da öyle imiş, şimdi hat birkaç kilometre daha güneyde – 21 Haziranda tam dikey bir kuyunun dibine güneş vuruyor. Aynı gün öğle saatinde İskenderiye’de tam dikey bir dikilitaşın gölge uzunluğunu ölçsen, Aswan ile İskenderiye arasındaki mesafeyi de bilsen, yeryüzünün kuzey-güney aksındaki çevresini Pisagor teoremiyle kolayca hesaplayabilirsin.

Eratostenes 39.375 km bulmuş. Doğrusu 40.075 km olmalı. Çünkü o tarihte henüz Aswan-İskenderiye mesafesini tam ölçecek teknoloji yok. Ayrıca Aswan ile İskenderiye tam aynı meridyen üzerinde değil.

Bu tarihten 1100 küsur yıl sonra halife el-Memun’un girişimiyle deney tekrarlanmış. Bağdat’taki Beytül Hikmet’in kurucularından Musa b. Şakir’in üç oğlu üç ayrı ekip halinde ölçümü tekrarlamakla görevlendirilmişler. Projenin her aşamasını halife bizzat takip etmiş. Sonuçta yüzde birden daha küçük bir hata payıyla meridyenin 1 derecelik arkını hesaplamayı başarmışlar.

Deneyin ayrıntılı analizi el-Fergani’nin 850 yılı civarında yazdığı Cevami fi İlm-i Nücum kitabında mevcut. Bu eseri Cremona’lı Gerardus 1170 yılı civarında Liber de aggregationibus scientiae stellarum adıyla Latinceye çevirmiş. Gerek bu çeviri, gerek Ioannes Sacrobosco’nun buna dayalı ders kitabı Batı üniversitelerinde en az 16. yy’a dek yaygın olarak okutulmuş. Dolayısıyla Ortaçağda dünyayı düz sanıyorlardı denirse sakın inanmayın, masaldır çünkü. Bilenler 2300 senedir biliyor.

Artı değer ve medeniyet

Artı değer ile medeniyet arasındaki ilişki o kadar bariz ki parmak tutup işaret etmeye gerek var mı bilemedim.

Tarihin ilk devletini Mısır'da kurmuşlar, Deltadan birinci katarakta kadar Nil havzasının rantını toplamışlar. O gelirle piramitler ve akıllara ziyan tapınaklar inşa etmişler, fantastik ilimlere ve yüksek sanatlara vakıf bir yönetici sınıf yetiştirmişler. Ptoleme’ler çağında (MÖ 300-30), yönetici sınıf yabancı da olsa, hatta belki tam da yönetici sınıf yabancı olduğu için, eskisiyle yarışır şaşaayı sürdürmüşler. Dünyanın bir numaralı kütüphanesini yaptırmışlar, coğrafya ve kimya ilimlerini icat etmişler, yer küresinin çapını hesaplayan alimler çıkarmışlar. Püf noktası İskender İmparatorluğunun parçalanması sanırım. Bir ve bütün imparatorluk olarak kalsa Mısır'ın artı değerini memleket içinde tutmaları zor olurdu. Nitekim Roma ve Bizans imparatorluğunun hakimiyeti çağında (0-640) durum değişince Mısır da gerilemiş. Ülkede üretilen servet İtalya’ya ve İstanbul’a akmış. Hıristiyanlığın en avam ve en fanatik akımlarının tam o dönemde Mısır’da patlak vermesi tesadüf mü acaba?

İslam imparatorluğunun en parlak çağında Mısır’da tık yok. Emevilerle Abbasilerin ülkenin başına koyduğu yöneticilerin görevi, rantın ölmeyecek kadar miktarını yerliye harcayıp gerisini Şam ve Bağdat’a aktarmak. Ne zaman ki İbni Tulun (ve peşinden Ferganalı Akşit, Kürt Selahattin, Türk ve Çerkes Memluklar) gelip akışı kesmiş, o zaman yeniden akıl durdurucu boyutlu tapınaklar, masallardan çıkma ölü kentleri kurmak usulden olmuş. 1200’lerden 1400’lere dek Mısır açık farkla Akdeniz havzasının en zengin ülkesi. Yalnız zengin değil, entelektüel yaşamıyla, tarihçileriyle, filozoflarıyla, sanatıyla, teknolojisiyle, tıbbıyla, kumaşlarının kalitesiyle, lüks tüketim mallarının çeşitliliğiyle İtalyana, Fransıza parmak ısırttırmış. Nasıl çöküp talan ederiz diye kıvranmışlar (bkz. 5., 6., 7. Haçlı Seferleri). Daha önce bir defa yazmıştım, Avrupa’da dervişlik geleneğinin kurucusu olan Aziz Francis Mısır’a gelip sultan tarafından ağırlandıktan sonra memleketini bırakıp bu taraflara yerleşmeye karar vermiş, eşi dostu zorlukla vazgeçirmişler.

