Showing posts with label atatürk. Show all posts
Showing posts with label atatürk. Show all posts

Saturday, March 14, 2020

Yurtta sulh cihanda sulh konusuna devam

Osmanlı'nın fütuhat çağı 1699'da kapanır. Bunu izleyen 210 yılda Osmanlı'nın yeni bir toprak fethetme çabası olmamıştır. Resmi ideoloji ve kültür buna paralel olarak değişmiş, var olan değerleri korumak Osmanlı-Türk düşüncesinin temel unsuru haline gelmiştir.
Bu durum, 1910'u izleyen iki üç yılda aniden değişir. Enver Paşa öncülüğünde İttihat ve Terakki kadroları, bugünküne şaşılacak ölçüde benzeyen bir üslupla, vatan-millet, şehit, şanlı ordumuz, Cengiz Han, fatihlerin torunları, cihan hakimiyeti vb. sevdasına kapılırlar.
Dönüşümün sebepleri nedir?
1. Sınıfsal. Osmanlı tarihinde ilk kez meşruiyetini saraydan değil ordudan ve "halktan" alan örgütlü bir zümre iktidara gelmiştir. Avamı galeyana getirmenin etkili bir iktidar yöntemi olduğunu keşfederler.
2. Eğitsel. Abdülhamit zamanında kurulan yeni okulların müfredatı, dış dünyaya kuşku ve düşmanlıkla bakan taşra milliyetçiliğini beslemiştir. Yakın dönemde “Atatürkçü” milli eğitim politikalarının da benzeri bir sonuç doğurduğunu söyleyebiliriz.
3. Global. İngiltere ve Fransa'dan dünyaya yayılan emperyalizm cinneti Türk fikir dünyasını da etkilemiştir. İngilizler Afrika'yı, Amerikalılar Filipinleri fethediyorsa biz neden bir şeyler kapmayalım?
4. Diplomatik. Almanya'nın yükselişi Avrupa dengelerini altüst etmiştir. Rusya'nın çökmesi beklenmektedir. O hengamede bize de bir pay düşebilir.
5. Askeri. Abdülhamit zamanında başlayan ve 1908'den sonra hızlanan ordu reformu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin artık dünya çapında bir güç haline geldiği inancını beslemiştir. 1912 Balkan Harbi arifesinde Osmanlı basınında Türk ordusunun gücüne dair çıkan yazılar, bugünkü emsallerine taş çıkartır.
Sonuç, Birinci Dünya Savaşıdır. Osmanlı orduları bu savaşta tarihte eşine az rastlanır bir hezimete uğrar. Devlet yıkılır. Zar zor yenisi kurulur. Biraz şansı yaver gittiği için, biraz İngiltere'nin himmetiyle, hiç kimsenin beklemediği kadar az zararla Lozan'dan çıkar.
*
1923-1936 döneminin Türk dış politikası son derece temkinli ve statükocudur. Günahı Enver'e yüklenen İ-T politikası ülkeye felaket getirmiştir. Yeni devlet darmadağındır. İçte egemenliği zayıftır: Lozan sınırları içinde devlet otoritesini kurmak zaman alacaktır. Ordu sefil haldedir. Mali durum felakettir. Güneyde Halep ve Musul, zamanın iki süper gücünün koruması altındadır; o yönde bir teşebbüs düşünülemez. Doğuda Gürcistan ve Ermenistan, keza, Rusya'nın korumasındadır. Doğu Trakya mucize kabilinden elde edilmiştir; henüz doğru dürüst iskan edilmemiştir; Batı Trakya bu aşamada düşünülecek konu değildir.
Mustafa Kemal'in temkinli ve realist kişiliği, genç Türkiye Cumhuriyetinin izlediği barışçı politikada belirleyici olmuş mudur? Bu sorunun cevabını şöyle aramak doğru olur sanıyorum. Başta MK değil de mesela İsmet İnönü, Fevzi, Karabekir, Rauf veya Fethi olsa sonuç farklı olur muydu?
Kişiliklerine baktığımız zaman bu isimlerin EN AZ Mustafa Kemal kadar temkinli ve realist olduklarını, hatta birçok olayda onun gösterdiği fevri çıkışlardan kaçındıklarını görüyoruz. Demek ki belirleyici olan tek liderin feraseti değildir. Zamanın ruhudur – ya da ülkenin gerçekleridir. 1918 felaketinden sonra memlekete akıl ve itidal gelmiştir. O ruha ayak uydurabilener öne çıkmış, uyduramayanlar Tacikistan dağlarında telef olmuştur.
Kaldı ki akıl ve itidal, ülkenin tanımadığı hasletler değildir. Özetle, 1910 öncesine dönülmüştür. Mustafa Kemal’de yahut az önce saydığımız öbür kişilerde teşhis ettiğimiz yaklaşımlar, Tanzimat sonrasında ülkeyi yönetenlerin – mesela Abdülhamit’in, Sait ve Kâmil Paşaların, Âli ve Fuat Paşaların, Mustafa Reşit Paşanın – dış politikadaki ılımlı ve dengeci tutumundan hiç de farklı değildir.
*
Liderin kişiliği belirleyici olmasa da etkili midir? İyi ki başkası değil o varmış başımızda diyecek bir durum var mıdır?
Bu sorunun cevabı kolay değil. 1918-öncesi serüvenlerde MK henüz bağımsız bir aktör olarak rol almadığı için, farklı farklı koşullarda nasıl politikalar izleyeceğini kestiremiyoruz. Enver’in ideolojik saplantılarını ve megalomanisini eleştirdiğini biliyoruz. Ancak bu tavrının nedeni kişilik veya akıl farkı mıdır, yoksa ilk gençliğinden beri hor gördüğü Enver’in – hasbelkader – başa geçmiş olmasının getirdiği bir tepki midir? Onun yerinde olsa farklı mı davranırdı? Bunu bilmemize imkan yok.
Aksini düşündüren ipuçlarına bakalım. Fetih ve cihat ruhunun yeni devirde ilk tezahürü olan Libya macerasında Enver’le beraberdir. 1914-1917’de Cemal Paşa’nın felaketle sonuçlanan Süveyş maceralarına karşı çıktığına dair bir belirti yoktur. 1930 Kürt isyanında ve 1936-38 Dersim harekatında – ikincisinde İnönü’nün sert muhalefetine rağmen – izlediği politikalar da, yurtta ve cihanda sulh ilkesine gönülden bağlı biri izlenimini vermez.
Sonuç olarak, ülke koşullarının gerektirdiği mutedil ve barışçı politikalara ayak uyduracak kadar gerçekçi biridir. Fakat sınırsız iktidarın getirdiği megalomaniden nefsini koruyacak kişilik gücünden yoksun olduğunu söylemek, sanırım haksız bir yargı sayılmaz.
*
1930’ların ortalarından itibaren dünya dengeleri yeniden değişir. Almanya’da Hitler’in genişleme politikaları başarılı olacak görünür. Yeni bir dünya savaşı ufukta belirir. Yurtta sulh cihanda sulh politikası hızla gözden düşer.
1936’yı izleyen üç yılda Türkiye, kısmen askeri tehdit ve kısmen diplomatik pazarlık yoluyla Hatay’ı ele geçirir. 1699’dan bu yana Türkiye’nin kazandığı ilk toprak parçasıdır. Fetihtir. On üç yıllık bir aradan sonra Türkiye Cumhuriyeti toprak genişletme politikasına geri dönmüştür.
Hatay’ın alınması iyi mi oldu? Kürt isyanlarının kan ve ateşle bastırılması iyi mi oldu?
Bu soruların cevabını vermek için vaktin henüz erken olduğunu sanıyorum. İlkinin net sonucu Türkiye ile Suriye ilişkilerinin bir daha düzelmeyecek şekilde zehirlenmesidir. 1940’lardan itibaren sürekli olarak kanayan bu yara her iki ülkede Kürt meselesinin içinden çıkılmaz bir hal almasına yol açmış, sonuçta bugünkü felaketlere zemin hazırlamıştır. Fransa’dan 1946’da bağımsızlığını kazanan Suriye’de Türkiye fırsatçı hırsız yerine “büyük ağabey” rolünü oynamayı tercih etse bugün nerede olurduk? Fırat doğusunda Kürtlerin katili değil hamisi rolünü oynayan bir Türkiye bugün daha mı zayıf daha mı güçlü bir devlet olurdu?
Cevapları bildiğimi iddia etmeyeceğim.

------------
Bu yazıdan birkaç gün önce şöyle bir not paylaşmıştım. Ona gelen tepkiler üzerine yazdım.
“Yurtta Sulh Cihanda Sulh” nedir, ne anlama gelir. Var mı bilen?
1931'de Balkan Paktı müzakereleri bağlamında söylenmiş bir sözdür. İtalya ve Macaristan'ın I. Dünya Savaşı sonrası statükoyu bozmaya yönelik çabalarına karşı bir Balkan ittifakı yaratma çabasının ifadesidir. Türkiye'nin Lozan düzeninden memnun olduğunu bildirir.
Yurtta ve cihanda sulhten söz eden zat, 1936'dan itibaren kapsamlı askeri operasyonla Dersim'i yerle bir eden, 1937'de Hatay'ı Suriye'den koparmak için orduyu Adana'ya sevkeden kişidir.
Siyasetçilerin her sözüne inanmamak aklın gereğidir. 

