Showing posts with label felsefe. Show all posts
Showing posts with label felsefe. Show all posts

Wednesday, August 21, 2019

Vurdum hakim bey, ama sebep nedir sor

Latince causa, nihai kökeni bilinmeyen bir hukuk terimi: “dava, iddia, yargıya taşınan konu” Ac-cusare “birini dava etmek, hakkında iddia ileri sürmek, suçlamak”. Ex-cusare “davadan vareste etmek, mazeretini kabul etmek”. Re-cusare “karşı-dava açmak”. İkincil anlamı Cicero zamanından (MÖ 1. yy) itibaren belirmiş: “dava konusu olan şey, bahis mevzuu, sözü edilen şey”. Bu ikinci anlam Ortaçağdan itibaren ağır basacak, Fransızca chose “şey”, İtalyanca ve İspanyolca cosa “dava, şey” biçimlerine evrilecek.
Causatio klasik dilde “mazeret, gerekçe”, sanırım “kendi lehine iddia etmek” gibi bir anlamdan. Ayrıca tıp dilinde “hastalık” demek, aynen Türkçe mazeret gibi. Accusativus gramerde adın +i hali, Yunanca αιτιολογικός’tan direkt çeviri, “hakkında iddia ileri sürülen şey, yüklem”. Aynı anlamda causativus da kullanılıyor, mesela Priscianus sf. 671, “eyleme konu olan şeyin adı”.
Soru şu. Klasik dilde causa “sebep” anlamında kullanılır mıydı? “Vurdum hakim bey, ama sebebi neydi sor” anlamında evet, var, belirgin, problem yok. Ama “hastalığın sebebi yüksek tansiyon” anlamında objektif sebep kastedilmiş mi? Antik çağda öyle bir kavram var mıymış? Yani eski insanlar muraddan (iradeden) veya mazeret beyanından bağımsız bir neden-sonuç kavramına ulaşmışlar mı? Ulaşmışlarsa ne zaman ulaşmışlar?
Epey aradım, ama bu sorulara tatmin edici bir cevap bulamadım. Net olan şu: 13. yy’dan itibaren skolastik felsefede causa’nın yeni moda anlamı: ampirik olarak daima b’den önce gelen, dolayısıyla tümevarım mantığında onun zorunlu öncülü kabul edilen a. Kavramı ilk kez geniş şekilde işleyen Roger Bacon sanıyordum, sene 1270’ler, ama 1170’lerde Aquinas’ta da . (bu anlamda) mevcutmuş. Du Cange sözlüğü Latince yeni anlam için en erken 1170'leri veriyor. Fransızca ve İngilizce cause 1310’lardan itibaren görülüyor. Fransızca chose ile kökende aynı kelime, fakat chose avam dilinden gelmiş, cause ise “okullu dili”. Elit icadı bir kavram.
*
Yunanca aitía αιτία esasen “mesuliyet, suç, kabahat”. Hukuk dilinde “mesnetsiz suç atfı, soyut iddia”. Daha genel anlamda “iddia, bir şey ileri sürme”. Kavramı felsefeye taşıyan Aristoteles’tir. Fizik 194 vd. ile Metafizik 983 vd.’da saydığı dört çeşit aitía hammadde (materia), biçim yahut taslak (forma), eyleyen (agens, efficiens) ve maksat’tır (finis). Aitía kavramı Latinceye her zaman causa diye çevrilir, İngilizcesi de mecburen cause olmuştur. Lakin burada sayılanların hiç birini modern anlamda “sebep, neden, cause” kavramıyla eşitleyemeyiz. Açıkça sanat/imalat modelinden esinlenmiş, iradî ve insan-odaklı (antropomorfik) bir açıklama çerçevesi kurulmuştur. “Mesul kim veya ne” sorusuna cevap aranmıştır. Anonim, iradesiz bir korrelasyon anlamında neden-sonuç ilişkisi tasarlamak için henüz vakit erkendir.
Geç Antik çağın Yeni-Aristocuları o adımı atmış olabilirler mi? Evrenin İlk Neden’i (prima causa) olarak tasarladıkları Tanrı kavramı o denli soyuttur ki, belki iradeden bağımsız bir korrelasyonlar sistemi anlamında nedenselliğin ilk ifadesi sayılabilir. Ama şimdi kim oturup da Porphyrios yahut Augustine okuyup ne demişler anlamaya yahut hatırlamaya çalışacak?
*
Arapça sebeb سَبَب bildiğiniz “ip, urgan” demek. Kuran’da dokuz defa geçer. Dördünde basitçe ip ya da daha geniş anlamda “bağ” demektir, beşinde mecazi anlamda “yol, ulaşım” kastedilmiştir. “Aralarındaki bağlar kopacak”... “tavana bir ip çekip kendini assın”... “onlara bir yol (ulaşım?) verdik” ... “Göklerin ipine/yoluna erişirim”.
Bugün kullandığımız anlamı en geç 10. yüzyılda belirmiş görünüyor. 15. yüzyıla ait Kamus’ta tanım şöyle:
“Bir şeye ulaşmaya araç ve alet olan şey”. Lane sözlüğü, kaynak belirtmeksizin, “asli neden değil özellikle ikincil veya arızi neden” demiş. Yani bir sonuca yol açan ilk irade değil, o iradeden sonuca varan ara basamaklar, ki hem “ip, bağ” kavramına tam uyar, hem de modern/bilimsel nedensellik kavramına giden yolda son derece elverişli bir soyutlamadır.


