Showing posts with label dil. Show all posts
Showing posts with label dil. Show all posts

Monday, March 11, 2019

Türkçemiz çok zengin mirim

"Türkçemiz çok zengin, bak o dalganın tam otuz tane adı var" teorisini kendi keşfetti sanan yüz bin  milyonuncu kişiye yanıt.

. Başka bir dili tanımayan herkese kendi dili "çok zengin" gelir. Birtakım Türkçe deyimler ve incelikler saymakla bir şey kanıtlamış olmuyorsunuz. Başka dillerde benzer inceliklerin OLMADIĞINI inandırıcı bir şekilde gösterirseniz ne ala. Yoksa çocukça böbürlenme yeteneğinizden başka şey sergilemiş olmazsınız.
2. Yazı dilinden beslenmeyen konuşma dili tüm kültürlerde yaklaşık eşit kelime hazinesine sahiptir. Deyimler, çift anlamlılar, nüanslar, espriler ve argolar açısından -- böyle şeyler eğer ölçülebiliyorsa -- eşit ölçüde zengindir. İnsan ruhu ve aklı toplumdan topluma değişmiyor. Şiiri tanımayan toplum da yok.
3. Bir dil zengin derken kastedilen şey konuşma dili değil YAZI DİLİDİR. Ayrı bir mahluktur. Yazı dili, farklı toplumsal zümrelerde, farklı dönemlerde, farklı şehirlerde, farklı meslek ve sanat gruplarında, farklı iktidar düzeylerinde konuşulan dillerin bir potada toplanmasını sağlar. Bazı yazı dilleri konuşma dilinden bir santim ötedir. Bazı yazı dilleri ise yüzlerce yıldan beri çok zengin ve çeşitli kaynaklardan beslenmiştir.
4. Yazı dilinin zenginliği, o dilde üretilmiş olan yazı hacmiyle orantılıdır. Her yazı, farklı dil ve üslup özelliklerine, farklı kelime hazinelerine, farklı düşünce ve ifade düzlemlerine sahip aktörlerin toplumsal diyaloğa bir şeyler katmasını sağlar. Ne kadar yazı, o kadar dil malzemesi.
5. Kelime hazinesinin artması, o dilde ifade edilebilecek anlam nüanslarının da artmasını ve çeşitlenmesini sağlar. Çünkü dil, eş anlamlılara tahammül etmez. Eş anlamlı görünen sözcükler arasına dahi, kısa sürede mutlaka nüans ayrımları sokar. Ne kadar çok kelime, o kadar çok anlam.
6. İngilizce, dünya tarihinde en çok yazı üretmiş olan dildir. Kelime hazinesi de bununla orantılı olarak, çok yüksektir. Kesin bir sayım kolay olmasa da, eşit ölçütler uygulamak şartıyla, İngilizcenin AKTİF (yani son iki kuşakta yazı dilinde belli sıklıkta kullanılan) kelime hazinesi Türkçenin üç ila beş katıdır denebilir sanıyorum.

Sunday, January 6, 2019

Primitif

Geçen günkü notumda primitif kelimesini kullandım, kaş kaldıranlar oldu. ‘İlkel’ diyebilir miydim? Diyebilirdim sanırım, ama ilkel’de aşağılayıcı bir tını var. Primitif'te de var, ama benim kastettiğim anlamda -- “bir şeyin ilk, temel, evrimleşmemiş haline ait” -- nispeten sık rastladığımız bir kelime. Bu kullanımda aşağılama yok, hatta bazen övgü bile sayılabilir. Almancası urtümlich, daha da güzel. ‘İptidai’ olur mu? Olur ama antika kaçar. ‘Birincil’ öneriyorlar, almayayım. Birincil primary demek. Yani “önem veya görünürlük açısından önde gelen”.
Dil gerçek eş anlamlıları sevmez. Tanım gereği eş anlamlı olan kelimeler arasında dahi zamanla kullanım farkları, nüanslar doğar. O yüzden, ilk bakışta lüzumsuz da görünse dilde çok kelime olması iyidir. “Aynı” kavramın osmanlıcasının, frenkçesinin, uydurmasyoncasının bir arada bulunması da iyidir. Dağarcığında silahtır, günü gelir kullanırsın.
*
Primitif kavram derken almak, gitmek, yemek, havlamak, dağ, ağaç, aslan, kış, el, kardeş, soğuk, sert, aşağı, ben gibi, herhangi bir kültürel karmaşıklık aşamasını ima etmeyen kavramları kastediyorum. İnsanoğlunun küçük gruplar halinde avcılık ve toplayıcılıkla geçindiği çağda bu kavramlar vardı. Muhtemelen bunları ifade eden sözcükler de vardı. Sepet, para, fırın, kale, dünya, şarap, dikiş dikmek, kavram, sayı saymak, tartmak bunun bir sonraki aşamasıdır. Suşi, strüktüralizm, sysop, bilet, adagio sostenuto, uydurmasyonca, kavramsallaştırmak, iltisaklı çok sonraki aşamalarıdır. Bu kavramlardan herhangi birini ilkel bir avcı-toplayıcıya anlatmak için günlerce, hatta aylarca dil dökmen, medeniyet tarihi dersi vermen gerekir. O bile yetmez, anlatamazsın.
Bildiğim tüm diller primitif kavram ifade eden sözcükleri başka dillerden almaya dirençlidir. Bugünkü Türkçede bu tür sözcüklerin ezici çoğunluğu, belki %95’i aşkın kısmı Eski Asya Türkçesinden kalmadır. Temel fiiller, temel doğa olgularının adları, beden kısımları, akrabalık adları, temel sıfatlar, birden bine kadar sayılar bu zümreye girer. Bunların mesela Sumerceden, Çinceden yahut Kürtçeden alıntı olduğunu söyleyenlere rastlarsanız gülüp geçiniz. Anlatmaya kalksanız avcı toplayıcıya bankamatiği tarif eder gibi, aylarca uğraşmanız gerekir.
Türkçede halen yaşayan tek heceli basit fiiller 200 tane kadardır. Sayalım: açmak, ağmak, akmak, almak, anmak, asmak, aşmak, atmak, aymak, bakmak, banmak, basmak, batmak, bıkmak, bilmek, binmek, bitmek, bozmak, bulmak, bükmek, büzmek... Bunlar insan zihninin ve iletişim aygıtının en temel katmanını oluşturan birimlerdir: onlarsız konuşamayız, cümle kuramayız. Hemen hepsi Asya Türkçesinin bilinen en eski metinlerinde (standart ve kurallı ses değişimleri ile) mevcuttur. Sadece sekiz ila on kadarı biraz daha geç dönemde tarih sahnesine çıkan Türkiye (Oğuz) Türkçesinde belirmiştir. Biri hariç hepsi olabildiğince primitif kavramları ifade eder.
(O biri, yazı yazmak anlamındaki yazmak fiilidir. Besbelli geç döneme ait bir kültür kavramıdır. Etimolojisi muğlaktır; bıktırıncaya dek tartışılmıştır. Tahminimce “çizik atmak, çentmek” anlamındaki cızmak fiilinin özel anlam kazanmış varyant biçimidir.)
*
“Ses çıkarmak” anlamına gelen quasi-onomatope fiiller üreten +kIrmak morfemi (biçimbirim diyorlar, ben öyle demeyeyim) Türkçenin en eski katmanlarından beri kullanılır. Halen üretken değildir; o yüzden dili kullananlarca “farkına varılmaz”. İşaret edilince şaşırma ve sevinme duyguları uyandırır. Buyurun örnekler: anırmak (aslı anğırmak), bağırmak, böğürmek, çağırmak, fışkırmak, geğirmek, haykırmak (eski metinlerde genellikle ayğırmak), hıçkırmak, öğürmek, öksürmek (aslı muhtemelen öskürmek, Azericede halen öyle), püskürmek (püfkürmek biçimi yaygındır), sümkürmek, tükürmek (eski metinlerde tüvkürmek/tüfkürmek). Osurmak tahminimce bu gruptandır (osğurmak?) ama emin değilim. Aksırmak ve tıksırmak biçimleri ise tahminimce metatezli öksürmek fiilinden kıyas yoluyla yakın devirde üretilmiş olmalı.
Köpek sesi anlamında 11. yüzyıldan itibaren kaydedilmiş olan uzun ü ile ürmek, bence besbelli *üğürmek biçiminden evrilmiştir. “Üü diye seslenmek” yani.

