Showing posts with label soykırım. Show all posts
Showing posts with label soykırım. Show all posts

Saturday, September 12, 2020

Leş kargası

6 Eylül 1955 günü annemle babam düğün alışverişi için Beyoğlu’ndaymışlar. Olayların içine düşmüşler. Sonradan o gün olanlar çok anlatıldı. Dost ve akrabaların başına gelenler anlatıldı. Hep anlatıldı. Tekrar tekrar anlatıldı. 65 yılın sonunda bıkkınlık veriyor, evet. Yeni bir açı, farklı bir bilgi, değişik bir fotoğraf karesi olsa peki, ilginç olabilir. Yoksa, yani, daha kaç defa?

6-7 Eylül münasebetiyle duyar kasanları çok da dürüst bulmadığımı itiraf edeyim. Elli yıl mutlak suskunluktan sonra ne sinyali geldi ki birdenbire her sene on kasım anar gibi anımsanan bir anma günü oluverdi? Yılmaz Karakoyunlu gibi bir ağır devlet abisi neden bunun filmini yapma gereği duydu, neden resmi televizyon kanallarının hepsi o filmi göstermeyi görev bildi? Her sene ağır nağmeler eşliğinde anılması hangi yaraya merhem oluyor? Bir bedel mi ödenmiş oluyor? Gavur soygunuyla palazlanmış cumhuriyet burjuvazisinin etinden et mi koparılıyor, pastasından dilim mi kesiliyor? Yoksa ucuz yollu vicdan mı rahatlatılıyor? Cihangir-Bodrum hattında belli bir toplumsal kesime “ben sizdenim, beni sevin” mesajı mı verilmiş oluyor?

Genel kural: virtue signaling gördüğünüz yerden kaçın. Neydi bunun Türkçesi, ‘fazilet kumkumalığı’ mı desek? Birisi ‘bak ne vicdanlıyım’ diye fazla kasıyorsa bil ki orada bir yamuk var.

Daha başka bir boyutu var işin, ki onu belki hiç düşünmediniz. Herhangi bir insan grubunu fazla şeytanlaştırır, lanet okursanız sonunda karşı yönde zulme kapı açarsınız. Kendini yüzde yüz haklı – ya da yüzde yüz mazlum – görenlerin fanatizminden Allah hepimizi korusun. Karşındaki insan eğer insan değil şer makinası ise, karşılık diye gerekçelendireceğin şerrin her türlüsü meşru olur. Örnek? 1990 Gümülcine olaylarına bir bakın isterseniz. Yunan milliyetçileri ayaklanıp dört yüzden fazla Türk dükkanını yağmaladılar. Sorulduğunda cevap hazırdı: Ama onlar da 6-7 Eylül, Gökçeada 1964, vs. vs. [İngilizce Wikipedia’da ‘1990 Komotini Events’ maddesine bir göz atın. Sayfanın dibinde ‘İstanbul pogroms’ linki neden var sizce?]

Sizi bilmem, İstanbul Rumlarının canı can da Gümülcine Türklerininki patlıcan mı sorusuna benim verecek cevabım yok.

*

He ya sen de Ermeni Soykırımı, bık bık bık...

Hayır, bir defa olsun 1915 olayları ile ilgili duygu sömürüsü yaptığımı hatırlamıyorum. Kesik kafalar, yol kenarında çürümüş cesetler, yalınayak konvoylar, bebeğini terk eden kadınlar, kızıl akan Fırat nehri vs. muhabbetlerine hiç girmedim. Olayları yaşayan kuşakta bu olguların anılması ve tarihe belge düşülmesi bence doğruydu ve önemliydi. Yüz yıl sonra hala bu söylemlerden medet umanları asla tasvip etmedim. Çoğu zaman çirkin ve oportünist buldum. [2013’te İsviçre’deki bir sempozyumda soykırım mütehassıslarından Profesör Richard Hovhannisian’ın kesik kafa, çürümüş ceset, yalınayak konvoy slaytlarıyla süslü sunumu esnasında dayanamayıp, duyulur bir fısıltıyla ‘leş kargası’ diye söylenmiştim. Protokol sırasında herkesin dehşetle dönüp bana baktığını hatırlarım.]

Ne dedim hatırlayalım.

Bir, 1915 soykırımı bir olgudur. Fakt yani. Devlet eliyle yürütülmüş planlı, örgütlü, sistemli, bilinçli bir etnik temizlik operasyonudur. Bunu inkar edenler, iyimser bir yorumla kara cahildir; daha gerçekçi olmak gerekirse orospu çocuğudur. Cahillik ve orospu çocukluğuyla mücadele farzdır, görevdir. Hatta zevkli bir görevdir.

İki, Cumhuriyet’in seçkin sınıflarının ekonomik ve sosyal altyapısı çok büyük oranda Rum ve Ermeni temizliğine dayanır. Oradan kaptıkları parsayla yükselmiş, refah ve statü sahibi olmuşlardır. Ruh hallerinin altında, büyük bir buzdağı gibi, bu gerçeği unutma ve tevil etme arzusu yatar. Bu devasa hakikati yok sayarak 20. yüzyıl Türkiyesi’ni analiz etmeye girişenler abesle iştigal ederler. El yordamıyla fili tarif etmeye çalışan körler gibi, komik hipotezlerin peşinde nefes ve ömür tüketirler. Bazıları iyi niyetli, temiz insanlardır. Onlara yardımcı olmak, araştırmalarına ışık tutmak boynumuzun borcu değil mi?

Hepsi bu kadar.

Yoksa haklı mıydı, başka çaresi var mıydı, neyin misillemesiydi, amaç neydi, bunlar bahs-i diğer. Onlardan da söz edilir gerekirse. Alternatif senaryolara baktığım, bahanelerin çürük noktalarına işaret ettiğim birkaç yazımı hatırlıyorum. Ama ‘Türkler gaddar, Ermeniler masum’ dediğim hiç duyuldu mu? Sanmam.