12. ve 13. yüzyılların tüm skolastik felsefe kavramları gibi sebeb = cause kavramı da batıya Arap medresesinden aktarılmış olabilir mi acaba?,
*
Arapçada nedenselliğin çeşitli nüanslarını ifade eden diğer kelimelerden aklıma gelenler: ˁillet (neo-Osmanlıca ˁilliyet var “nedensellik” anlamında), dâˁiye (daha ziyade “gerekçe”), mahall (“bir sıkıntıya mahal vermeyiniz”), mucib, hatta galiba vech (ol vechile = o yüzden).
Sebeb yokken EskiTürkçede ne denirdi diye sormuş birisi. Kaşgarlı’yı didik didik ettim bulamadım. Korkarım o anlama gelen bir kelime yokmuş.
Olmaması da normal herhalde, eski Latincede de (1100’lerden önce) yokmuş görünüyor, İngilizce ile Fransızcada haydi haydi yokmuş, Arapçada da sebeb ne zaman o anlama gelmeye başladı kestirmek zor.
Dil(ler) evriliyor. İnsan aklı da onunla beraber evriliyor. “Atalarımız ne derdi, biz de öyle diyelim” sevdasına tutulanlar yavaş yavaş mağara yaşamını araştırmaya mı başlasalar?

Wednesday, December 20, 2017

Ruhlu yazı

1975 miydi, 76 veya 77 miydi hatırlamıyorum, Leszek Kolakowski bir dönemliğine (ikinci kez) Yale’e geldiğinde Hıristiyan Mistiklerinde Varoluş Kavramı konulu dersine dinleyici olarak katılmıştım. O vesileyle Plotinus’un Ennead’larıyla tanıştım; bir miktar okuduktan sonra pes ettim. Felsefe tarihinin en esoterik, en ulaşılmaz eserlerinden biridir. Yıllar sonra (1995?) Proklos’un Elementler’ini de okumaya yeltendim; bir iki haftam onunla geçti. Ne kadarını anladım? İnsan şu kısacık hayatta neyi ne kadar anlayabilir? Bunlar öyle yemek arasında çerez niyetine okunacak işler değil, insan aklının ürettiği en acayip (ve muhtemelen en anlamsız) labirentlerden bir kısım; inceliklerine tam vakıf olmaya bir hayat yetmeyebilir. İslami tasavvuf edebiyatının bunların suyunun suyu olduğu kanısına kapılmıştım, cezaevinde arkadaşların ısrarıyla İbn Arabi’nin Füsusu’l-Hikem’ini (maalesef Türkçe çeviriden) okuduğumda.
Kolakowski 20. yy’ın bence en önemli düşünürlerinden biridir. Ne Marksistlere, ne anti-Marksistlere yaranmaya teşebbüs etmediği için unutturulmuş ya da unutturulmaya çalışılmıştır. Üç ciltlik The Main Currents of Marxism (Marksizm’in Ana Akımları) herhalde o konuda okumaya değer tek eserdir. İngilizceye The Key to Heaven and Conversations with the Devil adıyla çevrilen nispeten önemsiz bir başka kitabı benim zihinsel gelişimimde tetikleyici rol oynadı. Okuduğumda galiba 19 yaşındaydım. Her ahlaki önermenin mantıki sonucuna götürüldüğünde çelişkiye düştüğünü, dolayısıyla tutarlı bir ahlaki sistem kurmanın imkansız olduğunu ilk o zaman fark ettim. Zehirli bir keşiftir. İyiliği vasatlıkta arayan kahir çoğunlukla arana hayat boyu kurtulamayacağın bir kara kedi sokar. Dikkat buyurun: siyasi ve normatif konulara dair yazdığım her yazının asıl konusun, hatta belki tek konusunun bu olduğunu görürsünüz. Kaç kişiye derdimi anlatabildim? Üç? Beş?
*
Bir arkadaşımız demiourgos kimdir, logos nedir, nous ne demektir diye sormuş. Neoplatonik filozoflarda yahut Gnostiklerde neydi diye hatırlamakla hiç uğraşamam, kusura bakmayın, ama düz anlamları neydi diye Liddell & Scott sözlüğüne bakıp size söyleyebilirim.
Dēmiourgos “sanatkâr” demek, ya da “imal eden”. Yani craftsman, producer, maker. Eflatun hazretleri evreni yarattığı varsayılan iradeye bu adı vermiş. O zamanlar henüz insanların aklı Tektanrılı dinlerin absürditeleriyle bulanmamış olduğu için, aklı selim sahibi herkes bunun bir yanda bir hammadde (materia), öbür yanda bir şekil verici irade gerektirdiğini, dolayısıyla aşılmaz bir ikilik var saydığını anlamış. Oysa Neoplatoniklerin ve Tektanrıcıların tanrısı evreni yoktan yarattığına göre demiourgos olamaz, bir şeyi bir şey etmez, kendi biricik ve tekil varlığından evreni türetir. Demek ki kendi mutlak Varlığı, aynı zamanda Yok’tur. Buyur, üzerinde bin yıl kafa patlatacak, milyonlarca sayfalık risaleler yazılacak bir mevzu.
Logos, legein fiilinden basit fiil adı. Fiilin birincil anlamı “seçmek, ayırmak, toplamak”, to choose ve gather. İkinci anlamı “anlatmak, söylemek” to say, speak ve recount. Dolayısıyla ad vermek, anlam vermek, kast etmek, yazılmış olanı okumak. Bunun türevi olan logos, ilk önce “ayırma”, sonra “söz” (word, speech), sonra “oran” (ratio, relation), sonra “hesap” (account, reckoning), ve saire. Bir kelime bu kadar çok anlamı nasıl yüklenir diye sormayın, Türkçe ayırmak, ayıklamak, ayıtmak (eski Anadolu Türkçesinde söz söylemek) ve ad (< ayıt?) sözcüklerini düşünün, sonra da aŋmak ve aŋlatmak fiillerindeki aŋ- unsuru bu fiilin dönüşlü, yani refleksif, hali olabilir mi diye kendinize sorun – aydım, ayıttım, ayındım “fark ettim, söyledim, kendime söyledim” gibi. (Bana sormayın ben bilmiyorum.)
Noos veya nous “akıl” demek, yani kafayı çalıştırma ve sonuç çıkarma yeteneği. İngilizcesi mind, veya sense, veya reason, fakat aynı zamanda meaning yani “anlam”.  Akılda özne ile nesneyi, yani anlayan “ben” ile anladığı anlamı ayırt edebilir misin? Buyur, bir tane daha bin sayfalık risale konusu.
Pneuma her türlü hava akımıdır – yel, veya yellenme yani osuruk, veya nefes. Dolayısıyla hayat belirtisi olan nefes, dolayısıyla “ruh”, ve dolayısıyla her türlü gayri-maddi varlık, melek, cin vb. Ayrıca kilise musikisinde bir tür ilahi, Bektaşi nefesleri gibi. Modern Yunancada alkol kelimesi pek kullanılmıyor, onun yerine oinopneuma deniyor. Yani “şarap ruhu”. Şahane bir sözcük değil mi? (Osurukla meleğin aynı kelimeyle ifade edildiği de gözünüzden kaçmadı umarım.)
Psykhe de bana sorarsanız aynı şey, yani nefes veya nefs veya “ruh”. Ama felsefede daha ince ayrımlar varsa onu bilemem.

