Showing posts with label özgürlük. Show all posts
Showing posts with label özgürlük. Show all posts

Tuesday, October 2, 2018

Ahlaklı yaşamın sırları


Dünkü yazının amacı şiddeti savunmak mıydı? Değildi. Şiddet karşıtı argümanların iç çelişkilerine işaret etmekti sadece. Bundan “aa demek ki şiddet iyiymiş” sonucu çıkmaz. Ne çıkar? Mesela “farklı argüman bul öyle gel” sonucu çıkar. “Demek ki bazen iyiymiş, ölçütü daha iyi tanımla” sonucu çıkar. “Ya şöyle derlerse ne cevap veririz düşündün mü” sorusu çıkar. “O platform yetersiz, başka zemin bulmalıyız” önerisi çıkabilir.
Yazı başlıklarını çoğu kez gıdıklayıcı olsun, okuttursun diye atıyorum. İçerikte daha ağırbaşlıyım. Sadece sondan bir önceki paragrafta “Hatta bazen güzeldir” cümleciğini dayanamadım ekledim. Soyut anlamda şiddet övgüsü içeren tek ibare odur olsa olsa.
*
Ne diyor yazı? Bir kere, “ay şekerim şiddet çok kötö, hepimiz karşıyız” söyleminin özünde düzenden yana, var olan güç ilişkilerini kutsayıcı bir ideolojik söylem olduğunu söylüyor. Bazen mi, her zaman mı? Sınırı nedir? Bilmem, tartışırız.
İki, anti-şiddet söyleminin en temel çelişkisine işaret ediyor. Farzedin şiddete karşıyız. Dünyadaki şiddeti bertaraf edecek ya da azaltacak şiddete de karşı mıyız? Karşıysak demek ki şiddete karşı değilmişiz. Bu çelişkiyi anlamadan insanlık tarihindeki feci ve tüyler ürpertici olayların hiç birini anlayamazsınız. Karınca incitmekten ürken makul insanların vakti gelince nasıl canavara dönüştüğünü kavrayamazsınız. Kavrayamayınca da “şiddet mi, ayy nefreth ederim” söylemi kokteyl gevezeliğinden ileri gitmez. Bakın, dinleyin, o cümlenin içinde kıvrılmış yılan gibi yatıyor çelişki: ... nefreth ederim, tecavüzcüleri yağlı kazığa oturtalım, dilim dilim doğrayalım!
Yazı devam ediyor. İki soru daha soruyor. Varlığına yönelik saldırıya nasıl cevap vereceksin? Cevabı kolay gibi görünür ama tuzak sorudur. Çünkü varlığın hiçbir zaman bedeninle sınırlı değildir. Kolektif varlığına saldırı olursa ne cevap vereceksin? Sevdiklerine, canından aziz bildiklerine saldırı olursa ne cevap vereceksin? Onu bırak, hiç bilmediğin birine haksız ve alçakça bir saldırı olursa ne yapacaksın?
Son olarak, daha tereddütlü bir mesele. Olmuş bitmiş şiddetin karşılığı ne olmalı. Tabii ki akıl yolu varsa akılla gitmek en doğrusudur. Hukuk varsa hukukla gitmek çoğu zaman daha etkili ve ahlaken daha temizdir. Kısasa kısas kötüdür. Peki. Lakin kısasa kısası büsbütün lağvedebilir misin? Edersen, ahlaki duyarlığı körelmiş, zombileşmiş insanlar ve zulme direnme yeteneğini yitirmiş bir toplumdan başka elinde ne kalır?.
*
“Her ahlaki önermenin mantıki sonucuna götürüldüğünde çelişkiye düştüğünü, dolayısıyla tutarlı bir ahlaki sistem kurmanın imkansız olduğunu (19 yaşındayken) fark ettim” diye yazmıştım bir tarihte. Ciddi konulara değinen hemen her yazımın içinde bu fikir bir yerlerde mutlaka saklıdır. Halim-Selim’de de epey değindim.       
Her ahlaki arınma teşebbüsünün, her dini uyanış hareketinin kaçınılmaz akıbetidir. İyiliğin sırrını keşfettiğini sanırsın. Emin olursun. Eşini, dostunu, müritlerini inandırırsın. Dünyan ışıkla dolar: Cennetin anahtarları artık sendedir. Sonra birileri seni kıskanır, cemaatine çomak sokar. O zaman delirirsin. Hakikati her ne pahasına olursa olsun savunma sevdasına düşersin. Cemaatini korumak için icabında zora ve kumpasa başvurursun. Yetmezse soygun ve cinayet dahil her şeyi yaparsın. O uğurda yaptıklarını haklı ve meşru bulmaya başlarsın. Vicdanını yitirirsin. Hakikati bulduğunu zanneden insan kadar tehlikeli mahluk yoktur dünyada.
Örnek mi dediniz? Buyur Müslümanlık. Buyur Hıristiyanlık. Buyur komünizm. Buyur Fransız ihtilali. Küçült ölçeği, kendini düşün. Şirket kurup başarıya ulaşan arkadaşlarını düşün. Örgüte katılıp “temiz” yaşamaya ant içenleri düşün. Materyalizme sırtını dönüp hippi olmaya niyet edenleri düşün. Doğru yolu bulduğunu zanneden, o gün yoldan çıkmıştır.
*
Nedir peki önerdiğin çözüm hocam?
Yok basit bir cevabım. Belki de hiç yoktur bir cevap, düşüne düşüne sonunda oraya varacağım, dur bakalım. Şimdilik birkaç tutunabilecek birkaç dal görüyorum hala. Biri ironi kavramıdır. Yani neye inanıyorsan inan, ironiyi elden bırakmadıkça, yani kendini hafiften tiye almayı başarabildiğin müddetçe çok fazla yanılmazsın. Biri özgürlük kavramıdır. Aklın ve vicdanın özgürlüğünü maksimize etmeyi şiar edinirsen, tüm tuzaklardan olmasa da sıradan insanların düştüğü tuzakların çoğundan kendini daha iyi koruyabilirsin. Biri medeniyet kavramıdır, farkındaysanız son yıllarda artan oranda dilime dolanan bir kelime. Büyük siyasi olayları değerlendirirken “medeniyete faydası ne, zararı ne” diye sormak, sanılanın aksine, birçok soruya sağlıklı cevap vermeyi sağlayabilirmiş gibi geliyor bana. Kişilere ya da gruplara faydasını/zararını sormaktan daha verimli bir yol en azından.

Ama tabii büsbütün yanılıyor da olabilirim.