Monday, September 17, 2018

Nasıl Ermenileştim


Çocukluğumuzda anneannem bazen ciddi yüzünü takınır, Türklerin zulümlerinden söz ederdi. Kullandığı kelime ‘kırım’dı, yani çart ջարթ. Kardeşim ve kuzenlerimle beraber doğal olanı yapıp taklide başlardık. Çart çurt, hi ho ho. Annem babam bu mevzudan hiç söz etmediler.
ABD’ye ilk gittiğim yıl bütün arkadaşların az çok girdiği psikolojiye girip, inanmayacaksınız, Türkiye savunucusu bile oldum. Kıbrıs’ın işgalini protesto eden Yunanlılara karşı New Haven sokaklarında Türk pankartı taşımışlığım vardır.
Toronto ve Montreal’de akraba taallukat ziyaretleri o tepkiyi pekiştirmekten başka işe yaramadı. “Eee evlat Türkiye’de hayat nasıl?” “Hiç fena değil, buradan iyidir.” “Yazıklarrr olsun sana, biz de seni akıllı kültürlü bir genç sandık, tüh.” Bağnazlık kadar beni ifrit eden şey yok. Aman, dedim, Sevan bunlardan uzak dur.
Üçüncü yılımda nihayet merak ettim. Sterling Kütüphanesinde Ermeni tarihine ve soykırıma ilişkin raflar dolusu kitap buldum. Çoğunu okudum. Yetmedi, dönemin başlıca Amerikan, İngiliz ve Fransız gazetelerinde Türkiye ile ilgili ne çıkmışsa hepsini taradım.
Şimdi belirtmeme gerek var mı bilmiyorum, ama okuduğumu eleştirel bir gözle okumayı bilirim. O zaman da bilirdim. Argümanda hata ve gedik bulmaya bayılırım. Gençken sanırım daha da keskindi gözüm. İyi okudum. Olayları kavradığıma dair içimde kuşku kalmadı.
İki tane net sonuca vardım:
Bir. Rum ve Ermenilerin tasfiyesi bilinçli, planlı ve kapsamlı bir kararın ürünüdür. Türkiye’nin yönetici çevrelerinde ta 1890’lardan itibaren bu konuda bir kararlılık oluşmuştur. 1908-1909’da kısa bir yalpalamadan sonra İttihat ve Terakki yöneticileri de bu mutabakata katılmıştır. Gayrimüslim anasır meselesini kökünden çözmeden Türk milletinin – geleneksel yapısı ve zihniyetiyle – devam edemeyeceği fikri, Türkiye’nin egemen çevrelerinde başat görüş haline gelmiştir. Dünya Savaşı bu kararlılığı uygulama alanına sokmak için fırsat sayılmıştır. Toplu öldürme planlanmış mıdır, bilmiyorum. Ama 1895 ve 1909 olayları ortadayken, bunun en azından bir ihtimal ya da opsiyon olarak hesaba katılmamış olması mümkün görünmüyor.
İki. “Milli Mücadele” ya da “Kurtuluş Savaşı” adı verilen şey Rum ve Ermeni savaşıdır. Amacı Dünya Savaşı sırasında başlatılmış olan tasfiyeyi sonuca bağlamak ve tehcirde gitmiş olanların geri gelmesini kesin olarak önlemektir. Başarısı tam olarak bundan ibarettir, ne fazla ne eksik. “Emperyalizm” konusu masaldır. Dünya Savaşının galibi olan devletlerin etnik tasfiye konusunda en azından orta yolcu bir çözüm dayatmaları, geri dönüş ve tazminat konusunda ısrar etmeleri, savaş sonrası dönemde azınlık hakları için birtakım garantiler talep etmeleri beklenmekteydi. Bu anlamda, dolaylı olarak, İtilaf Devletlerinin siyasi gölgesine karşı da bir mücadele verildi. Ama onlarla (Suriye sınırındaki kısa süreli Fransız savaşı dışında) çatışılmadı. Zaten onlar da konuyu fazla uzatmaya gönüllü değildi. Rum ve Ermenileri satıp gittiler.
Kırk küsur yıl oldu, bu iki yargıyı sorgulamak için bir sebep bulamadım. Her okuduğum kanaatimi biraz daha pekiştirdi – ki, tahmin ediyorum, her iki cihetten okumaya değer hemen her şeyi okumuş olmalıyım. Bu iki noktada karşı görüş beyan edenleri ciddiye almakta zorlanıyorum. Üç beş cümlede belli oluyor hiçbir şeyden haberleri olmadığı, boşa salladıkları. Aralarında iyi niyetliler var mıdır? Mutlaka vardır. Ama cahillikleri öyle derin ki, çoğu zaman tartışmaya değmez.
*
O yıllarda sosyalist hareketin içinde (daha doğrusu kenarında) idim, ABD’de Demokratik Türkiyeli Öğrenciler Derneği yönetimindeydim, bu mevzulardan söz etmek devrimci edebe aykırı sayılırdı. Buna rağmen 1980’de Birikim’de çıkan uzun bir yazımda Milli Mücadele analizine girdim, bu tezleri kısaca da olsa dile getirdim. En yakın arkadaşlarımda dahi bunların nasıl bir duygusal rahatsızlık yarattığını gözlemleme fırsatı buldum. 1980’den sonra askeri cunta mücadelesi gündemdeydi, o zaman da sırası değil diye düşündüm. 1984-85’te Türkiye’ye döndükten sonra, adeta içgüdüsel bir refleksle, beni “Ermeni” diye damgalayacak, “Ermeni” kimliğine kilitleyecek her türlü tavır ve eylemden yıllar boyu özenle kaçındım. “Ermeni” köşesine oturtulacağım makale, panel, şov, konferans, demeç önerilerini – çoğu zaman sertçe – reddettim. 1995’te yazdığım Yanlış Cumhuriyet’te de, dikkat ederseniz Ermeni meselesi çok düşük profildedir. Birkaç cümlede, kibarca geçilir.
Daha önce de birkaç kez söyledim, benim için dönüm noktası Hrant cinayetiydi: yıl 2007. O olaydan sonra idrak ettim ki ben ne kadar kaçsam da heyula arkamdan gelecek. Dönüp yüzleşmekten başka çare yok.
Ondan sonra sık sık yazdım. Fikrim soruldukça çeşitli forumlarda görüş bildirdim, hatta Alperen Ocakları üst yöneticilerinin katıldığı bir toplantıda “Ermeni sorunu” konferansı verdim. Ama daha çok okudum. Coşkun Kırca’lardan Gündüz Aktan’lara dek Türk görevlilerinin tezlerini etüt ettim. Eski tarihçileri ve 19. yy Ermeni entelektüellerini okuyup Ermeni “zihniyetini” daha iyi kavramaya çalıştım. 2009’dan sonra, bugüne dek kimsenin doğru dürüst girişmediği bir işe girişip, Anadolu’nun mikro-tarihini, aylar ve yıllar boyunca, her gece, köy köy, nahiye nahiye didikledim. Sanırım Türkiye’de son yıllarda çok az insana nasip olan bir yerel tarih dağarcığı biriktirdim.
Eski yargılarıma iki üç yeni boyut eklendi.
Üç. Soykırım olayını 1915’e, hatta 1895 sonrasına odaklanarak anlamak mümkün değildir. Arkadaki yüzlerce yıllık aşağılama, zulüm, talan ve katliam geçmişini bilmeden ne olayları, ne de tarafların psikolojisini anlayabilirsin. Soykırımı anlamak için önce fetih olgusunu iyice kavraman gerekir.
Dört. İşin ekonomik boyutu daha önce dikkatimi çok çekmemişti. Kısmen sevgili Sait Çetinoğlu’nun teşvikiyle o konuya aydım. 1913-1923 yılları arasında gerçekleşen servet transferinin nefes kesici boyutları hakkında fikir edindim. O günden bu güne Türkiye’nin sosyal ve ekonomik yapısının neredeyse tümüyle o servet transferi üzerine inşa edilmiş olduğunu idrak ettim. Tasfiyeyi planlayanların başlangıç noktası belki bu değildi, devletin ve milletin beka kaygısıydı. Fakat öyle görünüyor ki sürecin daha ilk başından itibaren soygun hırsı ön plana geçti, ilk başta belki sadece bir nüfus hareketi olarak tasarlanan temizliği geri dönüşü olmayan bir kan banyosuna çevirdi.
İtiraf edeyim, çok duygusal bir insan değilim, vah insancıklar öldü, ah kanlar aktı söylemi beni çok fazla heyecanlandırmıyor. İnsan dediğin ölür. Savaşlarda çok ölür, kötü ölür. Aynı yıllarda Somme’da, Marne’da, Verdun’de öldürülen Fransız ve Alman gençlerinin trajedisi Ermenilerinkinden daha az değildir; sayıları da bir hayli daha fazladır. Stalin’in katliam niteliğindeki kıtlığında telef olan 20 milyon Rus köylüsünün yaşamı soykırımda yok edilen Ermenilerden daha az değerli değildir. 1898 harbinde Amerikalıların Filipinlerde yaptığı katliamı, ya da 1947’de Hindistan’ın bölünmesi sırasında öldürülen bir milyonu aşkın Müslüman ve Hindu’yu bilir miydiniz? Bence olayları perspektif dahilinde görmek için bunları akılda tutmak gerekir.
Etnik tasfiyeye karar veren Türk ve Osmanlı erkanının mantığını anlayamayacak kadar kalın kafalı da değilim çok şükür. Hepsinin hatıratını okudum. Sevinçlerini ve korkularını biliyorum. Babaannemin dostu ve komşusu olan Halide Edip’in neden o kadar pervasızca bazı şeyleri görmezden geldiğini, Samet Ağaoğlu gibi son derece hassas ruhlu birinin neden Keçiören’deki çocukluk evinin gasp edilmiş Ermeni mülkü olduğunu hatırlamak istemediğini, İbnülemin gibi Türkiye’nin 20. yüzyıldaki belki tek gerçek aristokratı olan birinin neden Ermenilerden hep antipatiyle söz ettiğini hiç düşünmedim mi sanıyorsunuz? Eşek miyiz biz?
Cehaletin ve yalanın boyutlarıdır beni hasta eden şey. Bir toplum bu denli patolojik bir inkar batağına nasıl saplanır? Gözünün önündeki gerçeği nasıl bu kadar fütursuzca yok sayabilir? Kimliğini ve varlığını bu kadar aptalca bir yalan üzerine nasıl kurabilir? Bu kadar riyayı, bu kadar aymazlığı, bu kadar derin bir ahlaki körlüğü nasıl taşıyabilir? Zaman zaman adeta nefes alamayacak kadar beni sıkan şey bu. Bu kadar cahil insanlarla bir arada nasıl yaşarsın?
Yoksa ölen ölmüş, giden gitmiş. Ölenle ölünmez. Onu biliyorum.  
*
Sık sık yazdım dedim. İşte iyilerinden bir demet. Ekopolitik’te Alperencilere verdiğim konferansın transkriptini de ilk kez yayınlıyorum, haberiniz olsun. Beşincisi.  