Wednesday, October 3, 2018

Bilme eylemine dair


Arapçada “bilmek” anlamını karşılayan iki fiilimiz var: ˁalima, masdarı ˁilm, ve ˁarafa, masdarı ˁirfān veya maˁrifat. Tanıdık kelimeler: ilim, irfan, marifet.
Klasik Arap dilcilerine göre bunların ilki beş duyuyla algıladığımız bilgiyi, ikincisi ise akıl ve kıyas yoluyla kavradığımız bilgiyi ifade ediyor. Yani ikincisinde bir eylem (irfan) ve bunun sonunda elde edilmiş bir ürün (marifet) var. Şahane bir sözlük olan Lane sözlüğü şöyle özetlemiş (tıklarsanız büyür).
El-Ragıb demiş ki, maˁrifat bir şeyi anlayarak ve sebep sonuç bağı kurarak bilmektir, bu nedenle ˁilm’den daha özel bir anlamı vardır. ˁİlm’in eksik olduğu halde akıl yoluyla bilgiye varırız. Mesela insanın Allahı “bilmesi” irfandır, oysa Allah alemi ilm yoluyla bilir. Kamus müellifi el-Basair (“Insights”) adlı eserinde demiş ki, irfan akılda eksik olan bir bilginin tamamlanmasını ve bir şeyin diğer şeylerle ilişkisinin kurulmasını ima eder. Sıhah ve Ubeyd’e göre ˁirfān ile aynı filin sekizinci türevi olan iˁtirāf eş anlamlıymış. (İtiraf burada sanırım İngilizce acknowledge ve recognize karşılığı oluyor.) Zıt anlamlısı inkār imiş. (İnkâr burada reddetmekten ziyade “tanımamak” anlamında.)  İlmin zıddı ise elbette cehl.
Ama Türkçede öyle değil şöyle diye itiraz etmeyin lütfen. Kelimeler kayar. Ama kaysalar bile kökenlerinin anısını bagaj gibi beraberinde taşırlar. Eski metinlerde, eski deyimlerde orijinal anlamın izini bulur şaşarsınız.
*
Latincede aynı ayrım mevcut. Hintavrupaca *gnō- kökünden (g)noscere beş duyu yoluyla bilmek. Türkçede bazen “tanımak” ya da “ayırt etmek, ayırdına varmak” fiilleriyle anlattığımız eylem. Eş anlamlı türevi cognoscere, fiil adı cognitiō, “aymak” diye mi çevirsek acaba. Scire aklı da işin içine katan daha soyut bir düzlemde bilmek, haberdar olmak, malumat sahibi olmak. Hep verilen kalıp örnek, kör bir insan şekilleri noscere edemez ama scire edebilir. Fiil adı scientia, Arapça/Türkçe doğru eşdeğeri irfan veya marifet olsa gerek. Fakat pratikte “ilim” karşılığı kullanılmış.
Türkçede “tanımak” dediğimiz fiille anlamı fazlaca benzeştiği için, "daha önce bilmezken şimdi bildim" fikrini vurgulamak için re+ pekiştirici edatıyla recognoscere tercih edilmiş. Fiil adı recognitiō, yani demin değindiğimiz anlamıyla itiraf.
Arkaik Latincede gnoscere kullanılmış, Klasik devirde g düşmüş, noscere yazımı standart olmuş. Sadece öne bir ünlü gelirse g sesi canlanmış. O yüzden i-gnorare “bilmemek”. Fiil köküne t ekleyerek yapılan perfekt sıfatları notus ve nota “bilme eyleminin sonucu, bilgi, malumat”. Nōbilis “tanınmış”, Türkçe tam karşılığı eşraf veya ayan olmalı, “ileri gelenler”. Notorius yine “tanınmış, meşhur” ama bu sefer kötü anlamda. Nihayet nōmen, aslı muhtemelen notamen, “isim”. Bir kişi veya nesne nesiyle bilinir? Adıyla. Bu son türev Latinceden çok önceki bir çağda, Hintavrupa anadilinde türemiş olmalı, çünkü kardeş dillerin hepsinde eşdeğeri var. Yunanca ónoma, Germence nāmo, Farsça nām ve saire.  
Türkçe ad da hayli komplike bir tarihi olan aymak “bilmek, ayırt etmek” fiilinin arkaik biçiminden türev olmalı sanırım.
Türkçede tanımak dediğimiz eylemi vurgulayan, yani “önce bilmezken şimdi ayırt ettim” hadisesini öne çıkaran fiil, re+ pekiştirici edatıyla re-cognoscere. Fiil adı recognitio. Hem “aa tanıdım” anlamında tanımak, hem demin değindiğimiz gibi “itiraf”, hakikati bilmezken akıllanıp kabul etme.
*
Üçüncü bir fiil var, evrimi ilginç. Latince sapere esasen “tatmak, koklamak”, İngilizcesi savor, “ımff, enfes” gibisinden. MÖ 2. yy’da cahil Romalılara Yunan şiirini ve felsefesini ilk tanıtan Baba Ennius, Yunanca sophós “bilge, arif” sözcüğünü Latinceye sapiens diye çevirmiş, sanırım “ağzının tadını bilen, connaisseur, ilim gurmesi” gibi bir şey kastetmiş. Bilinçli üretilmiş bir edebi deyim. Tutmuş. Özellikle Grek hayranı Scipio çevresinde ve Cicero’nun yazılarında pek popüler olmuş. MS ilk yüzyıllarda peyderpey halk kültürüne girmiş. Sapere fiili “alim olmak, derin malumat sahibi olmak” gibi bir ikinci anlam kazanmış.
Modern Roman dillerinde “haberdar olmak” için kullanılan fiil scire türevleri değil, sapere türevleri: Fransızca savoir, İspanyolca ve Portekizce saber, İtalyanca sapere. Scire fiili modern dillerde ölmüş, ancak science ve plebi-scitum gibi yüksek dile ait türevleri kullanılıyor. Noscere/cognoscere grubu ise halen son derece canlı: Fransızca connaître, İsp. conocer, Port. conheser, İt. conoscere “bilmek, tanımak, ayırt etmek”.
*
Hintavrupa anadiline ait *gnō- fiili İngilizcede know şeklinde karşımıza çıkıyor. Bir gerilim romanı kadar heyecanlı olan macerasını OED’den okuyoruz:
[A Com. Teut. and Com. Aryan vb., now retained in Eng. alone of the Teut. languages: OE. (e)cnáwan, pa. tense (e)cnéow, pa. pple. (e)cnáwen = OHG. -cnâan, -chnâan, -cnâhan, ON. pres. ind. kná, pl. knegum, Gothic type *knáian, *kaiknô, *knáians, a redupl. vb. not found in existing remains. Outside Teut., = OSlav. zna-tĭ, Russ. zna-t to know; L. *gnō-, whence the inceptive (g)nōscĕre, perf. (g)nōvi, pa. pple. (g)nōt-us; Gr. *γνω-, whence redupl. and inceptive γι-γνώ-σκειν, 2 aor. ἔ-γνω-ν; Skr. jnā- know. Generally held to be from the same root (gen-, gon-, gn-) as can v., and ken. Already in early times the simple vb. had sustained various losses; in L. and Gr. the pres. stem survived only in derived forms; in Gothic the word is not recorded; in ON. the pres. inf. was obs.; in ON. and OHG. the orig. strong pa. tense and pa. pple. were lost; in OHG. and OE. the vb. was app. known only in composition, as in OE. ecnáwan, oncnáwan, tócnáwan. The first of these may be considered as the historical ancestor of ME. and mod. know, for although it came down in southern ME. as i-knowen, y-knowe, the prefix was regularly dropped in midl. and north., giving the simple stem form cnawen, knawe(n, knowe(n, which was well-established in all the main senses by 1200 (a single instance being known a 1100). The verb has since had a vigorous life, having also occupied with its meaning the original territory of the vb. wit, Ger. wissen, and that of can, so far as this meant to ‘know’. Hence Eng. know covers the ground of Ger. wissen, kennen, erkennen, and (in part) können, of Fr. connaître and savoir, of L. nōvisse, co-gnōscĕre, and scīre, of Gr. γιγνώσκειν and εἰδέναι (οἶδα). But in Sc. the verb ken has supplanted knaw, and come to be the sense-equivalent of ‘know’ in all its extent of signification. As ecnáwan came down as late as 1400 in form iknowen yknow, the pa. pple in i-, y-, in southern ME., may belong to either form.]
Signification. From the fact that know now covers the ground formerly occupied by several verbs, and still answers to two verbs in other Teutonic and Romanic languages, there is much difficulty in arranging its senses and uses satisfactorily. However, as the word is etymologically related to Gr. γιγνώσκειν, L. (g)nōscere and (g)nōvisse, F. connaître (< L. cognōscĕre) to ‘know by the senses’, Ger. können and kennen, Eng. can, ken, it appears proper to start with the uses which answer to these words, rather than with those which belonged to the archaic vb. to wit, Ger. wissen, and are expressed by L. scīre and F. savoir, to ‘know by the mind’.
Unutmayalım ki 19. yy’da, Hintavrupa araştırmalarının emekleme aşamasında yazılmış bir metin, o yüzden Teutonic, Aryan gibi modası geçmiş tabirler kullanıyor. Ezcümle, eski İskandinavca (ON) ve Eski Yüksek Almancada (OHG) eşdeğeri olan bir fiil, şimdi Germanik dillerden sadece İngilizcede canlı kalmış. Eski İngilizce orijinali ge+ önekli geknawan (= Lat. cogno-scere) iken yknowe > know biçimine evrilmiş. Aynı arkaik kökten gelen İngilizce ken = Almance kennen fiilinin alanını istila etmiş. Latince scire ve Fransızca savoir eşdeğeri olan to wit = Alm. wissen fiilini de ezip geçmiş. Böylece bilumum Avrupa dillerinde “bilmek” anlamını karşılayan iki temel fiil varken İngilizcede bir tane kalmış. Orijinal anlamı “ayırdına varmak, aymak” iken şimdi her türlü ilim ve irfanı kapsar hale gelmiş.
Kapsama alanı o kadar geniş olunca çeviride dikkatli olmak lazım. I knew them at first sight: burada “bildim” değil “tanıdım” demek oluyor. To know good from evil: “iyiyi kötüden ayırt etmek” doğru çeviri.
“Bilmek” anlamında ken fiili İngiliz ağızlarında marjinalleşmiştir, Amerika’da pek bilinmez. Ad olarak da ancak edebi dilde karşımıza çıkar: It’s beyond my ken = “bildiğim konu değil”. Ama aynı fiil can yazımıyla hepimizin malumu, Türkçe +ebilmek karşılığı yardımcı fiil. I can do it = “yapa-bilirim”. Almancası kennen ile eş kökenli können. Shakespeare zamanında know’dan daha yaygın bir fiil olan wit ise, fiil olarak ancak bir iki deyimde kalmış. To wit = “yani”.
*
Türkçe bilmek, dilin en eski katmanına ait temel fiillerden biri. 8. yy’a ait Orhon yazıtlarında fiil olarak defalarca geçiyor (bilmedükin üçün, bilmez erti, ança biliŋ). Ayrıca türevleri: bilge “bilgili, akıllı”, bilig “bilgi, hikmet”.
Bildirmek 11. yy Orta Asya Türkçesinden beri kayıtlı. Bilgi, bilgiç ve bilmece Türkiye Türkçesinde nispeten geç dönemde (17. yy ve sonrası) belirmiş türevler. Bilgin, bilim, bilinç, bilişim, bildiri, bildirim ve bildirge Cumhuriyet döneminde ortaya atılan yeniliklerden.
Belirmek fiiliyle – dolayısıyla onun türevleri olan belirli > belli ve bellemek sözcükleriyle – yapısal bir ilişkisi var mı, varsa nedir, çözemediğim konulardan biri.