*
Bir arkadaş, pneuma'nın Teslisin üçüncü kişisi olan Kutsal Ruh'un (da) adı olduğunu belirterek osuruk dememe şiddetli bir dille itiraz etti. Kendimi aklama ihtiyacı hissettim:

Liddell & Scott, A Greek-English Lexicon (Oxford 1996) s. 1424, πνεῦμα:... II.3 flatulence, in pl. Eub. [Eubulus Comicus]107.9, Arist. Pr. [Problemata] 948b25, Dsc. [Dioscorides Medicus De Materia Medica] 2.112, D.L. [Diogenes Laertius Clarorum Philosophorum] 6.94

Ne olur ne olmaz, Liddell & Scott sözlüğü bile yanılabilir diye düşünerek verdiği referansları teker teker çek ettim.

Euboulos Attika Yeni Komedi'sinin temsilcisi olan bir antik yazar. Eseri günümüze sadece ufak tefek fragmanlar halinde gelmiş, Theodor Kock (ed.) Leipzig 1884 basımı Comicorum Atticorum Fragmenta'da bunları derlemiş. İlgili pasajı cilt 2 sf. 201'de buluyoruz:

No automatic alt text available.

Aristoteles'in Problemata'sı doğa bilimlerine ilişkin yüzlerce problemi derleyen bir metindir. Standart metin sf. 948b25'te korkuya kapılanların neden aşağıdan yellendiğine dair şu açıklamayı buluyoruz.

No automatic alt text available.

MS 1. yy'da yaşayan Dioscorides antik çağın Galen'den sonra en ünlü hekimidir. De Materia Medica'nın Wellmann edisyonu (Berlin 1907) sf. 186'da şunu okuyoruz:

No automatic alt text available.
Diogenes Laertius, ünlü filozofların yaşamını anlattığı Liber Clarorum Philosophorum'da (Hicks edisyonu 1972) şöyle demiş: μαθὼν δὴ ὁ Κράτης εἰσῆλθε πρὸς αὐτὸν παρακληθεὶς καὶ θέρμους ἐπίτηδες βεβρωκὼς ἔπειθε μὲν αὐτὸν καὶ διὰ τῶν λόγων μηδὲν φαῦλον πεποιηκέναι: τέρας γὰρ ἂν γεγονέναι εἰ μὴ καὶ τὰ πνεύματα κατὰ φύσιν. 

Meali: Metrokles ulu orta gaz çıkarmış, çok utanıp evine saklanmış. Dostu Krates bunu duyup, yapma etme, kötü bir şey yapmadın, o gazı çıkarmasaydın esas o zaman kıyamet kopardı demiş.

Bu sonuncusunu ben arayıp bulmaya üşendim, iki dakika sonra büyük oğlum Arsen eklemiş.

Thursday, October 19, 2017

Akıl oyunları

Andaç Menemen cezaevinde olduğum bir yıl boyunca hiç aksatmadan her hafta beni ziyaret etti. Felsefeden, tarihten, siyasetten ve güneşin altındaki diğer konulardan sohbet ettik. Zeki bir insan olduğu ve leb demeden leblebiyi çıkarabildiği için bana iyi geldi.
Görüşmeyeli o sohbetleri özlemiş, topa belki girerim diye bana pas vermiş.

*
Soru 1-Merakın ve bilme isteğinin kaynağı nedir? Bir güdüyle mi yoksa iradi bir tercihle mi "bilmek" için çaba harcarız?
Soru 2-Her türlü gündelik ve pratik kaygıdan uzak, hiçbir! fayda gözetmeksizin aşkın bir "bilme" isteği/faaliyeti var mıdır?

İki soru aynı değil mi?
Kaynağını bilmem, ama bilgi ve hakikat arayışının olağanüstü ZEVKLİ bir uğraş olduğu muhakkak. Keşif büyüsü: baş döndürücü bir duygu. Belki de ben’in zindanını aşma arzusu. Her çağda ve her toplumda belirdiğine göre, insan psikolojisinde derin kökü olmalı.
Nietzsche iktidar hırsıdır diyor, haklı olabilir. İnsanoğlu son derece radikal bir anlamda sosyal varlıktır. Duygularını ancak dille ifade edebilir, dil ise başka insanlarla iletişim (ve etkileşim) demektir. Senin bilgiden aldığın zevk, fiilen veya zımnen başkalarına iletilebildiği ölçüde vardır. O iletişimden ayrı düşünülemez. Ama böyle olması bir şey değiştirir mi? Sanmam. Zevk var mı, var. Bitti.
Bilginin pratik faydası ikincildir. Paranın veya devletin kölesi olmuş toplumlarda, karşılıksız bilim aşkını meşrulaştırmak ya da mazur göstermek için uydurulmuş bir bahanedir daha ziyade. “Evladımız Jüpiter’i keşfetti ama mazur görün hakim bey, bundan da para kazanacak.” Ne sefil bir kılıf!