Tuesday, December 24, 2019

Bir önceki Libya macerası

1877-78 Rus Harbinde hezimete uğrayarak dağılmanın eşiğine gelen Osmanlı Devleti, savaştan sonra toplanan Berlin Kongresi’nde İngiltere, Fransa ve Prusya’nın desteğiyle ayağa kaldırılır; savaşta kaybettiği araziler iade edilir; toprak bütünlüğü – ufak kayıplarla – korunur. Karşılığında Fransa Tunus’u, İngiltere Kıbrıs’ı (ve Rusya Kars’ı) alır. Bir süre sonra İngiltere alacaklarına mahsuben Mısır’a da el koyar. İtalya durumu protesto eder, tazminat olarak Libya’yı ister. “Sen küçüksün, bekle” deyip oyalarlar.
1911’de Agadir hadisesinden sonra Fransa Fas’ı işgal edince İtalya harekete geçmeye karar verir. Bu sırada İtalya Almanya’nın müttefikidir, yaklaşan Dünya Savaşı’nda Almanların yanında yer alması beklenmektedir. İtalya’yı Almanlardan koparmak isteyen İngiltere ve Fransa, rüşvet olarak Libya işgaline yeşil ışık yakarlar. Rusya da İstanbul’un savaştan sonra Ruslara verilmesine İtalya’nın olur demesi karşılığında Libya’ya onay verir. 29 Eylül 1911’de İtalya Osmanlı devletine bir ültimatom vererek Libya’dan çekilmesini talep eder. Ertesi günü asker çıkarır.
Osmanlı açısından Libya, ekonomik değeri olmayan, Akdeniz’de deniz hakimiyeti davası terk edildiğinden beri stratejik değeri de kalmamış bir yerdir. Trablus ve Bingazi’de bulunan dört Osmanlı taburu (yaklaşık 4000 asker), 1911 başında Libya’dan çekilip Yemen’e gönderilmiştir. Ültimatomun alındığı tarihte vali yoktur, garnizon komutanı da görevden alınmıştır.
Ültimatom üzerine İbrahim Hakkı Paşa hükümeti istifasını verir. Devletin önde gelen “akil adamları” sarayda toplanırlar. En kıdemli asker olan Erzurum kahramanı Müşir (mareşal) Ahmet Muhtar Paşa “Trablus Garbde mukavemet, bir cinayetdir” görüşünü bildirir. (İbnülemin, s. 1086) Buna karşılık görüşü sorulan Alman büyükelçisi “Almanya tarafından bir müdahaleye imkan olmadığını, fekat Türklerin tarihi şanlarına layık şekilde vatanlarının bir parçasını müdafaa edeceklerine kani” olduğunu bildirir. (İbnülemin, s. 1085). Göreve gelen Sait Paşa hükümeti İngiltere’ye başvurarak Libya’nın Osmanlı bayrağı altında İngiliz yönetimine bırakılmasını teklif eder. “Artık çok geç” cevabını alır.
Bu esnada İttihat ve Terakki cemiyetinin biti kanlanmış, silahlı kuvvetler içinde başına buyruk vatanmillet çeteleri alıp başını gitmiştir. Hükümetin müdahale etmeme kararına rağmen bu bahadırlar Libya’da milli onuru korumaya karar verirler. Berlin’de askeri ataşe olan Enver Bey (muhtemelen Almanların teşvikiyle) gizlice Libya’ya geçer; ardından Kolağası Mustafa Kemal Bey tebdili kıyafet edip İskenderiye üzerinden ona katılır. Osmanlı’ya sadık Sünusi tarikatinin desteğiyle yerel Arap aşiretlerini örgütleyip İtalya’ya karşı “Cihad” ilan ederler.
İtalyan işgali Trablus ve Bingazi’de şehir halkı tarafından coşkuyla karşılanmıştır. İtalyanlar buna kanıp tedbiri elden bırakırlar. 23 Ekim’de Trablus yakınındaki Şarülşatt köyünde 500 kişilik İtalyan garnizonu, Osmanlı subaylarının yönettiği Arap mücahitlerinin saldırısına uğrar. 200 kadarı çatışmada öldürülür, kalan 290 asker teslim olduktan sonra işkenceyle öldürülür. Olay Avrupa basınında şöyle yer alır:
“I saw (in Sciara Sciat) in one mosque seventeen Italians, crucified with their bodies reduced to the status of bloody rags and bones, but whose faces still retained traces of their hellish agony. Long rods had been passed through the necks of these wretched men and their arms rested on these rods. They were then nailed to the wall and died slowly with untold suffering. It is impossible for us to paint the picture of this hideous rotted meat hanging pitifully on the bloody wall. In a corner another body was crucified, but as an officer he was chosen to experience refined sufferings. His eyes were stitched closed. All the bodies were mutilated and castrated; so indescribable was the scene and the bodies appeared swollen as shapeless carrion. But that's not all! In the cemetery of Chui, which served as a refuge from the Turks and to whence soldiers retreated from afar, we could see another show. In front of one door near the Italian trenches five soldiers had been buried up to their shoulders, their heads emerged from the black sand stained with their blood: heads horrible to see and there you could read all the tortures of hunger and thirst (Gaston Leroux, Matin-Journal, 23.08.1917)
Şarülşatt’tan sonra işin rengi değişir. Başlangıçta Libya macerasına karşı olan İtalyan kamuoyu kana kan isterisine kapılır. Sosyalist Parti liderlerinden genç Benito Mussolini başlangıçta savaşa karşıyken bu olaydan sonra savaş yanlısı kesilir. İtalya Libya’ya 150.000 asker sürer. Ancak ülkenin iç kesimindeki Arap direnişine karşı varlık gösteremeyerek kıyı şeridine hapsolur.
22 Aralık’ta İtalyanların Tobruk’tan başlattıkları saldırı Mustafa Kemal komutasındaki küçük kuvvet tarafından başarıyla engellenir. 3 Mart 1912’de Enver komutasındaki 1500 kişilik Arap kuvvetinin Derne’ye yönelik saldırısı zorlukla püskürtülür. Bu tarihten sonra İtalyanlar yandaş Arapları silah altına alarak gönüllü birlikleri oluştururlar. “İhanet” olarak algılanan bu gelişmeye karşı Osmanlı subayları yerli halka yönelik sert tedbirlere başvururlar.
Giderek artan savaş hırsına kapılan İtalya, 5 Mayıs 1912’de Oniki Adalar vilayetinin merkezi olan Rodos’u sürpriz bir saldırıyla işgal ederek Türkiye’nin elini zorlamayı dener. Türkiye tınmayınca Haziran ayında İtalyan donanması (henüz Osmanlı toprağı olan) Samos’u ve Çanakkale’yi bombardımana tutar. Samos’un İtalyanlarca zaptı olasılığı Th. Sofulis liderliğindeki Samos’lu yurtseverleri harekete geçirir; Yunanistan’la birleşmeyi hedefleyen bir ihtilal hazırlığına başlarlar. 17 Temmuzda İkaria adası hem Samos’tan hem Osmanlı’dan bağımsızlığını ilan ederek Özgür İkaria Cumhuriyeti’ni kurar.
Osmanlı’nın batakta olduğunu gören Balkan devletleri 8 Ekim 1912’de Balkan Savaşı’nı başlatırlar. Bunun üzerine Ahmet Muhtar Paşa hükümeti İtalya’ya apar topar barış teklif eder. 18 Ekim’de imzalanan Uşi (Ouchy) Antlaşması ile Libya İtalya’ya bırakılır, buna karşılık İtalya 12 Adaları Türkiye'ye iade etmeyi kabul eder. Ancak tam bu sırada Samos ve Midilli isyan edip Yunanistan’a katıldıklarını ilan etmiştir. Rodos halkı da İtalya’yı protesto ederek iadeye direnme kararı alır. Arada Dünya Savaşı çıkınca iade konusu ertelenir.
1919’da Mattoni-Venizelos Antlaşmasıyla İtalya, adaları bu kez Yunanistan’a bırakmayı kabul eder, ancak Yunanlılar Anadolu’da yenilince bu antlaşma da kadük kalır. 1923 Lozan Antlaşmasıyla adalar İtalya’ya bırakılır. Ankara hükümeti nüfus çoğunluğu ezici bir şekilde Elen olan adaların Türkiye’ye iadesinin doğuracağı sorunların farkındadır; bu yüzden iadede ısrarcı olmaz, ancak adaların Yunanistan’a verilmemesini şart koşar. Adalar 2. Dünya Savaşı’na dek İtalyan yönetiminde kalır. İtalya o savaşta yenilince, Yunan halkının savaşta gösterdiği kahramanca direnişin ödülü olarak adalar 1947'de Yunanistan’a teslim edilir.
*
Kıssadan hisse:
1.  Vatanmillet ve hamaset savaş kazanmaya yetmez,
2.   Birinin yüzüne yumruk atsan o da senin yüzüne vuracak diye bir kural yok, zayıf olduğun başka bir yerden vurabilir.