Saturday, August 4, 2018

Dile ve dillere dair bir söyleşi


Sevan Nişanyan İle Söyleşi: Kelimeler, Mekanlar ve Ötesi


Bu söyleşide Sevan Nişanyan ve bir çift de ikiz var. Soruları biri psikolog birisi de siyaset bilimci olan ikizler sordu. Sevan Nişanyan ise her soruda kelimelere daha çok dokundu, değdi ve onları değerli kıldı. Kendisinin hem sözlük hem de Anadolu yer adları üzerine büyük bir külliyatı mevcut. Sevan Nişanyan onu takip edenlere ve söylediklerini hazmedebilenlere ışık saçıyor. Şimdi ise sorular eşliğinde bizlere yansıtacak aydınlığını.
Batuhan Saç : Birbiriyle akraba olan bir grup insan gördüğünüzde, örneğin bir düğünde, aile üyelerini aralarındaki fiziksel benzerliklerden tanıyabiliriz. Yani kısaca, ailenizin parçasını taşırsınız. Dilin nasıl işlediği konusundaki bu Wittgenstein metaforu hala geçerli mi? Yani sözcüklerin bir ailesi var mıdır?
Sevan Nişanyan: Sözcükler insanlar gibi, her biri tekil ve karmaşık bir tarihin ürünü. Geçmişinin izlerini içinde taşır. Beklenmedik çağrışımları vardır. Huyu, rengi, karakteri yüzyıllar içinde şekillenmiştir. Bunların farkında olmadan da dili pekala kullanabilirsin, sıkıntı yok. Ama sokakta yeni tanıdığın adamla konuşmak gibi olur, yüzeysel kalır. Huyunu, suyunu, geçmişini, dedikodusunu, arızalarını, hayallerini bildiğin biriyle kahve içmenin lezzeti olmaz.
B. Saç : Aziz Agustinus konuşmayı nasıl öğrendiğini anlatırken İtiraflar kitabında sözcükleri yalnızca pratik bir kullanıma indirger. Peki ya siz, "dilin işlevi nesneleri adlandırmaktır" gibi bir görüş karşısında nasıl bir tepki verirdiniz? Bu düşünce, dil kullanımının ilkel bir aşaması mıdır?
Leksikal birim, yani sözlük maddesi dersen işlevi elbette nesneleri – ve ilişkileri ve eylemleri ve deneyimleri ve duyguları – adlandırmaktır, ona ne şüphe. Ama sözcükler bundan ibaret değil ki? Bir kere kullanımda çekilip bükülürler. “Çekilip” ya da “kullanmadığımızda” ya da “ilerikinden” ya da “hımbıllaşmayalım” dediğin zaman hani nerede nesne? Dilde daha bundan öte dev bir kıta olan sentaks var, yani kelimeleri nasıl yan yana getirdiğimiz. Ondan öte stilistik var, yani bir insanın ifadesini diğer insanınkinden ayıran her şey. Pragmatik dedikleri koca saha var, yani dil davranışlarının bağlam ve eylem içinde anlam kazanması. Bunları hesaba kattığında, “nesneleri adlandırma” işlevinin çok küçük bir alan kapladığını görürsün.
B. Saç : Dil üzerine düşünürken her kelimenin bir anayurdu, doğal ortamı olduğunu düşünmek yol gösterici midir? Eğer kelimeler bir mekanla da ilişkiliyse, işgal edilebilir ya da "kendisinin olmayan" sahalara nüfuz edebilirler mi?
S. Nişanyan: Kelimelerin doğum yeri vardır tabii. Ya da doğum yeri demeyelim, eski yurdu diyelim, çünkü nihai doğum yerini tespit etmek çoğu zaman imkansız. Tabii ki kelimeler eskinin tüm unsurları gibi eski yurtlarının da izini taşırlar. Nikbin başka, optimist başka, iyimser başka. Bunu bir zenginlik olarak görmek lazım. Farklı rezonansları, farklı lezzetleri, farklı çağrışım alanları olan kelimelerin elimizin altında olması bir nimettir. Onlarsız yaşanır mı? Yaşanır elbette, ama biraz ot gibi yaşanır.
B. Saç : Sözlük çalışmanız ilk kez 2002'de Sözlerin Soyağacı adıyla okuruna sunulmuş. Ama 1995'ten bu yana çalışmalarınız sürüyor. Siz kendinizi bu alanda nerede görüyorsunuz? Bu sorunun yanına da şunu iliştirmiş olayım, Türkçe ve Türkiye'yle ilişkiniz arasında büyük bir uçurum var gibi gözüküyor, siz ne dersiniz?
S. Nişanyan: Koskoca Nişanyan Map var, namı diğer Index Anatolicus, Türkiye’nin beşeri anatomisi üzerinde bundan daha büyük tutkuyla yapılmış bir çalışma bilmiyorum son otuz ya da altmış yılda. Küçük Oteller Kitabı’nı, Şirince’yi, Matematik Köyü’nü saymıyorum bile. Sürgün olduğum ülkede hala Türkiye’de on binlerce kişilik bir kamuoyuna hitaben yazılar yazıyorum neredeyse her gün. Bunları yapan birinin “Türkiye” ile alakasının problemli olduğunu nasıl düşünürsün aklım almıyor. Absürt bir düşünce.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir kepazelik olduğunu düşünüyorum. Baştan sona bir insanlık ayıbıdır. Türkiye’de pek çok kişinin beyni Devlete Tapma – Statolatri – diniyle deforme edilmiş olduğundan, devletlerine laf etmemi kendi ulusal kimliklerine hatta şahıslarına hakaret olarak algılıyorlar. Bir tür akıl hastalığıdır, sakınmanı tavsiye ederim.
B. Saç : 24 Ekim 2017'deki "Dillere dair bir not" yazınızda dilin aynı zamanda bir tür anlaşamama aracı olduğunu yazmışsınız. Yakın vakitte içeriği de kapağına yansıyan "Konuşmanın İmkansızlığı Üzerine Bir Diyalog" adlı bir kitap okudum. Durum bu kadar dramatik mi? Yoksa bu sadece konu üzerinde düşünürken bir hassasiyet ve bir tür edinilmesi gereken bir bilinç mi?
S. Nişanyan: Yok canım, öyle dramatik bir şey değildi dediğim. Babil Kulesi meselinden söz ettim. Allah insana dili anlaşsınlar diye değil, anlaşamasınlar diye verdi diyor kutsal kitap. Her dil bir cemaat oluşturur; dünyayı “biz” ve “ötekiler” olarak böler. Güzelliği de oradadır, lezzeti de oradadır; yani kötü bir şey gibi düşünme, insanoğlu “biz” olmaya bayılır. Sadece Türkçe, Lazca, İngilizce gibi kavim dillerinden de söz etmiyorum. Aksan gibi, jargon gibi, tonlama gibi, her toplumsal grubun benimsediği ayırt edici dil özellikleri de dilin bölücü ve ötekileştirici işlevine dahildir.
Dikkat edersen, her dil eyleminde bir tavır ve bir stil vardır. Ağzını her açtığında “bizi” tanımlamaya başlarsın. Uzaktan dinleyen üçüncü kişi, senin “kimlerden” olduğunu iki cümlede şıp diye anlar. Çünkü karşındakine bir şey anlatırken, bir yandan da olası non-muhatapları silmekle meşgulsün. O yüzden, mesela kimliğinden ya da toplumsal statüsünden emin olmadığın insanlarla konuşurken zorlanırsın. Kıvranırsın, ellerin terler.
Bu anlamda söyledim o şeyi. “İletişim yok” anlamında değil. İletişim zannettiğinden daha karmaşık bir olay, bir yandan sevişirken bir yandan dövüşüyorsun anlamında.
Emircan Saç : Dili kullanıyor olmak, onun tarihinin yükünü de hissetmek anlamına gelir mi? Bunu, gündelik yaşamda konuşulan ve anlamları üzerinde hiçbir hakimiyeti olmadığımız kelimeleri düşünerek de soruyorum.
S. Nişanyan: Hissetmezsin belki, ya da eğitiminle orantılı olarak çok belirsiz bir biçimde hissedersin. Ama tıpkı içinde yaşadığın coğrafya gibi, içinde dolandığın dilde de binlerce yıllık bir uygarlık tarihinin şekillendirdiği oluşumlar vardır. “Hele şükür” ya da “rahmetli hacı dayı” ve hatta “batsın bu dünya” dediğin zaman ne yaptığını tam anlamıyla analiz edebilmek için aslında bütün dünya tarihini baştan sona bilmek lazım.
“Bilmek lazım” fazla belki, bilmesen de olur, ama bilsen daha güzel anlarsın.
E. Saç : Birçok düşünür dil ve düşünce arasında bir bağ olduğunu savunur, bu bağlamda Hannah Arendt ise Eichmann davasını izlerken Eichmann'nın aslında dilini kullanamadığı ve klişelerden kurtulamadığını savunuyor. Siz bu çerçevede dil ve düşünce bağı hakkında ne düşünüyorsunuz?
S. Nişanyan: Tanımlı her grubun dili öbürüne “klişe”, “bayıcı”, “aptal” gelir. Eminim Eichmann da Arendt’in entel dilini feci derecede beyinsiz bulmuştur. Misal: “Iyy, şimdiki gençler iki yüz kelimeyle konuşuyor.” “Şekerim erkekler anlamaz, gel kız kıza muhabbet edelim.”
E. Saç: Elifin Öküzü kitabınızda, içinde Türkçe'yi 25 dil ile karşılaştırdığınızda, Türkçe'nin en çok paydaşa sahip olduğunu ifade ediyorsunuz, bu kadar çok paydaşı olan Türkçe bundan nasıl yararlanıyor veya yararlanabiliyor mu?
S. Nişanyan: Yirminci yüzyılda Türkçe bir inkâr ve reddi miras krizine girdi. Fakirleşme erdem sayıldı. Antika mobilyalar atılıp yerine formika masa alır gibi, bin yıllık köyler ve konaklar yıkılıp yerine apartman yapar gibi, dilde “modernleşme” ve tekdüzeleşme tercih edildi. Yirmi birinci yüzyıl bence daha umut verici bir şekilde başladı, daha zengin ve çok-katmanlı ifade biçimleri yazı hayatına egemen oldu. Devamı nasıl gelir göreceğiz.
E. Saç : Tanıl Bora Nasyonal Sosyalizmin Dili kitabından esinlenerek Zamanın Kelimeleri diye AKP iktidarındaki dillere pelesenk olan kelimeleri yorumlamıştır. Siz böyle iktidarların kendi jargonlarını yaratması hakkında ne düşünüyorsunuz?
S. Nişanyan: Her toplumsal oluşum kendi jargonunu yaratır. Gemici dili var, cezaevi dili var, Robert Kolej dili var, Şaban’ın Kahvesi dili var, AKP dili neden olmasın? Dil alışkanlıkları bir toplumsal grubun kendini “ötekinden” ayırmak için kullandığı sinyallerdir. Alışkanlıkları benimseyen “bizden”dir, bilmeyen yahut kullanmayı beceremeyen “yabancı”dır, kuşku veya soğuklukla karşılanır. İç halkaya alınmaz.
Alman Nasyonal Sosyalizminin, yahut Sovyet Komünizminin, yahut Türk Kemalizminin bu olguyu abartılı seviyelere taşıdığını görüyoruz. Aşırı stilize, adeta hermetik bir dil oluşturmuşlar. Demek ki neymiş? Adı geçenler aşırı derecede seçkinci, yani elitist oluşumlarmış. Her grup kendini ayırır, bunlar fazla ayırmışlar, toplum vasatından fazla uzaklaşmışlar. O kadar. Siyasi iktidar o grupla özdeş hale gelmişse, iktidardan pay almak o grubun kapalı kodlarına uyum sağlama şartına bağlanmış oluyor.
AKP “dilinin” henüz yukarıda andığımız gruplar ölçüsünde kapandığını söyleyemeyiz. Ama o yönde bir trend var ve zamanla daha beter hale gelmesi muhtemel görünüyor.
Emircan Saç - Siyaset Bilimci                                                            Batuhan Saç – Psikolog