Tuesday, May 22, 2018

Rohingya soykırımı



Spiegel’in 28 Nisan sayısında, Myanmar’da geçen sene 700.000 Rohingyalı Müslümanı sürdükleri topraklarda basın turu. Adeta 1920’lerin Türkiyesi. Ya da o yıllardan bugüne herhangi bir günün. Silinmiş izler, resmi yalanlar, yalanlar deryasında başı dönmüş gariban resmi kurum görevlileri, her yanda dozerler, inşaat, “yeni Myanmar” kurma hayalleri, geride kalmış tek tük Rohingyalının korkuyla karışık çaresizliği, ahlaki çıkmazını kalıplaşmış nefret söylemiyle örtmeye çalışan Budist rahip... Katiyen soykırım olmamış, giden Rohingyalar isterlerse dönebilirmiş, yakılan köyler zaten yokmuş, dozerle düzlediklere yerlere modernlik gelecekmiş.
Bazen araya mesafe koyup bakınca bazı şeyleri daha iyi görüyorsun. Duygusal bagajından kurtulup Türkiye’ye objektif bakamıyorsan mesela Myanmar’a bak. Türkiye’yi göreceksin.
Oradaki askerli fotoğrafa iyi bak. Oturan askerlerin yüzündeki aşağılanma ve dayak yeme korkusunu, fırsat bulunca aşağılama ve dayak atma eğilimini gör. Yüzbaşının ve soldan ikinci başçavuşun yüzündeki örtülü sadizmi gör. Yeni alınmış plastik sandalyeleri, ucuz prefabrik duvarları gör. Yabancı ve aklın alamayacağı kadar üstün bir uygarlığın teknolojik ürünlerinin, nasıl bir aşağılık bürokratik tahakkümün aletlerine dönüştüğünü gör. “Mıntıka temizliği yapıyoruz” (Flurreinigung) demişler. Silmeye çalıştıkları şey vicdanlarıdır.
“20. yüzyıl Türkiye’sini tek karede özetle” desen daha iyisini bulabilir misin?
*
Rohingyalara sempati duyuyor muyum? İtiraf edeyim, çok ilgilenmedim; göz ucuyla okudum. Acı bir şey şüphesiz, ama daha geniş açıdan bakarsan çok da değil. Mali’den Nijerya’ya, Kenya’dan Hint Okyanusu kıyılarına, Filipinlere kadar İslam dünyasının dış çeperlerinde İslam yayılmacılığı büyük bir bela. Kendilerince o belayla mücadele ediyorlar. Büsbütün haksızlar diyemezsin. Gariban Rohingyalar, kendi dünyalarını çok aşan bir kavgada piyon.
Peki 1915 çok farklı mıydı? Neden bütün bir millet, Ermeni ve Rum komşularına karşı o denli yakıcı bir nefrette birleşti? O devirde Hıristiyan dünyasının dış çeperlerinde Hıristiyan yayılmacılığı büyük bir bela idi, belki de kendilerince o belayla mücadele ettiler. Büsbütün haksızdılar diyebilir miyiz? Gariban Ermeniler, kendi dünyalarını çok aşan bir kavgada piyon oldular desek yanılır mıyız?

Daha sorarsan, Hıristiyan yayılmacılığı medeniyet getirdi, İslam yayılmacılığı medeniyet götürüyor derim, polemiği oradan sürdürürüm. Ama emin miyim? Son kararım mı? Konuşalım bir ara.

********************
»Alles ist wunderbar«

FIONA EHLERS / DER SPIEGEL

Sie haben an alles gedacht, die Staatsbeamten aus Myanmars Hauptstadt. Haben Geländewagen organisiert, um Vertreter der Weltpresse bis zur Grenze nach Bangladesch zu karren. Haben einen Übersetzer mit einer Stimme wie eine Kreissäge aufgetrieben und ein Dutzend in ihren Sari schluchzende Mädchen, die berichten, dass sie von bösen Muslimen verschleppt und gequält worden seien.
Sie haben dafür gesorgt, dass klein gewachsene Stammesangehörige den Kameras ihre Wunden entgegenstrecken, die ihnen angeblich Muslime beigebracht haben. Und haben, zu guter Letzt, ein paar der in Myanmar verbliebenen Muslime einbestellt, die mit gesenktem Blick Sätze wiederholen wie: "Unser Dorf wurde niemals angegriffen. Es geht uns gut. Alles ist wunderbar."
Dabei ist in Myanmar wenig wunderbar, vor allem für die Muslime, die zum Volk der Rohingya gehören, einer Minderheit in dem überwiegend buddhistischen Land. Als im August vergangenen Jahres Rebellen der Rohingya Polizeiposten angriffen, schlug das Militär mit aller Härte zurück. In Panik flohen rund 700 000 Rohingya nach Bangladesch; die Uno sprach von "ethnischen Säuberungen".
Aber was ganz genau geschah, ist immer noch wenig erzählt. Denn niemand kam hinein in weite Teile des Bundesstaats Rakhine im Westen des Landes; die Heimat der Rohingya ist seit Langem abgeriegelt für Ausländer.
Jetzt aber, zum ersten Mal seit Beginn der Krise, dürfen zwölf Journalisten aus Japan, Indien, Russland und Deutschland für drei Tage das Grenzgebiet bereisen. Allerdings streng kontrolliert von der Regierung – denn die Weltöffentlichkeit soll davon überzeugt werden, dass hier eine junge, starke Demokratie gedeiht; dass die buddhistischen Machthaber bereit sind und willig, die geflohenen Muslime zurückzunehmen, "so viele wie möglich, und zwar sofort", wie die mitreisenden Presseoffiziere nicht müde wurden zu betonen. Als wäre der Exodus, die gewaltsame Vertreibung, schlicht westliche Propaganda.
Gleich am zweiten Tag jedoch scheitern alle Bemühungen. Es ist der Moment, als zwei japanische TV-Reporter an der Grenze zu Bangladesch stehen und höflich bitten, die ersten Rückkehrer filmen zu dürfen. Aber es gibt keine Rückkehrer.
Die Japaner stehen an einer Brücke, auf der anderen Seite beginnt Bangladesch, davor befindet sich ein rostiges Tor. Durch dieses Tor sei bisher kein einziger Flüchtling getreten, sagt hinter vorgehaltener Hand ein Presseoffizier.

myanmar.png


Karte von Myanmar
An dieser Tatsache lässt sich nicht drehen, auch nicht für das japanische Fernsehen, und so filmen die Reporter die leeren Lager, in denen eigentlich die Rohingya wohnen sollten. Da gibt es eine Ziege, die über den Helikopterlandeplatz spaziert, und Soldaten, die in blauer Uniform am Wegesrand stehen, um den Konvoi vor Rohingya zu schützen, die, warnt ständig ein Presseoffizier, "jederzeit aus der Landschaft springen und angreifen könnten".
Der Pressetrip gerät zur Propagandashow, bei der die Journalisten nur eine Seite der Wahrheit präsentiert bekommen – die der Buddhisten, nicht die der Muslime.
Immer wieder führen die Presseoffiziere in Siedlungen aus neu gebauten Pfahlhäusern, in denen bald Buddhisten angesiedelt werden sollen. Warum diese neuen Häuser? Weil es die alten Dörfer der Rohingya nicht mehr gibt, die an diesen Orten einst standen. Immer wieder sind rechts und links der Schotterpisten ihre Reste zu erkennen, niedergebrannt bis auf die Fundamente, umstanden von rußgeschwärzten Palmenstümpfen. Dazwischen liegen Kleidungsstücke, Fotos, lose Koranblätter, vom Wind verweht. Einmal lassen sich die Trümmer einer Moschee erahnen.
Diese Spuren der Rohingya erscheinen wie letzte Beweise ihrer Existenz, in rasendem Tempo werden sie vernichtet. Überall dort, wohin die Journalisten kommen, wühlen sich Bulldozer durchs Erdreich, schwitzen Arbeiter unter Bauhelmen.
Die ganze Region sei "under construction", sagt stolz der Presseoffizier. In diesem neuen Myanmar, so viel wird deutlich, ist kein Platz für die Rohingya. Das Land entledigt sich des Alten, Unliebsamen und vernichtet Beweise einer generalstabsmäßigen Vertreibung. Myanmar soll offenbar, so gut es geht, muslimfreie Zone werden.
Auf Schildern überall auf den Baustellen steht in roter Schrift: "Vorsichtig fahren!". Das könnte das Motto des Medientrips sein: Vorsicht bei der Suche nach der Wahrheit, wo auch immer sie liegen mag, in den niedergebrannten Flecken oder den neuen Musterdörfern. Myanmar, das ist das Land der zwei Wahrheiten. "Wir zeigen beide Seiten", sagt achselzuckend der Presseoffizier, "suchen Sie sich eine aus."
Weil man auf dieser Reise so gut wie nichts erfährt über das Schicksal der Rohingya, muss man sich allein auf die muslimische Seite begeben. Das geht nur ein paar Tage später, ohne Presseoffiziere, Kollegen und Kameras. Einige Kilometer weiter südlich, in der Nähe von Sittwe, der alten kolonialen Hafenstadt der Briten, heute Hauptstadt von Rakhine. Wo genau, darf man nicht schreiben, weil die Muslime für das Gespräch ihr Leben riskieren.
Nicht weit von einem Golfplatz, auf dem die Generäle mit ihren Caddies scherzen, wartet ein Rohingya. Er nennt sich Faizal, Vater zweier Kinder, gläubiger Muslim, 32 Jahre alt. Sein Englisch, sagt er, habe er sich mit seinem Smartphone beigebracht. Er führt feldeinwärts, blickt sich um, ob jemand folgt. An einem schlammigen Fluss steht ein Fährmann auf einem Holzboot und setzt über, an Bord vier Koranschüler mit Gebetskappen.
Faizal trägt Basecap, das ist weniger verdächtig. Er will zeigen, woher er kommt. Er, Faizal, und der Hass auf alles Islamische, auf Rohingya wie ihn.
Auf der anderen Uferseite steht Osman unter einem Regenschirm gegen die sengende Sonne. Er ist der Dorfvorsteher, ein blauer Wickelrock schlottert um seine hageren Hüften. Faizal und er führen durch ein Dorf, in dem das Leben wirkt, als hätte jemand die Stopptaste gedrückt. 3000 Muslime leben hier, ohne Arbeit, ohne Zukunft. "Wenn es so weitergeht, leben auch sie hier nicht mehr lange", sagt Faizal.
Die beiden Männer führen zur Krankenstation – leer. In den Vorgarten einer Schule – verwaist. Sie zeigen das Stelzenhaus, in dem Faizal geboren wurde; seine Familie hatte Glück, es wurde nicht niedergebrannt vor sechs Jahren, als hier der Terror begann.
Am Ende des Ortes bleiben die Männer stehen. Sie zeigen hinüber, wo keinen Kilometer entfernt ein buddhistisches Dorf liegt. "Von dort kamen sie", sagt Osman, "in einer Juninacht."
Zu Hunderten seien die Buddhisten eingefallen, sagt Osman, dazu Polizisten in Uniform und Freunde von früher, die einst noch ihre muslimischen Nachbarn zu ihren Hochzeiten eingeladen hatten. "Sie richteten ihre Waffen auf uns", sagt Osman, "griffen an mit Bambusstöcken und Messern." Der Mob habe Rache genommen für die Vergewaltigung einer Buddhistin durch Muslime.
In jener Nacht, sagt Osman, der Vorsteher im Dorf ohne Namen, schnappten die Rohingya-Frauen ihre Kinder und schleppten die Alten huckepack in die Reisfelder, um sich dort zu verstecken. Die Männer verteidigten das Dorf. "Drei von uns starben", sagt Osman, "wir durften sie nicht nach unseren Riten bestatten."
In diesen Monaten des Jahres 2012 kam es an vielen Orten in Rakhine zu Zusammenstößen zwischen Buddhisten und Muslimen; Tausende Rohingya flohen, und viele, die blieben, wurden in ihren Dörfern eingesperrt wie in Gettos. Seitdem ist die Region nicht wieder zur Ruhe gekommen. Seitdem sei alles anders, sagen auch die Männer; ihr Dorf gleiche einer Gefängnisinsel, einem Alcatraz mitten in Rakhine.
Die Stromleitungen wurden gekappt, es gibt keine Wasserversorgung, nur ein modriges Brunnenloch. Und jeglicher Kontakt zwischen den Dörfern ist verboten. Wer sich hinüberwagt zu den Nachbarn, wie neulich ein Fischer, der ein Boot auf dem Markt von Sittwe kaufen wollte, wird von buddhistischen Banden blutig geschlagen. Seitdem leben sie hier wie lebendig begraben.