Wednesday, November 21, 2018

Terakki ve temeddün


1908'den itibaren memlekete hakim olan kadroların neredeyse tamamı “Abdülhamit okulları” dediğimiz okulların mahsulüdür. Harbiye ile Tıbbiye ön plandadır. Onları Mülkiye izler. Hukuk Mektebi (belki talebesinin büyük bir oranı gayrimüslim olduğundan) ikinci planda kalır. Galatasaray Sultanisini bunlara ekleyelim. Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) ancak 1901’de açıldığından henüz etkili olmaz.
İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri, İkinci Meşrutiyet'in beyin takımı, Milli Mücadele şefleri, onlara karşı çıkan İstanbul polemikçileri, Ankara'nın ilk dönem ideologları, hepsi o takımdandır. Mustafa Kemal ile İsmet Paşa da onlardandır. Karabekir de, Rauf Bey de onlardandır. “Hain” Ali Kemal ile Refik Halit de aynı ekiptendir.
Bunlar “modern” okullardır. Osmanlı’nın 1850-60’lardaki büyük entelektüel devriminin ürünleridir. Müfredatları baştan aşağı Fransa’dan tercümedir. Hocalarının ve yöneticilerin önemli bir bölümü Avrupa’dan ithaldir, veya bir kuşak önce Avrupa görmüş yerli gayrimüslimlerdir. Bu okullardan çıkan yeni nesil memleketin “medenileşme” ümidinin temsilcileridir. Toplumsal statülerini, kariyer beklentilerini, almış oldukları ayrıcalıklı eğitime borçludurlar. Dolayısıyla o okulları ve onların temsil ettiği “teceddüd/yenilenme” ideolojisini içselleştirirler. O okullarda öğrendiklerini Osmanlı’nın köhne bedenine aşılamayı vazife bilirler.
Medrese hala vardır; ama toplumsal işlevini çoktan tüketmiştir. Elit zümre tarafından hor görülür. Mezunlarının bakan, vali, müdür, sefir, gazete yazarı, milli şair vb. olması düşünülemez. Zaten medresenin işlevi, ta eskiden beri, yönetici değil İslam alimi yetiştirmekti. İslam hukukunun 1850’lerden sonra marjinalleşmesiyle birlikte medresenin elit üretme fonksiyonu da dumura uğradı. [Arada Said-i Kürdi gibi istisnai kişilikler çıksa da marjinallikten kurtulamadı.]
Daha enteresan olanı, Abdülhamit-öncesi elitleri yetiştirmiş olan özel hoca ve “kalem efendisi” sisteminin kırılmış olmasıdır. Sanılanın aksine, o sistemin ürünleri de (en azından 19. yy’da) çoğu zaman hayli sofistike ve kültürlü insanlardır. Fakat Abdülhamid’in uzun süren baskı rejiminde eski sistem tıkanmış, kadroları yaşlanmış, itibarı yıpranmıştır. Geriye ülke yönetiminde söz sahibi olabilecek tek sınıf olarak “asri” mekteplerin mezunları kalmıştır.
20. yy’ın ilk çeyreğinde bunların dünya görüşü ve yaşam tarzları şaşılacak kadar homojendir. Bıyıkları ve önyargıları birbirinin eşidir. Aynı gazeteleri okurlar. Aynı modaları izlerler. Belli başlı noktalarda en sağcısı ile en solcusu, en İttihatçısıyla en yeminli İttihatçı düşmanı birleşir. O noktaları şöyle özetleyelim:
1) Memleket behemehal medenileşmelidir. Medeniyet Batı'dır.
2) İslam ayak bağıdır. Fakat İslam’dan vazgeçemeyiz zira gitgide palazlanıp küstahlaşan gayrimüslim unsurlar üzerindeki egemenliğimizin yegane dayanağı İslam’dır.
3) Şanlı ecdadımızla iftihar ederiz. Çünkü bizi hor gören gayrimüslimlere karşı elimizdeki tek sermaye onların bize mirası olan Devlet’tir.
4) İslam’ı bir yere kadar sorgulayabiliriz ama Devlet’i asla. O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Buyurun açın bakın; makalelerini, mektuplarını, hatıralarını okuyun. Enver böyledir, Talat da, Karabekir de, İsmet de, Ziya Gökalp de, “ilericilerin” idolü Abdullah Cevdet de, Tevfik Fikret de, İstanbul basınının orkestra şefi Ahmet Mithat da, Damat Ferit de, hanedanın “modern” üyesi son halife de, onun ekstra modern oğlu Ömer Faruk Efendi de, Halide Edip de, önce Cemal’in sonra Kemal’in Goebbels’i olmaya çalışan Falih Rıfkı da. Bir-iki egzantrik örnek hariç bütün askeri kumandanlar. Bütün romancılar. Bütün fikir önderleri. Hepsi.
Yani demem o ki, Mustafa Kemal değil o kuşaktan kim gelirse gelsin çizgisi aşağı yukarı belliydi. Belki kişilik farkından doğan nüanslar olurdu, ama o kadar.
İktidarını 1925-26’da pekiştirinceye dek büsbütün ilkesiz bir insan olarak şöhret bulan Mustafa Kemal’in oyun sahası da öyle zannettiğiniz kadar serbest değildi. Başarısının sırrı, akıntıyla yüzmeyi öbürlerinden daha iyi bilmesidir. Tarihteki büyük liderlerin - şimdiki de dahil - hepsinin ortak özelliğidir.

Wednesday, November 14, 2018

İnönü


İnönü iyidir. Cumhuriyet tarihinde gerçekten takdir ettiğin lider kim diye sorarsanız İsmet İnönü derim.
Bir kere megaloman değildir. İdeolojik saplantıları yoktur, ya da çağının standartlarına göre düşük düzeydedir. Büyük vizyonu olmayan, ya da o konuda söz etmeyi sevmeyen bir yöneticidir. Maceradan ve şiddetten sakınır; patronunun asmalı kesmeli Timuroid fantezilerini sık sık frenlemiş olmakla övünür. 1930’dan sonra Reis sofrasından veba gibi memlekete yayılan Türkçülük akımılarına her zaman mesafeli durmuştur. Rıza Nur, H. Suphi, Reşit Galip gibilerinin Türk Ocakları ekolüyle arasında eski husumet vardır; [1944] tutuklamalarıyla Türkiye’deki pro-Nazi yapılanmayı kırdığında o husumet Türkçüler için ölümüne bir kan davasına dönüşecektir.
İhtilal rejiminin değer ve hedeflerini paylaştığı şüphesizdir. Ancak Atatürk önderliğinde gitgide rasyonel çizgiden uzaklaşan reform projeleri hakkında kamuoyu önünde – bir başbakanın söylemek zorunda oldukları dışında – söz söylememiş, devletin işleyiş ve istikrarını her şeyden önemli saydığını belli etmiştir. 1925 Kürt isyanının kanlı bir şekilde bastırılmasında baş roldedir. Ancak 1936 Dersim harekatında ılımlı çizgiyi savunmuş, bu uğurda Ulu Öndere ters düşmeyi göze aldığı için görevden uzaklaştırılmış, siyasi ölüme mahkum edilmiştir.
Gazi’nin aksine, Batı kültürüne ilgi ve vukufu göstermelik değil samimidir. İlkinin müzik zevki oyun havaları ile Safiye Ayla’dan pek öteye gitmezken kendisi – ne garip ki Yemen’de edindiği – klasik müzik sevgisini yaşamı boyunca korumuş, Milli Şefliği döneminde o sevgiyi Ankara halkıyla paylaşmak için elinden gelen çabayı göstermiştir. Bugün Türkiye’de cılız da olsa bir klasik müzik geleneği varsa bunu neredeyse tek başına İnönü’ye borçluyuz.
Liderliğe gelir gelmez çıkardığı siyasi af, cumhuriyet tarihinin en kapsamlı ve en cesur aflarından biridir. Bugün Karabekir, Rauf Orbay, Halide Edip, hatta M. Akif Ersoy gibileri vatan haini kadrosundan milli kahraman kadrosuna terfi etmişlerse 1938 affı sayesindedir. Atatürk resminin 1938’de paralardan ve başka yerlerden kaldırılması da belki 15 yıllık bir iktidar sarhoşluğu döneminin izlerini silmeye yönelik bir ilk adımdı. Ne yazık ki sürdürülemedi, Kurucu Tanrı kültü 1950’den ve bilhassa 1960’tan sonra eskisinden beter bir hışımla memleket yüzeyini kapladı.
İktisadi politikaları temkinli, hatta tutuktur. Bunun sebebi, devlet maliyesinin mecalsizliğini belki herkesten daha iyi kavramış olmasıdır. Nitekim 1946’dan sonra ABD kredi musluklarını açtığında ülkede hızlı bir ekonomik genişleme politikasına yeşil ışık yakacaktır.
Selefinin aksine gösterişli sembolik reformlara ilgi göstermemiştir; belki iktidarının birinci yılı dolmadan patlak veren dünya savaşı nedeniyle fırsat bulamamıştır. Buna karşılık verem ve sıtmayla mücadele, Rize’ye çay ve Anamur’a muz ekimi gibi – şapka devriminden çok daha gerçek – devrimlere önayak olmuştur. Selefinin iktidarını kuşatan Kuvayi Milliyeci çete erbabını tasfiye edip genç ve eğitimli kadroları ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Köy Enstitüleri Atatürk’ün değil, İnönü’nün – daha doğrusu onun destek verdiği Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguç gibi ikinci kuşak kadroların – eseridir. Ama tepkilere direnemeyerek Enstitüleri iğdiş eden ve kapatılmalarına giden yolu açan da odur. Ege ve Urfa’da toprak reformu projeleri onun zamanında gündeme gelmiştir; gene siyasi direnişe yenik düşüp onun zamanında terk edilmiştir.
Memleketi 2. Dünya Savaşı felaketinin dışında tutması ülke durdukça hayırla anılması gereken işlerdendir. Daha önce bazı vesilelerle “Türkiye savaşa girip yenilse 1920-30’ların totaliter mirasından kurtulma şansı olur muydu” sorusunu sorduğumu biliyorsunuz. Spekülatif bir sorudur; sağduyu ile düşünüldüğünde o ihtimalin savunulacak tarafı yoktur. Türk ordusunun 1940’taki durumu içler acısıydı; Churchill’in ifadesine göre, müttefikler safında savaşa girmesi müttefikler açısından kazanç değil net kayıp olurdu. Savaşmayı tercih edip yenilen Yunanistan’ın – gerek savaş sırasında gerek savaşı izleyen iç savaşta – başına gelenler dehşet vericidir. Almanya safında savaşa girilse neler olabileceğini düşünmek bile zor.
Savaş yıllarında halkın sıkıntı çektiği anlatılır. Rejimin o dönemde izlediği hoyratça politikalar toplumun genişçe bir kesimi nezdinde İnönü adını karalamıştır. Bunda haklılık payı var mıdır? Sanmıyorum. Bir kere, savaşa giren Polonya’nın, Yugoslavya’nın, Yunanistan’ın ya da savaşa iyi hazırlanan Sovyetler halkının çektikleri yanında Türk köylüsünün başına gelenler devede kulaktır. İkincisi bir süredir aklıma takılan bir konu. Bu ülke Birinci Dünya Savaşı’nda korkunç kayıplar verdi, açlık ve salgın hastalıkla boğuştu, dağı taşı cesetle doldu, şehirleri yıkıldı, toplumsal düzeni altüst oldu. Buna rağmen o devrin iktidarı (nispeten) hayırla anılırken, azıcık askeri angarya ve karneyle atlatılan ikinci savaşın yöneticileri nefret konusu oldu. Bunun nedeni nedir? Aklıma gelen ihtimali söylesem gene birileri ayağa fırlayacak ama olsun. İlk savaşta halkın öfkesinin gâvur yağmasına yönlendirilmesi – ve bunun getirdiği müthiş servet transferi – popüler tavırları etkilemiş olabilir mi? İttihat ve Terakki rejiminin birinci savaş sırasındaki soykırım ve talan politikalarını bu açıdan değerlendirebilir miyiz? İkinci savaşta da benzer fikirler gündeme gelmiş görünüyor: 1942’de Varlık Vergisi, 43’te 22 tertibin askere alınması bunun belirtileridir. Sonuna kadar gidilmemiş olmasını, İsmet İnönü’nün her sahada karşımıza çıkan temkinli kişiliğine bağlasak yanılmış olur muyuz?
(Tabii tek etken o değil. Geriye soymaya değecek post kalmamıştı, toprak kaybetme korkusu yoktu, savaştan sonra Amerikalılara muhtaç olunacağı baştan belliydi, vs. Ama düşün: İki yılda iki defa ülkenin gayrimüslim erkek nüfusunun büyük kısmı toplama kamplarına alınıp birkaç ay sonra neden salınır? Başta iktidar şehvetiyle gözü kararmış cinsinden "sert" bir lider olsa salar mıydı?)  