Monday, February 12, 2018

Ermenice harfli Türkçe yayınlar

Linkte Ermenice harfli Türkçe basılı (bilinen) tüm kitap ve süreli yayınların bibliyografisi. Böyle şeylere meraklı olanların ilgisini çekecektir.
http://tert.nla.am/archive/HAY%20GIRQ/Ardy/2001-2011/hasmikstepeyan_2005.pdf
Dedem sahhaf Bedros Nişanyan’da ciddi bir elyazması koleksiyonu da varmış, Reşat Ekrem Koçu birkaç yazısında bahseder. O koleksiyon ne oldu bilmiyorum. 
1727 ile 1915 arasında 1466 kitap ve 117 süreli yayın tespit edilmiş. 1920 ve 30’larda, çoğu Halep ve Beyrut’ta olmak üzere iki yüze yakın Ermeni harfli Türkçe kitap basılmış. Sonuncusu 1968’de Buenos Aires’te basılan Dikran Kireçyan’ın Destan adlı Türkçe şiir kitabı.
İlkinin tarihi dikkat çekici. 1727’de Venedik’te Mıxitar Appa’nın sözlüğü basılmış. Aynı yılın Aralık ayında İstanbul’da Müteferrika’nın matbaası kurulmuş, 1729’da ilk kitabını yayınlamış. Tesadüf müdür, tepki midir? Olayı bu açıdan inceleyen Osmanlı tarihçisi var mı bilmiyorum.
18. yy’da basılan 56 kitabın birkaçı sözlük ve dil kitabı, gerisi dini konularda. Venedik’te konuşlu Katoliklerle Ermeni kilisesi arasında kıyasıya bir propaganda savaşının izleri seziliyor.
1800’de basılan ilk sivil kitap Tanburi Harutin, Taxmas Kulu Xanın Tevarixi [İran Şahı Tahmas-kulu Han’ın Tarihçesi, x harfini xırıltılı kh gibi okuyun]. 1736 yılında İran’a giden sefaret heyetine müzisyen olarak katılan yazarın seyahatnamesidir. Yıllar önce Türkçe harflerle de basıldı, yanılmıyorsam Türk Tarih Kurumu’ndan çıktı, 18. yy İstanbul avam Türkçesi hakkında elde var olan en önemli belgedir. Ayrıca keyifli bir kitaptır, okumaya değer.
Peşinden gelenlerden bir seçme:
1803      Pontsianos Gayserin ve Takuhi Sultanın ve Evladı Tiogġedianos Şahzadenin ve Yedi İlimdar Kimesnelerin Badmutyun [Kayser Pontianus ve kraliçe ve Diokletyanus ile Yedi Alimin Hikayesi] Latinceden terc. Tokatlı Hagop.
1812      Temistokle Hikyayeti. Herkese Eylence ve Terbiyeye Mucib Olmağle Ehli Vukufden Birisi Vesatatiyle Türkceye Göya Tercüme Olundu. Viyana.
1812      Mikayel Çamiçyan, Gülzari Tevarix –   Hay Milletine Dair Hikyayeler ile Donanmış.
1830      Goldsmit, Roma Tevarixi – Roma Şehrinin Binası ve Devletinin İbdidasından Ğarp Tarafında Hükümetinin Harabınadek Nakıl Olunur. Venedik.
1843      Nasretdin Xocanın Tohaf Latifeleri. Arabyan Mat. İstanbul.
1843      Sukyas Somalıyan, İngilizce, Ermenice, Türkçe Luğet. [Yanılmıyorsam ilk İng-Tr sözlüktür]
1849      Molyer, Zorla Hekim. Fransızcadan terc. Kasbar Tüysüzyan. [Vefik Paşa çevirisinden yirmi küsur yıl önce!]
1851      Hovsep Vartanyan, Akabi Hikyayesi. [İlk Türkçe telif romandır. Andreas Tietze yeni Türkçe harflerle yayınladı.]
1852      Hovsep Vartanyan, Boşboğaz Bir Adem – Lafazanlık ile Xusule Gelen Fenaliklerin Muxtasar Risalesi. [İkinci Türkçe roman, yeni harflere çevrilmedi.]
1855      Krisdof Şmit, Yenoveya – Axlakı Hamide ve Haza Nisa Tayifesinin İbret Almasına Maxsus Hikyaye. İstanbul, Kürkciyan Mat.
1856      H. Vartanyan, Tarixi Napolyon Bonaparte, İmperatorı Axalii Fransa.
1856      Yeram Güzelyan, Fransız ve Ermeni Xurufatıyle İkinci Defa Basma Olunan – Mektebler Şakirdanın Talim Etmek Murad İden – Mükaleme Kitabıdır
1858      H. Vartanyan, Teleğraf Risalesi yani Elektrik Teleğrafının Suret-i Hareket ve İstimali Beyanında Muxtasar Bir Şerhname.
1858      Bin Bir Gece Yani Şehrazad Sultanın Hikyayesi, İstanbul Kürkciyan Mat. 544 sayfa.
1858      Öjen Sü, Parizin Sırları
1858      Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarmak. Türkce Komedye. İngilizceden terc. Apraham Narinyan.
1860      Hikyayei Aşık Ğarip. Türküler ile Beraber. [Leyla ve Mecnun]
1860      Jan Rasin, Tebayid Tercemesi, yaxod Birbirine Aduv Karındaşlar. Terc. Garabed Panosyan, Kürkciyan Mat.
1860      Garabed Panosyan, İstanbolda En Ziyade Sefil Bir Millet.
1861      Yemek – Hamur İşleri Tertibi, İst.
1861      Hikyayei Ferhad ile Şirin ve Meşhur Aşık Kerimin Bazı Türküleri, İst.
1862      Evde Xasta İçün Dualer. İzmir, Dedeyan Mat.
1863      Armenag Hayguni, Delikanlılar Girdabı yani Emrazı Şeheviye [Cinsel Hastalıklar]. İst. Hamazkayin Mat.
1863      Viktor Hügo, Mağdurin. Terc. Krikor Çilingiryan. İst. Ceridhane Mat. [Sefiller çevirisi]
1864      Pilibos Vasalyan, Konstantinopolisden Avrupaya Danub ile Seyahat Rehberi ve Dört Dil ile Luğet Kitabı.
1868      Viçen Tilkiyan, Gülinya yaxod Kendi Görünmeyerek Herkesi Gören Bir Kız. [roman olmalı, 540 sf.]
1868      İlmi Teşrih ve Bahsi Hayati Bedeniye İle Sıhhat u Afiyet Kavaidi. İst. Aramyan Mat.
1868      Hovsep Maruş, Bir Sefil Zevce, İst. Mühendisyan Mat. [roman, 303 sf.]
1868      Migel Servantes, Don Kişot, yaxod Düzme Hikyayeler Okumanın Cahiller Üzerine Tesiri, terc. H. Deroyents, İst. Deroyents Mat.
1868      Bexced Abdullah Molla, Acaibül Esrar – Hezar Sır, Arebceden terc. Bidar Arabaciyan, İst. Bidar Mat.
1869      Otto Hürbner, Ekonomi – Fenni İdare.
1869      Hagop Paşayan, Müftahül Ülüm – yani Kitabeti Osmaniyeyi Az Vakıtde Öyrenmek İçün Pek Kolay Bir Usul. İst., Kürkciyan Mat.
1870      Tahir ile Zöhrenin Hikyayesi ve Türküleri, 91 sf.
1870      Viçen Tilkiyan, Mezarlıkdan Yuvarlanan Eski Kafa [20 sf.]
1870      Hikyayei Şah İsmail ile Gülzar Hanum. Türküler ile Beraber. Cezveciyan Mat.
1870      Hikyayei Köroğlu. Türküler ile Beraber. Cezveciyan Mat.
1870      Mefistofel – Hem Avcı, Hem Canbaz, Hem Ciniviz. İst., Kürkciyan Mat.
1871      Meşhur Meddah Kız Ahmed Efendinin Rivayet Ettiği Kapucubaşı Hikyayesi. Taklitleri İle Beraber. İst., Divitciyan Mat.
Sonraki yıllarda o kadar çok ve çeşitli yayın var ki hepsini listelemeye vakit yetmez.
Sırf yukarıda verdiğim başlıklarda dil tarihi açısından ilginç bir dizi veri var. Hikyayet, yaxod, tohaf, luğet, xasta, fenaliklerin, dualer... bunlar baskı hatası değil, “Ermeni ağzı” da değil, güncel Türkçe telaffuz. Osmanlı yazısı ünlüleri göstermediği ve yazımda Arapça/Farsça orijinale sadık kaldığı için çoğu zaman gerçek telaffuzu anlamak imkansızdır; Ermeni (ve Rum) yazısıyla yazılmış metinler o açıdan hazine değerinde.
Bn. Hasmig Stepanyan zor bir işe girişmiş, takdir etmeli. Ne yazık ki editörlüğü yeterince özenli değil. Muhtemelen bilgileri çeşitli ikincil kaynaklardan derlediği için gerek başlıklarda, gerek transkripsiyon ve çevirilerde çok fazla tutarsızlık var.