co-sp-2018-018-0094-01-25805-bi.jpg


Soldaten im leeren Rückkehrerlager: »Wir machen eine Flurbereinigung«
"Es ist Apartheid", sagt Faizal, der kurz nach jener tödlichen Nacht vor sechs Jahren vom Militär abgeholt und mit Frau, Kindern und Schwiegereltern in ein Internierungslager umgesiedelt wurde. Dort lebt er mit mehreren Hundert Muslimen hinter Stacheldraht. Haust zu zehnt in einem 20-Quadratmeter-Zimmer, darf nicht arbeiten, kein Arzt behandelt ihn, kein Lehrer unterrichtet seinen achtjährigen Sohn.
Um der deutschen Journalistin sein Dorf zu zeigen, ist er frühmorgens aus dem Lager entkommen, mit jeder Stunde wächst die Gefahr, ertappt und mit dem Tod bedroht zu werden. Doch Faizal spricht ohne Furcht. "Für die Buddhisten in Rakhine sind wir Menschen zweiter Klasse, sie blicken schon seit Generationen auf uns herab, verweigern uns die Staatsbürgerschaft, nehmen uns ein Recht nach dem anderen, und wir bleiben unsichtbar."
Im August vergangenen Jahres, nachdem Rebellen der Rohingya-Miliz "Arsa" Polizisten angegriffen hatten und das Militär mit der Vertreibung begann, blieb es zwar ruhig im Dorf. "Aber die Ruhe täuscht", sagt Faizal, "sie töten auch hier." Die Rohingya in Myanmar, sie sterben stille Tode, ohne dass die Welt etwas davon mitbekommt. Wie etwa die 18-jährige Calmas: Sie war schwanger, das Kind lag falsch, kein Arzt kam, und so starben Mutter und Kind; vor drei Monaten erst sei das passiert, sagen die Männer.
"Wir leben hier seit vier Generationen", sagt Faizal. "Friedensnobelpreisträgerin Aung San Suu Kyi ist auch die Führerin meines Landes", sie müsse doch wissen, was es heiße, unter Hausarrest zu leben. "Sie saß ja selbst, 15 Jahre lang. Wie kann sie es zulassen, dass man uns tötet wie in Zeitlupe?"
Diese Wahrheit bleibt den zwölf Journalisten verborgen, die knapp hundert Kilometer weiter nördlich in Geländewagen über eine Schotterpiste holpern. Es ist heiß und stickig, bald beginnt die Regenzeit, Zyklone werden dann wohl für Chaos und Zerstörung sorgen, wie so oft. Aber noch machen Planierraupen riesige Areale platt, fressen sich gelbe Caterpillar-Bagger in den Dschungel aus Bananenstauden und weiß blühenden Frangipani, um hier das Fundament für ein modernes Myanmar zu ebnen, mit Schnellstraßen, Wirtschaftssonderzonen und boomender Tourismusindustrie.
Im Ort Maungdaw wartet der Direktor der Distriktverwaltung, ein schmaler Mann mit eingefrorenem Lächeln. Akribisch notieren seine Leute jede Frage und jede Antwort und filmen das, was sie eine Pressekonferenz nennen. "Wie kann es sein, dass wir seit zwei Tagen Hubschrauberlandeplätze sehen, aber kaum Häuser für Rohingya?", will der Kollege einer US-Nachrichtenagentur wissen. "Weil sich unsere Politiker, so oft es geht, über den Fortschritt informieren", so der Direktor, "deshalb werden die Landeplätze errichtet."
"Warum werden ganze Landstriche ausradiert, was planen Sie?", fragt eine Russin. "Wir machen eine Flurbereinigung, danach wird gebaut: Industriezonen, Infrastruktur, Hotels", sagt der Direktor.
"Oder sollen die Bulldozer Beweise vernichten?", hakt eine japanische Kollegin nach, "Beweise, die nahelegen, dass hier Massenmorde stattgefunden haben?" – "No, no, no", sagt der Direktor.
"Die Muslime in den Lagern sterben, weil Hilfsorganisationen nicht ungehindert eingreifen können", wirft eine Reporterin aus Singapur ein. "Davon kann keine Rede sein, prüfen Sie Ihre Quellen", kontert der Direktor und erhebt sich: "Noch Fragen?"
Eine halbe Stunde später hält der Konvoi im Dorf Inn Din. Ein einziges Mal haben sich die Reporter gegen die Offiziere durchgesetzt und diesen Halt ausbedungen. Inn Din ist berühmt, seit Journalisten der Nachrichtenagentur Reuters hier eine Massenerschießung aufgedeckt haben.
Drei Buddhisten warten vor einer Polizeistation, auch hier wurden wieder Menschen, wurden Wahrheiten bestellt, und das myanmarische Fernsehen filmt alles mit. Es habe einen Toten gegeben, sagen die Männer, ja, aber aufseiten der Buddhisten. Dem widerspricht die Recherche von Reuters. Der Artikel erschien im Februar und sorgte weltweit für Entrüstung, gezeigt wurden Fotos von zehn Rohingya-Männern, die auf Knien im Gras hocken, offenbar kurz bevor sie exekutiert werden.
Zugesteckt wurden Reuters die Fotos von einem Dorfältesten; in Lagern in Bangladesch konnten die Journalisten geflohene Angehörige ausfindig machen und die Vorkommnisse jenes Tages im September 2017 rekonstruieren. Vor allem konnten sie nachweisen, dass nicht nur Soldaten, sondern auch Zivilisten beim Morden mitwirkten. Das Militär geriet so sehr unter Druck, dass es eine Beteiligung zugab und Aufklärung versprach. Anfang April wurden sieben Soldaten zu je zehn Jahren Haft verurteilt.
Aber auch zwei der vier Reuters-Journalisten, die beiden Myanmaren Wa Lone und Kyaw Soe Oo, wurden im berüchtigten Insein-Gefängnis bei Rangun eingesperrt. Ihnen drohen 14 Jahre Haft wegen "illegaler Informationsbeschaffung".