1950’den sonraki kariyeri talihsizdir. Tarihte seçim yaptırıp iktidardan giden ilk – ve galiba tek – Milli Şef olarak siyasete o noktada veda etme basiretini göstermeliydi. Gösteremediği için küçüldü. 1960 darbesinin büsbütün cinnet yoluna girmeyişinde yine onun otoritesi ve ılımlı kişiliği etkilidir. Ama ondan sonra Demirel’le girdiği kasaba politikacısı kavgaları, 71’de askeri cuntaya verdiği destek, 73’te 87 yaşında bir ihtiyarken makamını genç Ecevit’e kaptırmamak için verdiği canhıraş mücadele savunulacak şeyler değildir. Yalnız kendi itibarını zedelemekle kalmadı, partisinin fosilleşmesine, Türk siyasetinde halen sürdürdüğü tıkaç pozisyonuna kilitlenmesine de katkıda bulundu.

Thursday, June 28, 2018

Onlar kazandı


Mızık denemelerini bir yana bırakıp teslim edelim ki bileklerinin hakkıyla zafer kazandılar. Hile yapıldığına dair – bir iki marjinal vaka dışında – inandırıcı en ufak delil yok. AA’nın 180.000 sandık sonucunu iki saat içinde derleyip doğru olarak ilan etmesi ise, kim ne isterse desin, büyük başarıdır; organizasyon gösterisidir. Kolay mı yüz bin küsur farklı yerden gelen üç dört milyon datayı iki saatte hatasız sisteme girmek?
İlk 2014 cb seçimlerinde fark ettik,  AA önce yanıltıcı örneklem sonuçları gösterip sonra peyderpey reel sayıya yaklaşmayı seviyor. Şüphesiz bilinçli bir tercih bu, ama gerekçesi meçhul – çocukça bir avuntu mudur, kamu güvenliğiyle ilgili kaygılar mı vardır, başka bir şey mi? Kamuoyunun bir kısmında “manipülasyon” kuşkusu uyandıran en önemli veri bu. Oysa her sandık tutanağının cep telefonuyla görüntülenip sayısız defa paylaşıldığı bir sistemde bu yöntemle hile yapılamayacağı açık. En çok iki saat kandırırlar, o kadar. Niye iki saat kandırmayı seçiyorlar? Bilen varsa anlatsın lütfen.
“Torbalar ilçe seçim kurullarına ulaşmadan sonucu ilan ettiler” tezi cahilanedir: oylar seçim kurulunda değil sandık başında sayılır ve tutanağa bağlanır. Torbalar merkeze belgeleme ve arşiv için gider. “Filan kuruluş oyların dörtte birini girmeden AA sonucu açıklayıverdi” tezi ise, sadece filan kuruluşun yavaş olduğunu gösterir.
*
Gene kazandılar. Açık ve net kazandılar. Okumuş kesimin tüylerini diken diken eden bunca kepazeliğe rağmen, ülkenin uluslararası itibarını yerle bir eden yönetim üslubuna rağmen, oyları 2007’den beri milim düşmedi. Bu sefer vatan-millet-kan-şehit edebiyatına ağırlık verince MHP doğal olarak biraz güçlendi, ama onu da çatılarının altına alıp daha bir iki puan öne geçtiler. Buyur: 2007: 46,6. 2011: 49,8. 2014: 51,8. 2015: 49,5. 2017: 50,0. 2018: 52,5. İstikrar müthiş.
Muhalefet açısından sonuç rezalettir. Bunca uğraşmaya rağmen karşı tarafın duvarından bir tane tuğla koparmayı başaramadılar. Demek ki bu partilerle, bu kadrolarla, bu söylemlerle bu iş olmuyormuş. Olmayacağını anlamak için daha kaç defa denemek lazım? Kılıçdaroğlu dokuz defa denedi olmadı, bir dokuz defa da bunu deneyelim mi diyeceğiz?
Okumuş kesimin tüyleri ve ülkenin dış itibarı dedik. Demek ki ahalinin en az yarısı, tahminen epey daha fazlası, bunları umursamıyor, başka şeylere öncelik veriyor. Bundan ahalinin “aptal” olduğu sonucu çıkmaz. Gavuru sevmediği, kendini gavurun değer yargılarıyla bağlı hissetmediği, içte gavurun acentesi olan ya da öyle görünenden de katiyen hazzetmediği sonucu çıkar. Erdoğan bunu anlıyor, öbürü anlamıyor. “Aptal” olan kim?
Hele o öbürü, eli sopalı başöğretmen paşa marifetiyle kendi değerlerini empoze edebileceğine hala inanıyor ve bunca hezimete rağmen inanmaya devam ediyorsa?
*
Ben şahsen gavurum. Bizimkileri geç, daha batıdaki beter gavurların değerler sistemine gönülden bağlıyım. Bu saatten sonra değişmeye de niyetim yok. Geldiğimiz noktada Türkiye’de bana ve benim gibilere hayat alanı kaldığını sanmıyorum.
Türkiye halkı gavuru hiçbir zaman sevmedi, onunla ortak değerlere ve ortak bir insanlığa sahip olduğuna asla inanmadı. Gavuru düşman, hain, pis, ırz yoksunu, haçlı, misyoner olarak gördü. Bir dönem, belki mecburiyetten, ya da çaresizlikten, ya da sopa korkusundan, gavura ve temsilcilerine toplumsal hayatın belli alanlarında ayrıcalık tanımayı kabul etti. Şimdi özgüveni geldiğinden, artık etmiyor. Küba’yı da zaten Müslüman ecdadımız keşfetti. Gavur tersini söylese inanma, yalandır.
Bu felaketin sorumlusunu arıyorsan uzağa bakmana gerek yok, Laik Cumhuriyetimizin “Milli” Eğitim sistemine bak yeter. Yüz sene boyunca memleketi vatan millet sakarya, al bayrak, denize dökülen düşman, Ulubatlı Hasan, Viyana kapıları, Haçlılar, misyonerler, kahrolsun emperyalizm bokuyla beslesen sonucun başka nasıl olmasını bekliyordun ki?
*
O halde “Go West young man” mi?
Vallahi kafanızı karıştırmak gibi olmasın ama, itiraf edeyim, artık onu da gönül rahatlığıyla söyleyemiyorum. Batı, geleceğe ilişkin bana güven vermiyor. Batı Avrupa dehşet verici bir dejenerasyon sürecinde, iyileşeceğine dair belirti yok. Amerika’nın hali de iç açıcı görünmüyor. “Müsterih olun, Türkiye bu manyakların elinde elbette kayaya toslayacaktır” diye ümit beslemenin bu koşullarda anlamı var mı? Toslayacaksa Çin, Rusya, Hindistan, Macaristan, Endonezya, Myanmar ve diğer yüz tane ile birlikte toslayacaktır, öyle tosa kaya mı dayanır?
Vallahi bilmiyorum. En iyisi gene Ege adaları galiba. Ne Şarkın nefret dolu bağnazlığı, ne Garbın ideolojik saplantıları: binlerce yıllık bir görgüyle hayatı güzel yaşamaya çalışan mütevazı insanların diyarı. Hava da güzel. Daha ne?