Mısır’ın işini Osmanlı bitirmiş. Üç yüz yılda ülke taş devrine geri dönmüş. Gerilemeye yol açan bir önemli faktör, tabii, Avrupalıların okyanuslara hakim olması sonucu Kızıldeniz üzerinden Afrika ve Hindistan ticaretinin kuruması. 1490’lardan itibaren ekonomik daralma hissediliyor; 1516’da Osmanlı fethine yol açan sebeplerden biri de o krizin siyasi sonuçları. Ama çöküşü sadece ticaret yollarının değişmesiyle açıklamak zor. Mısır o tarihte muhtemelen dünyanın en büyük tarımsal artı değer üreticisi; yani Kızıldeniz ticareti kesilse de dünyanın zenginleri arasında yer tutabilecek bir ülke. Osmanlı egemenliğiyle birlikte ülkenin buğday fazlası Osmanlı ordularının iaşesine tahsis edilmiş. Merkezden atanan idari kadronun ana görevi ürünü tespit edip zaptetmek ve gemilere yükleyip merkeze göndermek olmuş. Ülkenin kanını emmişler, posası kalmış.

1800’lerin başında Mehmet Ali Paşa’nın İstanbul’a kafa tutup haracı kesmesi üzerine yeniden bir kalkınma dönemi başlamış. Yatırımlar yapılmış; okullar, demiryolları, büyük tarım işletmeleri ve hepsinden önemlisi Süveyş kanalı açılmış. Dolmabahçe’ye inat, görene parmak ısırttıracak saraylar donatmışlar. Paranın kokusu çıkınca Osmanlı ülkesinin dört bir yanında Abdülhamit baskısından ve ekonomik durgunluktan bunalan herkes Mısır’a doluşmuş. Avrupalılar onları izlemiş. Rumlardan, Ermenilerden, İstanbullu Türklerden, Yahudilerden, İtalyan maceracılardan, İngiliz yatırımcılardan oluşan, ortak dilleri Türkçe ve Fransızca olan müthiş kozmopolit bir elit tabaka şekillenmiş. 20. yüzyıl başında İskenderiye ile Kahire, İstanbul’dan kat be kat daha modern, daha özgür, daha cüretkâr ve – tabii – daha zengin şehirler görünüyor.

Yaptıklarının çoğunu İngiliz ve Fransızlardan aldıkları borç para ile yapmışlar. Avrupalı yatırdığını elbette misliyle geri almış, Süveyş Kanalı gelirlerinden de zırnık koklatmamış. Gene de İngiliz ile Fransızın rantının sadakasıyla memleket coşmuş. Ya da en azından elit tabaka coşmuş. Bu da haliyle tepkiyi beraberinde getirmiş. 1920’lerde Wafd hareketi, peşinden İhvan-ı Müslimin, peşinden Cemal Abdülnasır “olmaz böyle” deyip baş kaldırmışlar. Neden kaldırmışlar? Başka yerde çok daha beter eşitsizliklere tahammül edilirken yumuşak başlılığıyla ünlü Mısır halkı neden edememiş? Çünkü 1. İngiltere Dünya Harbini sözde kazansa da o savaşta tükenmiş, emperyal iradesini kaybettiğini belli etmiş, 2. Batı ülkelerinden çıkan “demokrasi” modası dünyayı sarmış, 3. Yönetici ile yönetilenin dinlerinin farklı olması kan uyuşmazlığına sebep olmuş. Bizans’ın ve Osmanlı’nın dindaşlarına nispeten kolay dayattığı boyunduruğu Batı dünyası bir türlü kendi vassallarına oturtamamış.