co-sp-2018-018-0095-01-25805-bi.jpg


Stammesangehöriger, Journalisten: Bestellte Wahrheiten der Regierung
Mitten in Inn Din stehen jetzt die zwölf Vertreter der Weltpresse und suchen nach Spuren des Verbrechens. Vergleichen auf ihren Smartphones Satellitenbilder der Menschenrechtsorganisation Human Rights Watch mit dem, was sie hier sehen: Es fehlen Bambushütten, es fehlt ein kompletter Ortsteil, in dem die Rohingya lebten, 6000 Menschen vermutlich.
"Tot? Davon weiß ich nichts", sagt ein Buddhist, Wickelrock, wütendes Gesicht. "Alle geflohen", sagt er, "jetzt gibt es nur noch uns, rund tausend Buddhisten, ist auch besser so." Die Journalisten verlangen, das Grab der zehn getöteten Muslime zu sehen. Die Bewohner sagen, es gebe kein Grab. Die Journalisten eilen zum muslimischen Friedhof, finden kein frisches Grab, nur verbrannte Hütten und einen Berg leerer Whiskeyflaschen.
Der Wahrheit ist hier, wo das Verbrechen wohl geschah, nicht näherzukommen.
Mit einer Motor-Rikscha gelangt man zu den Buddhisten, die neben dem Dorf von Faizal leben, dem jungen Rohingya, der für das Treffen so viel riskiert. Auf den ersten Blick ähnelt es dem Dorf der Muslime: Bambushütten, Stelzenhäuser, Palmen. Nur ist dieses Dorf keine Insel, es gibt Strom und Wasser, Mofas flitzen umher, Frauen sitzen an Nähmaschinen, aus den DVD-Shops plärren chinesische Schnulzen.
Am Ende der Dorfstraße liegt ein buddhistisches Kloster. Dort wartet der Abt Tayzaniya im Schneidersitz, ein dicklicher Mann von 29 Jahren, kahl geschorener Kopf, die Zähne braun verfärbt vom vielen Kauen der Betelnüsse. Vor sechs Jahren lebte er noch nicht in diesem Kloster, war also nicht beteiligt am Überfall auf die Rohingya. Doch wer ihm zuhört, kann den Glauben an all die sanften Dalai-Lama-Weisheiten für immer verlieren.
Der Abt sagt, er sei ein glühender Verehrer des berühmtesten Mönchs von Myanmar, des antimuslimischen Hetzers Ashin Wirathu aus Mandalay. Man glaubt ihm sofort.
Tayzaniya spricht leise und langsam, dabei putzt er sich in aller Seelenruhe das rechte Ohr mit einem Wattestäbchen. Gelegentlich rotzt er in einen silbernen Spucknapf, der zu seinen Füßen steht.
"Die Muslime haben ihre Dörfer selbst abgefackelt", sagt der Abt, "damit die Welt mit ihnen Mitleid hat." Langes Schweigen, lautes Rotzen. Ist eine Art Versöhnung möglich zwischen Muslimen und Buddhisten, die früher doch jahrzehntelang Seite an Seite zusammenlebten? Der Abt muss nicht lange überlegen, er sagt: "Undenkbar! Dazu sind wir zu verschieden. Muslime töten Tiere mit ihren Händen. Wir Buddhisten tun nicht einmal einer Ameise etwas zuleide. Ein Muslim darf viele Frauen haben, sie vermehren sich wie Tiere, denn sie brauchen eine Menge Kinder, um uns zu unterwerfen. Das dürfen wir nicht zulassen!"
Ähnliche Bekundungen hört man überall in Rakhine, die Vorurteile sind massiv. In Sittwe etwa sagt ein Mathematiklehrer: "Vergewaltigungen, wir? Schauen Sie sich die muslimischen Frauen doch an, wie die aussehen, wie die riechen. Da wird doch keiner von uns Männern schwach!"
Es ist vor allem eines, was die Buddhisten nicht verstehen wollen: warum der Westen, der schließlich selbst von Islamisten bedroht werde, für die Muslime von Myanmar Partei ergreift. Die Furcht vor radikalen Muslimen, die aus Rakhine ein Kalifat machen wollen, treibt die Menschen hier um; sie glauben das ernsthaft.
Eine sichere Heimat für die Rohingya wird es in Myanmar so bald nicht geben, dazu sitzt der Hass zu tief. Dass viele Muslime zurückkehren werden, ist unwahrscheinlich. Bisher sind die meisten in Bangladesch untergekommen; doch auch Staaten wie Saudi-Arabien oder Pakistan werden künftig weitere Rohingya aufnehmen müssen – und zwar langfristig.
Faizal aus dem Dorf ohne Namen sagt, er warte nur noch auf den richtigen Augenblick, dann wolle auch er fliehen, mit Frau und Kindern, das Geld für die Schiffspassage nach Malaysia habe er fast zusammen. Dann hätten also Regierung und Militär, dann hätten die Buddhisten gewonnen? "Ja", sagt Faizal, "haben sie."
Er steht am Bootssteg, sagt, da sei nichts mehr zu machen, hebt die Hand zum Abschied und verschwindet in der Dämmerung.