Monday, November 20, 2017

Türkçe tarihi 7: "Türkler" nece konuşurdu

İki örnek verelim. 
İlki Kırşehir’deki türbesi halen ziyaret edilen sufi şair ve şeyh Gülşehri'nin Mantıku't-Tayr çevirisi. Gülşehri Feridüddin Attar’ın Farsça klasiğini H 717 (M 1317)’de Türkçeye çevirmiştir. Türkiye Türkçesinin kesinlikle tarihlendirilebilen ilk eseri kanımca budur. [Eleştirel edisyonu: Aziz Merhan, Die 'Vogelgespräche' Gülşehrīs und die Anfänge der türkischen Literatur, Göttingen 2003]
Eserde belirttiğine göre Gülşehri namlı bir tarikat önderi ve tekke sahibidir, çok müridi vardır, evinde her gece “sema” (dinleti? raks?) düzenlenmektedir. H 701 (M 1301) tarihinde Farsça Felekname’yi yazmıştır. Bununla – kendi ifadesine göre – çok ün kazanmış, şairlikte Farsçanın büyük ismi Şirazlı Sa’di ile kıyaslanmıştır. Farsçada başarısını kanıtladıktan sonra şimdi Türk diliyle söylemeye karar verir. Farsçasından geri kalmayan bir başarıya ulaşmayı ümit eder. Bütün ilim ıstılahını (ilmi/tasavvufi terminolojiyi) Türkçede kullanmak suretiyle o güne kadar benzeri görülmemiş bir ustalık sergiler:
Çün Falaknāme düzetdük şāh-vār
Pārisīce taḫt u tācı zar-nigār
Türk dilince daḫı tāzīden latīf
Mantıku’t-Tayr eyledük aŋa harīf
Ben bu türkī defterin çün dürmeyem
Parısīsiy-ile değşürmeyem
Kimse böyle tatlu söz söylemedi
Kimse bundan yéğ kitāb eylemedi
Burada çarpıcı olan husus, yerel üne sahip Kırşehirli bir tarikat önderinin Farsça eser yazması ve bu eserle popüler olmasıdır. Emperyal Osmanlı’nın aksine, 14. yy Kırşehir’i mütevazı bir şehir devletidir. Egzotik dillere meraklı bir saray çevresinin bulunması ihtimali yoktur, ve eser zaten böyle bir çevreye hitap etmemektedir. Şair müritleri olan ve her gece evinde toplantılar düzenleyen, dolayısıyla siyasi etkinliğe sahip biridir. Bundan, 14. yy ilk yıllarında Kırşehir ahalisinin – en azından ikinci dil olarak – Farsça bildiği, Farsça popüler şiire rağbet ettiği, ve – en azından – dini ve edebi sohbette Farsçayı tercih ettiği sonucunu çıkarıyoruz.
Şairin 1317’de, ilerleyen yaşına rağmen Türkçe yazmaya girişmesi kişisel bir hevesin veya geç uyanan bir milli duygunun ürünü olabilir mi? Zayıf olasılıktır. Tekil bir vaka olsa belki olabilirdi. Ancak tam olarak aynı yıllarda, Kütahya ve Tire’den Tebriz’e, Kahire’den Musul’a, Volga boyundan Semerkand’a kadar uzanan bir coğrafyada çok sayıda yazar ve şairin aynı hevese kapılmış ve çok kısa sürede şaşılacak sayıda Türkçe eser üretmiş olmaları, olayda kişisel tercih veya tesadüften başka toplumsal veya siyasi faktörlerin de etkili olabileceğini düşündürür.
Codex Cumanicus
İkinci örnek, bugünkü Ukrayna’da yaşayan Kuman Türklerinin dili hakkında 1303 yılında isimsiz bir İtalyanın yazdığı el kitabıdır. Tek nüshası eskiden Venedik’te (halen Vatikan Kütüphanesinde?) bulunan eseri Macar Türkologu Géza Kun Codex Cumanicus adıyla yayınlamıştır. [Comes Géza Kun, Codex Cumanicus Bibliothecae ad Templum Divi Marci Venetiarum, Budapest 1880.]