[Soru: Emevilerle Abbasiler zamanında Mısır’ın ekseriyeti Hıristiyanmış. O zaman nasıl dayatmışlar?] [Soru: 1920-30’ların ekonomik krizinde aç kalan Batı, Mısır’daki ortaklarına ranttan yeterli pay bırakmadığı için mi ülkedeki müttefiklerinin desteğini kaybetmiş?]

Mısır’ı külliyen batıranın Nasır rejimi olduğunu bilmeyen yok. “Vatan, millet, benim halkım, benim fellahım” edebiyatıyla halkı gaza getirmiş. Eski yönetici sınıfların malına mülküne çökmüş. Kozmopolit aracı sınıflar – Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Levantenler – sıvışıp gitmişler. İki iş başarmış. Bir, yatırıma ayrılacak parayı halka ulufe olarak dağıtmış. Sonuçta üretim durmuş, herkes fakirleşmiş. İki, geliri halka dağıtmanın en kestirme yoludur diye kamu istihdamını on katına çıkarmış. Memleket milyonlarca işe yaramaz polis memuru, ordu mensubu, vergi görevlisi ve resmi daire çaycısı ile dolmuş. Yönetim komple tıkanmış. Kamu hizmetleri gerçekler alemiyle bağını kesip yavaş çekimli bir rüya alemine dönüşmüş. Nüfus deliler gibi arttığından memlekette ürün ekecek toprak kalmamış. Dünyanın beş bin yıldan beri en bereketli tarım ülkesi olan Mısır yiyeceğini dışarıdan ithal etme noktasına gelmiş.

Şimdiki reis nihayet yatırımın önemini idrak etti, devlet işlerinde yolsuzluğu da kontrol altına almaya çalışıyor diyorlar. Kahire’den 30 km uzakta devasa yeni bir başkent inşa etmeye girişmişler. Çölde yapay sulamayla devasa yeni tarım alanları açıyorlar. Bunların ihaleleriyle yeni bir zengin sınıfın oluşmaya başladığı anlaşılıyor. O yüzden olacak, eski kozmopolit elitlerden arta kalan bir avuç azınlık yeni rejimden oldukça memnun.

Tuesday, February 23, 2021

Mısır notları 6

Botanik parkı

Aswan’ın karşısındaki adalardan birini İngilizler botanik bahçesi yapmış. Üzerinde güneş batmayan İngiliz imparatorluğunun dört bir yanından görülmedik tropik iklim ağaçlarını getirip dikmişler, Nil ülkesinin efsanevi bereketine layık bir park yaratmışlar. Vaktiyle rüya gibi bir yer olduğu belli. Şimdi içler acısı. Ağaçlar onyıllardan beri budanmamış; yarısı ölmüş, sökmek kimsenin aklına gelmemiş. Patikaları çöp kaplamış. Hayatından bezmiş bir fellah eline geçirdiği bir palmiye yaprağıyla, yavaş çekimde süpürür gibi yapıp yol kenarına itekliyor. Bir gözü bizde: bahşiş koparır mıyım, nasıl koparırım?

Süreci gözümüzün önüne getirmeye çalıştık. Senaryo yazdık.

İngilizler gider. Yerine onların yanında yetişmiş efendiden bir zatı müdür yaparlar: adına Kâmil Bey diyelim. Kâmil Bey bağırır çağırır kimseye söz dinletemez. Bütçesi kesilir; İngiliz kafasındadır, rejime sadık değildir diye ayağını kaydırırlar. Yerine müdür yardımcılarının en puştu geçer. Soyabildiği kadarını soyar, patikalara taş döşüyorum deyip naylon fatura kestirir, parkın bir ucunu kafeterya işletsin diye vali beyin yeğenine, öbür ucunu kantin yapsın diye bakan beyin makam şoförüne tahsis eder. Hükümet değişince “yolsuzlukla mücadele” faslından mahkemeye verip güç bela kurtulurlar. Bir süre yeni müdür atanmaz. Personel iş yapıyor görünüp maaşını alır. Her biri bir köşeye çöreklenir, yengesinin oğlunu süpürgeci, dayısının kankasını kayıkçı tayin ettirir. Yıllar geçer, nihayet Kahire’den sürgün yemiş birini müdür ederler. Kaşarlanmış yapıyı hangi ucundan tutsun? Kafeteryaya çeki düzen vermeye kalkar, gülerler. Kayıkçı mafyasına el atar, diş gösterirler. Adamcağız odasına kapanır. Beş vakit namazını kılıp emeklilik günü sayar.