Friday, June 12, 2015

24 Nisan için yazılmış bir yazı. Geç oldu ama olsun.

1.
Etnik temizlik düşüncesinin ve bunu savunan bir zümrenin 1880 veya 90’lardan itibaren devlet teşkilatı içinde etkin olduğu anlaşılıyor. 1895 katliamları şüphesiz Abdülhamit’in kişisel kaprisine indirgenemez. 1909 Adana katliamının da merkezden örgütlenip kışkırtıldığı, vali ve emniyet teşkilatı aracılığıyla kontrol edildiği açıktır.
İttihat-Terakki’nin “Genç Türk” kadrolarında etnik temizlik fikri 1909’dan itibaren taraftar bulur; 1913’e doğru egemen olur. 1914’te savaşa girme kararında, fırsattan istifade bu büyük “ulusal projeyi” hayata geçirme düşüncesi rol oynamış görünüyor.
Sebepleri bellidir, anlaşılır şeylerdir. Osmanlı devleti çökmektedir. Etnik nüfus gerekçe gösterilerek Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan imparatorluktan koparılmıştır. Aynı gerekçeyle bir “Ermenistan” kurulması gündemdedir. [Altı Vilayette Ermeni nüfusu gerçi %25 dolayındadır; ancak basit birkaç operasyonla bu nüfus yoğunluğu artırılabilir veya belli alanlara kaydırılabilir.]
1912-13 Balkan Harbinde Rumeli Türklerine uygulanan etnik temizlik İT kadrolarının düşünsel evriminde belirleyici olmuştur. Benzer bir temizliğin Anadolu’da tekrarlanma ihtimali zihinlere egemendir. Selanik eğer kaybedilebiliyorsa İzmir, hatta İstanbul kaybedilebilir.
Etnik temizlik, bu riski ortadan kaldıracak bir tedbir olarak düşünülür.
2.
Etnik temizliğin yöntemi 1915 ortalarına dek muğlaktır; muhtemelen yeterince düşünülmemiş ya da bir mutabakata varılmamıştır.
Dünyada ve Türkiye’de klasik yöntem pogrom yöntemidir. Temizlenecek unsur devlet terörü ile sıkıştırılır, katliamlarla yıldırılır, gözü korkutulur, göçe zorlanır. Kılıç artıkları mümkün mertebe asimile edilir. Bu yöntemi Balkan ulusları Rumeli Türklerine karşı, Ruslar (1860’larda) Kafkasya Müslümanlarına karşı başarıyla uygulamışlardır. 1895 pogromlarından sonra Osmanlı Ermenilerinin büyük kitleler halinde ABD’ye, Balkan ülkelerine, Rusya’ya, hatta İran’a göçü, aynı yöntemin Türkiye’de de başarılı olabileceğini düşündürür. 1913 ve 1914’te Ege ve Marmara bölgelerinde yüz binlerce Rum aynı yöntemlerle Yunanistan’a göçe zorlanmıştır.
Dünya Savaşı bu seçeneği ortadan kaldırır. Ermenileri Rusya’ya kaçırmak, sınır ötesinde bir düşman konsantrasyonu yaratmaktan başka sonuç doğurmayacaktır. [Nitekim Kars, Bayezid ve Oltu-İspir yörelerinin Ermeni nüfusunun boşalmasına yol açan 1828 pogromları, Erivan’da daha önce var olmayan bir “Ermenistan” yaratılmasıyla sonuçlanmıştır.] Üstelik savaşın olumsuz bitmesi halinde Rusya kontrolündeki Ermenilerin, kovulmuş oldukları topraklarda hak iddia etmeleri kaçınılmazdır.
Ermenilerin topluca ABD’ye göçürülmesi fikri 1915 yazında ciddi bir şekilde tartışılır. Güncelerinde bu konuya geniş yer ayıran ABD büyükelçisi Morgenthau, Enver’in bu düşünceye sıcak baktığını, ancak iki konuda ısrarcı olduğunu anlatır: Ailelerin tüm fertleri göçmen olarak kabul edilmeli ve göçmenlerin Osmanlı pasaportlarına el konulmalıdır. Göçmenlerin savaştan sonra geri gelmesi ihtimalinden çekindikleri anlaşılıyor.
Bir başka seçenek, Ermenilerin Osmanlı ülkesi içinde dağıtılarak yoğunluklarının azaltılmasıdır. 1915’in ilk yarısında egemen düşüncenin bu yönde olduğu anlaşılıyor. Ancak savaşın yenilgiyle sonuçlanması halinde iç sürgünlerin yurtlarına dönmek isteyeceği ve içinden çıkılması zor bir tazminat meselesinin gündeme geleceği muhakkaktır.
Ermenileri Suriye çölüne sürme kararı 1915 Ağustosunda kesin bir politikaya dönüşmüş görünüyor. Bu karar bir çıkmazın sonucudur. Sürülenlerin büyük bölümünün öleceği şüphesiz hesaplanmıştır. Muhtemelen savaştan sonra Suriye’nin elden çıkacağı da öngörülmüştür. Dolayısıyla esas amaç, güney sınırında güçlü (ve düşman) bir Ermeni konsantrasyonunun oluşması önlemek olmalıdır. [1918-1921 Kilikya krizini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Can yakıcı olan Fransız işgali değildir, Adana-Antep-Maraş’ta Ermeni iskânı ihtimalidir.]
Etnik temizlik iradesinin soykırım (= topyekün imha) kararına dönüşmesini 24 Nisan’a değil, 30 Ağustos 1915 civarında bir tarihe yerleştirmek daha doğru olur kanısındayım.
3.
Ermeni devrimci hareketinin varlığı bu süreçte önemli rol oynar. Ortada bir veya daha fazla gizli ve silahlı ihtilal örgütü vardır. [Başlangıçta daha çok Sosyalist Hınçag Partisi etkindir; 1905’lerden sonra “Taşnagtsutyun”, yani Ermeni Devrimci Federasyonu öne çıkar.] Ermeni aydınlarının önemli bir bölümünü etkisi altına almışlardır. Gerek Abdülhamid gerek İT hükümetleri, bu örgütlere karşı adeta paranoyak bir korku sergilerler.
Morgenthau’nun günceleri bu konuda aydınlatıcıdır. 24 Nisan 1915 arefesinde Talat’ın bir Ermeni darbesinden ciddi bir şekilde korktuğunu anlatır. Büyükelçinin kuşku ifade etmesi üzerine Dahiliye Nazırı “Biz Abdülhamid’i 50 kişiyle devirdik” cevabını verir; “onlar daha kalabalık, üstelik daha iyi örgütlü.” Tehcirin başlangıç aşamasını oluşturan Mart-Nisan tutuklamaları devrimci örgütü çökertmeyi hedeflemiştir. Bilinen örgüt üyeleriyle birlikte üye olma ihtimali olanlar ve sempatizanlar, yani Ermeni toplumunun ileri gelenlerinin neredeyse tümü, tutuklanır ve çoğu öldürülür. [Tutuklananların sayısı İstanbul’da 250, Erzurum’da 50 civarında olduğuna göre toplam sayı 500 dolayında olmalıdır.]
Kabul edelim ki ölüm kalım mücadelesi veren bir ülkede ihtilalcilik riskli iştir. Gerçek dünyanın güç dengelerini hiçe sayan bir devrim romantizmi, şüphesiz, Ermenilerin felaketine zemin hazırlamıştır. Öte yandan şu da bir gerçek ki silahlı örgüt, bir savunma refleksinin ürünüdür. 1895 ve 1909 olaylarının yaşanmış olduğu bir ülkede Ermenilerin başka seçeneği var mıydı? Devlet teşkilatının etnik temizlik tasarladığı bir yerde, temizlenmesi planlananların nasıl davranması gerekir?
4.
“Karşılıklı katliam” iddiası dürüst değildir. Ermenilerin sivil Müslüman ahaliye kırım yaptığı belli başlı iki vaka anılır: 1916 Bitlis-Hizan baskınları ile 1918 Ocak-Mart döneminde geri çekilen Batı Ermenistan Geçici Hükümeti birliklerinin Erzurum-Sarıkamış-Kağızman hattında yaptığı katliamlar. Her ikisini de kaotik birer intikam hareketi olarak görmek daha doğru olur.
1915’ten önce Ermenilerin herhangi bir yerde sivil halka katliam düzenlediklerine ya da tasarladıklarına ilişkin ortada somut bir iddia yoktur. Nitekim böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı olur. Bir taraf orduya, polise, yasaya ve devlete sahiptir; nüfusça ezici şekilde üstündür; bin yıllık silah ve savaş geleneğinin mirasçısıdır. Öbür taraf hiçbir yerde sayıca %25’i aşmaz; silahları kaçak, örgütü yasa dışıdır; misilleme halinde evi ile dükkânını savunmaktan acizdir. Bu şartlarda kim kimi kesecek?
Öte yandan şu da bir gerçek ki, geçmişte Ermeniler pogrom yapmadı demek, savaştan sonra uygun şartlar oluşursa yapmayacaklar demek değildir. Yunanlılar yaptı. Bulgarlar yaptı. Ermeniler neden yapmasın? Ermeniler yerinde kalsa ve savaşı Türkler kaybetse bugün Erzurum’da ya da Van’da kaç Türk kalırdı? Eskiden %70 küsur Türk (Azeri) kenti olan Erivan’da bugün kaç Türk var?
5.
Büyük çaplı bir toplumsal hareket toplumda var olan dinamikleri harekete geçirir ve o dinamiklere uyum sağlar. Elli kişiyle yapacağın işte kendi kurallarını koyabilirsin. Elli bin kişiyle yapacağın işte toplum ortalamasının iradesine boyun eğmek zorundasın.
İslam töresi, gâvurun malını, ırzını ve canını helal sayan kuvvetli bir damara sahiptir. Özellikle savaş ve kargaşalık zamanlarında bu damar azar. Öyle anlaşılıyor ki 1915 Nisan-Mayıs aylarından itibaren bu refleks ön plana geçmiş ve başlangıçtaki niyet ne olursa olsun bu tarihten itibaren ülkeyi saran gaza ve fetih “neşvesi” işi başka bir mecraya taşımıştır.
Başlatılmış olan tehcirden 1915 yazında herhangi bir nedenle vazgeçmek isteseler dahi bunu yapabilirler miydi, emin değilim.
6.
Tehcirin ekonomik boyutu gözardı edilemez.
Savaşın ikinci yılında Osmanlı devleti ve İT rejimi iflas noktasındadır. Devletin toplam bütçe geliri 1913’te 33 ve 1914’te 36 milyon sterlindi. 1915 ve sonrasında sağlıklı bir bütçe yapılamadı, ancak kamu gelirlerinin sıfıra düştüğünü varsayabiliriz. Açık piyasada borçlanma imkânı kalmamış, ancak Almanya’dan 110 milyon sterlin dolayında askeri kredi alınmıştır. Fikir vermek için belirtelim: Savaşın son yılında İngiltere’nin savunma bütçesi 2,4 milyar sterlin, Almanya’nınki 1,6 milyar sterlin idi. [Bir ara bunları araştırıp yazmıştım. Şimdi kaynaklar elimde değil, o yüzden sayılarda ufak tefek hatalar olabilir. Pardon.]
1913-1923 arasında ülke nüfusunun yaklaşık bir çeyreğinin tehcir veya imha edildiğini biliyoruz. Ekonomik açıdan daha etkin olan bu zümrenin, ulusal servetin %25’ten fazla bir payına sahip olduğunu varsayabiliriz. Demek ki ulusal servetin belki üçte birine ulaşan bir değer bu süreçte el değiştirmiştir. Terk edilen varlıkların bir bölümünün ziyan olduğu düşünülse bile, ortada devasa bir servet transferi vardır.
Ermeni malları meselesi 1915 Mayıs sonlarından itibaren idari yazışmaların ana eksenini oluşturur. Metruk malların büyük bölümü İT örgütü ile yandaşları arasında pay edilir, kalanı tehcirde az ya da çok etkin olan yerel girişimcilerce yağmalanır. Bu ikincisini bir tür “sus payı” olarak görebiliriz. Savaş koşullarından dolayı taşrada doğabilecek potansiyel hoşnutsuzluğun önü kesilmiş, İT rejimine (ve ardıllarına) çıkar ve suç bağlarıyla bağlı bir zümre yaratılmıştır. [İkinci Dünya Savaşının ekonomik sıkıntıları birincisine oranla hiç mertebesinde olduğu halde, rejime karşı birincisiyle kıyaslanmayacak kadar derin bir husumete yol açtığını hatırlayınız. Neden? Neden İkinci harpte devlete kafa tutan Türk milleti, Birincisinde aynı isyankârlığı göstermedi?]
7.
İade ve tazminat korkusu anlaşılmadan, 1916-1923 döneminde olan hiçbir şey anlaşılamaz. Savaşın yenilgiyle bitmesi halinde Ermenilerden hayatta kalanlar (ve muhtemelen kaçan Rumlar) geri gelecek, evlerini, kayıp kızlarını, tarlalarını ve banka hesaplarını talep edecektir. Savaşın galibiyetle sonuçlanması halinde dahi bir hesaplaşma kaçınılmaz olabilir. Dolayısıyla tehcir yeterli değildir. Gidenlerin imha edilmesi ve hak kayıtlarının silinmesi gerekir.
1919-1920’de Teşkilatı Mahsusa hücrelerinin Müdafaa-yı Hukuk örgütlerine dönüşmesinde belirleyici olan endişe, olası bir barış antlaşmasıyla Dünya Harbi galipleri tarafından Rum ve Ermenilerin geri gelmesinin, ya da en azından tazmin edilmelerinin dayatılmasıdır. Savaş sonrasında Anadolu’da gücü fiilen elinde tutanlar açısından ölümcül olan tehdit budur. Erzurum ve Sivas kongrelerinin esas, hatta biricik konusu da budur. Erzurum’a çıkabilecek otuz kişilik İngiliz garnizonu yahut Urfa’ya yerleştirilen 200 kişilik Fransız müfrezesi değildir konu. Rusya ile Türkiye arasında ezilmiş, ordusuz ve beş parasız Ermenistan’ın tehdidi de değildir. Esas konu Anadolu’dan sürülmüş olan Ermeniler ve Rumlardır. Milli Mücadele, onlara karşı verilecektir.
8.
Cumhuriyet’in kurucu kuşağının neredeyse tamamı, Rum ve Ermeni tehcirinden nemalanmış kişilerden oluşur. İlk iki veya üç Meclisin üyelerinin ezici çoğunluğu, o dönemde ani zenginliğe kavuşan ünlü iş adamlarının tümü, Atatürk dönemi bakanlarının bir ikisi hariç hepsi, ve bizzat Cumhuriyet’in kurucusunun kendisi bunlar arasındadır. Ev, konak, çiftlik, otel, ticarethane, fabrika, hizmetkâr ve “evlatlık” sahibi olmuşlardır.
Cumhuriyet rejiminin, teknik olarak Cumhuriyetin ilanından önce gerçekleşmiş bir olay konusunda takındığı sahiplenici tutum bu olgudan bağımsız olarak anlaşılamaz. Türkiye’de 1920-1980 döneminde siyasi, idari ve ekonomik erk sahibi olan zümrenin neredeyse tamamı toplumsal konumlarını bu olaya borçludur. Soykırımın kabullenilmesi, cumhuriyet elitinin kendi kendini inkârı anlamına gelir.
9.
Soykırım tartışması soyut bir tarih tartışması değildir. Sonuç olarak kanlı ve utanç verici sayfalar her toplumun tarihinde aranırsa bulunabilir, ve yüz yıl önce ölüp gitmiş insanların ateşi, ne kadar harlanırsa harlansın, bugün yaşayanları çok fazla heyecanlandırabilecek bir konu değildir.
İtiraf edilmese de esas mesele başkadır. “Soykırım olmadı” diyenlerin meramının bir fakt tartışması değil, bir hak ve etik tartışması olduğunun herkes farkındadır. Savunulan şey “biz haklıydık” ve bunun mantıki sonucu olarak “aynı koşullar oluşsa yine aynı şeyi yaparız” tezidir. Dünyadaki vicdan sahiplerinin tepkisini çeken şey de budur.
Evet, çoluk çocuğun katledilmesini açıkça savunanların sesi (radikal bir azınlık dışında) çok duyulmuyor. Ancak gayrimüslim nüfusun “Türk” devleti için bir tehdit olduğu, dolayısıyla etnik temizliğin gerekli ve zorunlu olduğu fikri, Türk milliyetçiliğinin ve resmi devlet söyleminin neredeyse bir aksiyom olarak benimsediği bir görüştür. Türkiye Cumhuriyetinde okutulan tarih ve edebiyat öğretisinin değişmeyen ana fikri budur. Etnik temizlikten adım adım soykırıma giden mantığı yukarıda özetledik. 1914’te geçerli olan rasyonalitenin, benzer koşullar oluştuğunda, bugün de aynı şekilde işlememesi için bir neden yoktur.
Soykırım, Türk milliyetçiliğinin zorunlu ve mantıkî sonucudur.
10.
Başkaları da pogrom ve soykırım yaptı, evet. Kızılderilileri hatırlayın. Cromwell’in kestiği İrlandalıları hatırlayın. Onların ne farkı var?
Büyük bir farkı var. O kırımları bugün savunan kimse yok; ya da eğer varsa marjinal azınlıklardır. Türkiye’nin inkâr kisvesi altında sürdürmekte ısrar ettiği savunma pozisyonunun bugünkü dünyada emsalini göremiyoruz.
Tüm dünyada vicdan ve entelektüel namus sahibi insanları dehşete düşüren husus işte budur.
Yüz yıl önce olup bitenler değil, bugünkü tavır.