Saturday, May 19, 2018

Mustafa Kemal'e neden karşısın söyle

“Mustafa Kemal'in yerinde olsaydınız, o tarihlerde siz nasıl bir politika izlerdiniz?” diye sordu bir arkadaş, kibarca, onyüzmilyonuncu kez.
Otuz beş seneden beri bu soruyu cevaplamaktan dilimde biten tüyleri toplasan kaz tüyü yorgan olur.... diye cevaplamak üzereydim ki, düşündüm, okurların yarıdan fazlasının yaşı otuz beşten küçük. Moruk olduk sayılır. Bir daha baştan almakta fayda olabilir.
*
Cevap: Aşağı yukarı aynısını.
Zekâm ve cesaretim yeter miydi ayrı mevzu, ama temel varsayım, bir, yıkılmış bir devletin iktidarını yeniden kurmak, ve iki, kendi iktidarını – ve canını – korumak olunca gerisi mantıki bir silsile içinde geliyor. Elbette Osmanlı’nın yüz sene uğraşıp başaramadığı “modernleşme” mücadelesi için fırsattan yararlanıp güçlü bir hamle yapacaktı. Elbette ekonomisi çökmüş, nüfusunun üçte biri muhacir gelmiş bir ülkede sahte de olsa bir ulusal heyecan yaratmaya çalışacaktı. Elbette İstanbul ve İzmir’in elitlerine “Batılılık” satarken sade vatandaşın gözünü vatan millet Sakarya ve denize dökülen gâvur öyküleriyle boyayacaktı. Elbette kanlı bir entrika geleneğinden gelen silah arkadaşlarını hizaya getirmek için gerekirse aralarından birkaçını tutup asacaktı. Elbette devletin parçalanma sürecine dur demek için Kürtlere karşı caydırıcı tedbir alacaktı. Elbette İngiliz’le Alman’dan hangisinin ağır basacağı belli olmayan bir dünyada İngiliz liberalizmi ile Alman Nazizmi arasında bir orta yol tutturmaya çalışacaktı. Elbette Fransa’nın tükendiğini görünce fırsat bu fırsat deyip Suriye’den parça koparacaktı. Akıllı ve cesur biri, başka türlü yapabilir mi?
1929-30’dan sonraki cinnet belirtilerini ben olsam gösterir miydim? Mesela dil ve tarih teorileri, Dersim katliamı, İnönü’nün tasfiyesi, kızlar, Savarona, Dolmabahçe sarayı...? Dürüst olmak gerekirse gösterirdim sanırım. Mutlak iktidarın çürütücü etkisinden benliğini korumak zor. Korurum diyen yalan söyler.
Soralım: Abdülhamid’in yerinde olsam farklı yapar mıydım? Onun koşulları daha başka, 1. tükenmiş bir devletin iktidarını ömrü yettikçe sürdürmesi, ve 2. kendi iktidarını – ve canını – koruması gerekmiş. Siyasette yapayalnız; sırtında altı yüz yıllık bir geleneğin ağırlığı, etrafında üç yüz kişilik entrikacı ve işe yaramaz bir ailenin dengeleri. Uzaktan eleştirmek kolay; ama olaylar zincirini adım adım izleyince görüyorsun ki kaderin kendisi için çizdiği çerçeveden kaçması çok zor, belki imkansızdı.
Bugünkünün yerinde olsam neyi farklı yapardım? O kadar kara cahil değilim tabii, istesem de olamam; nefret politikasını da o denli pervasızca pompalamaktan hicap ederim. Ama say ki amacım, a) kemikleşmiş bir iktidar yapısını kırmak, ve b) kendi iktidarımı – ve canımı – korumak olsun. İzlediği politikalardan daha rasyonelini bulur muydum? Ne bulurdum?
Bundan dört sene önce Cromwell’e dair yazdığım bir notta (http://nisanyan1.blogspot.com/2014/04/sradan-bir-politikacnn-padisah-olma.html) demişim ki, devlet yönetmek sanattan çok bilimdir; objektif yasaları vardır. En radikal hayallerle bile yola çıksan sonunda iktidarın bir mantığı var ve o mantığa boyun eğmek zorundasın; yoksa tarihte dipnotu bile olamazsın, ringe çıkıp ilk yumrukta silinen milyonlardan biri olursun. Kaç yazımda, ucundan da olsa bu konuya değindim. Defalarca dedim ki, liderin trajedisini anlatmak için tarihin ya da sosyal bilimin aletleri yetmez. Shakespeare lazım, hedeflerle koşullar arasındaki ölümcül açmazı mısralara dökmesi için.   
*
Derdimiz Mustafa Kemal'le değil. Seksen sene önce ölmüş adamla kavga etmek için aklını yitirmiş olmak lazım. Ya da mümin olmak, ki aynı şey. Sezar’la kavga ediyor muyuz? Gıyasettin Keyhusrev’in yerinde olsan sen yapardın, söyle! diye kimseyi durup durup taciz ediyor muyuz?
Problem Mustafa Kemal’in müritleridir. Dünkü değil bugünkü problemdir. Paşanın kendisi değil, ikonu.
O ikon çağdaş Türk ırkçılığının ve Devlet tapıcılığının bayrağıdır. Devlet ve vatanmillet adına girişilmiş her türlü namussuzluğu a priori aklayan bir ahlaki körlüğün simgesidir.
O ikonu taşıyanlar, Türkiye’nin yarı-okumuş ve ucuz modernlik cilasıyla cilalanmış zümreleri, o ikondan aldıkları coşkuyla dış dünyaya karşı nefret ve kompleks kusarlar. Buna karşılık içeride, kendi avam tabakalarıyla duygusal iletişim kurma imkanını tamamen yitirmişlerdir. Siyasi sahada marjinalleştikleri için, Devlet mitine ve Devlet gücüne sarılmaktan başka çareleri kalmamıştır. [Bütün dünyada milliyetçilik, popülizmin aracıdır; “halkı” yüceltir. Oysa Türkiye’ye has bir patoloji olan ‘ulusalcılık’, kendi toplumundan nefret eden bir tuhaf alt-elit kültüdür.]
Kemalci mezhep İslam’ı sözde reddeder, kendini İslam’a alternatif olarak sunar. Oysa tarihsel İslam’ın en derin ve en habis boyutu olan Millet-i Hakime kibrinin günümüzdeki has temsilcisidir. Toplum teorisinin temeli “fethettik, demek ki haklıyız” diye özetlenir. O yüzden o hastalığa tutulanlar, Türklerin komşusu ve tebaası olmuş halkları anlamaktan ve onlarla herhangi bir düzlemde duygusal yakınlık kurmaktan acizdir. O yüzden, bugün Türkiye’nin en önemli meselesi olan Kürt meselesinde yer yer ahmaklık boyutuna varan bir cahillik sergilerler.
O yüzden Türkiye’nin Yakınçağ tarihini kavramaları ve o konuda iki mantıklı laf etmeleri büsbütün imkansızdır. Çünkü modern Türkiye’nin tarihi o Millet-i Hakime kibrine isyan edenlerin ve o kibri sürdürmek için çaresizce çırpınanların tarihidir; öyle görünüyor ki daha da bir müddet öyle olacaktır.
Yaklaşık elli yıl oluyor, sanırım hayatta irili ufaklı yeterli sayıda Kemalciyle muhatap oldum. Aralarında “medeni” sıfatını hak eden kimse azdı. Medeni: yani saygıyla ve güler yüzle konuşan, kalbinin derininden bir nefret havuzu taşmayan, genel insani değerlerden haberdar, sağduyulu, mutedil.
Onun için diyorum ki Kemalizm illetinden kurtulmadıkça Türkiye’de medeniyet davasını unutun.
*
Paşanın bu işte suçu ne? Onu tartışırız. Kibir ve hakareti Türk siyasi dilinin ana ekseni haline getirmekteki payı yadsınamaz (bkz. http://nisanyan1.blogspot.gr/2009/03/bir-de-tayyipe-laf-ediyorlar.html). Ama asıl suçun onda olduğunu düşünmüyorum. Etkisi dolaylıdır. Kemal ikonu 1950’den sonra – iki partinin iş birliğiyle – inşa edildi; 1960 darbesinden sonra bir kanser gibi memleketi sardı.
Bu demek değil ki sırf ikonla uğraşalım, Mustafa Kemal’e dokunmayalım. Müminlerinin aklını çelmek için, duygularını hırpalamak için, morallerini bozmak için Paşa’larına dokunmak zorundayız. Etrafına ördükleri kutsallık halesini bozmakla başlamalıyız. Bir destan kahramanı değil alelade bir siyasi lider olduğunu, yaptığı her işin akıl ve fayda bazında tartışılabileceğini göstermeliyiz. Masalın içine akıl zerk etmeliyiz.
Çünkü aklın geldiği yerde mit kaçar. İkon kırılır.
Yanlış Cumhuriyet’i bu açıdan okumaya çalışın bence. O kitapta – birkaç detay dışında – kötüleme yoktur. Şu işi yanlış yapmış demez. Sadece “emin misiniz” diye sorar. “Bir de şu açıdan bakmayı denediniz mi? Tartışılmaz zannettiğiniz veriler, mantık terazisine geliyor mu?” İkonunuz sağlam mı, yoksa üç tane akıllı adam gelse tuzla buz ederler mi?
Yoksa Paşa - tapıcılarından bağımsız - büyük adam. Ona ne şüphe?