Neden böyle?

Temel neden belli. Mısırlı açısından o park hiçbir şey ifade etmiyor. Hayatında bir karşılığı yok. Toplumsal vizyonunun bir parçası değil. Ona vereceği emek kendisine bir şey kazandırmıyor. Beş tane namaz kılsa, elli beş tane egzotik ağaçtan fazla toplumsal itibar ve manevi sevap yazılır hanesine.

Daha beteri. O park İngiliz’in bir egemenlik simgesi. O parkı yapmakla gücünü ve üstünlüğünü sergilemiş. Piramit ve tapınak yapmaktan var mı bir farkı? Yok. Gücüm derya kadar demiş, ve bu gücü haybeye kazanmadım, hayat boyu okuyup yüksek alimlerimin ilmine mazhar olursan ancak sırrına varacağın güzellikler alemi sayesinde kazandım.

O halde: kahrolsun İngiliz’in parkı.

Peki neden sürdürmemişler o ilmi? Neden İngiliz’in egemenlik simgesini alıp kendilerine mal etmemişler? Neden onu kendi toplumsal vizyonlarının bir parçası haline getirmemişler? Başka türlü soralım: Neden Kâmil Bey yenilip tasfiye edilmiş? Müslümanlık yüzünden Mısırlının kafası çalışmıyor, İngilizin ilmini takdir edemiyor, ondan mıdır?

Valla uzun mevzu, sizi ikna edinceye dek kırk makale yazmam lazım. Kısaca kendi kanaatimi söyleyeyim yetsin.

İngiliz yenilmiş, eserinin arkasında duramamış, ondan yürümemiş. Egemenlik simgeleri – ilim, sanat, din – arkasında kahredici askeri güç varsa yaşar. İşlevleri o gücün taşıyıcısı ve meşrulaştırıcısı olmaktır. Güç gitti mi simgeleri de biter. İngiliz derken tabii sadece İngiliz’i değil, Batı dünyasının tümünü kastediyorum. 1914 ile 1945 arasında o dünya kendi kendini yedi ve tüketti. Sonra bir müddet Amerika’nın gözetiminde egemenliğini sürdürmeye çalıştıysa da o kısım göz boyamadır. Dünyanın yüzde sekseninden kovuldular. Kuyruklarını kıstırıp gittiler. Yüksek ilimleri de, eski Mısır’ın tanrıları gibi, bir süre sonra peşlerinden gitti. Daha da erimeye devam ediyor.

Koruyacak orduların yoksa kral mezarların eninde sonunda soyulur. Botanik parkın da kantinciyle kayıkçıya yem olur.

Ağa Han

Ağa Han türbesi

Bütün ülkede yüreğine en çok dokunan yer desen, Aswan’ın karşı yakasında, Ağa Han’ın türbesi. İçini bilmiyorum, bekçi yoktu giremedik, yakınına bile gidemedik. Fakat çevre, “hayallerimizdeki Mısır nasıl olmalı” sorusuna cevap veren cinsten. Bir tarafı çırıl çıplak kum çölü. Aşağıda Nil kenarında ufacık bir koy, birkaç palmiye, terk edilmiş görünen külüstür bir kafeterya, güneşte pinekleyen bir deve. Karşıda bereket fışkıran birkaç ada, yelkenli filikalar. Su masmavi, berrak. Uzak tepelerin üstünde kubbeli birkaç Memluk türbesi.

Ağa Han, biliyorsunuz, zamanında dünyanın en zengin adamlarından biri. İngiliz seçkin sınıfının en iç halkasına girmeyi başarmış, ‘jet sosyete’ kavramını neredeyse tek başına yaratan kişi. 1957’de vefat edince tüm Mısır’ın en büyülü noktasında, çölün kucağına yatmayı tercih etmiş. Mezarı görkemli. Ama son yüz yılda eşi görülmemiş bir şey, görkemli olduğu halde görgüsüz değil. Klasik formlara sadık kalmış. Kudretini haykırmamış, üstü kapalı bir dille fısıldamış.

Oğlu olan Ağa Han’ın müzesini geçen sene Toronto’da ziyaret etmiştik, hatırlayanınız vardır. Doğu ile Batı – İslam ve modern dünya – meselesini onlar kadar derinlemesine düşünen kimse yok sanırım. Nereden almışlar o gücü? En yüksek zirvelerine kadar tırmandıkları Batı’ya, “ama ben sizden değilim” deme ihtiyacını hissetmişler, belki ondan.