3-Düşünceler tarihi ilerlemeci bir mekanik mi barındırır, yoksa bir etkileşime açık olmakla birlikte "özgün düşünceler tarihi" mi demeliyiz?
“Bilgi birikir mi” demek istemiş galiba yazar. Evet birikir. Doğa bilimlerinde kesin birikir, teknoloji bunun kanıtıdır. İnsan organizasyonunun gitgide kompleksleşmesi ve çapının genişlemesi anlamında, sosyal bilimlerde de birikir. O genişleyen ağ içinde birbiriyle haberleşen insanların sayısının ve kalitesinin artması sebebiyle, edebi ve simgesel alanlarda da (galiba) birikir.

4-Rasyonel düşüncenin tarihi nerede başlar? İyonya ise, Mezopotamya ve Mısır birikiminin etkisi nedir? Doğuysa neden?
Rasyonel düşüncenin tarihi insanla başlar: “oku şuradan atsam geyiği vurur”. AYNI ZAMANDA, sosyal birliğin ve dayanışmanın gereği olan simgesel anlatımlar, sürekli olarak rasyonel düşünceyi baltalar: “hazretin okuyup üflediği oku atsam daha iyi vurur”. Zaman zaman simgesel anlatım, rasyonel düşünceyi boğacak ölçüde hakim olur. Bir süre sonra birileri “e yeter artık” deyip rönesans ve reform yaparlar. Öyle öyle devam eder.
Antik çağın şafağında İyonya’da gerçekleşen şey son derece etkileyici bir rasyonelleşme hamlesidir. Ayırıcı özelliği sanırım doğa olaylarını açıklamak için, ilk kez, ya da ilk kez geniş ölçekte, a) yazıdan, b) matematikten yararlanması. Neden Mısır değil de İyonya? Çünkü siyasi otorite zayıf, ya da parçalı. Siyasi otoritenin zayıf olduğu bir yerde, insanlar birbirini ancak akıl (ya da safsata, ya da münazara) yoluyla ikna edebilir. Elinde sopan yoksa akıllı olmak zorundasın.

5-Tarihin belirli bir kesiminde belirli bir uygarlığın rasyonel düşünme yöntemini geliştirebilmesinin sebepleri nelerdir? Neden diğerleri değil de onlar?
Antik Yunan’ı, İtalyan Rönesansını, İngiliz-Fransız Aydınlanmasını al ele. Üçünde de geleneksel dini-siyasi otorite zayıflamış. Üçünde de alttan, son derece zengin ve özgüveni tam, buna karşılık siyasi otoriteye sahip olmayan veya otoritesi parçalı bir zümre türemiş. Akıl silahını onlar bilemişler. Mesela Osmanlı’nın son demlerinde gayrimüslimlerin, özellikle Ermenilerin bir akıl patlaması yaşamasının nedeni de böyle bir şey olmalı. Ama hep böyle midir, illa böyle midir, bilmiyorum. Düşünmedim.


Thursday, June 23, 2016

Felsefe sınavı

Sevgili Aydın Engin geçen günkü yazısında bir lise sınavında sorulan felsefe sorularını aktarmış. Sınav cevaplamaya kendimi bildim bileli bayılırım. Hemen aldım kalemi elime.