Kitabı kaleme alan kişinin dil konularına vakıf ciddi bir araştırmacı olduğu ve muhtemelen siyasi bir misyonla Kuman ülkesinde bulunduğu anlaşılmaktadır. İmlası son derece özenli, kelime seçimleri akılcıdır. Eserini Kuman ülkesiyle ilgilenecek Avrupalı tüccar ve resmi görevlilere yardımcı olmak amacıyla yazmıştır.
Kun edisyonunda metnin 235 sayfa tutan ana gövdesi, konulara göre ayrılmış kelime listelerinden ibarettir. Açıklama kolonu yer yer Latince ile karışık sevimli bir Ortaçağ İtalyancasıyla verilmiş, karşılığında Farsça ve Türkçe eşdeğerler gösterilmiştir. Farsça ve Türkçe fiil çekimlerine ilişkin bir bölüm, Türkçe atasözleri listesi ve bir dizi Katolik duasının Türkçe çevirileri eklenmiştir. Metnin sonunda, muhtemelen Kuzey Avrupalı bir tüccar olan ve fazla eğitimli olmadığı anlaşılan biri eliyle ilave edilmiş Türkçe-Almanca kelime ve deyimler listesi vardır.
Kuman Türklerinin diline ilişkin bir kitapta neden Farsçaya yer verdiğine ilişkin yazar bir açıklama yapmamıştır. Çıkarabileceğimiz en makul sonuç, Karadeniz’in kuzeyindeki Don havzasında yaşayan Kuman Türklerinin 14. yy’ın ilk yıllarında Türkçe ve Farsça iki dilli oldukları, ya da en azından Kuman ülkesinde Fars dilinin bir misyoner-seyyahı ya da ticaret adamını ilgilendirecek denli yaygın kullanımda olduğudur.
Codex Cumanicus’un aktardığı leksikal malzeme üzerinde şu gözlemleri yapabiliyoruz:
1. Türkçe ve Farsça söz hazinesi yüzde yirmiyi bulan bir oranda ortaktır. Bu ortaklıkta, her iki dilde kullanılan Arapça kökenli kelimeler (maymun, layık, ikrar, nakş, nokta, sarraf, ḫaber, hüküm, nimet, attar…) ve Türkçeleşmiş sayılan çok sayıda Farsça kelime (cömard, çarsu, çuwaldus, ḫoros, incir, cigar [ciğer], marwimak [mercimek], rawand, şaftalu, şişa, brinç, bazar…) belirleyici roldedir. Yanısıra daha az sayıda olmak üzere Farsçada kullanılan Türkçe kaynaklı kelimeler de vardır (çerçi, ordu, göbek…).
2. Çok sayıda örnekte ‘Türkçe’ olarak verilen sözcük aslında Farsça kaynaklıdır. ‘Farsça’ başlığı altında ya bir başka Farsça deyim (Fa: hemtā = Tr: çift; Fa: ḫişt = Tr: çirkin; Fa: gulinar = Tr: kiras; Fa: mūm = Tr: çirak) ya da bir Arapça alıntı (Fa: sanaat = Tr: pīşe; Fa: sahrā = Tr: meydān; Fa: haywān = Tr: cānāvar) gösterilmiştir.
3. Bazı Farsça kelimelere karşılık olarak ‘arı Türkçe’ karşılıklar gösterilmiştir: Fa: osta = Tr bilişman; Fa: nardouan (nerdüwan, merdiven) = Tr: ağıngıç; Fa: tawa = Tr: yağlağu; Fa: ustura = Tr: yülüngüç; Fa: hawan (havan) = Tr: töğgüç (döğgüç); Fa: kīsa (kese) = Tr: yancık; Fa: ayna = Tr: gözgü; Fa: digar (diğer) = Tr: özga (özge); Fa: drust (dürüst) = Tr: köni; Fa: dastara (testere) = Tr: biçki; Fa: amrud (armut) = Tr: kertme, Fa: mīva (meyve) = Tr: yemiş. Ancak sözlüğün tümü incelendiğinde, Farsça çoğu sözcüğün aynı rahatlıkla Türkçede de kullanıldığı anlaşılmaktadır. Örneğin murator karşılığı olarak Türkçe diwar ostası verilmiştir. Benzer örneklerin çoğunda, Türkçe gündelik pratikte hangi seçeneğin (yani Farsça sözcüğün mü, arı Türkçe eşdeğerinin mi) daha sık kullanıldığı hakkında bir fikir edinmek güçtür.
*
Üçüncü örneği maalesef es geçmek zorundayız. [Yenipazar Cezaevinde kullanabildiğim kaynaklar çok kısıtlıydı; bugün Samos’ta da arşivim ve kitaplarımın çoğundan yoksunum. Aradığım kaynak yanılmıyorsam 13., belki 12. yy’a ait bir Bizans yazarı. Tarihçi değil bir tür sosyal yorumcu ya da dedikoducu diye kalmış aklımda. “İstanbul’da yetmiş iki dil konuşulur” tezini örneklemek için Latinden, Rustan, Araptan, Sırptan, Ermeniden birer kalıp cümle aktarıyor. ‘Skythia’lının (yani Don veya Volga tarafından gelenin) cümlesi Türkçe. Yanlış hatırlamıyorsam ‘Kapadokya’ gibi bir isim verdiği ülkeden geleninki – Farsça! Bilen veya bulan olursa makbule geçer.]
Diglossia mı? Türkler nece konuşur?
Saydığımız örnekler, son yıllarda sosyolinguistiğin moda kavramlarından olan diglossia’yı akla getirmektedir.
Yaygın varsayımın aksine, insanoğlunun doğal hali tek-dillilik değildir. Dünyadaki insanların sayısal çoğunluğu, işlev ve statü açısından ayrışmış iki veya daha fazla dilin bir arada kullanıldığı toplumlarda yaşarlar. Bireyler küçük yaştan itibaren bu dilleri öğrenerek büyürler; dillerden herhangi birini ‘yabancı dil’ olarak algılamazlar.