Aynı yer (bunu ben çekmedim, webden çaldım)

Monday, February 22, 2021

Mısır notları 5


Yunan damarımız

Erken dönem Yunan sanatının Mısır’ın kopyası olduğu hep söylenir de gözünle görmedikçe tam kavrayamıyorsun. Karnak tapınağına girince çarpıyor. Sütunsa al sana sütun, heykelse al sana heykel: boyutlar tüyler ürpertici, süsleme göz kamaştırıcı. Daha öte bir şey var ki nasıl tanımlayacağımı bilemedim: Mekâna tam manasıyla – oranlarıyla, detaylarıyla, anlatının zenginliğiyle – hakim olduklarını hissettirmişler, ki sanırım mimari dehanın özü budur. Yunanlı, kısıtlı bütçeyle, elinden geldiğince taklit etmiş. İster istemez Parthenon’la kıyasladık. Yunan damarımız incindi.

Üstelik üç tane, beş tane değil. Yüzlercesi çöl kumunda eriyip gittikten sonra sırf Mısır’da geriye kalan 250 tane devasa boyutlu tapınak...

Sanatla iktidar arasındaki bağlantıyı başka yerde bu kadar net kavrramış mıydım bilmiyorum. Olağanüstü girift, törensel bir anlatı – mit – dünyasına adım atıyorsun. Atmaca kafalı tanrılar, timsah kafalı tanrılar; sonsuz saflar halinde dizili koç kafalı muktedirler, sol ayağını öne atmış, huşu içinde ufku gözleyen 15 metre boyunda padişahlar; ufak detay farklarıyla yüzlerce kez tekrarlanan tören sahneleri. Her tapınak öykü anlatır, o açıdan kiliselerden ya da camilerden farkı yok belki. Anlatıyı yeterince tanımadığımdan mıdır, bilmiyorum, ama buradaki sanki farklı bir seviyede gibi geldi bana. Hayat boyu ilmini okursan belki anlatının sırlarına erebilirsin diyor, şimdilik ürper ve boyun eğ. Zira biz, yüce firavun ve hayat boyu bu işin ilmini yapmış olan rahipleri, senin tahayyül bile edemeyeceğin masal varlıklarıyla burada günün her saati, yılın her günü haşır neşiriz.

Tarihin ilk devletini kurmuşlar, Nil boyunca tüm ülkenin artı değerini bir elde toplamayı başarmışlar. En büyük tapınakların yapıldığı çağda ülkede tarımsal toprağın yüzde doksanı, Nil nehrindeki kayıkların tamamı tapınak mülküymüş. Tüyler ürpertici bir güzellikler aleminde, özetle, bunun öyküsünü anlatmışlar.

Yunandan farkı da orada belki. Mısır sistemi mükemmelliğe eriştikten az sonra, MÖ 1000 dolayında batmış. Ülke fakirleşmiş. Onun yerine önce Fenikeliler, sonra Elenler, başka bir sistem üzerinde yükselmişler. Devlet kurmamışlar. Her biri deniz kıyısına demir atmış yüzlerce ufak kentle Akdeniz ticaretine girmişler. Haraçla değil ticari kârla zenginleşmişler. Sonuçta tapınakları Mısır’ınkiler yanında cılız. Fakat Yunan sanatının konusu başka. Tanrılardan güç alan Devlet’i değil, kişisel erdemleriyle tanrılaşan İnsan’ı anlatmışlar. Sol adımını öne atıp ufka bakan heykelleri tören kıyafeti içinde değil, çıplak. Fikir dünyaları da birtakım yüksek sırları hissettirmeye değil, çarşı meydanında rakiplerini sözle ve akılla alt etmeye odaklanmış.

Ki yabana atılır şeyler değil.

Üçler, dokuzlar, yirmi yediler

Sanırım tanrıları sistemleştirme çabaları da kısmen Mısır’a özenti. En eski zamanda Yunan töresi her aşiretin, her kentin, her pınarın ve her dağ doruğunun kendi piri, evliyası, koruyucu ruhu üzerine kurulu görünüyor. Mesela bizim Samos’un Hera’sıyla Argos’unki kesinlikle ayrı kişilikler: öyküleri ayrı, tasvirleri ayrı, hatta özgün isimleri bile muhtemelen aynı değil. Bunları birleştirip, ayrı kimliklerini de korumak şartıyla sentez oluşturma usulünü Mısır’dan öğrenmiş olmalılar.