Tuesday, November 14, 2017

Domuz tabusunun işlevi ve simgesel anlamı


Domuzu daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum. Tekrara düşersem affedin, bir yaştan sonra oluyor böyle.


Neolitik devrimden sonra Eski Dünya’da iki çeşit toplum türedi. Bir, toprağı ekip biçen, dolayısıyla bir köye bağlı yaşayanlar. İki, hayvancılık yapan, dolayısıyla mera peşinde durmadan gezenler. İkisi birbirini sevmezler. Eski destan literatürü baştan aşağı o kavgayla doludur. Köylü göçebeyi eşkiya ve zorba olarak görür; göçebe yerliyi pis koktuğu için, bokuyla iç içe yaşadığı için, cılız ve hastalıklı olduğu için hor görür. Unutma ki o zaman daha kanalizasyon yok, belediyenin çöp kamyonu da yok.
İnsanoğlunun kadim çağlarda evcilleştirdiği hayvanları düşün: köpek, keçi, koyun, sığır, deve, eşek, at, tavuk, kedi. Hepsi göçebe hayata ayak uydurur. Yürü dersin yürürler, ya da tavuk ve kedi gibi taşınabilirler. Bir tek domuz yürümez, elli metre götürsen yeri göğü birbirine katar. O yüzden domuz, sadece yerleşik tarım toplumlarının baş edebileceği bir hayvandır. O yüzden göçebe toplumlar köylüden tiksindikleri gibi domuzdan tiksinir, onu köylü mundarlığının simgesi ve taşıyıcısı olarak görürler. Tarımın egemen olduğu antik Yunan ve Anadolu’da, İtalya’da, Balkanlarda, Çin’de, Güney Hindistan’da, Yeni Gine’nin dağlık kısmında domuz baş tacı edilmiş. Hayvancılığın – daha doğrusu hayvancı elitlerin – egemen olduğu Yahud diyarında, Arabistan’da, Orta Asya’da, Kuzey Hindistan’da iğrenç mahluk ilan edilmiş.
Yani hayvancağızı yasaklama fikri evrenlerin rabbi olan Allahın değil, o da Araplarla Yahudilere aldanmış olmalı.
Bu tür simgesel davranışlar tabii zamanla ikincil (sekonder) işlevsellik kazanabiliyor. Mesela konuyla alakası pek dolaylı bir millet olan Türkler, şu veya bu nedenle domuz tabusunu ulusal kimliğin tanımlayıcı bir ögesi olarak benimseyebiliyor, ondan sonra o toplum tarımcıymış, göçebeymiş, büroda dokuz beş çalışırmış, fark etmeyebiliyor. Hiç düşündünüz mü bilmem, bugünkü Türk ulusal kimliğinin en belirgin, en vazgeçilmez unsurlarından biridir hatta başlıcasıdır domuz tabusu. Bıyığını kesen Türk çok, koka kolayı ayrana tercih eden Türk çok, Atatürk’ü iplemeyen Türk bile var, ama git bir yabancı ülkede restorana gör ki Türk’ü tanımlayan en tipik davranış özelliği hangisiymiş. İmanım gevredi buradaki garsonlara, yok, anladım, problem yok, tamam, getirebilirsin diye laf anlatmaktan.
Dinle açıklayamazsın bunu, çünkü Kuran mesela şarabı da yasaklamış, üstelik daha net ve kesin bir dille ve gerekçeli olarak yasaklamış, buna rağman elhamdülillahlı cümleler kuran Türklerin çok büyük bir bölümü şaraptan pek o kadar tiksinmez. Faiz mevzuuna, zinaya ve saireye girmiyorum bile.
Yazsa ya birisi bir doktora tezi, İslamı Benimseme Sürecinde Türklerde Domuz Tabusunun İşlevi ve Simgesel Anlamı diye?

Friday, November 10, 2017

On Kasım tezleri


I.
Laiklik şarttır ve hayati önemdedir. Bin yıl öncenin hurafelerini kamu yönetiminden dışlamadan, gençleri o zararlı iptiladan az ya da çok kurtaracak tedbirleri almadan, sağlıklı ve uygar bir toplum yönünde adım atılamaz.

Türkiye laiklik yönündeki en ciddi adımlarını 1850-60’larda ve tekrar 1908’i izleyen yıllarda attı. Ülkede Müslüman olmayan herkesi ve her şeyi imha ettikten sonra Cumhuriyet rejiminin benimsediği “laiklik” politikası sahtekârlıktan ibarettir. Görüntüsü modernleştirilmiş, fakat İslam dininin en çirkin boyutları – kâfir nefreti, milleti hakime kibri, fetih hırsı – korunup pekiştirilmiş bir Devlet Dini yaratma teşebbüsüdür. Hüsranla sonuçlanmıştır.

II.
Cumhuriyetin kurucusu, kelimenin klasik anlamıyla “Büyük” bir adamdır. Olağanüstü siyasi zekâya ve iradeye sahip, büyük riskler almış ve büyük hatalar yapmış, etkileyici bir liderdir. Hayret edilecek ölçüde realist, gıpta edilecek ölçüde radikaldir. Günümüzde Türk Faşizminin simgesi ve ikonu haline gelmemiş olsaydı, yaşam öyküsünün bir büyük dram veya siyasi destan olarak ele alınmasını savunabilir, hatta o göreve kendimiz talip olabilirdik.

Ne yazık ki mutlak iktidarın kaçınılmaz olarak getirdiği mutlak cinnetten, en azından selefi Abdülhamit kadar, ve en azından halefi olan bugünkü örnekler kadar, nasibini almıştır. 1920’lerin sonlarından veya 1930’ların başlarından itibaren, ruhsal dengesini normal insanlara özgü ölçüler içinde değerlendirmek mümkün değildir. Mutlak gücün kanlı, paranoyak, akıl ve hukuk dışı üslubu iktidarının son on yılına damgasını basmış; ülkeye, etkileri günümüze dek hissedilen hasar vermiştir.

III.
Bugün memleketin ufkunu saran kara kargaların akla ve bilgiye saldırılarına tanık oldukça “Atatürk’ün Türkiye’si böyle mi olacaktı” diye iç geçiren iyi niyetli insanlar, önce 1930’lu yıllarda Atatürk’ün şahsi gözetimi altında toplanan Türk Dil ve Türk Tarih Kongrelerinin tutanaklarını incelemelidirler. Türkiye’de entelektüel ahlaksızlığın ve iktidara yaranma hırsının ulaşabileceği seviyeler hakkında yeterli bilgi sahibi olduktan sonra, günümüz hakkında daha sağlıklı bir eleştiri mümkün olabilir.

IV.
En geç 1960’tan bu yana, sağ ve sol çeşitli kılıklara bürünen Kemalcilik, Türk Faşizminin kod adıdır. “Ulusal bağımsızlık” kisvesi altında, Batı dünyası ile her türlü ittifakın ve yakınlaşmanın asli düşmanıdır. “Anti-emperyalizm” görüntüsü altında, Türk milletinin genetik kodunda var olan gâvur düşmanlığını durmaksızın kışkırtır. Tarih anlatısı, gerek Cumhuriyetin gerek Osmanlı’nın temel ekonomik gerçeği olan gayrimüslim soygununu meşrulaştırmaktan başka amaca hizmet etmez. Bireysel girişime ve bireysel özgürlüklere karşı daima Devlet’in kahredici gücünden yanadır. Demokrasiyi kendi varlığına ve ideolojik egemenliğine yönelik ölümcül bir tehlike olarak algılar. Tüm totaliter ideolojiler gibi, müktesep hak ve hukuk kavramlarından yoksundur; hakkı ve hukuku, kendi egemenliğinin işine geldiği ölçüde ve işine geldiği sürece bahşedilecek bir ihsan olarak görür. “Vatan” olarak tanımladığı kendi iktidarı mevzubahis ise hukukun ve bireyin, aklın ve vicdanın, terbiyenin ve uygarlığın kolayca harcanacak teferruat olduğuna inanır.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde 1930’larda cinnet halini alan ve günümüzde yeniden yükselişte olan milliyetçi dikta ideolojilerinden içerik açısından ciddi bir farkı yoktur. Dört kuşaktan beri sürdürülen endoktrinasyonla toplumun beynine kazındığı için, ve son dönemde “sol” söylemle aşılanıp olası bir gerçek muhalefet hareketine karşı bağışıklık kazandığı için, dünyanın başka bucaklarındaki Faşist hareketlerin pek çoğundan daha tehlikelidir.