1. Teknolojinin görevi sadece doğaya hakim olmak mıdır?
Şüphesiz evet. Başka türlü olabilir mi? Taştan ilk baltayı yonttuğu günden beri insan evladı teknik becerilerini a) doğanın amansız saldırılarına karşı hayatta kalmak ve b) kendi sınırlı doğal yeteneklerini artırmak için kullanmış. Çakmak taşını kullanmayı ilk akıl edenle yer altındaki kaya gazını patlatan, yahut genetik mühendisliği yapan arasında prensipte bir fark görmüyorum. Hepsinin de yaptığı ölümü geciktirmeye çalışmaktır.
Arada tek bir şey değişti. Eskiden doğa tartışmasız bir şekilde üstün ve kahrediciydi. 20. yüzyılın savaşlarında, ya da belki 19. yüzyılın sanayi çöllerinde insanoğlunun doğaya ölümcül darbeler vurabildiği görüldü. Organize insanlığın kahredici darbeleri karşısında doğa sendeledi ve yer yer ölmeye yüz tuttu. Yüz binlerce yıllık amansız düşmanımıza acımayı işte o zaman öğrendik. Sanırım dönüm noktası 1970'ler ya da 80'lerdi. Acımakla kalmayıp düşmana yardım eli uzatmayı önerenler oldu.
İnsan tabiatının değişeceğini sanmıyorum, insan varoluşunun temel koşullarının bugün, bin veya yüz bin yıl öncesinden çok farklı olduğunu düşündüren bir şey yok. Doğa dostu olmakla övünenlerin sevdiği gerçekte çiğ vahşetiyle doğa değildir: iğdiş edilmiş bir ev kedisidir, kralın kibrine hizmet etmeyi öğrenmiş bir tasmalı soytarıdır.
Milli Park “doğa” değildir, insan egemenliğinin zafer narasıdır.
2. Tarih geleceği aydınlatabilir mi?
Bir yere kadar, evet. Tarih bize insan topluluklarının davranış kalıplarını öğretir. Nasıl kavga etmişler, kimlerin peşinden gitmişler, hangi topa çıkmışlar, hangi yalanlara inanmışlar, hangi yanılmaz görülen projeler çökmüş, hangi absürt maceralar zaferle taçlanmış? İnsan tabiatı değişmediğine, daha doğrusu değiştiğine dair inandırıcı bir belirti görülmediğine göre, aynı davranış kalıplarının gelecekte de tekrar edeceğini var saymak makuldür. En azından ihtimallerin çerçevesini bu kalıplarla çizebiliriz; geleceği öngöremesek bile, geleceğe dair rasyonel bir olasılık hesabının terimlerini tarihten türetebiliriz.
Geleceği belki bilemeyiz. Fakat bu, geleceğe dair rasyonel bir ihtimaller hesabı yapamayacağımız anlamına gelmez. Rasyonel gibi görünen ihtimal hesaplarıyla kendimizi avutmanın zevkli bir uğraş olduğu gerçeğini de değiştirmez.
Tarih, işte o ihtimaller hesabının ampirik veri tabanıdır. Geleceği aydınlatmasa bile, en azından idare lambasıdır, büsbütün karanlıkta kalıp korkmamızı önler.
3. Politika herkesi ilgilendiren birşey midir?
Tarihimizin çok uzun bir döneminde öyle olmadığı kabul edildi. Toplum yönetimi akıl ve tecrübe gerektiren bir iş ise, akıl ve tecrübeden yoksun olanlara neden söz düşsün?
Son 250 yılda bu kabulden adım adım uzaklaştık. 18. yy'ın son çeyreğinden itibaren politikayla ilgilenmesi uygun sayılanların dairesi peyderpey genişledi; 1918 veya 1945 gibi bir tarihte prensipte sınırsız  görünen bir demokratizm norm haline geldi. (Prensipte sınırsız ilan edilse de gerçekte sınırsız değildi. “Herkes” zümresine sadece 18 veya 21 yaş üstü yetişkinler, akli dengesi ve kriminal sicili yerinde olanlar, ve tabii sadece o ülke vatandaşı olanlar dahil edildi. Bu sınırlar belki demokrasi teorisinin ölümcül Aşil topuğuydu. Çocuklar dışlanıyorsa çocuk akıllılar neden dışlanmasın? Yabancılar oy veremiyorsa bölgesel kimliğin dışında kalanlar, ya da başka dinden veya etnik kökenden olanlar neden kayırılsın?)
Bugün demokratik konsensusun yeniden sorgulanmaya başladığına tanık oluyoruz. Çağdaş devletin devasa boyutlara varmış kompleks sorunları üzerine ahkâm kesmek neden cühelanın hakkı olsun? Dünya görüşü mahallesindeki kahvehane ile televizyonda gördüğü iki cahil demagogun hezeyanları ile sınırlı olan biri, toplumun ölüm kalım sorunlarıyla ilgili hangi faydalı düşünceyi üretebilir? Cühelaya siyasette söz hakkı vermek, ya da verir gibi yapmak, onların zihin dünyasını şekillendiren popüler medyaya haksız bir iktidar bağışlamak değil midir?
Buna karşılık denebilir ki,
a) Cahiller akılsız da cahil olmayanlar çok mu akıllı?
b) Cühelayı dışlamak için kuracağın mekanizma, kaçınılmaz olarak bir zulüm ve zorbalık mekanizmasına dönüşmez mi?
c) Kapıları açınca bin tane akılsızla beraber bir tane akıllı içeri girebilir; kapıları kapatırsan onu dışlamış olmaz mısın?
d) Bir kere söz hakkı vermişsin, geri alamazsın; almaya kalksan Trump olurlar, seni parçalarlar.
Kabul edelim ki bunlar da haklı itirazlardır.
4. Özgür olmak hiçbir engelle karşılaşmamak mıdır?
Hayır, engellerin üstesinden gelmektir. Ayrıca a) engellerin üstesinden gelebileceğine inanmak, ve b) karşılaştığın engellerin üstesinden gelmiş olduğuna kendini inandırmaktır. Ilkine psikodinamik, ikincisine mitopoeik (mythopoeic) boyut diye isim takarsak bilimsel bir görüntü elde ederiz.
Stasis insanın ruhunu çürütür. Arap mitolojisindeki cennetten daha kötü bir kabus düşünemiyorum: her Allah'ın günü aynı şırıldayan dereler, aynı istabrak kaplı oturma birimleri, aynı plastik cariyeler,  milyonlarca yıl, sonsuza kadar, tüyler ürpertici bir engelsizlik hayali.
5. Gerçek algılarımızla mı sınırlıdır?
Değildir. Grönland'ı hiç görmedim mesela, ama gerçek olduğundan eminim. Grönland hakkında sayfalarca yazı yazabilirim. Hatta tarafsız gözlemcilerin ampirik olarak test edeceği bir gezi rehberi yazabilirim. Bunun için Grönland'ı görmüş olmam gerekmez. Okumak ya da bilenlere sormak yeter.
Hume ile Kant'ın üzerinde durmadığı, Hegel'in belki dolaylı ve yetersiz olarak farkına vardığı mesele şu: Gerçek sübjektif değildir, intersübjektiftir. Öznelerarası alemde yaşar. Başkalarını ikna ettiği ya da ikna etme potansiyeli taşıdığı ölçüde gerçektir. Başkalarıyla paylaşmadığım algı, gerçekliği tesis etmez: sadece yanıldığımı gösterir. Algı -- Descartes'ın dediği gibi -- güçlü ve net olsa da gerçeklik payı artmaz: aksine, başkalarıyla paylaşamıyorsam, kafayı yediğime hükmedilir.
Belki de şöyle desek daha doğru. Gerçeğin alt kademeleri (bu taş sert, annem gülüyor, sağda dere var) genetik kodumuza yazılı bir altyapıya dayanır. Gerçeğin üst kademeleri (Sokrates ölümlüdür, Allah bilir, Grönland'da buzullar var) toplumsal bir network üzerinde yükselir. O ağı tanıdığımız ve ona güvendiğimiz ölçüde var olur.
6. Sanattan vazgeçebilir miyiz?
a) Şarkı söyleyip oynamak,
b) masal anlatmak; ben'e ve biz'e ilişkin anlatılar kurmak,
c) söz oyunlarıyla duygusal bir atmosfer üretmek,
d) göze hoş gelen şekiller yapmak,
e) doğadaki nesneleri taklit etmek, iki veya üç boyutlu olarak modellemek.
Bunların her birinin insan biyolojisinde derin kökleri olan birer içgüdü olduğu anlaşılıyor. Homo Sapiens'in dil kadar belirleyici davranış biçimleridir. İleride farklı olacağına dair en ufak bir belirti yoktur.
7. Bütün inançlar birbiriyle eşit değerde midir?