19 yorum:

  1. Dogrudur, her toplumun gecmisinde katliyamlar vardir. Zira Yunanlilarin Kûcûk Asya da koloniler kurarken, Anadoluya sûrdûkleri Firikler, yani Ermenilerin atalari seviserek Urartuyu yikip mirasina konmadilar. Urartu öne sürdügünüz gibi Ermenilerin atasi da degildi. Khurri (Hurri) ve Kh-Urartu ayni dilin birer lehceleri idi, ve Kürtlerin henüz aryanlasmadan (Hint-Avrupai Istila) atalari idi. Bu dil ailesi Kafkaskayadan Hattiye oradan Sümer gögüs germisti. Heredot Anabasis te Ermenilerin istilaci Firiklerin torunlari olduguna dair not düser. Firikler Anadolda ilk devletlerini Sakarya nehri kiyilarinda kurar, Karadenizi kollayarak Urartuyu, yaní Kürdistani yagmalamaya cikar. En az 2500 yil Kürdlerle kaynasir, bütün istilacilar gibi bazi ovalara yerlesir, Kürdistan daglarini zaptedemezler, ayni istilaci Türkler gibi. Bakiyoruz, Kürtlerin tarihten beri atalari "Kur" olarak adlandirilmis. Bak. Kur-Mittani, Kurartaya/Kurri (Urartu), Khurri (Hurri) ayni bügünün Kürdleri "Kur-Mandsh" olarak isimlendirildikleri gibi. Ermeniceye en yakin dil Yunancadir, zira Ermenice dili atasi olan Firikce gibi, Iliryaca, Trakca, Arnavutca ve Yunanca gibi HA- Dillerinin Balkan-Hint-Avrupaca sini olustururlar. Sadece dilleri bile Ermenilerin Mezopotamyali degil, Balkan/Trakya yerlisi oldugunu gösterir. "Kürdlerin atalari olan Urartulular Firiklerle hem savasir, hem onlarin kizlariyla sevisirlerdi". Issi otunun ve Laz otunun faydalarini yazmaya devam edecegiz MR. NevDilaçar, anlarsin sen taşranin taşlarindan. Ermenistandaki Ezidi Kûrdler Ermenistanin en kadim yerli halkidir bilesin, Hatta 500 yil önce Tûrklûge asimile edilen Azeriler bile bir asil Irani halk olarak Ermenilerden daha eski ve kökenlidir. Bazi Ermeni nazilerine anlatamazsin tarihi gercekleri..

    Yanıtlar



    1. Bir kere tarihi biraz daha iyice incele öyle konuş.Tarih bilmediğin belli. Ilk önce medeni cesaret gösterip adını belirt. Anabasis(onbinlerin ricatı) Ksenefon tarafından yazılmıştır. Kitapta hangi bölümde dediklerinden biri var, göster.Attığın belli oluyor.

  2. o dönemi yaşamış anneannemin anlattıkları ve o dönemi yaşamış kişilerin anlattıkları yalan o zaman :)

    ermeniler kıyım yaptılar, biz de buna ermeni mezalimi deniyor...bundan hiç bahsetmiyorsunuz...

    bir milleti savaşta sırtından vuran bir topluluk neden bulundukları yerlerden sürgün edilmesin ki?

    ve ermenilerin tehcir yollarında kürt aşiretleri yaşıyordu,bilmediğinizi söylemeyin...
    tehcirde ölen ermeniler konusunda orada yaşayan kürt aşiretlerinin neler yaptıklarını hiç araştırdınız mı?
    araştırmadığınıza da inanmam.

    Türk ve kürt ü karıştırma gibi bir sorununuz var,bilinçli bir sorun üstelik :) ...

    tehciri yaşamış hiçbir ermeni anılarını yazmamış mı o yolculukta neler yaşadıklarını anlatmamış mı ?buna da inanmam...

    ve neden tehcire uğradıklarını yazmamış mı?

    kendi aile büyükleriniz, müslüman türklere ,ermenilerin neler yaptıklarını size anlatmadı mı?

    Bu sorularıma dürüst bir yanıt vermenizi dilerim ...
    dürüstlük ; hani ermeni veya türk olmakla değil,insan olmakla ilgili bir kavram ...
    İnsanca bir yanıt lütfen ,ermenice veya türkçe değil...
    "dürüstce..." (...anlamını bilmediğiniz bir kelimedir bu, anlamak için de kendinizi yormayın,sizin dürüst olma ihtimaliniz yok biliyorsunuz :)

    Biz müslüman türkler için de şu dize çok uygun ; :)

    "seni neden anlasınlar tarumba ?" ................

    her neyse, bu sorulara yanıtı önce kendinize verin..