V.
Son yıllarda ülkeyi saran İslami azgınlık, Kemalci hegemonyanın doğal ürünü ve doğal tepkisidir.

Doğal ürünüdür, çünkü doksan yıldan beri sürdürülen “Milli” Eğitim programları, doğal olarak, dünyadan habersiz, yabancı dil bilmeyen, Batı’yı ancak Haçlı Seferi/Viyana Muhasarası/Denize dökülen düşman/Misyoner komplosu olarak algılayan, dünyaya ve medeniyete düşman bir kitle yaratmıştır. 1930’lar veya 1960’lar usulü Türk ırkçılığı bugün fikren yetersiz kaldığı için, o kitle, yakın coğrafyadaki “kardeş” kavimleri de kapsayan bir tür İslami milliyetçiliği dar anlamda Türkçülükten daha doğal ve daha inandırıcı bulmaktadır.

İslamcı dönüşüm aynı zamanda Kemalist hegemonyaya bir tepkidir, çünkü Faşist-Devletçi ideolojinin dayattığı mutlak ahlaki kofluk ("vatan mevzubahisse...") insanlarda doğal olarak bir ahlaki dayanak arayışına yol açmış, ve cumhuriyet eğitiminin bıraktığı entelektüel boşlukta insanlar aradıkları dayanağı dededen kalma birtakım hurafelerde bulabileceklerine kendilerini inandırmışlardır.

O yüzden diyoruz ki bunlar Kemal’in gayrimeşru çocuklarıdır. Ve o yüzden diyoruz ki Kemalci tümör temizlenmeden bu ülke dikiş tutmaz.