Tuesday, September 25, 2018

Eğitim konusuna devam


Okullarda mutlaka marangozluk kursu olmalı. Hayatta herkese lazım olacak sanatlardandır, ayrıca terapi işlevi vardır.
Esnaflık ve dükkancılık kursu şart. Çağdaş kölelikten bir gün kurtulmak istersen işe yarar. Basit muhasebeyi de buna katalım.
Startup girişimcilik kursu hayırlı olur. Yüz kişide biri ikisi faydalansa memleket çiçek olur.
Kodlama kursu olmazsa olmaz. Altın bileziktir, mutlaka bir gün işe yarar. Yaramasa da berrak ve sistemli düşünmeyi öğretir.
Yemek pişirme kursu mutlaka gerekir. Hayat boyu kendine ve etrafındakilere mutluluk verebilmeni sağlar. Bence kadınların ve hatta erkeklerin ve diğer cinslerin bu kursu görmeden evlenmeleri yasak olmalı.
Teorik matematik lazım. Soyutlama yeteneği olanların o yeteneği geliştirmesi için faydalı. Ayrıca zevkli diyorlar.
Hukuk kursu orta 1’den itibaren olmazsa olmazlardan biri. Yalnız mahkemeyle avukatla işi olacaklar için değil, insan bilimlerinin temelidir. Medeni toplumda kavga nasıl yapılır ve nasıl çözülür sanatını bilmeden hayat yaşamaya değer mi?
Oto tamirciliği kursu önemli. Özgüven kazandırır. Elini yağa bulamaktan korkmamayı öğretir.
Sanat tarihi kursu kesin şart. Güzeli çirkinden ayırabilmekten daha önemli beceri var mı? Olmadı fotoğrafçılık kursu verirsin, bakmayı ve görmeyi öğrenir.
Kuran kursu da olsun. O taraklarda bezin olmasa dahi bilmek ve tanımaktan zarar gelmez.
Temel tarım ve hayvancılık eğitimi herkese lazım. Yarın sistem çöküp millet aç kalırsa hayata tutunman buna bağlı olacak.
Herkes bir enstrüman öğrense iyi olur. Her türlü insan ilişkisini güzelleştirir, sevgili bulmaya bire birdir.
Ayrıca futbol, satranç, inşaat, kimya laboratuvarı, hitabet, münazara, gazetecilik, basit tıp ve sağlık bilgisi. Bunlar herkese lazım olan sanatlardan, kursları olmalı.
Ayrıca borsa. Ayıca ülkeler coğrafyası. Ayrıca bebek bakımı. Ayrıca dağcılık ve doğa yürüyüşü. Peki, tamam, ayrıca yüzme.
Bunlar olsun. Mümkünse her okulda olsun, ya da okul sistemi bunları az çok herkese temin edebilecek şekilde genişletilsin. Kurs vericilerin bakanlık memuru olmasına hiç gerek yok, belki basit bir ön sınav dışında sertifikasyona da gerek yok. Yerel yönetim ya da okul yönetimi ya da okul aile birliği, yetkili hangisiyse, civarda bulabildiği kadarını bulur, bulamazsa bütçe yaratıp büyük şehirden ya da Yeni Zelanda’dan insan getirtir. Belki öğrencinin her dönem bir veya birkaç kurs alıp tamamlaması şart koşulur. Günün yarısı bunlara ayrılır.
*
Lakin kamu eğitiminin asıl işi bunların hiç biri değildir. Zorunlu genel eğitimin TEK konusu okuma yazma eğitimi olmalıdır. İlkokul birden üniversite lisans eğitiminin son yılına dek eğitimin vageçilmez olan tek unsuru ve ana ekseni okuryazarlık üzerine kurulmalıdır. Olsa olsa temel aritmetik ve geometri ile İngilizce buna eklenebilir. Başka zorunlu ders olmamalıdır. Eğitimde bir merkezi kamu idaresi ve “öğretmenlik” diye bir profesyonel meslek olacaksa bundan başka bir şeyle ilgilenmemelidir. Geçende yazdım, tekrar edeyim. “Okul” ya da eski deyimle “mektep” adı verilen kurum, insanlığın evriminde yazı ile birlikte icat edilmiş bir olgudur; ancak yazı ortadan kalkarsa onunla birlikte ortadan kalkacaktır. Vazgeçilemez olan tek görevi okuma ve yazma öğretmektir. Öğrenciler kısa ve uzun metinleri okumayı, okuduğunu anlamayı, anladığını sözlü ve yazılı olarak ifade etmeyi, eleştirmeyi ve eleştirilmeyi, karşıt görüşleri tartmayı öğrenmeye mecbur edilmelidir. Bundan başkası ekstradır, olmasa da olur.
Akla gelebilecek her konu okuma yazma dersinde işlenebilir. Önemli olan konunun içeriği değildir. İnsanın evde ve mahallede öğrendiği sözlü dilin ötesindeki bir düzeyde, ya da level diyelim anlaşılsın, büyük kamu ile iletişim kurmasına imkan veren simgeler sistemini yorumlamayı ve kullanmayı öğrenmesidir. Okulun işi budur. Adı üstünde “oku lan”dan, okul. Bu işi yapmıyor veya yapamıyorsa olmasın daha iyi.
İnsanlığın eski çağlarında okuma ve yazma küçük bir yönetici elite mahsus sanatlardı. Dolayısıyla okul eğitimi de sadece elitler içindi. 19. yy’da genel ve zorunlu kamu eğitiminin norm haline gelmesiyle okuryazarlık bir ayrıcalık olmaktan çıktı, toplumun tümünü kapsaması hedeflenen bir ideal haline geldi. Toplumsal organizasyon bu ideale göre yeniden yapılandı. Sonradan, geç-19. yy’ın saplantıları olan fizik, kimya, biyoloji, genel coğrafya gibi konuların öne çıkması işi yolundan saptırmıştır gibi geliyor bana. Mühendisliği yeni din olarak algılayan bir çağın eseridir. Okulu global bir vatandaş/toplumdaş yetiştirme aracı olmaktan çıkarıp, esas işi küçük bir mühendis zümresini eğitmekle sınırlı bir meslek okuluna dönüştürmüştür. O zümreye dahil olamayanlar “yeteneksiz” sayılıp proleterliğe terk edilmiştir. Müfredat ta 1890-1900 sıfırlarda buna göre tasarlanmıştır. Yüz yıldan fazla zaman geçti, eskidiğini artık görmek lazım.
*
Önceki yazıda bunlardan söz ettim, ne faşistliğim kaldı sövülmedik ne elitçiliğim. Meğer neymiş? Eğitim özgür olmalıymış. Merkezleşmemeliymiş. Ben kim oluyormuşum elalemin çocuğuna ne öğretileceğini belirleyecek. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.
Net söyleyeyim. Eğitimde özgürlük diye birşey yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Boş propaganda sloganlarına kapılıp kendinizi gülünç etmeyiniz.
İnsan evladı hayvan doğar. Sonra yontulur. Mensup olduğu “medeniyetin” normları beynine işlenir. Toplum içinde hem zararsız hem faydalı bir birey olarak yaşamanın usul ve adabına alıştırılır. Terbiye edilir. Evcilleştirilir. Bunu yaparken de çocuğa “ah yavrucuğum ister misin evcil olmak, istemiyorsan söyle, aman özgürlüğüne halel gelmesin” diye sormak kimsenin aklına gelmez, tarihin hiçbir çağında gelmemiştir ve bundan sonra da gelmeyecektir. Gelse zaten hepimiz ölürüz, dağdaki çakallardan farkımız kalmaz.
Eğitimde özgürlükten dem vuranların söylemek istediği şey başkadır. Sanırım üç ayrı başlık altında toplamak mümkün.
Bir, politik. Devletin eğitim politikasının çizdiği medeniyet çerçevesi ile toplumdaki çeşitli zümre ve sınıfların çocuklarına aşılamak istedikleri medeniyet anlayışı farklılaşabilir. Nitekim Türkiye’de şiddetle farklılaşmıştır. Bu durumda birileri, çocuğun eğitiminde devletten “özgürlük” talep edecektir. Ancak kastettikleri şey, çocuğun herhangi bir anlaşılabilir manada daha özgür olması değildir. Devletin tercihlerine karşı ailenin veya mahallenin normlarının belirleyici olmasıdır. Belli ölçüler içerisinde kalmak şartıyla haklı bir taleptir. Bence de Milli Eğitim politikası yerel ve zümresel taleplere karşı daha esnek olmalı, çeşide yer vermeli. Mesela imam hatip okullarına talep varsa imam hatip okulları da açmalı.[1]
İki, pedagojik. İyi bir eğitici öğrencinin zorlandığı noktalara duyarlıdır. Nereye kadar zorlayacağını, nerede rahat bırakacağını bilir. Kötü eğitici dangır dungur girişir, sıklıkla çocuğu evcilleştiremeden kırıp döker. Bu anlamda iyi eğitimin öğrenciye bir çeşit “söz hakkı” tanıdığını söyleyebilirsiniz. Bu hak eğitimin içeriğine ilişkin değildir; olsa olsa temposuna ve üslubuna dairdir. “Eğitici” unvanlı yüz binlerce cahil hayvan barındıran Türk milli eğitimine yönelik özgürlük taleplerinin bir kısmı, işin işte bu yönüyle ilgilidir. Maksat “çocuğum istediği eğitimi seçsin, istediğini öğrensin, istemediğini öğrenmesin” değil. “Çocuğum devletin değil benim istediğimi öğrensin” de değil. “Kırma, öküz, çocuğuma insanca konuş!”
Üç, ne diyelim, aksiyolojik diyelim, yani öğretilen değerlerin niteliğine ilişkin. Bunu yeni yeni kavrıyorum, dur bakalım iyi ifade edebilecek miyim.
Biliyorsunuz liberal eğitim denen bir şey var. Öteden beri İngiliz ve Amerikan kolej sisteminin özüdür, 20. yy’ın son çeyreğinde bütün dünyada giderek artan revaç buldu. Liberal demek normalde “özgür” demektir, ama buradaki hadise o değil başka şey. Kökü 18. yy aristokrasisine dayanan bir elit eğitimi metodudur. Öğrenciye doğrudan bir “doğru doktrin” empoze edilmez. Belirli konularda dikkatle seçilmiş alternatif öğretileri inceleyerek tartışması istenir. Seçenekler asla sınırsız değildir. Çünkü aklı başında herkes bilir ki tüm görüşler eşit değerde değildir; kimi cehalet ürünüdür, kimi mantıksızdır, kimi ahlak yoksunudur, kimi elde edilmeye çalışılan medeniyet çerçevesinin temel değerlerine aykırıdır. Tartışmaya değer olan görüşler önceden tartışılmış ve makul insanlarca savunulmuş olan görüşlerdir: Eflatun mu Aristo mu? Realizm mi nominalizm mi? Kapitalizm mi sosyalizm mi? Allah var mı yok mu?
Şimdi hiç kalkıp da bana böyle özgürlük mü olur, işte kandırıyorlar çocukları filan demeyin. Enfes bir eğitim yöntemidir. Farklı ve zıt görüşleri kavramayı, tartışmayı, rasyonel argümanlar üretmeyi, rakibi akıl zemininde alt etmeye çalışmayı öğretir. Çok seslilikten korkmamaya alıştırır. Muazzam bir disiplindir. O tezgahtan geçmiş olanlar, yarın hiç bilmedikleri görüş ve olgularla karşılaştıklarında da nispeten açık yüreklilikle onlarla yüzleşme becerisi kazanırlar. Azgelişmiş eğitim sistemlerinin mezunları gibi zoru görünce topu taca atmak, yahut eskimiş doktrinlerde ahmakça ısrar etmek, ya da farklı söyleyenlerden ödü kopup kafalarını kesmek gibi davranış bozuklukları sergilemezler.
Ama daha mı özgürdür? Sanmıyorum. Özgürlük işin daha ziyade reklam faslı gibi geliyor bana. Kelimenin tam anlamıyla elit eğitimidir. İyi karar verici yetiştirir. Ama sınırları özenle çizilmiştir. Ancak sınırları özenle çizilmiş bir tartışma çerçevesi varsa başarılı sonuç verir. Yoksa ipini koparmış deli dana gibi boş laf çayırlarında koşuşup kaybolur. “Özgürlük” sloganını fazla ciddiye alan yeni yetmeler – ve onların popülerlik sevdalısı korkak hocaları – yok efendim toplumsal cinsiyetmiş, victim studiesmiş, Derrida’ymış, safe space’miş gibi deli saçmalarını hakikat zannetmeye başlarlar. Sonuçta kendilerini toplumdan tasfiye etmekle kalmazlar, eğitim kurumunu, bilhassa üniversiteyi, toptan marjinalleşmenin eşiğine getirirler.