Mısır tanrılarının kimliği yüksek bir ilim. Doğal olarak o yüksek ilmin yüksek alimlerince tefsir edilmiş. Her tanrının çeşitli enkarnasyonları, her enkarnasyona ait farklı simgeleri ve farklı törenleri var. Zaman zaman birleşip başka bir tanrının kimliğini üstlenmişler, onun adıyla anılmışlar. Her birinin bir eşi ve çocuğu var, ve üçü bir arada ayrı bir tanrısal sıfatı temsil edebiliyorlar. Bazen üç üçlü bir araya gelip bir ennead (dokuzlu) oluşturabiliyor.

Bu denli zengin bir teolojiyle tanışan Yunanlıların kendi tanrılarını aynı mantıkla sistematize etmeye çalışmış olmaları normal değil mi? Hıristiyan teslis düşüncesinin büyük ölçüde İskenderiye’de oluşmuş olması da tesadüf değildir herhalde.

Yaratan Tanrının dokuz emanasyonundan söz eden İskenderiyeli yeni-Platoncu ilahiyatçılar ile İbni Arabi’nin 27 basamağa böldüğü ilahi hikmet arasındaki bağı irdeleyen bir doktora tezi görsek şimdi fena mı olur?

Ahiret

Ölenleri akıllara durgunluk veren hazinelerle gömmüşler, geri geldiğinde gariplik çekmesin diye. Kral mezarlarında kilometrelerce yeraltı tüneli kazmışlar, rahmetlinin hayat boyu yaptığı her şeyi, yazdığı mektupları, ifa ettiği törenleri en ince ayrıntısına kadar taşa yazıp resimlemişler. Sıradan insanların bile en güzel yaşındaki portresini usta ressamlara yaptırıp mumyasına eklemişler. Eski dinlerinden vazgeçip önce Hıristiyanlığa sonra İslama intisap ettikten sonra dahi ölüleri için şahane mezar kentleri inşa etmekten vazgeçmemişler. Kendi evlerinden esirgedikleri özeni ölü evine harcamışlar.

Gerçekten ölülerin geri geleceğine inanacak kadar saf mıymışlar? Yoksa öyküyü mü sevmişler. Ölümün karanlığını yarattıkları güzellikler alemine mi hapsetmişler?

Thursday, February 18, 2021

Mısır notları 4

Solda Kalavun ve Berkok türbeleri,
sağda geç devir Osmanlı sebili
Gerçek İslam

Han el-Halili Kahire’nin tarihi çarşısı. Tüm Yakındoğu çarşıları gibi güzel, renkli, labirentvari. Bir Halep çarşısı (iç savaştan önceki) ile kıyaslanmaz gerçi, hatta Urfa’nın yanında sönük kalır. Pırıltısına aldanıyorsun önce; yakından bakınca satın almaya değer tek bir ürün yok. Her şey ucuz, kaba saba, cahilce: aptal saydıkları Batılı turisti kandırır diye umdukları çer çöp.

Arada her iki kapıdan biri başka bir dünyanın enkazına açılan kapı. Fantastik derecede süslü Memluk türbeleri. Bir zamanlar Oxford’un kolejlerine emsal olmuş, şimdi yıkıntıları arasında sokak köpeklerinin eşindiği medrese avluları. Vaktiyle “yaşanırsa ancak böyle yaşanır” dedirttiği belli zengin konaklarının çürümüş, kokuşmuş leşleri. Özellikle Sultan Kalavun’un (hd. 1279-1290) türbesinde ağzımız açık kaldı. Olağanüstü bir sanatkârlık, cüretkâr, coşkulu, kendinden emin. Süsleme zenginliği İtalya’nın en baba barokuyla yarışır. Üstelik daha sakin, daha vakur.

Kapısında bir kişinin işini beş kişi yapmaya çalışan emniyet görevlileri, kimi terlikli, kimi Amerikan parkalı, bilet istiyor mu istemiyor mu, sohbetini mi sürdürüyor belli değil. Etrafta “gezdireyim” diye musallat olan elli tane dilenci. İstemez deyince “Allah rızası için on para, çocuğum aç” diye yalvarmaya başlıyorlar.