Değildir. Bazı inançlar akıl ve tecrübeyle sınanmışlardır. Daha doğrusu: Bazı inançlar diğerlerinden daha geniş, daha çok-yönlü, daha kapsamlı bir akıl ve tecrübe süzgecinden geçmiştir. Daha geniş bir toplumsal danışma ağına hükmeden daha tecrübeli insanlar tarafından, daha etraflıca ve daha serbestçe tartışılmış, daha büyük cesaretle test edilmiş, en azından istatistiki bir tercih olarak daha doğru veya daha öngörülebilir sonuçlar verdikleri görülmüştür. Bunları diğerleriyle eşit değerde saymak ancak cahillikle –- bazı inançları diğerlerinden daha değerli kılan akıl ve tecrübe altyapısından haberdar olmamakla -- açıklanabilir.

  1. müthişsiniz üstadım. bu tarz felsefi içerikli yazıları ve genel olarak da yazılarınızı daha sık periyotlarla yayınlamanız dileğiyle..
  2. insan okuduklarinda o kadar ilham almakta ki, acaba ben de mi memlekete geri donup delige girme seciminde Savan Nisanyanla ayni deligin kogusunda bu gibi enfes muhabetin zevkini mi yasasam mi diye dusunmekten kendini alamiyor.

    Basin one eyilmesin sevgili Sevan Nisanyan.
    Bir an once de su delikten cikman temenilerinde, hic deyilse benim de senle muhabet etme dusuncemde delige girme secenegininde ortadan kalkmasinda bu ozgurlugu bir diyerleri ile yasamak dilekleri ile, kendine iyi bak.
    Sevgiler.
  3. Gayet hoş cevaplar:) Yalnız üçüncü soruya verilen cevaba küçük bir itirazım var. Politik kararlar bir toplumda yaşayan herkesin kaderini, hayatını bir şekilde etkiler. Her insanın kendi hayatını belirleyecek olan kararların alınma sürecine katılma, o süreci etkilemeye çalışma, alınacak kararda belirleyici olma hakkı vardır. Bunun için herbirimizin bir Murat Belge, bir Sevan Nişanyan olmamız gerekmiyor. Düpedüz cahil ve kalın kafalı birinin de politikada söz hakkının olması, Murat Belge ile eşit oy hakkının olması gerekir. Bence bizim ülkemizdeki problem bir bilgi/bilgisizlik problemi değil, bir ahlak problemidir.
    Yanıtla

    Yanıtlar




    1. Herkesin kendi hayatını belirleyecek kararlarda belirleyici olma hakkı ne demek? İdam kararlarını sanığa mı sormak lazım yani?
  4. özgür olmak.. şahane bir yorum.

Tuesday, June 17, 2014

Sorularınıza itinayla cevap verilir 4


Cezaevinde vakit kolay geçmiyor. Yardımcı olmak için arkadaşlar bana sorular gönderiyor, ben de kağıt kalemi alıp cevap yazıyorum. Buyurun, üç tane:


"Dağdaki çobanın oyuyla benim oyum bir mi? Ne dersiniz?"


Derin bir paradokstur. "Demokrasiyi" haddinden fazla ciddiye alırsan çobanın oyuyla benim oyumun eşitliği insanı rahatsız eder. Fazla ciddiye almazsan, eşitliğin hikmetini daha iyi anlarsın.


Hiçbir toplumda halkoyu, iktidarın tek kaynağı değildir. Her toplumda ve her toplum biriminde, alim cahilden, amir memurdan, zengin fakirden, haklı haksızdan, hakim cemaate mensup olan olmayandan daha güçlüdür. Borusu daha gür öter.

Demokrasinin işlevi, toplumda var olan, her zaman var olacak olan, var olması aklın ve ahlakın gereği olan bu eşitsizlikleri dengelemektir. Yumuşatmaktır. Kamu yönetiminde cahilin, memurun, fakirin, haksızın ve zencinin sesini duyurmaktır. Doğal ve edinilmiş üstünlüklerin, kahredici bir tahakküme dönüşmesine set çekmektir.

Elbette dağdaki çobanın oyu şehirdeki alimin ve amirin oyuna üstün olacak. Halkoyu, telafi mekanizmasıdır. Alim ile amir zaten maçı almışlar, karşı tarafın tek golüne itiraz etmek neden?

Ne zaman ki o golün sarhoşluğuyla dağdakiler alimin ilmine, amirin emrine, haklının hakkına ve zenginin alın teriyle edinilmiş servetine göz koymaya başlarlar, işler o zaman çığırından çıkmaya başlar. Çobanın oyu o zaman göze batar.

"Özgürlük nedir?"

Aklınla ve vicdanınla baş başa kalabilmektir. Açlığın gurultusundan, zorbanın homurtusundan ve mahallelinin mırıltısından nefsini arındırabilmektir. Zor iştir. Saf halini gören olmamıştır. Azıcık yanına yaklaşabilirsen şanslı sayılırsın.

Akıl dediğin şey, hakikati arama melekesidir. Vicdan, hakkı arama melekesidir. Hak ve hakikat, aynı madalyonun iki yüzüdür. İnsan evladını diğer hayvanlardan - koyundan, köpekten ve maymundan - ayıran temel haslettir. Demek ki özgürlük, insanı insan yapan şeydir. Ya da "daha fazla" insan yapan şeydir diyelim. İnsanlaşmanın şartıdır. Özgürlük yoksa koyun olabilirsin, köpek olabilirsin, maymun olabilirsin. Belki rahat da edersin. Ama insanlığın eksik kalır. Hakikat duygun körelir. Hak duygun dumura uğrar.

Özgür olmamak demek, açlığın veya zorbanın veya mahallenin kölesi olmak demektir. Tercihlerini ve eylemlerini, bedensel iştahlarınla veya korkularınla veya toplumsal sadakatlerinle yönlendirmektir. Diğer hayvanlar da yapar bu kadarını. İnsanı insan yapan şey, nadiren de olsa, bu köleliği aşabilmesidir. Durup, "bu işin doğrusu ne?" diye sorabilmesidir.

O soruyu sormanı teşvik eden ortamın adına özgürlük diyoruz. Eğer ahlak felsefesi diye bir şey varsa, gerçekten kayda değer tek konusu özgürlük olmalı sanırım.