[1] Doğal olarak Cihangir semtinde, misal, hayvan okşama yahut yoga dersi de talep edebilirler. Diyarbakır’da Kürtçe eğitim de isteyebilirler. En doğal haklarıdır. Tıpkı imam hatip gibi. 

Monday, November 13, 2017

Hapse ve özgürlüğe dair

2015 ilkbaharında, bugün yarın çıkarım beklentisine girdiğim günlerde hayalim bisikletime atlayıp Santiago de Compostela’yı ziyaret etmekti. Fransa’da bir yerden, ya da belki İtalya’dan başlanır, Chaucer'in hacılarının izinde, bir bir buçuk ay içinde İspanya’nın kuzeybatı ucuna varılır. Hatta Etyen’e de bir not yazdım, o yazıları yazmayı artık bırak, ruhunu taksiratından arıtmak için gel yolun hiç olmazsa bir kısmında bana katıl diye. Olmadı tabii, çıkışıma üç beş gün kala altı yıl ek cezayı çaktılar. Ertesi sene bir de ne görelim? Kızım İris Barselona’dan çıkıp yürüyerek Santiago’ya gitmeye karar vermiş. “Kopya çektin mızıkçı” dedim. Yemin etti ki benle hiç böyle bir muhabbet geçmemiş, benim niyetimi bilmiyormuş, tamamen kendi kararıymış, Coelho’nun kitabını okuyunca aklına girmiş.

Evladın yapınca peşinden gitmek olmaz, taklit olur. O yüzden o proje yattı, ya da ertelendi.

Compostela’da umre farizasını ifa ettikten sonra güneye saparım diye düşündüm. Para az, hatta o günlerde bazı nedenlerle hiç yok görünüyor. O zaman, altmış senedir hayalini kurduğun şeyi nihayet yap, Marakeş’e git, altı ay, bir yıl, beş yıl, gücün ne kadar yeterse, Büyük Meydan’da dilen. Onca insan yapabiliyor, sen niye yapamayasın? Yapamıyorsan acizsin demektir, güç ve beceri gösterilerin palavradır, alışkanlıklarının esirisin, konforlarının müptelasısın. Ötekiler gibi bir kölesin. Yuh!

Birkaç hafta boyunca kesin kararlıydım, kendimi manen yeni kariyerime hazırladım. Beni tek düşündüren şuydu: tek bir yaşama, tek bir kimliğe hapsolmak beni bunaltır. Kafesteki maymun gibi hissederim. Gündüz dilenciysem gece software yazmam ya da yatırım danışmanı olmam lazım, yoksa fıttırırım. Dilencilik de böyle bir çeşitliliğe izin veren bir yaşam değil muhtemelen.

Peki, öyleyse bir dener, olmazsa güneye devam ederiz. Mali’de esir tüccarlığı? İşte hayallerimin mesleği! Esir tüccarlığı olmaz, yapamam, ama mülteci ve göçmen nakliyeciliği pekala olur, Mali de o sektörün önde gelen ülkelerinden biri. Bir sürü makale getirtip okudum, o işte iyi para olduğu kanısına vardım. Haftada bir beraber spora çıktığım koğuşta göçmen işinden yatan birkaç kişi vardı. Onlardan tüyo aldım, işin püf noktalarını anlamaya çalıştım. Gözüme makul göründü. İyi kazanırsam parayı alır çıkar mıyım? Yoksa milis kuvveti kurup... Bekle, zaman gösterir.

Arthur Rimbaud, gençken Fransızcanın en uçuk şairi, sonra Endonezya’da paralı asker, inşaatlarda ustabaşı. Otuz yaşındayken Habeşistan’ın Harar kentine yerleşip kahve ve silah ticareti yaptı. Etiyopya’dayken sırf onun evini görmek için Harar’a gitmeye niyetlenmiştim. Kuzeydeki manastırlarda uzun süre takılınca vakit yetmedi.

Gine denilen ülkede altın madeni işine girmiş bir teyzeoğlu var, bir keresinde rehin alıp bir yıl bir sefil otel odasına hapsettiler, buna rağmen orada kaldı. Belki onun yanına uğrarım. Ama yok, çenesi çekilmez.

*
Alışkanlıklar insanın hapishanesidir. İnsanı bir kimliğe ve bir yaşama hapseder, ufkunu daraltır, ihtimallerini kısar, ruhunu küçültür, omuzlarını çökertir. Onlarsız yaşayamazsın: çıldırır ve kaybolursun. Onlarla da yaşayamazsın: solar ve ölürsün.

Cezaevi garip bir deneyim. “Normal” yaşamınla – yani alışkanlıklarınla – bağını tak diye kesiyorlar. İki seçenek var önünde. Ya “ah alışkanlıklarım, vah alışkanlıklarım (işim, eşim, aşım vb.)” diyerek aylar ve yıllar boyu ağlayacaksın. Ya uykundan uyanacaksın ve fark edeceksin ki, a aa, eski alışkanlıkların olmadan da yaşanıyormuş. Korkunç derecede tehlikeli bir uyanıştır bu. Rulman dağıtabilirsin. Seri katil veya sanatçı da olabilirsin. Seri katil dediğin ne ki? Alışkanlıklarını aşmış bir adam.

O yüzden gerçek ve uzun soluklu cezaevi deneyimi olan insanlar o deneyimi anlatmayı pek sevmezler. Cezaevi heyulasını sıradan korkular ve abartılmış üzüntülerle anan dostları belli belirsiz bir gülümsemeyle dinlerler.

Alışkanlıkları aşmak demek sevdiğin ve değer verdiğin ve önemsediğin şeyleri terk etmek demektir. Dünya ile arana mesafe koymaktır. Yalnızlaşmaktır. Belki bir ölçüde bencilliktir. Aynı zamanda özgürleşmektir. Desem ki cezaevi özgürlüktür, biraz abartıyorum belki, ya da bir epigram uğruna hakikati azıcık deforme ediyorum, ama düşünürsen çok acayip bir gerçek payı var orada.

1986’da askeri mahkemede 42 yıl hapis istemiyle tutuklandığım gün, yıllardan beri şehvetle içtiğim sigarayı pat diye bırakmıştım. Bu sefer neleri nereye kadar terk ettim henüz bilmek için erken, ama geldiğimden beri dört aydır bir gün bile Şirince’yi düşünmemiş olmam acaba bir işaret midir?

*
Sonuçta ne kadar atarsan at, bazı ipler seni hala tutmaya devam ediyor. Sözlüğe aylar ve yıllar boyu emek verdim, azıcık işi vardı, yarım bırakamazdım. Yumuldum, ha bugün ha yarın derken üç ay onunla uğraştım. O üç aylık çaba birtakım alışkanlık ağlarını ince ipliklerle yeniden ördü. Birçok insanlar geldi, hocam şu konuyu da anlatsan, patron şu işi de halletsen, oğlum şunu eksik bırakmışsın bırakmasan dediler. E, nazik bir adamım aslında, kimseye kolay hayır diyemem, etrafımda yavaş yavaş bir yükümlülükler ağı oluşmaya başladı. Ev lazımdı. Ev ararken eski huylar depreşti, ev bana yetmez köy lazım noktasına geldim. Hoş geldiniz Sevan Bey.

Bunların hepsi özgürlükten kaçıştır, biliyorsunuz. İnsanoğlu alışkanlıklarından kolay kurtulamıyor. Başından attığın her şey bir süre sonra geri geliyor. İyi de ediyor sanki. İnsanın alışkanlıkları konforlu şeyler, eski bir pijama gibi yumuşak ve ılık. Onlarsız yaşamak da, doğrusunu istersen, çekilir iş değil.

Wednesday, March 22, 2017

Güvenlik mi özgürlük mü, tartış.

Tabii ki güvenlik endişesi ile özgürlükten vaz geçilebilir. Mesele ölçü ve denge meselesi. “Susmazsan çocuğunu keseriz” derlerse ne bok yiyeceksin? Tabii ki susacaksın. “ Susmazsan iç savaş çıkar, milyon kişi ölür” derlerse ne yapacaksın? Peki, “Susmazsan enflasyon çıkar, milyonların küçük tasarrufları erir gider” derlerse ne yapacaksın? “O makaleyi öyle yazma, yoksa arkadaşların bin bir emekle çıkardığı "Edebi Pırlantalar" dergisini kapatırız, yazı işleri müdürünün ebesini öperiz” derlerse ne yapacaksın? Tartacaksın.Yok bunun hazır formülü.
Genel kural olarak toplumun ezik ve büzük kesimleri güvenlikten yana oy kullanır; tuzu kuru olanlar özgürlüğü daha uzun süre tercih eder. Nedeni basit. Birinin ayak altında kalıp ezilme korkusu daha yüksek, öbürünün daha az. Dolayısıyla “özgürlük mü güvenlik mi” sorusu hemen her zaman bir sınıfsal tercih sorusudur. Garibanlar güvenliği seçer, okumuşlar ve kendini yüksek yerlere layık görenler özgürlüğü.
Yaşlandıkça insanların güvenliğe meyletmesi de ondan, özgüveni azalıyor çoğunun

16 yorum:

  1. Sonsuz özgürlük diye bir şey yok sanırım. Sadece özgürlüğün arttırılması ve kısılması durumu var. Özgürlüğün ne kadar arttırılıp, kısılacağı konusunu da toplumdaki dengeler belirliyor. Eğer toplum zekiyse ve rasyonel insanlar çoksa bu dengenin kalitesi artıyor, değilse balans ayarı kaçıyor ve her iki durumda da çeşitli derecelerde kaos durumu yaşanıyor. "Ben liberalim. Liberter düşünce özgürlükçüdür. Bu nedenle her konuya özgürlükçü yaklaşmalıyım" diye düşünen insanlar var. Bu tip liberallerin düşünmeden Marksizm'i seçen ve fanatikleşen insanlardan bir farkları olduğunu sanmıyorum. Benjamin Franklin’in özgürlük hakkındaki bazı fikirleri, ancak ütopya olabilir ki; Amerika’da da sıklıkla vurgulansa da, pratikte sonsuz bir özgürlük olmadığını gözlemliyoruz.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Henüz ilkokulda öğrenmiştim, halen hayat şiarımdır, "Başkasının özgürlüğünün başladığı yerde senin özgürlüğün biter". İşte özgürlüğün sınırları böyle belirlenir.
  2. Birinden duymuştum, tanıdıkları kimselermiş: İki yaşlı karı-koca öğretmen emeklisi, AKP'yi hiç sevmemelerine rağmen Kasım 2015 Türkiye Genel Seçimleri'nde, sırf istikrar bozulmasın diye AKP'ye oy atmışlar.

    Yahu insan hiç mi düşünmez?! Siz ticaret yapmıyorsunuz, özel sektörde çalışmıyorsunuz, ev sahibi iki emekli insansınız. Piyasa iyiye de gitse, kötüye de gitse sizin boyunuz ne uzar ne kısalır. Pısırık mısınız, aptal mısınız bilemedim.
    Yanıtla
  3. On numara bir konu. Yalnız ben, toplumun ezik büzük kesimlerinin kaybedecek bir şeyi olmadığı için, güvenlikten yana oy kullanacaklarını sanmıyorum. Ancak tuzu kuru kesim, düzenin bozulması ve güvenliğin yok olması durumunda başına geleceği bilir. Malının mülkünün ve borsa vs. ile istiflediği parasının başına zeval geleceği endişesiyle garantici ve güvenlik yanlısıdır. Tabi ki bana göre.
    Yanıtla
  4. George Friedman'i mi okudun hocam, 6 gun once aynen bu minvalde (nationalism is about class struggle) bir yazisi cikti. Genel olarak, bariz dogru.

    Nassim Taleb'in degisiyle 'skin in the game' meselesi. Yarin obur gun avukatligini yaptigin politikalardan oturu ulkede ic savas ciktiginda, yatına atlayip Miami'deki evine kaçacak halin varsa, ya da ulkeye davet ettigin insanlara maruz kalmadan yasamana olanak verecek kadar zenginsen, politik tutumun, çaresiz adamdan farklı olur tabii. Politik ön görü ve analizde yuzde yuze yaklasan yanlış tahmin geçmisine rağmen, sana saygi duymamin sebeplerinden biri bu (öteki entellektüel dürüstlüğün ve tarihçiliğin… bir de nisanyan sozluk). En azindan Taleb'in IYI (intellectual yet idiot) dedigi tipler gibi kendini riskten soyutlamadin. Risk almayan adamdan bir b.k olmaz, kimse ona saygi duymaz.

    Konumuza donersek, ozgurluk (liberty), egemenin iznine bakar. Ozgurluk talep eden adamin silahi, milisi yoksa, yaptigi sey bayağı yalvarmak. Bir ideal olarak 'ozgurluk'e saygi ve sempati duysam da, ozgurlukcunun aktivizmi, sosyalistin devlet baba'dan eppek dilenmesinden sadece bir radde yukarda. Sosyalist eppeğin bedelini odemekten kaçınıyor, ozgurlukcu arkadas ise ozgurlugun bedelini odemekten. Ikisinin de argumantatif yontemi ayni: konunun tek boyutunu goster, hesap/gider dengesinin diger tarafini goz ardi et. Mesela sosyalist 'herkese egitim hakki' dedigi zaman, naif vatandasin tepkisi, "aaa, evet, ne kadar soylu bir talep, bence de herkesin egitim hakki olmali" gibi bir sey olabilir. Tabii sosyalist arkadasin kullandigi retorik el cabuklugu, "peki masrafini kim odeyecek, kimi odemekle yukumlu tutacagiz, bu yukumlulugu nasil infaz edecegiz?" sorularini gormezden gelmesi. Benzer sekilde ozgurlukcu arkadasin "vergi hirsizliktir" demesi, milisin, polisin, mahkemelerin masraflarini goz ardi etmesi ile mumkun oluyor.

    Batı Medeniyeti idealine inanan insanlarin sık yaptigi bir hata, o idealin özünü özgürlük(çülük) zannetmek. Batının medeniyet stratejisi 'dağıtık akran egemenliği' (sovereignty of peers, ya da aristocratic egalitarianism, ya da federated warriors, ya da distributed dictatorship of peers). Kısaca, akranlarin birbirlerine savas durumunda yardim etme ve kamusal mulkun (commons) polisligini yapma sozu vermesi (saldirilara karsi sigortalama + gerektiginde şerif/jüri/savcı görevi yapma sozu yani); karşılıklılık ilkesini çiğnemedikleri surece, soz konusu sigortalama sozunu verip, o sozu tutabilen (yani savas durumunda asker kusandiran, onlari komuta eden, yeri geldiginde kamuya ve mala zarar verenleri cezalandirmanin masrafini karsilayan, akranlarin yargıçlığını yargılayan, kamu savcılığı yapan) herkesin akran kabul edilmesi.

    Dogrucu ifadenin (truthful testimony) kutsiyeti, yuksek guvene dayali normlar ve kultur (Fukuyama'nin 'high trust'ı), dogrucu ifade verme teknolojileri (Yunan: Aristo'nun mantık icadi, rasyonalizm, diyalektik felsefenin baslangici, Roma: Natural Law'un temelleri, stoacilarin katkilari, Anglo-Sakson: Common Law geleneginin Francis Bacon ile empirisizmi uretmesi, William of Occam'in tutumlu ifadeyi icat etmesi (parsimony), Turing: hesaplanabilirlik ve decidability, Germanik & Aşkenaz: Popper'in yanlışlanabilirliği icat etmesi, Wittgenstein'ın dilin doğası hakkındaki feraseti, Brouwer, Poincare, Bridgman, Mises'in kendi alanlarinda operasyonalizmi sezmesi), hep dağıtık akran egemenliği evrimsel stratejisinin sonucları.

    Dağıtık akran egemenliği de, dağıtık (decentralized) sulamanin (irrigation) Avrupa'da mumkun olmasi, merkezi organizasyona ırmak vadisi medeniyetleri kadar ihtiyac duyulmamasi; az sayıda savasci ile kalabalik ordulara karsi savunmanin 'yuksek guven', 'dogrucu ifade', ve yuksek irade (high agency) gerektirmesi; at, bronz, ve at arabasi (chariot) ile sayıca az ordulara uygun, çeviklik uzerine kurulu savas taktiklerinin mumkun olmasının sonucu.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Çok iyi anlatmışsın. Bilhassa son paragraf herşeyin sebebini izah ediyor zaten. İbn-i Haldun'un söylemiş olduğu gibi "Coğrafya kaderdir!", ki ondan çok daha evvel Aristo da medeniyetlerin gelişiminde en etkili faktörün coğrafya olduğunu anlatır.
    2. Laedri,

      Ne demek istediğiniz elbette anlaşılıyor. Fakat İbn Haldun'un "coğrafya kaderdir" sözü için bir kaynak gösterebilirseniz inanın çok makbule geçecek. Bu sözü nerede sarf etmiş ya da nerede yazmış?

      Selamlar...
  5. Ozgurluk ise, egemen akranlarin, egemenligin masrafini karsilama durumunda olmayan (irade yetersizliginden, akıl yetmezliğinden, fakirlikten, egitimsizlikten ya da tercihen olabilir) 'vatandaslara' bahşettikleri hareket ve davranış alanıdır. Mesela bir bölgenin lordu veya lordları, ekonomik aktiviteyi coğaltıp topladigi vergiyi artirmak istiyorsa, tebaasına normalde akranlara mahsus olan haklardan verebilir: şirket kurma (corporate charter), serbest ticaret, geniş ozel mulk haklari, ve hatta silah tasima hakki vs. Bu gurubun tarihsel isimleri: burgher, freeman. Zanaatciler, burjuva vb yani. Yuksek irade (agency) sahibi oldugunu kanitlayan, ve egemenligin masrafini odeyebilecegini gosterenlerin akranlığa kabul edilmesi, dağıtık egemenligin masrafini daha karsilanabilir hale getirdiginden arzulanan bir durum.

    Ozgurlugun bir altı da, duskunler, vasiye ihtiyac duyan cocuklar, fakirler, evsizler, sakatlar, kendine bakamayacak durumda olan yaşlılara egemenin ve ozgur vatandaslarin sagladigi destek, vesayet. Egemenin özgür vatandaslara bedelini odemedikleri halde ozgurluk bahsetmesi gibi, destek ve vesayet de duskunlere bedelsiz bahşedilir.

    Böyle bakınca özgürlük-guvenlik tartismasi distraksiyon. Ana konu egemenlik ve gücün sibernetik tesekkülü.