Bir dil genellikle evde ve tarlada konuşulan ‘aşağı’ dildir; kadınlarla, çocuklarla ve ailenin – hizmetkâr, evlatlık, besleme, dul kadın gibi – bağımlılarıyla iletişim ortamıdır. Diğeri kamusal alanda, okulda, dini toplantılarda ve toplu oyunlarda kullanılan ‘yüksek’ dildir. Erkekler çoğu zaman aralarında bu dili konuşmayı tercih ederler; onu iyi bilmeyi bir prestij meselesi olarak görürler. Yabancıların bulunduğu ortamlarda aşağı dilin telaffuz edilmesi ‘ayıp’ ya da ‘tuhaf’ sayılır; çoğu zaman utanma ve gülme duygusu uyandırır. Aşağı dili yüksek dilden kelime ve deyimlerle beslemek olağandır; buna karşılık yüksek dile aşağı dilden alıntılar karıştırmak ‘cahillik’ hatta ‘saygısızlık’ sayılır. Yazı faaliyeti doğal olarak yüksek dilde sürdürülür. Aşağı dilde yazı yazmak, iç çamaşırıyla sokağa çıkmak gibi, usul ve erkâna aykırı bir davranıştır; insanlar böyle bir şey yapsalar dahi sözünü etmekten hoşlanmazlar. Aşağı dilin edebiyatı sözlüdür; türkülerde ve masallarda kendini gösterir. Ender olarak, belki ‘ayıp’ fıkralar ya da köylülere has gülünç deyişleri aktarmak, ya da yabancıları ilgilendirmeyen yerel konuları tartışmak için yazıya baş vurulur.
Günümüzde Sahra-altı Afrika ile Güney ve Güneydoğu Asya halklarının ezici çoğunluğu, iki ya da daha çok dilli sistemlerde yaşamaktadır. Çin halkının yarıdan fazlası ulusal dille karşılıklı anlaşmaya izin vermeyen yerel diller konuşur. Yüzlerce yerel dilin konuşulduğu Endonezya’da, ulusal dil küçük bir başkent eliti dışında herkesin ikinci dilidir. Dünyanın en çarpıcı linguistik haritalarından birine sahip olan Dağıstan’da halk 24 civarındaki yerel dile ilaveten, çarşı dili olarak üç bölgesel dilden birini (Avarca, Darğınca ve Lezgice), üst düzey iletişim dili olarak Rusçayı, ve ayrıca bazen Kumık Türkçesini bilir. İsviçre’nin Romanş halkı eğitim ve edebiyat dili olarak Orta çağlardan beri İsviçre Almancasını kullanırlar.
İran halkının yirmi milyona yakın bölümü özel hayatta Azeri Türkçesi konuşurken, kamusal ve ticari hayatta Farsça kullanırlar, Farsça yazarlar ve Fars dilinde zengin bir edebi yaşam sürdürürler. Tebriz ve Urmiye gibi Batı İran kentlerinde Türkçe bilmeyen hemen hiç kimse olmadığı halde, yazılı Türkçenin izine tesadüf edilmez. Bu durum sadece yasal kısıtlamalarla açıklanamaz. Türkçe konuşan halk Farsçayı da kendi anadili olarak algılamakta ve yazılı iletişimi, okullarda talim edilen bu anadili üzerinden sürdürmeyi doğal saymaktadır.
1070 ile 1300 yılları arasında Anadolu’da Türkçe yazılı üretimin olmayışı böyle bir diglossia vakasının yansıması mıdır? Yani mutfaklarında ve hizmetçi odalarında Türkçe konuşan bir toplum, kültürel üretimini Farsça (ve akademik ve dini konularda Arapça) yapmayı mı tercih etmiştir?
Yoksa daha radikal bir ihtimali değerlendirmeliyiz? Anadolu’da Malazgirt’ten sonraki iki yüz yılda gerçekte hangi dilin konuşulduğunu bilmediğimizi itiraf mı etmeliyiz?
Cevabı tahmin ve hissiyatla verilebilecek sorular değildir bunlar. Edebi ve epigrafik kaynaklardaki ipuçlarını didik didik etmek gerekir; yer ve kişi adlarının derinlemesine incelenmesi gerekir; muhtemelen arkeoloji ve genetikten de yardım istemek gerekir. Burada yapabileceğimiz şey sadece doğru soruları sormaktan ibaret.

Tuesday, October 24, 2017

Dillere dair bir not

Kime sorarsan sor, “dil iletişim aracıdır” diyecektir. Oysa bu, işin yarısı. Öbür yarısını mesela Tevrat yazarı gayet net kavramış, dil konusunu ilk önce Babil Kulesi ile birlikte anmış. Allah insanlara dili niye verdi? Birbirleriyle konuşamasınlar diye verdi.

Anadilin senin yakın çevrendeki insanlarla anlaşma aracındır. Aynı zamanda, insanlar aleminin yüzde doksan dokuz küsuruyla anlaşamama aracındır. Meksika kedileri Çin kedileriyle iyi kötü anlaşırlar, ama Meksika insanları Çin insanlarıyla anlaşamazlar, çünkü arada dil engeli vardır. Dilin bu ikili işlevini anlamadan dilin yapısı ve evrimi hakkında doğru dürüst bir fikir edinemezsin, Wittgenstein Abi gibi bir sürü boş laf arasında dolanır durursun. 

Düşün mesela, Türkçedeki ses uyumu gibi, dili ufakken öğrenenlerin dünyanın en doğal şeyiymiş gibi benimsediği, ama 20-25 yaşından sonra öğrenenlerin hayat boyu asla alışamadıkları bir sistem niye var? Almancada neden isimler dişi, erkek ve nötr, ve neden her birinin artikeli ayrı telden çalar? Swahili dilinde neden 18 isim kategorisi var ve her biri ayrı tip çoğul yapar? Tek maksat iletişim olsa böyle olur muydu? Asıl amaç yabancıyı dışlamak (ya da kolayca teşhis etmek) olmasın sakın?

Her dil, olağanüstü karmaşık ve çok katmanlı bir kodlar sistemi barındırır. Misal: ip ipi, sap sapı, çöp çöpü, ama kap kabı. İstersen kusursuza yakın konuş, bunda hata yaptın mı dili bilmediğine hükmedilir. Kalın k’yı damağın fazla arkasından söylersen cahil olduğun ya da Adanalı olduğun anlaşılır, ama fazla önden söylersen bu sefer TRT özentisi monşer olmakla suçlanabilirsin. Havalı kızlar şu kelimeyi öyle değil böyle söyler, söylemeyene çok pis gülerler. (Her zaman öyleymiş: Catullus, carmen 83, /k/ yerine /kh/ diyen Suriye valisini atası köle diye aşağılar: chommoda dicebat, si quando commoda uellet.)