"Dine inanmak/bağlanmak zeka gerektirir mi?"

Dindar olmak, 1) ana babanın anlattığı masalları tekrarlamak ve sonraki kuşağa aktarmak, 2) onların önemsediği birtakım törensel davranışları sürdürmek, 3) onların bazı toplumlara ve cemaatlere ilişkin önyargılarını paylaşmak demektir. Bunun için asgari seviyeden öte bir zekâ gerekmez sanırım.


Elbette dindar olan zeki insanlar da var. Bunlar, hayatta önlerine çıkan yeni olguları, yeni ahlaki ikilemleri, anne babalarından miras zihinsel çerçeve içinde anlamlandırmaya çalışan insanlardır. Eskiden, daha iyi modeller yokken veya yeterince bilinmiyorken, değerli fikirler üretebilmişlerdir. O çağın mütevazı paradigmaları çerçevesinde, insanoğlunun dünyayı ve kendini kavrama çabasına katkıda bulunabilmişlerdir.

Bugün ise - gerek bilimsel gerek ahlaki sahada - alternatifler o kadar zengin ve o kadar üstündür ki, zeki insanların hala eski çağların ilkel paradigmaları çerçevesinde dünya görüşü üretmeye çalışmasını, en iyi yorumla, ana babalarına yönelik abartılı bir sadakate yormaktan başka ihtimal düşünemiyorum.

İnternet çağında güvercinle mesaj göndermek hoş bir hobi olabilir. Ama kalkıp da bunun tek veya en doğru iletişim yöntemi olduğunu iddia ederlerse, o zaman, zekalarından, ya da - daha kötüsü - dürüstlüklerinden şüphe etmekten başka çaremiz kalmaz.

6 yorum:

  1. Ben çok alakasız bir soru sormak istiyorum, hem biraz kafayı dağıtmış oluruz...
    Bildiğimiz gibi ABD'nin Mars'a geri dönmemek üzere insan gönderme projesi var. Sizce;
    1. Bu projede çocuk yaştaki kişilerin seçilip bu iş için yetiştirilmesi etik mi? Böylesi bir karar çocuğa bırakılabilir mi? Ya da böylesi bir kararı çocuk adına yetiştinler verebilir mi? Çocukları böyle bir düşünceyle yetiştirmek ve bunu ona çocukluğu boyunca empoze etmek, insan haklarına aykırı değil mi?
    2. Bildiğimiz gibi Mars'ta yüzey sıcaklığı -100 ile -50 derece arasında değişiyor. Atmosfer basıncı Dünya'dakinin yüzde biri... Toprak permafrost halinde (beton gibi donmuş...) Atmosfer solunamıyor... Bitki ve hayvan yetiştirilemiyor... Mars yüzeyi her yeri kaplayan ve hatta uzay giysilerinin içine kadar sızan bir tozla kaplı... Yerçekimi dünyadakinin yarısı ya da üçte biri kadar... Hiç bir teknoloji yok, oraya gönderilen teknolojiler de zamanla bozulup kullanılmaz hale gelecek... Bir kaç insanın böylesi bir cehenneme göndermeye ikna etmek, sanki onlara Star Trek'deki Atılgan teknolojisini sunuyormuş gibi kamuoyuna lanse etmek doğru mu?
    3. (1) ve (2) nolu etik sorunları bir kenara bırakalım, sizce ABD bunu yapabilir mi? Gücü yeter mi?
    Yanıtla
  2. Sevan hocam, benim görebildiğim kadarıyla Mehmet Altan sanki hafiften ümidi kesmeye başlamış. Türkiye’deki Islamlaşma temayülünden gerçekten biraz ürkmeye başlamış, ki yakın zamana kadar AKPyi ağır tenkit etmekle beraber irtica korkusu pek yoktu. Üstelik bence de haklıdır.