    Yaş-ozgurluk iliskisi de soyle: genc erkeklerin (15-40 yas arasi diyelim) serveti az oldugundan riski daha cok severler, firsat yaratmak isterler. Maksimum ozgurluk bu gurubun cikarina olacaktir (ozgurluk = firsat). Yaslanip torun sahibi olmaya baslayinca, kapital biriktirmis olmanin verdigi, ve icinde bulundugu politik birime (polity) yaptığı (hem genetik, hem normatif, hem ekonomik) yuksek yatirimi korumak, kapitalin (hem genetik, hem politik, hem ekonomik, hem kulturel) uzun vade degerini dusunmeyi gerektirir. Aile babasinin vade teveccuhu (time preference) en uzun ufka bakar. "Benim torunum kimle evlenecek? Hangi genetik havuzla birlesiyoruz? Torunlarimin cocuklarinin zekasi yuksek olacak mi, fizikleri duzgun olacak mi, genetik hastaligi olacak mi? Genlerimizin basarili olmasini saglayan kulturel degerlerimizi koruyabilecek miyiz? Torunlarimin miras alacagi mulkun degeri yukseliyor mu, yoksa çarçur mu ediliyor?" gibi sorulari sorar. Kizlarinin ve ogullarinin hafif meşrep olmasını engelleyen kulturel normlari korumayi tercih etmesinin sebebi, hafif meşrepliğin aile kurumuna verdigi muazzam zarari bilimsel veri ile görmesinden ileri gelir (özellikle kadınlarda https://ifstudies.org/blog/counterintuitive-trends-in-the-link-between-premarital-sex-and-marital-stability/ ). Aile kurumuna verilen zarar karsiliginda elde edilen "ozgurlugun" ana kapitalden yedigini bilir. Kisaca kendine guveni olmadigindan degil, vade teveccuhu uzun oldugundan daha soguk kanli ozgurluk-guven analizi yapar. (Ha, eli ayagi tutmaz hale gelince teveccuhu tekrar degisebilir.)

    Kadinlarin (Ahah, tamam tamam butun kadınlar değil, distribusyondan bahsediyoruz hemen atlama! Hızlı soru: bu blogun okuyucularının yüzde kaçı kadındır? %10’u geçmeyeceğine 100 dolarına bahse girerim: konuyla alakası az sonra), iradesi daha dusuk erkeklerin (low agency), duskunlerin, cocuklarin, vesayete ihtiyac duyanlarin vade teveccuhu dogal olarak kisa olacaktir. Yatirimin yok; acil tuketime ihtiyac duyuyorsun; kadinsan cocugunun acil tuketimini gidermek istiyorsun; evrim seni cocugunla empati yapman icin, cocuk yetistirmenin manyak yuksek enerji ve zaman masrafini karsalamayi irrasyonel bir sekilde tercih etmen icin yontmus; vade ufkun gun, hafta, en fazla bir iki aylık; evrim, varlik, medeniyet uzerine dusunerek dirsek curutmek yerine, diğer insanlarla olan iliskilerin uzerine konuşmayı tercih ediyorsun (dedikodu) diyelim. O zaman doğal olarak kulturel, evrimsel, genetik, normatif, politik, ekonomik mirasin uzun ve orta vadedeki degeri cok umurunda olmaz. Subvansiyonu ozgurluge tercih eder, liberteryen politikalar yerine, sosyalist politikalari desteklersin. (Kadinlar oy kullanmaya basladigindan beri ozgurlukler neden bu kadar azaldi sandin?)
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Merhaba Frank,

      Tespitleriniz -ister özgün olsunlar, ister devşirilmiş- çoğu zaman şahane. İlham verici ya da ikna edici olmadıkları zaman bile şimşek çakması gibi zeka parıltılarını görmek çok keyif verici. (Bu açıdan tarzınız Sevan Bey'inkine epeyce benziyor) Hiçbir şey için olmasa bile bunun için teşekkürler.

      Ne var ki, her zaman olmasa da genelde, analiz ve sentez yapmak için 'serbest çağrışım'ı tercih ediyorsunuz gibi görünüyor. (Bunun bilinçli olması şart değil.) İmrenilecek kadar fazla olduğu görülen malumat birikiminiz de eklenince, serbest çağrışım kopuk uçurtma gibi oradan oraya uçuyor, deli dana gibi koştukça koşuyor. Koşar-adımlarla kısa zamanda büyük mesafeler katediyorsunuz, fakat temel sâiki gezip gördüğü yerlerin sadece fotoğraflarını çekip bunları bir an önce başkalarına göstermek olan turistler gibi, nüans ve ayrıntılardan ödün veriyorsunuz.

      'Freedom', 'liberty', 'independence' (bunları sırasıyla özgürlük, serbestlik, bağımsızlık terimleriyle karşılama eğilimindeyim) gibi terimleri kullanırken (metinde 'bağımsızlık'ı kullanmamışsınız, ama bence bazı yerlerde kastetmişsiniz) birinden diğerine -belki de farkında olmadan- hızla ve hesapsızca geçiyor görünüyorsunuz. Bu, anlatıma akıcılık kazandırıyor ve düşünce seyrinizi hızlandırıyor olabilir; fakat bunları ancak anlamda muğlaklık pahasına yapabilir. Bu terimler elbette anlamca akraba ve birbirine geçişli olmakla birlikte, birinden diğerine geçiş yaparken her geçişin hesabının verilmesi gerekir diye düşünüyorum. Yok, eğer bu terimleri tümüyle aynı anlamda kullandığınızı savunuyorsanız (ki hiç sanmıyorum), başınız epeyce büyük bir belada demektir.

      "Sen kimsin lan, lavuk?" demez de bu eleştirim üzerinden yazdıklarınızı bir daha okuma zahmetine katlanırsanız, ne demek istediğim size belki daha açık görünecektir. (Haksızsam hiçbir şey kaybetmiş olmazsınız. Fakat haklıysam, belki 100$ değil ama başka pek çok şey kazanabilirsiniz =))

      Ha, unutmadan: Adorno'nun 'Sahicilik Jargonu'nu şiddetle öneririm.

      Selamlar...
    2. Frank,

      Oncelikle, verdigin ifstudies arastirmasina dikkatlice bakarsan, evlilik oncesi cinsel iliski sayisi bakimindan bosanma yuzdesi, sadece iki iliski yasayan kadinlarda 3-9 arasi kadinlara gore daha fazla. Sana gore "hafif mesrep"ligin sayisal bir ifadesi var mi bilmiyorum ama bosanma ile arasinda sadece dogrusal bir iliski yok.

      Bunun yaninda, yine calismada gorecegin uzere evlenmeden once 10+ iliski yasayan kadin sayisinda son 10-20 yilda cok hizli bir artis var. Evet bosanma yuzdeleri de artiyor ancak calismanin kendisinde bile bu iki olgunun birbirlerini dogrudan etkiliyor olmayabilecegi, ucuncu bir faktorun bu iki olguya ayni anda neden olabilecegi belirtilmis.

      Yani, senin Avrupa'da uzun feodalite yillarina takili kalmis bakis acinin postmodern zamanlarda hala ise yarar olduguna dair en ufak bir gosterge yok. Ama bilimsel kisvesinde yaptigin carpitmalarla ahkam kesmene engel olan bir sey de yok. Yasasin liberteryenlik!
    3. Frank,

      Oncelikle, verdigin ifstudies arastirmasina dikkatlice bakarsan, evlilik oncesi cinsel iliski sayisi bakimindan bosanma yuzdesi, sadece iki iliski yasayan kadinlarda 3-9 arasi kadinlara gore daha fazla. Sana gore "hafif mesrep"ligin sayisal bir ifadesi var mi bilmiyorum ama bosanma ile arasinda sadece dogrusal bir iliski yok.

      Bunun yaninda, yine calismada gorecegin uzere evlenmeden once 10+ iliski yasayan kadin sayisinda son 10-20 yilda cok hizli bir artis var. Evet bosanma yuzdeleri de artiyor ancak calismanin kendisinde bile bu iki olgunun birbirlerini dogrudan etkiliyor olmayabilecegi, ucuncu bir faktorun bu iki olguya ayni anda neden olabilecegi belirtilmis.

      Yani, senin Avrupa'da uzun feodalite yillarina takili kalmis bakis acinin postmodern zamanlarda hala ise yarar olduguna dair en ufak bir gosterge yok. Ama bilimsel kisvesinde yaptigin carpitmalarla ahkam kesmene engel olan bir sey de yok. Yasasin liberteryenlik!
    4. Utkan,

      Yorumlari beğendiğine sevindim. Yazdiklarim noosferik (noosphere) kara delikte kaybolmuyor demek ki.