İslam mıdır bunları bu hale düşüren? Eğer gerçek İslam bu ise, o türbeleri, medreseleri yaptıran ne?

Kalavun türbesinden detay
Kadınlar saltanatı

Kahire’de piramitlerden sonra neyi görmeli? Şüphe yok, eski mezarlıklar. El-Qarafa yahut ˁArafa deniyor, büyükleri iki tane, eski şehrin yanıbaşında, kilometrelerce. Firavunların soyundan gelen Mısırlılar öyle basit taşla, sandukayla yetinmemiş, ölenleri için dört dörtlük birer aile evi inşa etmişler; imkanı olanlar ölü evinin alabildiğine süslü, rahmetlinin statüsüne yakışır güzellikte olmasına özen göstermişler. Evler zamanla çatlamış, yıkılmış, ocağından incir ağacı çıkmış. Sonra Kahire’nin fakirleri gözüne kestirdiklerini işgal edip gecekondu yapmış. Şimdi uçsuz bucaksız birer çöplük mahallesi. Sokak aralarına bakkal açılmış, türbelerin alt katı cam imalathanesi olmuş. Biraz palazlanan üste briketle kat çıkmış, yan mezarı zaptedip taksisine garaj etmiş.

Onca sefaletin arasında Memlukların türbeleri, yüzlerce. Hepsi kubbeli, minareli. Her kubbe ayrı bir desenle, dıştan, dantel gibi işli. Sekiz on tanesini bir kareye sığdırabilirsek unutulmaz fotoğraf olur dedik. Gittiğimiz gün hava egzos gazıyla karışık bulanık bir sisle kaplıydı, görüntü daha da esrarengiz olur diye düşündük. Ama bir türlü olmadı. Ertesi gün gene gideriz dedik, kısmet değilmiş. Şununla yetinin: https://en.wikipedia.org/wiki/City_of_the_Dead_(Cairo).

Türbelerin çoğu Türklere ait: Kayıtbay, Hond Tuğay, Sultan İnal, Emir Korkmaz, Kavalalı Mehmet Ali el-Bâşâ. Lakin en meşhurlardan biri değil. Şecer el-Dürr (“inci ağacı”) adıyla anılan hanımefendi Ermeniymiş deniyor. Son Eyyubi sultanı Turanşah’ın eşi yahut cariyesi olmuş. Adam 1250 yılında ölünce oğlunu tahta geçirmeye çalışmış. Oğlan da öldürülünce kendisi saltanat makamına geçmiş, kendi adına ferman çıkarıp sikke bastırmış. Üç ay sürmüş. Sonunda devletin ileri gelenleri “olmaz böyle” deyip Türk ordu komutanı Aybek’le evlendirmişler. Memluk saltanatı böyle başlamış. Yedi yıl sonra Aybek başka hatun getirmek isteyince hanımefendi onu da öldürtmüş. Bunun üzerine Aybek’in hareminin öbür kızları bir olup İnci Hanım’ı nalınlarla döve döve tepelemişler.

İslam tarihinde kendi adına hüküm süren ilk kadın değil. Delhi hükümdarı Raziye Sultan var 1236-1240 yıllarında hüküm süren. Komşulara bakınca Kudüs kraliçesi İsabella var 1190’dan 1205’e bilfiil yönetimi üstlenen. Tarsus’ta diğer İsabella, yahut Zabel, 1219’dan 1252’ye dek Kilikya Ermeni devletini yönetmiş, İnci’nin eski kocasıyla da yeni kocasıyla da savaşmış.

Besbelli bir trend görüyoruz orada. Hem İslam aleminde, hem İslam soslu Hıristiyanlarda, kısa bir süre de olsa kadınlar saltanatı olabilirlikler dünyasına adım atmış. Sonra neden kesildi? Moğol istilası mıydı sebep? Yoksa tam tersine, Moğolların 1260’ta Ayn Calut’tan sonra inişe geçmesi miydi? İşin yoksa araştır, dur.



[1] En görkemlisi olan Sultan Baybars medresesi 1260 dolayında kurulmuş. Oxford’un en eski kolejlerinden Balliol 1263, Merton 1274 tarihli. O günlerde Avrupa’da benim diyen herkes ya Mısır’ı fethetme hayalleri kurmakla ya da Mısır’da ticaret yapmakla meşguldü.