    Avrupa Birliği de Türkiye için artık yalan oldu gibi. Bana göre de genel manada halk muhafazakarlaşmıyor ama devlet eliyle ciddi bir gayretle zorlama söz konusu... Bu işin sonu sizce nereye varır ? Valla doğru söze hasret kaldık !
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Liberal İslamcıları iktidara getirmek için kendisi ve kardeşi az uğraşmadılar, jeton yeni mi düşmüş. Ben size olacakları söyleyeyim: 2023 dedikleri Şeriatın geliş tarihidir. Şeriatı kendilerinin getiremeyeceğini biliyorlar, o yüzden ISİD gibi örgütleri kullanacaklar. Türkiyede iki sene içinde çok ciddi cihatçı terör başlayacaktır. Sonrasında 6-7 yıl içinde çok kanlı bir harekatla, şeriatı zorla getirecekler ve bunu ne ordu, ne halk, ne de polis güçleri önleyecek, hatta kıllarını bile kıpırdatmayacaklar... AKP tayfası bütün bunları planladı bile...
  3. Yukarıdaki yazıyı okuyunca böyle bir insanın ceza evinde tutulmasına çok üzüldüm.En kısa zamanda özgürlüğünüze kavuşmanızı diliyorum.
    Yanıtla
  4. Parlamenter demokrasilerin -özellikle şimdiki haliyle- yoksul ve ezilenler adına bir denge aracı olarak anlatan kişinin ya siyaset biliminden nasibini almamış olması ya da yeni bir paradigma yaratabilecek dehaya sahip olması gerek kanımca. Bir burjuva demokrasisi düşün ki, kendisini yok edebilecek bir rakip yaratıcak, bu neoliberal çağda:) Teori yoksunu adamcağız.
    Yanıtla
  5. Oy vermeme özgürlüğü olmayışı ile demokrasi nasıl bağdaşır? Düzen muhâlif oylardan değil de niye oy vermeyenlerden korkmaktadır? Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan partiler ne kadar demokrattır? Parti içi demokrasi ne kadar mevcuttur? Aday tespitinden meclisteki parmak kaldırılacak konulara kadar gerçekten demokratik özgürlük işliyor mu? Parti başkanları sadece halkın değil; başkanı olduğu vekiller ve kadroların başında bile diktatörlük mü yapıyor dersiniz? Kendi partisinde demokrasiyi uygulamayanların demokratlığı inandırıcı mıdır? Yoksa partiden ülkeye her uygulama yöneticilerin hevâlarına, menfaat ve çıkarlarına göre düzenleniyor da demokrasi kavramı bu oyunu halka yutturmak için mi dillendiriliyor? Demokrasi beşerî diktalara bir kılıf mıdır? İnsanlar milletvekili seçtiklerini zannederler, aslında birer sekreter seçmektedirler. Uygulatıcılar değildir seçilenler, uygulayıcıdırlar. Bir dâvâ partisi hiçbir yerde iktidara gelemez. Gelmesi için gerçekten ve her yönden değişmesi, egemen güçlerin tehlikeli saymayacak şekilde onlardan yana olması gerekir. Demokrasilerde halk adına halkın seçtikleri hüküm koyar, kanun yaparlar. Ama kendi yaptıkları kanunları üç-beş sene geçmeden değiştirmeye çalışırlar. Demokrasilerde kanunlar yaz-boz tahtasıdır. Doğru, âdil diye kabul edilen kanunlar birkaç sene sonra savunulamaz hale gelir. Bu durum insanların yaptıkları kanunların yeterli, yanlışsız ve zamana dayanıklı olmadığını göstermiyor mu? Batının laiklik, özgürlük vb. hemen tüm kavramları gibi demokrasi kavramı da kaypaktır. Sınırı, tanımı çok belirgin değildir. İsteyen istediği yere çekebilir. Yöneticiler ve etkin güçler içini istedikleri gibi doldurabilir. “Halkın kendi kendini yönetmesi” belki tek ortak tanım. Demokrasi denince halkın yönetime katılmasından sonra ilk akla gelen sloganlar “insan hakları ve özgürlükler”dir. Bu parlak sözlerin hangi insanların hakkını ve ne tür bir özgürlüğü kastettiği üzerinde pek durulmaz. Halbuki her hakkın bir sorumluluğu ve her özgürlüğün bir sınırı vardır. Demokrasilerde bunlar da kaypaktır. Demokrasi sadece yönetici seçmekten veya insan hakları gibi yuvarlak laflardan ibâret midir? Yoksa o aynı zamanda kendine göre bir dünya görüşü, hayat anlayışı, yaşam biçimi olan bir ideoloji midir? Özellikle Türkiye gibi yerlerde %80 oy alsanız da istediğiniz değişim ve dönüşümü gerçekleştiremezsiniz. Güç odakları, derin devlet, reelpolitik, bürokratik oligarşi, medya ve para babaları, sivil toplum kuruluşları, bütün bu silâhlı ve silâhsız güçlerle demokrasi nasıl uzlaşıyor?
    giyasettinabusak.wordpress.com/2012/04/29/demokrasi/
    Demokrasi uygulamaya geçtiği tarihten günümüze kadar sadece iki partinin olduğu yerlerde bile hiçbir zaman, hiçbir parti çoğunluğu sağlayarak iktidar olmuş değildir. Çünkü seçimlere katılmayanlar vardır; yönlendirilenler, kandırılanlar, halka sorulmadan aday gösterilenler, kendisini tam olarak temsil etmediğinden mecbûren kendisine en yakın olduğunu sandığı veya ehven kişiyi seçmek zorunda bırakılanlar vardır. Dolayısıyla demokrasi uygulanması imkânsız bir tezdir, bir ütopyadır. Şimdiye kadar batı felsefelerinde ortaya çıkmış olan ütopyalardan bir ütopya. Fakat bu demokratik sihirbazlar, medya ve diğer imkânlar (bilim adamları, eğitim kurumları, düşünürler) vâsıtasıyla, demokrasinin ütopya olma özelliğini insanların gözlerinden saklıyorlar. İnsanların bunu görmelerine mümkün mertebe imkân ve fırsat tanımamaya çalışıyorlar. Gerçeğin görülmesine sebep olacak herhangi bir şey olduğu zaman birtakım oyalamalar icat edilerek insanlar onlarla meşgul edilir ve gerçeğe nüfuz etmeleri böylelikle önlenmiş olur. Kanaatleri samimi olarak kabul görmeyen azınlık ise demokraside her zaman bir küskünler kitlesi meydana getirir. Dolayısıyla yapılan uygulamalara bu muhâlefettekiler hiçbir zaman katılmazlar.
    facebook.com/permalink.php?id=510419838992966&story_fbid=654344031267212
    Yanıtla

Sunday, December 30, 2012

Bulandan korkacaksın

Hoca Rahmetullah:Govinda, Siddhartha’nın gözlerindeki huzuru fark etmişti çoktan. “Anlıyorum ki, bulmuşsun Siddhartha” dedi. “Ama ben, hâlâ arıyorum dostum.”

O sihirli cümleye gelmiştik. Siddhartha, arkadaşına gözlerinin içi gülerek, şefkatle baktı. “Biliyorum” dedi. “Aramışsın, o kadar aramışsın ki, bulmaya vaktin olmamış.”

Sevan-ı Tilmiz: Aramak daha zevkli. Bulunca ne olacak ki? Hayat boyu salak salak gülümsemiş, yatmış, oturmuş, şişmanlamış.

Hoca: Birden haklı göründün gözüme!

Sevan: Bulandan korkacaksın. Acımasız olur. Şüphe tanımaz. Yanlış yapanı cehenneme göndermekte tereddüt etmez.

Hoca: Buna inanıyorsan sen de tehlikelisin.

Sevan: Arayıp bulan yarı-kötüdür; çünkü arama sürecinin yaralarını ruhunda taşır. Aslında bulamadığını bilir. Aramaktan yorulduğu için “buldum” der.

Başkasının bulduğuyla beslenen en kötüsüdür. Tarihteki bütün kötülükleri onlar yapmıştır.

Onun için “aradım ve buldum” diyen adamı derhal ve törenle çarmıha gereceksin. Kendi zararsız olabilir belki, ama müritleri şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olacaktır.