      Yazdiklarim serbest cagrisim gibi gorunuyor olabilir, ama, arada bazi tanjantlara dalmakla beraber, belli bir ana anlatıyı takip ediyorlar. Arguman kurarken de kullandigim kelimeleri operayonel kurgulamaya dikkat ediyorum. Ne demek? Ifadem, kullanim kilavuzu gibi bir dizi yonerge/talimata indirgenemiyorsa, bozuk demek. Program kodu yazar gibi, arguman talimat listesine derleniyor (compile) mu diye kontrol etmek demek. Normalde argumanlari ingilizce kurguladigim ve belirli inglizce corpus'tan kullandigim icin, terimler karismasin diye yanlarina parantez icinde ingilizce versiyonlarini koyuyorum. Bilinen bir arguman kullaniyorsam, direk argumanin adini anıyorum. Tam olarak anlayabilmek icin tam corpus'u okumak lazim belki (program kodunu anlayabilmek icin kullanilan kutuphaneleri (dependencies) anlamak gerektigi gibi). Genel olarak her 'dil' icin gecerli bir sorun bu tabii. Mesela bir cebirsel topoloji makalesi okusan, makalenin, bastan asagi anlamayacagin, ya da uzerine yan anlam yuklenmis terim ve fiillerle dolu oldugunu goreceksin. Terimler bos jargon demek degil bu: o terimleri ve fiillerin kullanilisini 'belirleryen' bir gecmis makaleler corpusu var demek. Tabii her terim %100 belgin (precise) ve formalize edilmis olmayabilir (gozden kacmis). Maxwell'in denklemlerinden e=mc^2'yi bir iki multivariate calculus transformasyonu kullanarak cikarabilmeleri lazimdi ama 'zaman' kavramini operasyonel dusunmedikleri icin, 40 yil, Einstein'a kadar kimse farkina varmadi bunun (Poincare e=mc^2'yi Einstein'dan once yazmasina ragmen ). Sonra Bridgman fizige operasyonalizmi getiriyor iste: kavramlari ölçüsel enstrumanlar ve onlar ile yaptigin operasyonlar uzerinden tanimliyorsun. Matematikte var mesela operasyonel karsiligi olmayan kavramlar (ZFC Set Theory, uncomputable numbers vb.). Bir matematik felsefesi olan Constructionism asagidan yukari kuramadigin kavramlari kullanmani yasakliyor mesela, bir nevi matematiksel operasyonalizm.

      Sovereignty (egemenlik), liberty (negative rights: freedom from x) (ozgurluk), subsidy (positive rights) (vesayet altinda subvansiyon) kavramlarini kesin operasyonel tanimlari cercevesinde kullaniyorum. (Yani sovereignty nedir? Hangi eylemler sonucu elde edilir, kime sovereign denir vb.) Bunun yaninda somut orneklerle netlestirmeye gayret ediyorum. Argumanlarda bir problem oldugunu dusunuyorsan (ki "kavramlarin kategorik tutarliliga" sahip degil diyorsun) goster, tartisalim.

      Adorno onerindeki ima Heidegger gibi muğlak kelime oyunlarına giriştiğim ise, haksız. 'Testimonialism' denen epistemolojiyi takip ettigim icin, basta da soyledigim gibi argumantatif ifadelerimi operasyonel bir dil ile kurmaya calisiyorum.

      https://en.wikipedia.org/wiki/Operational_definition
    5. Bistro,

      Linki tek basina kanit olarak degil, daha ziyade merak edip bakmak isteyenler icin baslangic noktasi olarak koymustum.

      Evlilik oncesi seks (ozellikle evlenilen eş dışındaki partnerlerle) ve artan boşanma riski arasındaki iliski epeydir biliniyor ve aksini gosteren benim bildigim calisma yok.

      (Paik 2011)
      http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1741-3737.2010.00819.x/full
      Burada beleş versiyonu (Rusca yazilar korkutmasin, sci-hub guvenilir makale sitesi):
      http://sci-hub.cc/10.1111/j.1741-3737.2010.00819.x

      Paik diyor ki,
      “My results support the argument that observed linkages between adolescent sexual debut and marital disruption is one not of selectivity but of changes in beliefs and attitudes about marriage and relationships that result directly and indirectly from these experiences”

      Yani, selection bias, trendi aciklamaya yetmez, causal iliski var diyor.

      (Heaton 2002)
      http://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/0192513X02023003004
      Beleş versiyon:
      http://sci-hub.cc/10.1177/0192513X02023003004

      (Kahn & London 1991)
      http://www.jstor.org/stable/352992?seq=1#page_scan_tab_contents
      Beleş versiyon:
      http://sci-hub.cc/10.2307/352992

      Kahn ve London’dan ilginc bir bulgu: bakireliğe göre kontrol ettiğinde, Katolikler, Protestanlar, ve dindar olmayanlar arasindaki boşanma oranı farkları yok oluyor.

      (Laumann et al. 1994) (Kitap. İçindekileri bir karıştır vaktin varsa )
      https://www.amazon.com/Social-Organization-Sexuality-Sexual-Practices/dp/0226470202/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1490782799&sr=8-1&keywords=the+social+organization+of+sexuality
      Beleş versiyon:
      http://libgen.io/search.php?req=Edward%20O.%20Laumann%20et%20al.&column=author

      (Teachman 2003)
      http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1741-3737.2003.00444.x/full
      Beleş versiyon:
      http://sci-hub.cc/10.1111/j.1741-3737.2003.00444.x

      Teachman’dan:
      “Women who cohabit prior to marriage or who have premarital sex have an increased likelihood of marital disruption […] The most salient finding from this analysis is that women whose intimate premarital relationships are limited to their husbands — either premarital sex alone or premarital cohabitation — do not experience an increased risk of divorce. It is only women who have more than one intimate premarital relationship who have an elevated risk of marital disruption. This effect is strongest for women who have multiple premarital co-residental unions. These findings are consistent with the notion that premarital sex and cohabitation have become part of the normal courtship pattern in the United States. They do not indicate selectivity on characteristics linked to the risk of divorce and do not provide couples with experiences that lessen the stability of marriage. [“cohabitation degil sıkıntının kaynağı” ve "selection bias açıklamaz etkiyi", diyor]”

      CDC’nin (Center for Disease Control) 10000 kadina yaptigi survey uzerine bir calisma:
      http://s3.amazonaws.com/thf_media/2003/pdf/Bookofcharts.pdf

      Okumak istemiyorsan, ozellikle yesil kolonlu grafiklere bak derim, epey carpicilar.

      Oteki makaleleri okumaya uşenirsen, hizlica bir ozetlerine ve sonuc kismlarina bak derim.

      Butun arastirmalarin anlastigi nokta:
      Evlilik oncesi, kocan haric, cinsel iliskin olduysa, bosanma riski cok ciddi artiyor. Ilk cinsel deneyim yasi dustukce, bosanma riski artiyor. Egitim seviyesi arttikca, bosanma riski dusuyor. SES (socio-economic status) ve egitim seviyesine gore kontrol ettiginde, ilk etki gozlenmeye devam ediyor.
    6. Frank,

      Cevap için sahiden teşekkür ederim.

      Terimleri bir kullanma kılavuzu ya da yönerge uyarınca kullanmak bir yöntem elbette; gayet kullanışlı ve steril bir yöntem olduğu bile söylenebilir hatta. Hele matematik, geometri, fizik, vb. söz konusu olduğunda, bu kullanım bir sıhhat ölçütü bile sayılabilir. Dahası, bir kavramın tanım kümesini verdikten sonra ('tanım' denen şeyin bir işlevler toplamından ibaret olduğunu kabul etmeye gönüllü olmasam bile) bu tanım kümesini ifade etmek üzere hangi terimin kullanılacağının da gayet kişiye özel, yani bir ölçüde 'keyfî' olmasında da bir sakınca yok. Yani, özetle, ilgili terimle ne kast edildiği söylendikten sonra, o terime ister 'A' densin ister 'B'; farketmez.

      Konunun operasyonalizmin hangi bağlamda, hangi koşullar altında ve ne ölçüde makul ya da meşru sayılabileceği sorununa doğru dallanıp budaklanmasını önlemek adına, kişisel kanaatlerimi belirtmeyeceğim. Zira perspektiflerimizin farklı olduğunu tahmin ediyorum. Sadece, genelde yaşamın, özelde de sosyal dinamiklerin mekanik/matematik/operasyonel formülasyonlara indirgenmesinden tatmin olmadığımı belirtmekle yetineyim ve geçeyim.

      Kavramlarınızın kategorik tutarlılığa sahip olmadığını söylemedim, ima da etmedim. Sadece, "siz freedom=liberty=independency olduğunu mu düşünüyorsunuz?" diye sordum. 'Evet' demiş gibi görünüyorsunuz; ki bu durumda eleştirimi (bunda nasıl bir problem gördüğümü) daha fazla açıklayamayacağım/tarif edemeyeceğim.

      Özgürlük ile aynı şeyi anlamadığımız aşikar. Ben özgürlük deyince "freedom from x" gibi pasif, ya da en iyi ihtimalle re-aktif bir halden ziyade salt aktif bir hali anlıyorum -- yani "freedom from ..." kalıbı bende oksimoron gibi tınlıyor. Dolayısıyla özgürlüğü bahşedilen, lutfedilen bir eppek olarak da görmüyorum. Sizin tarifinizi (tanım demiyorum, çünkü tanım öncelikle bir şeyin ne olmadığını değil, ne olduğunu verir. Zira, 'bir şeyin ne olmadığı' tüketilemez. Yani tanım, doğası gereği pozitif olmalı, ya da başka deyişle tanımlanan şeyin active/actual karakterini vermeli) şimdilik kabul ediyorum: o halde özgürlük 'freedom from old age' mi? 'freedom from wealth/capital' mi? 'freedom from family/institutions/state' mi? 'freedom from morality/norms/value judgments' mı? ya da "freedom from indeterminate number of other things" mi? Bunların hepsi birden mi, yoksa duruma göre bazen biri bazen diğeri mi?