    Emre Köksal - Ankara -Türkiye 

    Yanıtlar



    1. Anneannenizin anlattıkları nerede ve ne zaman olmuş, hiç sordunuz mu? Erzurum-Ağrı-Sarıkamış arası, 1918 mi? Yoksa Hizan 1916 mı? Bu ikisinden biriyse yazımda bu konuya değindim. Değilse, ya a) ben bilmiyorum, b) anneanneniz yanılıyor
    2. Ben Öldürülen, mallarına el konulan, kalanlarda bir şekilde yerinden yurdundan edilen Kemaliye=Eğin ilçesinden. Yani ERMENI SOYKIRIMINI REFERANS Doğu Perinçek in ilçesinden. Ermeni kıyıminin en yoğun olduğu yerlerden birinde doğdum. Yaşım 70 .çocukluğumda ve gencligimde1915 olayları sirasinda yaşı 15-20 olanlar ben onlarla konuştuğumda 70 yaşından bile küçüktü.Bunak falan değildiler. Anlattıkları şuydu Fırat'ın Karasu kolunun geçtiği kıyılar kenara vurmuş ölüler doluydu.Hepsi bir şekilde gördüğümüz Ermenilere aitti.Kurtlar insan eti yemeye alıştığı için nehir kenarındaki bağ ve Bahçelerimize yalnız gidemez olmuştuk. Benim dedem Baspinar o zamanki adıyla Basvartinik jandarma görevlisi imiş. Vazgeçtim Ermenilerin mal ve canlarını korumayı kendisi bile birçok Ermeni öldürmüş. Babaanne kocasından yani Dedeman bu nedenle igrendigini söylüyordu. Ama Urfali aile gibi iki taraftada komşuları sahip çıkma adına kendileri sıkıntı çekenler var.Perinceke sormak gerek devlet kayıtlarına giren kendi köyü Apcagadaki Ermeniler, malları, ibadethanelerine ne oldu? Geleceğimizi doğru kurmak için geçmişin kirlerinden ayiplarindan arinmaliyiz. Size Halep Günlüklerini okumanızı salık veririm.cemil nadir özgün
    3. Ismim unknown olarak geçmiş..Adım soyadım. CEMİL NADİR ÖZGÜN gerçi yazının sonunda görünüyor da.

  3. Dönemi yaşamış Ermeni yazarlarından Kapriel Serope Papazian, 1934 yılında Bosna'da yayınladığı Patriotism Perverted (Yanlış Yurtseverlik) adlı kitabında aynen, "eğer taşnak liderleri savaş sırasında daha ihtiyatlı davranmış olsalardı" bu faciaların yaşanmayacağını yazmıştır.

    Tehcirin sebebi bir soykırım arzusu değildi. Tehcirin sebebi: Osmanlı ölüm-kalım savaşındayken, Ermeni komitelerinin Osmanlı'yı arkadan vuran askeri faaliyetleriydi. Tehcir sırasında devlet görevlerindeki Ermeniler yerlerinde görevlerine devam ediyorlardı üstelik. Nazi Almanya'sında yüksek devlet görevlisi Yahudiler düşünebilir misiniz?

    Osmanlı, Ermenilere asla soykırım uygulamamıştır. Eğer soykırım uygulasaydı, bugün yeryüzünde ne bir Ermeni, ne de Ermenistan diye bir yer kalırdı. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz.
  4. SEVAN , GERÇEKTEN Merak ediyorum cevaplarsan çok sevineceğim.. sabetayistler ve diğer kripto yahudilerin 1915 de rolü neydi? 2. sorumsa ermeniler , türkleri mi yoksa kürtleri mi müsebbib olarak görüyor? teşekkürler..
  5. Dedemden dinlediğim ermenileri arapgir çevresinden topladıkları. Arapgir malatya arasında levenge bogazı denilen yerden fırata döktükleri. Hatta dedemin ermenilerden çarptıkları bir tavayı (evet tava) ganimet olarak eve getirdiği, bu tavanın adının evde "talan tavası" olarak anıldığıdır. Sevan bey, bu levenge bogazından uçurumdan atılma olayını yakın çevrede bırkaç kez duymuşluğum vardır. Bu olayla ilgili bilgı varmı yararlanabileceğimiz.
  6. sevan nişanyan senin ermeni olman olayaka taraflı bakmana sebep veriyor. rusya bitlise kadar ilerler ermeniler rusların desteği ile bir buçuk milyon musluman kürd oldürürler. rusyada lenin ihtilal yaptıktan sonra ruslar geri çekilirler. ondan sonra ancak ermeni çeteleri durdurulur. ve en doğru karar olan tehcir uygulanır. bana göre ermeniler fiziksel olarak insana benzeyen cehennem yaratıklarıdır.
  7. o dönem için, herkesin araştırma yapıp kendi görüş/milliyetine göre bir kısmını görmezlikten gelerek açıkladığını düşünüyorum.
    Bence, her iki taraf utanç verici şeyler yapmış,büyük acılar yaşatmış ve yaşamıştır. Bugün yapılanlar ise "kan davası"'dır. İnsanların birbirlerinden kopmasını, düşman olmasını sağlamaktır. İnsan olan bu olayların utancını yaşar ve benzerini yaşamamak için birbirini kucaklar. Ama anladığım kadarıyla bu bölge insanının (Ermeni, Türk, Arap, Kürt) pek başarılı olamadığı bir şey.
  8. Recep Bey, sizi yanlış mı anlıyorum. Diyorsunuz ki eğer, Dünya'da Türkler'den başka bir millet hala varsa, bunun nedeni Türkler tarafından soykırım'a uğramamış olmasıdır. Öyle mi? Ve bunu da Türkler'in hiçbir zaman soykırım yapmamış olduğuna kanıt olarak sunuyorsunuz. Tebrik ederim. Sizin gibi 60 milyon yurttaşımız olsun, bir de ideoloji uydurduk mu, Allah'ın da izniyle Türk'ü bütün Dünya'ya hakim kılarız. Karşı gelen herkesi katlederiz. Kimse de bize siz suç işlediniz falan diyemez.Derlerse siz hemen harika argümanınızla herkesi ikna edersiniz. Var mısınız?
  9. Merhaba, ottomanhistorypodcast'de Osmanlıların ABD'ye göçü yasakladıklarını, zorluklarla ABD'ye kaçabilenlerin bu nedenle aileleri yanlarına alamadıkları, Osmanlıların bu kararlarının nedeninin ABD'ye göçenlerin geri dönme tehlikesi olduğu için Ermenilerin gitmesine izin vermeyip hepsini burada öldürme isteği olduğunu anlatıyorlar. Bu söylem sizin yukarıdaki anlattıklarınızla çelişiyor değil mi? Gerçi Ottomanhistorypodcast'de Harputtan ABD'ye göçleri anlatıyordu, belki bu nedenle farklılık vardır.


    1. Büyükelçi Morgenthau'nun günlüklerinde bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi var. Yayınlanmak amaçlı değil, kendi şahsi notları. Enver ısrarla ailelerin gönderilmesini istedi diyor.
  10. Gercekten cok egitici bir yazi olmus. Sizin butun yazilarinizi zevkle okudum ve tiryakiniz oldugumu belirtmek isterim.
  11. Dedem 1912 Ordu dogumluydu. Hayatinin son bir senesine kadar islami tatbik eden gunumuz imamlarina tas cikartacak cinsten bir hocaydi.Inanilmaz hosgorusu olan rahat bir insandi. Akli ve Hafizasi inanilmaz bir pariltiya sahipti. Hic bir seyi unutmayan surekli en ayrintisina kadar resimsel betimlemelerle anlatan bir gorsel zekasi ve uslubu vardi. Zaten eski yaziyi da latin harfleriyle okumayi da kendi kendine ogrenmesinden bunu anlayabiliriz.
    2015de oldu. Olmeden 10 sene once babamla Ermeni Soykirimi oldu mu diye direk sorduk. Verdigi yanit evetle esgudumlu bir yuz kafa ifadesiydi. Cok netti bu konuda. acikcasi bu konuyla ilgili o evet ifadesi disinda konusmak istemedi biz de bir daha sormadik. Benim icin kendisinin bu ifadesi bile bir cok belgeye esdegerdir.
  12. "Türkiye’nin inkâr kisvesi altında sürdürmekte ısrar ettiği savunma pozisyonunun bugünkü dünyada emsalini göremiyoruz."
    Aslında Wikipedia'nın uzun bir listesi var:
    https://en.wikipedia.org/wiki/Genocide_denial

    Diğer bazı programlar da çok ses çıkarmaz genellikle, her ne kadar dönemleri ve ülke tarihleri için önemli olsalar da(bizim Yunan/Yahudi pogromları, Kiev pogramları vs.)
  13. o dönem için, herkesin araştırma yapıp kendi görüşüne milliyetine göre bir kısmını görmezlikten gelerek açıkladığını düşünüyorum.