Bu yüzden Esperanto gibi “rasyonel” bir yapay dil oluşturma çabaları her zaman hüsranla sonuçlanmıştır. Bu yüzden doğal diller sürekli olarak değişir/evrilir, çünkü o dili konuşan her sosyal grup, sürekli olarak, taklidi zor birtakım dil kodları ve alt-kodları oluşturmakla meşguldür. Bu yüzden bir emperyal dil kazara dünyaya hakim olsa bile, o dilin lehçeleri ve şubeleri kısa zamanda apayrı diller gibi birbirinden ayrışacaktır.

(31 Ekim ilave)
Yazıya itiraz eden okurlardan birkaçı dile teleolojik bir işlev yüklemenin yanlış olduğunu, burada adeta komplo teorisi yapıldığını savundular. Bir yorumcu eleştiriyi şöyle dile getirdi:
Aynen genetikte olduğu gibi dilin evriminde de yeni bir dilden bahsedebilmek için çok küçük mutasyonların uzun zamanda birikmesi gerekiyor. Bu sürece iradeyi veya bir amacı yüklemek için ya bir üst akıla (Türkçenin dışlayıcı tanrısına?) ya da mikro düzeydeki mutasyonların sorumlularının bunu yaparken en azından bilinçaltlarında bu amaca yöneldiklerine inanmak gerekirdi.

Bu görüşe hak verdim. Evet, mikro düzeydeki mutasyonların sorumlularının daima dışlayıcı (ya da topluluk-oluşturucu diyelim) bir psikoloji ile hareket ettiklerini söyleyebiliriz. Düşün: Bir insan neden egzotik (recherché) kelimeler kullanır? Neden birtakım ekstra-rafine dil kurallarını öğrenmeye can atar? Neden aksanını belli normlara uydurmaya gayret eder? Hemen her zaman "bizden olanlar bunu anlar, öbürleri zaten yaramaz" mantığı bir düzeyde aktiftir. Sanırım dil evriminin asıl motoru da bu psikolojik güdü olmalı. 

"Dışlamak" deyince sanki kötü bir şeymiş gibi duruyor. "Community formation" desen herkes tasvip eder. Aynı şey halbuki. Birilerini dışlamadan birilerini içleyemezsin.



Sunday, September 24, 2017

Türk güzellemesi


“Tarihte Türk milleti diye bir şey yok” diye buyurmuş gene bir sevgili arkadaşımız. Bizim Türkiye gayrimüslimlerinin sevdiği temalardandır. Son zamanlarda Kürt kardeşlerimiz de keşfettiler, pek sevdiler. Türk dili de zaten toplama bir dildir, Nişanyan da öyle demiş.
Elcevap: İngiliz milleti, Rus milleti, Ermeni milleti, Kürt milleti ne kadar varsa Türk milleti de o kadar vardır. Bin beş yüz yıldan beri dünya ve uygarlık tarihinde önemli – bazen olumlu, daha çok olumsuz – rol oynamıştır. Türk dili en azından yedi yüz yıldan beri dünyanın – en önde olmasa da – önde gelen kültür dillerinden biridir. İnkâr edersen sadece kendini aldatırsın.
Kırk yıldır durmadan tarih okumanın bana öğrettiği ilk ders şu: Türk milleti, köken itibariyle SİYASİ bir oluşumdur. Yani önce bir devlet, bir ordu, bir organizasyon, bir ideoloji vardır; “millet” onun ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir.
Daha okudukça fark ettim ki dünyadaki bütün milletler aşağı yukarı böyledir. Amerika kolay örnek, ama mesela Rusya da hiç farklı değil. Ermeniler de, ayıptır söylemesi, hiç farklı değil. Dünyanın en ilkel aşiretlerinin (mesela eski Germenlerin yahut prehistorik Arap aşiretlerinin) dibini kazısan onlar da değil. Çeşit çeşit insanlar tarihin bir noktasında bir ortak macera için bir araya geliyorlar; aralarında kız alıp verdikçe zamanla akraba oluyorlar; sonra bir masal uyduruyorlar “atamız filanca kişiydi, ezelden beri bir soy ve bir aileyiz” diye.
Hepsi anlatmışlar o masalı. Türklerin farkı (eğer varsa) şu. Osmanlı siyasi eliti, çok yakın döneme dek, siyasi nedenlerle, böyle bir “ortak köken” anlatısından özenle kaçındı. Sonra “Türk ırkı” teorisini Avrupalılardan duydular; günün siyasi ihtiyaçlarına uygun olduğunu fark ettiler; bir günden ötekine – de ki 1870’lerden 1900’e – yeni din bulmuş gibi şevkle benimsediler; bin yılda inşa ettikleri etnik kompozisyonu tahrip etmek için kullandılar. Özünde başka milletlerin ırk teorisinden çok farkı yoktur. Onlardan daha saçma veya daha yalan değildir. Farkı çok taze olması, dolayısıyla kulağa çiğ gelmesidir. (Bir yalanı bin yıl anlatırsan kulağın alışır; yüz yıl çok az süre.) Bir de, tarihte eşine az rastlanır bir dizi sosyal felakete yol açmış olmasıdır. “Türk ırkı” yalanını iğnelemekten belli bir zevk almamızın sebepleri bunlar. Hem çok kötülük yapmış, hem de kıçı açık – yani kofluğunu keşfetmek ve belgelemek nispeten kolay.
Milliyetçilik denen şey “her millete bir devlet” teorisidir. Tarihin bir aşamasında, spesifik olarak 1789 ve 1815’ten sonra, Avrupa’nın iç siyasi ihtiyaçlarından doğmuş bir düşüncedir. Üzerinde düşünürsen en azından “Allah” fikri kadar saçma bir fikirdir. “Demek lazımmış ki insanlar benimsemiş” deyip geçebilirsin belki. Ama bu çağ ve devirde halâ bir işe yarar mı diye sormadan edemezsin. Hayatında köyünden ve mahallesinden çıkmamış insanlar bu mevzulara Fransız kalabilir. Ama biraz dünya görmüş, mesela gidip bir sene Peru’da yaşamış, ya da Japon’la evlenmiş, Hint mutfağı üstüne risale yazmış birinin devletle millet arasında zorunlu eşdeğerlik kurması daha zormuş gibi geliyor bana. Yani, evet, çağdaş milliyetçilik, tıpkı çağdaş din gibi, bir cehalet sorunudur özünde.
*
Gelelim Türk diline. Hayır, Nişanyan Türk dili yoktur, ya da toplama dildir gibi saçma bir lakırdıyı hiçbir zaman söylemedi, aklından da geçirmedi. Aksine Türk dili güzel ve zengin ve değerli bir şey olduğu için ömrünün şunca yılını onu etüt etmeye adadı. Bir dilin, ırkçıların cahilane zannettiklerinin aksine, çok geniş bir kültürel havzadan beslendiğini göstermek o dilin değerini düşürmez. Tam tersine, artırır. Bir dil eğer kültürel harmanına Çinceyi, Arapçayı, Farsçayı, Yunancayı, Fransızcayı, İngilizceyi katıp kendi özgün bileşimini yaratabilmişse çok güçlü ve orijinal bir dil demektir. Yok birtakım dıngılların iddia ettiği gibi Ortaasyalı ilkel bir kabilenin diliyse ve bin yıldır o aslından asla taviz vermemişse, asıl o zaman pek zavallı bir şey olduğuna hükmetmek gerekir.
Bugün dünyada konuşulan 7000 (sayıyla yedi bin) dil var. Türkiye Türkçesi, bunlar arasında, gerek konuşan kişi sayısı, gerek yazılı üretim hacmi, gerek sözlüktü, ansiklopediydi, filolojik çalışmaydı, üniversite kürsüsüydü gibi kültivasyon belirtileri bakımından yirminci ila otuzuncu arasında bir yerlerdedir. Yani İngilizcenin, Çincenin, İtalyancanın yanında cılız kalır, ama mesela Estoncaya, Sinhali’ye, Xhosa’ya, Swahili’ye, Özbekçeye, İsviçre Romanşçasına, Rohingya diline, hatta bizim Batı Ermenicesine ciddi fark atar. Geçmişe baktığında da önemli bir kültür dilidir. Modern çağdan önce dünyada Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Hintçe, Çince, Japonca gibi yedi sekiz egemen dilin epey ardından da olsa, en çok yazılı eser üretmiş dillerden biridir. Ne yazık ki o eserlerin büyük bölümü halen yayınlanmadan durmaktadır. Başta “ecdat” muhabbetiyle beyni efsunlanmış cühela takımı olmak üzere kimsenin umurunda değil.