      Ben jargonun yazar tarafından bazen bilinçli olarak kullanılabilen bir düzenek olduğunu kabul etmekle birlikte, dilin kendi iç yapısından kaynaklanan ve kimi zaman farkında olmadan içine düşülen bir tuzak olarak da ortaya çıkabileceğine inanma eğilimindeyim.'Tanıdık olmayan her terimi jargon olarak görme/yaftalama/kullanma' gibi bir eğilimi de bir başkasına yakıştırırken, hiç değilse nezaket gereği, aceleci davranmazdım. Adorno'nun sahicilik jargonu ile (sadece) muğlak kelime oyunları yaratmayı kastedecek kadar sığ olduğuna karar verirken de acele etmemeyi tercih ederdim. Velhasıl, düşünürken genel olarak acele etmemeyi tercih ederim.
  6. 1 Kasım seçimlerinde millet güvenlik kaygısıyla oy verdi. Sonuçta elimizde ne güvenlik var ne özgürlük.
    Yanıtla
  7. Admin,

    Yine bir yorumum spam'e takilmis (bir kac link vardi icinde ondan olsa gerek). Zahmet olmazsa yine cikarabilir misiniz?
    Yanıtla

Sunday, February 5, 2017

Liberalizm


Ortanca oğlum sordu, Liberalizm hakkında bir şey bilmiyormuş, ne okuyayım? Kırk dakikaya sığdırabildiğim kadar anlattım, cam arkasından.


Liberalizm son 250 yılda Batı düşüncesinin ana akımıdır. Liberalizm hakkında ne okuyayım demek, modern Batı medeniyeti hakkında ne okuyayım demekle bir. Ne yersen yarar.

Otoritenin ve geleneğin taleplerine karşı sırtını dayayacak bir yer bulma ihtiyacından doğmuştur. O dayanak, özgürlük fikrinde bulunmuştur. Der ki, bireyin aklı ve vicdanı özgürdür. Doğuştan gelen bir takım haklara sahiptir. O haklar kutsaldır. Devletin ve organize dinin taleplerine koz basar.

Mittir elbette, masaldır, ama çok kuvvetli bir mittir. İnsanlığın yüz küsur bin yıllık tarihinin en görkemli başarıları son 250 yılda o mit üzerinde inşa edildi.

Başka mitler ve onlar üzerine kurulu başka akımlar da var Batıda. Ama onlar derivatiftir, eşlik çalgısıdır. Ana akım olan Liberalizme tepkidir.

En önemlisi Konservatizmdir, yani Muhafazakarlık. Özetle “aman gemiyi sallama, ne güzel geçinip gidiyoruz işte” der. Her toplumda olduğu gibi Batı toplumunda da vardır, hatta bazen öne geçmiş görünür. Ama fikir akımı sayılabilir mi bilmem. Daha ziyade fren mekanizması. Akıl balatası. Yorgunluk kahvesi.

Öbürü Sosyalizmdir. Liberalizmin yan ürünü olarak ortaya çıkan sosyal ve ekonomik dengesizliklere cevaptır. “Özgürlük diyorsun ama, özgürlüğü kaldıramayanlara yazık değil mi” diye sorar. İlaçtır. Gerekli bir antidottur. Ama fazla alındı mı toplumu öldürür. Bak Sovyetler Birliğine. Bak 1980’ler öncesi dozu fazla kaçıran Batı Avrupa’ya.

Üçüncüsü Nasyonalizmdir. O da ilaçtır. Liberalizmin bireyci ve elitist eğilimlerine karşı bir  milli birlik ve beraberlik çağrısıdır. Nasyonalizm olmasa devletler çil yavrusu gibi dağılırdı. Üstelik Konservatizmin düşünsel boşluğunu doldurmak için de faydalı bir çaredir Nasyonalizm. Sek alınırsa beyin ölümüne yol açar. Bak 1930’lar Türkiyesine.

Bir de İslamizm var. Onu meşru bir fikir akımı olarak değil Batı medeniyetine karşı topyekün bir saldırı olarak görmek daha doğru olacak gibi görünüyor. Liberalizmin belki en büyük sınavı olacak. Çünkü Liberalizmin temel ilkelerinden taviz vermeden bu tehditle nasıl başa çıkacağı belli değil.

Türkiye’de Liberalizmin namını kötüye çıkardılar. Sen kanma. Kâh Sosyalizm, kâh Nasyonalizm, kâh İslamizm kisvesi altında görünse de özünde aynı saldırıdır. Batı düşmanlığı, yani medeniyet düşmanlığı. Bildiğin, bin yıllık gâvur nefreti.

x

Hah, işte buldum sana okuyacak güzel bir kitap. V. S. Naipaul, Among the Believers. İlginçtir, Liberal Batı fikrini son zamanlarda en iyi anlatanlardan biri o dünyanın marjının marjından gelen bir adam. Naipaul Trinidad’lı bir Hintli. İslam dünyasının dört beş ülkesinde, Batıya ve özgürlük fikrine isyan eden insanlarla sohbet etmiş. Hintlilere özgü metodik ve monoton sesle tartışmış. Beyin yakan kitaplardandır. İlla bir yerden başlayacaksan oradan başla.

29 yorum:

  1. Peki Batılı liberalizm düşmanlarını nasıl izah etmemiz lazım? Sayıları hiç de az değil ve gitgide de artıyorlar.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. İzah etmiş ya, Konservatizm, Nasyonalizm, Sosyalizm diye, bir daha oku.
    2. Bu yorum yazar tarafından silindi.
    3. Okudum. Onlardan daha çok liberalizmin aşırılıklarını törpüleyen ideolojiler gibi bahsetmiş. Evet, o da oldu, ama liberalizme tamamen alternatif olarak da var oldular ve olmaktalar bu ideolojiler ya da derivatifleri.
    4. Liberalizmi eleştiren, karşı olan var tabi fakat, "I am the enemy of liberalism" diyen var mı? Özellikle hıristiyan muhafazakarlar ve biraz da sosyalist gruplar, Libtard diyorlar en fazla "stupid liberal" anlamında. Doğu Avrupa hariç, batıdaki liberalizm eleştirilerini "liberalizm düşmanı" şeklinde görmek, "bin yıllık gavur nefreti" gözlemini doğruluyor. Kaldı ki; Türkiye daha liberalizmi tamamlayıp, yukarıda Sevan Ağabey'in söylediği "özgürlüğü kaldıramayanlara yazık değil mi" denecek aşamaya da gelmiş değil. Liberalizmin faydalarını tamamlayıp, olumsuzluklarını görecek durum oluşmadan, liberalizme karşı ağır çıkışlar anormal Türkiye'de.
    5. Türkiye'den ya da Doğu Avrupa'dan bahsetmedim, Batı'dan yani Batı Avrupa ve Anglosfer'den bahsettim. Bu arada, Doğu Avrupalıların gayri-liberalliklerine gıpta eden bir yığın Batılı liberalizm düşmanı tanıyorum, bilhassa son yıllarda epey arttılar.
    6. Kafayı fenotiplerle bozmuş, elinden gelse, kendi milletinden Aryan olmayanları fırına sokacak marjinal manyaklar. Veya Muhammed'in Şeytan tarafından gönderildiği propagandasıyla kafayı üşütmüş, gücü olsa Müslümanları kılıçtan geçirecek radikal hıristiyanlar. Zencileri ağaçta salladıracak T-Shirt giymiş Ku Klux Klan'lar. Bu marjinaller varlar fakat hedeflerinde sadece liberaller yok. Gayri-liberalizme gıpta etmek, liberalizme karşı olmak ve "dost, düşman" şeklinde algılamak çizgileri arasında epey bir boşluk var. "Düşman" yakaladığınızda göğsüne süngüyü sokacağınız insandır ve çok ağır bir kelime.
    7. Tamam, "düşman" kelimesini geri aldım. "Liberalizme karşı olanlar" dediğimi farz edin.
    8. "@Onur Dinçer5 Şubat 2017 23:50
      Okudum. Onlardan daha çok liberalizmin aşırılıklarını törpüleyen ideolojiler gibi bahsetmiş. Evet, o da oldu, ama liberalizme tamamen alternatif olarak da var oldular ve olmaktalar bu ideolojiler ya da derivatifleri." yorumuna cevaben:

      Onur, "törpüleyen" demeyelim, Liberalizmin olumsuz etkilerine tepki ideolojileri diyelim. Bellibaşlı dört düşmanı var özgürlük sarhoşluğunun: tembelciler, garibancılar, birlikçiler ve yeminli düşmanlar. Yani konservatizm, sosyalizm, nasyonalizm ve islamizm.
  2. çok sığ ve özet olarak yazmışsınız, sosyalizmi sadece sovyetlerle kıyaslamanız gibi, sosyalizmin komünizmin ilk aşaması olduğu kısmını geçmeniz gibi, 250 yılda batı çok güzel bir şekilde gelişti bu doğru. acaba bu gelişmede ki payın uluslararası şirketler ve madenlere ve üretim gücüne rağmen bir türlü gelişemeyen afrika örneğinde olduğu gibi, doğu hindistan şirketi ve senelerce sömürülen hindistan ve çevre ülkelerinin bir katkısı olabilir mi acaba?
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Aynı sorular sorulup duruluyor ama bunu konu alan akademik bir eser var mıdır diye sorulursa, MIT profesörü Daron Acemoğlu'nun Ulusların Düşüşü kitabını öneririm.
      http://whynationsfail.com
    2. kenara yazdım kitabı okurum muhtemelen ama yorumumda yarım kaldığını ve yanlış anlaşılmayı engellemek için açıklama gereği duydum bugün uygarlık tarihinin temel problemlerini sadece sermaye birikimi, özel mülkiyet, aile gibi konular değil bu konuda liberalizmin artık geleceğin ihtiyaçlarını karşılayan ve yarayı iyileştirebilecek potansiyele sahip değil bunu iddia edebilirim. sosyalizm, liberalizm gücünü devletsiz bir dünyada tekelleşmiş şirketlere yerini bırakıyor yavaş yavaş ve sömürüsüz, barışçıl bir dünya isteyenler isteyenler için alternatif zerzanın gelecekteki ilkel kitabında saklı, herkese tavsiyemdir. tüm bakış açılarınız birden fazla kaynak, alıntıyla desteklenen bu arkeoloji ve antropolojiden yola çıkarak hazırlanan kitapta yerlebir olacaktır.
    3. Lafı ağzımdan aldınız. Eseri ben de şiddetle tavsiye ederim.
    4. baskı yapmış gibi olsun.Daron Acemoğlu'nun kitabını mutlak okuyun.Ulusların düşüşünün ve yükselişinin nedenlerini her açıdan bol bol örnek vererek değerlendiriyor.ayrıca ahbap çavuş kapitalizmi ile(sscb'nin oligarklarla ilişkisi) kapitalizmi karıştırmamak lazım.neyse niye anlatıyorum ki.okuyun o kitabı mutlaka.ne yazsam boş şimdi :)
    5. Alan Turing Afrikalılar sayesinde mi çıkmış. Dekart'ı Hintliler mi iteklemiş. Adam Smith'e sömürülen müslümanlar mı "yürü koçum" demiş. Kaldı ki; yolsuzluk, hırsızlık, beyin göçü azalıp, kurumlar ve devlet yapısı düzene girdikçe Afrika da düzene giriyor. Dünya'da en hızlı büyüyen ekonomiler içerisinde ilk 6 veya 7'si Afrika ülkeleri. Ekvator'a yakın birkaç fakir ülke hariç, Afrikalıların hepsi "orta sınıf" seviyesindeler. Hindistan'da yolsuzluk Afrika'dan daha beter durumda olabilir. Denetleme ve düzenli kurumlar olmadığı için önüne gelen halkın parasını çalıp, İsviçre bankalarına yatırıyor. Amerikalılar değil bunlar, Hintlilerin kendisi. Liberalizme en rasyonel eleştirileri getirenler yine liberalizm sayesinde kalkınmış ülkelerdeki insanlar. Ben de eleştirmek istiyorum, sonra Türkiye’deki durumu, yazıları görünce, geri vites yapıyorum.
    6. Moderasyon Türkçesi zayıf yorumları yayınlamamalı bence.
  3. Sevan hocam,senin oğlan Erik von Kuehnelt Leddihn okusun, Hans Hermann Hoppe okusun, Mencius Moldbug okusun, Rothbard okusun.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Ooo, Moldbug buralara da mi geldi? Sevan Abi'nin pek haberi yok gibi Whig Tarih teorisinin reaksiyoner kritiginden. Birileri _Gentle Introduction_'i ve _Open Letter_'i bastirip gondersin Seven Abi'ye.

      Bu arada Locke -> Hayek, Mises -> Rothbard -> Hoppe serisinin cutting edge'i Curt Doolittle. Klasik liberalizm / liberteryanizmin temel hatalarini giderdi, bati medeniyeti evrimsel stratejisini bilimsel dille ifade etti. Oneririm.
    2. Curt Doolittle'ı not aldım üstat.

      Bu arada Gentle Introduction ve Open Letter'ı koyalım da amme hizmeti yapalım.

      http://atavisionary.com/wp-content/uploads/2015/08/A-gentle-introduction-to-unqualified-reservations.pdf

      http://cnqzu.com/library/Philosophy/neoreaction/Mencius%20Moldbug/Open%20Letter.pdf
  4. Cahaldım sosyalizmin özgürlükle geleceğine ve özgürlük getireceğine inandım. Sonra işin öyle olmadığını anlayınca o mahfolden küfür gibi çok "liberal" lafı işittim. Ama nermin için fikrin kaynağı birey olduğu için fikir ve düşündüğü gibi yaşama serbestisi çok önemliydi. Ama hiç anlamadım neden bu özgürlüğün durmadan parayla dünyaya hükmetme özgürlüğüyle aynı pakette bulunduğunu. Tamam Tarihsel olarak burjuva devrimleri falan filan... Ama "İslamiyet öncesi Araplar da kız çocuklarını gömüyorlardı. İslamiyet kadını özgürleşmetirdi". söylemiyle farkı ne?
    Yanıtla
  5. Liberalizmin en büyük sorunu, denetleme mekanizmasının her daim geride kalarak gelişim hızına ayak uyduramaması. Bu da günün sonunda öncü olan liberal sistemin güçlüleri için bir etik/ahlak ikilemi yaratıyor. Tabii ki şunu da unutmamak lazım; sen devlet olarak tüm dünyanın imzaladığı çevre antlaşmalarına hayır dersen, güven ve etik konularında zirve yapmış alman otomobil üreticisi de hiç hesaba katmadan emisyon hilesine başvurabiliyor. Bu gibi olaylar da cahil köylüde uzaylı görmüş etkisi yaparak dünyanın çivisi çıkmış, liberalizm de çökmüş başka birşey gelsin sendromunu ince ince oluşturuyor. Çözüm; insanla ilgili hangi bilim dalı var ki 2+2 her zaman 4 etsin. Bir şekilde deneme yanılma ile denge gözetilerek devam etmekten başka bir yol görünmüyor.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Ne güzel böyle ufuk açan yorumlar. Tşk Jack.
  6. Bütün Alman Üniversitesilerinde müslüman öğrenciler için ayrılan namaz kılma mescitleri, anayasaların tarafsızlike ilkesine aykırı diye bir bir kaldırılıyormuş, binlerce öğrenci mağdur. Şimdi bu liberalizme aykırı değil mi?

    http://odatv.com/o-universitedeki-mescit-kapatildi-1502161200.html

    http://www.hurriyet.com.tr/berlin-teknik-universitesindeki-50-yillik-mescit-kapatiliyor-40064413
    Yanıtla
  7. Sizi yine bu günlerdeki gibi sıkıntılı bir zamanda tanımıştım. Tabii kısa bir sürede bütün yazılarınızı tüketmiştim. O yazılar hayatımı değiştirdi. Siz içeri girdikten sonra hepsini bir 10 defa daha okuyarak eski günleri ararken tekrar yazılar paylaşmanız ne güzel oldu. Lütfen yazmaya devam edin. Kendinize iyi bakın ve çok yaşayın.
    Yanıtla
  8. Sosyalizm aynı zamanda iktidara gelemese bile tüm o liberal toplumlardaki gelir adaletsizliğini düzeltmiştir. Malum ülkedeki Bernie amca bile Hillary kişisinin söylemlerini ne kadar değiştirmesine yol açmıştı.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Evet böyle bir iddia var, hatta bunu bir sürü İngiliz akademisyen duymuştum, ' Sovyetler Birliği olmasa Batı'da işçi hakları bu kadar gelişmezdi, Rusya'ya kapışmaya girişince mecbur kaldılar çalışanların haklarını gözetmeye' demişlerdi.
  9.     Amerika'da ' Liberal ' kelimesi Sol☮ Sosyalist☭ gibi sağ cenahta negatif çağrışımlar yaptığı için onun yerine siyasi arenada ' Libertarian ��' tabiri tercih ediliyor.

         Pek çok modern seküler ideoloji gibi Liberalizm de, Avrupa'da Fransız İhtilali ve Napoleon Savaşlarının akabinde hayat buldu. Dikkat edin ortaya çıktı demiyorum, çünkü ortaya çıkması İngiltere'deki "Şanlı Devrim"e(Glorious Revolution) ve belki ondan da çok önceki İngiliz İç Savaşı'na , hatta zorlarsak Martin Luther'e, Magna Carta'ya, Worms Konkordatosu'na, Charter of Liberties'e kadar gider. 1815'ten sonraki Liberalizmi kıta Avrupası(Fransız) ve Anglo-Sakson(İngiliz) orijinli olarak iki grupta incelemek lazım. İkincisi sadece irelijiyödür(ladini) zaten protestan memlekette neşvünema bulduğu için dine kategorik olarak karşı olmadı, birincisiyse dine mutlak karşıydı. Birincisi, ikincisinin çizgisine 20. yy'da geldi. Aslında Liberalizmin yalnızca seküler ortamda hayat bulabileceği fikri İngiltere'de de ta en başından kabul görmüş. Bunu David Hume ortaya atmış, arkadaşı Adam Smith de "The Wealth of Nations" kitabında buna değinmiş, alıntılıyorum:

     "...The interested and active zeal of religious teachers can be dangerous and troublesome only where there is either but one sect tolerated in the society, or where the whole of a large society is divided into two or three great sects; the teachers of each acting by concert, and under a regular discipline and subordination. But that zeal must be altogether innocent, where the society is divided into two or three hundred, or, perhaps, into as many thousand small sects, of which no one could be considerable enough to disturb the public tranquillity. The teachers of each sect, seeing themselves surrounded on all sides with more adversaries than friends, would be obliged to learn that candour and moderation which are so seldom to be found among the teachers of those great sects..."
    Yanıtla
  10. Nasyonalizmi de konservatizminden ayrı düşünmek gerekmez esasında. Konservatizmin biraz daha materyalist sekti gibi, ki çoğu zaman konservatizmden tamamen ayrı düşünülemez.
    Yanıtla
  11. Liberalizm özgürlük değil "serbestliktir".
    Eşitliğin olmadığı yerde özgürlükte "olamaz".
    Türkiye'nin 1930'lardaki nasyonalizminin fazlalığı ise zaruriydi zira "geç kalınmıştı"...
    Yanıtla