Saturday, April 15, 2017

3 Mart 1924'te neler oldu? (1 - 2 - 3)

O gün çıkarılan üç yasayla cumhuriyet rejiminin rengi, şekli, rotası belirginlik kazandı. Yapılanları beş madde altında ele alacağız. Önce  halifelik ve hanedan, sonra şer’i kurumların kaldırılması, en son eğitimin birleştirilmesi.
3 Martta yazıyoruz ama bakalım bloga ne zaman yetişir.
1. Halifelik
Halifelik lağv edildi.
Pratikte bir anlamı olmayan boş bir unvandı. Atatürk’ün Nutuk’ta kullandığı ifadeyle “medlulü [yani delalet ettiği şey] kalmamış manasız bir lafz” idi. Saltanat kaldırılınca bir tür teselli armağanı olarak düşünüldü. Gazi'nin gitgide tehlikeli hal alan diktatörlük eğilimine karşı emniyet freni olarak görenler vardı. Nitekim 29 Ekimde kişisel rejimin ilanından sonra, aralarında eski ittihatçıların ve Milli Mücadele önderlerinin bulunduğu muhalifler, Dolmabahçe sarayında fiilen ev hapsinde yaşayan halifenin etrafında birikmeye başladılar. Belki yaşlı Abdülmecit Efendi olmasa da, genç ve karizmatik oğlu Ömer Faruk Efendinin siyasette dengeleyici bir rol oynayabileceğini umdular.
Hiçbir diktatör ikinci bir iktidar odağına tahammül edemez. En nominal, en yetkisiz odak dahi diktatörün tırmanıcı iktidarına karşı zamanı geldiğinde bir muhalefet merkezine dönüşebilir. [Bkz. Abdullah Gül sendromu] Halife, diktatör için tehditti. Giderildi. İslam mislam? Onlar hikâye, Halifenin dini bir yetkisi yoktu; İslami sembolizm kolayca nötralize edilebilecek nitelikteydi. Japon imparatoru Şinto dininde tanrı sayılır; İngiltere kraliçesi Anglikan kilisesinin başıdır. Var mı bir sakıncası?
Kaldı ki vaktiyle halifenin siyasi yetkisi varken de İslam aleminde kayda değer bir etkisi görülmemişti. 1914’te cihadı ekber ilan edince ne oldu? Osmanlı sınırları dışında duyan olmadı. Mısır müftüleri “batıldır” diye fetva verdiler. Sözde Osmanlı tebaası olan Mekke Şerifi “sen değilsin asıl ben halifeyim” deyip ayaklandı.
Son halife, ayrıca, cumhurbaşkanı ve etrafındakilerin çoğundan daha “laik” ve Batı görgüsüne sahip bir zattı. Ressamdı. Sürgün edilince Paris’e gitti, yirmi yıl orada resim yaparak yaşadı. Ara sıra Fransız Riviera'sındaki torunlarını ziyaret etti.
2. Hanedan
Osmanlı ailesinin üç yüz küsur üyesi sınır dışı edildi. Acıklı bir olaydı, ama sanırım kaçınılmazdı. Düşen hanedanlar şansları varsa sınır dışı edilir. Şansları yoksa başlarına Rus hanedanının başına gelenler gelir, daha fena.
Ayrıca Boğaz kıyısında Beşiktaş’tan Kuruçeşme’ye kadar gerdanlık gibi dizili hanedan mülkleri meselesi vardı. Aileyi başından atmasan onları kime nasıl peşkeş çekeceksin? Reina’sından tut Galatasaray Adasına kadar o mülklerin 20. yy’daki tarihini izle, zaten Cumhuriyet rejimi hakkında başka bir şey bilmene gerek kalmaz.
3. Evkaf ve Şeriye
Evkaf ve Umuru Şeriye Vekâleti  1920 veya 1921'de  Şeyhülislamlık makamı yerine ikame edilmişti. 3 Mart 1924'te çıkarılan 429 sayılı yasayla lağv edildi, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Daha çok simgesel bir adım gibi duruyor. Belki DİB'in siyasi inisyatif hakkı olmayan bir bürokratik daire olması hedeflendi. Sonuçta o hedefe varılamadı. Bakanlıktan farksız bir teşkilat kuruldu.
Ama o yasada asıl önemli olan madde bu değil, başkasıdır.
4. Şer'i hukuk
Tam metni elimde değil; o madde, özetle, Türkiye'de kişisel hukuka ilişkin yasama ve yürütme yetkisinin münhasıran TBMM ve hükümete ait olduğunu söyler. [“Birinci madde: Türkiye Cumhuriyetinde muamelâtı nasa dair olan ahkâmın teşri ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun teşkil ettiği Hükümete ait olup...”] Yani: İslam hukuku lağv edilmiştir, bundan böyle hukuki bir referans olarak ileri sürülemez. Filan yasa Kuran ayetine yahut İmam-ı Azamın içtihadına aykırı mıymış? Eh, uğurlar olsun, umurumuzdaydı sanki!
Prensipte büyük bir devrimdir. Önceki seksen beş yılda adım adım hayata geçirilmişti gerçi, ama gene de bu berraklıkta formüle edilmesi cesur adımdır. İslam ülkeleri tarihinde -- belki Sovyet cumhuriyetleri dışında -- bir ilktir; halâ da benzeri azdır. Alkışlamak gerekir. Yaşatılabilse ve kamu vicdanında yer etmesi sağlanabilse bugün bambaşka bir ülkede, hatta bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk. Olmadı, başka mevzu.
Prensipte böyle. Şimdi pratiğe bakalım.
Pratikte İslam hukuku birçok alanda çoktan yürürlükten kaldırılmıştı. En can alıcı mesele olan zimmi hukuku, yani gayrimüslimlerin statüsü alanında Kuran'a ve hadise dayalı hukuki düzen, 1839 ve 1856 fermanlarıyla tarihe karışmıştı. Ceza hukukunda şer'i hükümlerin geçerliliği zaten öteden beri muğlaktı. 1840 ve 50'lerdeki ceza kanunnameleri ile büsbütün kaldırıldı, Fransa'dan ceza ve ceza muhakemeleri usul yasaları ithal edildi. Özel hukuk alanında dahi İslami statüko çoktan sarsılmıştı. Mesela İslam hukukunun yerleşik kurumlarından olan kölelik ve cariyelik, 1840'lardan itibaren peyderpey yasa dışı ilan edildiler. 1850 ve 60'larda çıkarılan yasalarla, İslam hukukunda yeri olmayan faiz, kambiyo senedi, anonim şirket, kamu tüzel kişiliği, belediye gibi kavram ve kurumlar benimsendi.
1924'te geriye ne kalmıştı? Adı üstünde, evkaf ve umuru şer'iye kalmıştı. Evkaf, yani vakıflar; vakfedilmiş mülklerin yönetimi ve özellikle satılabilirliği. Umuru şer'iye, yani özel hukuk işleri; nikâh, miras, velayet, vesayet, nafaka, borçlar, basit ortaklıklar vb.
Şer'i hukukun bu alanlardaki temel işlevi, özel mülkiyeti olağanüstü muğlak, içinden çıkılmaz bir içtihatlar, yorumlar, kıyaslar ve fetvalar labirenti içine hapsetmekti. Lağvedilmesi özel mülkiyetin yolunu açtı. Ekonomik değerlerin paraya çevrilmesi sürecini hızlandırdı. Şark mahallesinin eciş bücüş sokaklarına buldozer sokma etkisi yaptı. 1924 reformunun ve onun ayak izlerinden giden 1926 Medeni Kanununun net sonucu budur. Gerisi detay.
İyi bir şey miydi? İyiydi sanırım. Bilmiyorum. Belki de kaçınılmazdı. Ucunun TOKİ konutlarına kadar dayandığını düşünsen yine de iyiydi diyebilir misin? Bilmem. Modern dünya iyi midir diye soruyorsun. Ne bileyim?
Mülkiyetin serbestleşmesi bir bakıma 8. Henry'nin İngiltere'de kilise mülklerine el koyması ayarında bir olaydı. Orada yüz yılda dünyanın en dinamik ekonomisini doğurdu. Burada belki yeterince güçlü bir kapitalist iradeden beslenmediği için kısa zamanda tıkandı; halkçılık, garibancılık, gelenekçilik ve bürokrasiden oluşan bir batakta yavaşça boğuldu. (Ancak 1980'lerde Özal'ın, 2000'lerde şimdikilerin çabalarıyla - çok geç - yeniden kıpırdayabildi.) İyi mi oldu, kötü mü? Tartışalım bir ara.
*
Şer'i hukukun lağvının ikinci bir sonucuna da değinelim. İslam hukuku korunduğu sürece gayrimüslimler ve ülkedeki yabancılar için ikinci bir özel hukuk sistemine, dolayısıyla ikili yargıya, ikili hukuk eğitimine vb. gerek vardı. Bu ikinci sistemin hamiliğini ise, kaçınılmaz bir şekilde, Batılı devletler üstlenmişti, Lozan antlaşması altında da üstlenmeye devam edecekti. İslam hukukunun lağvı ve tekli sisteme geçilmesi bu zorunluluğu  ortadan kaldırdı. Kapitülasyon adı verilen uluslararası hukuki güvenceler ismen 1914'te ve 1923'te iptal edilmişti. Gerçek anlamda ancak 1924 ve 1926 hukuk reformlarıyla tasfiye edildiler.
*
Ya çok eşlilik, ''islam hukuku'' deyince feminist kardeşlerimizin ilk aklına gelen konu?
Öyle görünüyor ki çok eşlilik Fırat'ın batısında hiçbir zaman yaygın bir kurum olmamıştı. Fırat'ın doğusunda ise 1924'ten sonra azaldığına dair hiçbir belirti yok. Olsa olsa ikinci ve sonraki eşlerin hukuki güvenceleri yok edilmiş oldu; miras, nafaka ve velayet hakları kim vurduya gitti. Doğu illerinde medrese kurumunun tüm baskılara rağmen varlığını sürdürmesine yol açan etkenlerden biri de belki buydu. Reel dünyada bir sosyal kurum varsa, onun hukukunu öğretenler de elbette olacak.
Ayrıca, linç etmek istiyorsan et buyur, ama önce beş dakika düşün: Eşcinsel evliliğin, "sivil beraberlik" statüsünün kaçınılmaz hale geldiği bugünün dünyasında, İslam hukukunun belki de tek işe yarar maddesi hangisiydi sence?
5. Tevhid-i Tedrisat
Aynı gün çıkarılan 430 sayılı yasayla Türkiye'de eğitim tekeli devlete verildi. Devletten izinsiz her türlü eğitim ve öğretim faaliyeti hapislik suç sayıldı. Resmi okulların yanında bir tür paralel ve informel eğitim ağı olarak çalışan medreseler ve cami mektepleri kapatıldı.
O tarihte kime sorsan doğru adımdı. Türk elitleri bu konuda tam mutabakat içindeydiler. Belki gerçekten mutabık oldukları tek konu buydu: eğitim şart! Batı dünyasında ilerici düşünce aynı yöndeydi. Devletin görevi halkı aydınlatmak; herkese eşit ve modern eğitim; evrensel okuryazarlık; cehaletin sonu. Kim bunlara hayır diyebilir?
Bugünden geriye bakınca sonuç farklı görünüyor. Eğitim birliğinin sonucu Türkiye'de iyi olmadı. O çapta bir işin altından kalkacak kadro ve altyapı yoktu; zamanla da oluşmadı. Eğitim cehaleti yenecekken cehalet eğitimi yuttu. Geriye cahillik batağında boğulmuş bir toplum kaldı. Esasen 1920'lerin dünyasına devlet memuru yetiştirmek için tasarlanmış bir sistemdi. Hep öyle kaldı. ''Türküm doğruyum'' diye haykırmayı ''çağdaş uygarlık'' zanneden zihniyet eskiyince, yerini 7. yy'daki birtakım aşiret kavgalarını ''dünya tarihi'' sanan ideolojiye terk etti.
Bugün etrafımıza baktığımızda yönetici kadroları tükenmiş, kültür eliti darmadağın olmuş bir ülke görüyorsak, asıl nedeni eğitimi devletin bürokratik tekeline alan o yasadır demek çok yanlış olmaz.
Öbür türlü ne olabilirdi? Bu sorunun cevabı zor. Bir toplum, inandırıcı görünen gerekçelerle ve oy birliği ile kendini uçurumdan atmaya karar vermişse alternatifleri nasıl düşünebilirsin?
Eğitim birliğinin net iki veya üç sonucunu görüyoruz. Hatta belki dört.
Birincisi elit eğitimini devlet kontrolüne alma teşebbüsüdür. Başarılı olamamış, ama elit eğitim kurumlarını dumura uğratıp köreltmeyi başarmıştır. O tarihte toplumun kültürel seçkinleri bir avuç yabancı okul ile onları taklit eden yarım düzine özel okulun ürünüydü; şimdi de öyle. O okullar vatan-millet sosuna bulanmış bir kamu faşizminin cenderesine alınmasa, serpilip büyümelerine izin verilse, şimdi nerede olurduk?
İkincisi geleneksel sivil eğitim kurumlarının yok edilmesidir. 19. yy'da modern tip kamu okullarının (rüşdiye, idadi ve sultanilerin) kurulmasından sonra medrese eğitimi zaten marjinalleşmiş, toplumun en alt tabakalarına özgü bir alternatif seçilim yolu olarak kalmıştı. Tam rakamlar elimin altında değil, ama yanılmıyorsam medrese talebesi sayısı 1924'te devlet okullarındaki öğrencinin yarısı kadardı. O yapı korunsa ve belki bir miktar maddi destekle evrilmesine izin verilse, memleketin ortalama eğitim düzeyine katkısı ne olurdu? En azından medrese geleneğinin güçlü olduğu Kürt bölgesinde, bugünkü eğitsel faciadan daha iyi bir yerde olunurdu gibi geliyor bana. Belki bugün imam-hatip liseleri kisvesi altında kamu eğitimine sıçrayan ve sistemi tümüyle ele geçirip çökertme eğilimi gösteren problem daha farklı bir düzeyde tutulabilirdi.
Üçüncüsü tekelci zihniyetin kamu eğitimi bünyesinde yeni arayışların önünü kapatmasıdır. Özerk yapılanmalara daha açık bir yapı olsa, mesela Köy Enstitüleri gibi sıra dışı deneylerin yaşaması daha kolay olur muydu?
Son olarak, toplumun tamamını potansiyel devlet memuru olarak eğitmek yerine çeşitli topluluk ve kuruluşların mesleki eğitim kurumları işletmesi teşvik edilse, memleket bu derece korkunç bir beceri ve yetenek çürümesine uğrar mıydı? Askeri okullar Tevhidi Tedrisat Kanunu kapsamı dışındadır. Neden mesela tıbba, marangozluğa ya da şoförlük mesleğine aynı özgürlük tanınmadı? 23 Nisan şiiri okumayı bilen marangoz daha mı iyi oluyor?
2 Mart 1924 günü fikrimizi sorsalar, sen de, ey okur, ben de, herhalde ''bravo, eğitim şart'' derdik. Onun için şimdi ne desek boş. 1924'teki karar sahiplerinin bugünü öngörmelerini beklemek haksızlık olur.

Belki sadece düşünsek, ders alsak, bugün mutlak doğru gibi görünen fikirlerin yarın başka sonuç verebileceğini öğrensek, o da bir fayda.

25 yorum:


  1. Enteresan. Halbuki 3 Mart 1924 tarihi, Kemalist klik tarafından, Türkiye'de Laisitenin resmen başlangıcı addedilir. Türkiye üzerine uzun yıllar çalışmış Amerikalı bir tarih araştırmacısının lafı aklıma geldi: " Türkiye'de laisizm,(dünyadaki diğer örnekleriyle kıyas edildiğinde) hiçbir zaman Din ve Devlet'in separasyonu şeklinde gerçekleşmedi, fakat Din'in Devlet'in kontrolü altına alınmasıyla icra edildi"
    Bir de, başkasından duyduğum ve bana mantıklı gelen bir tez de şöyle:
    "Türkiye'de(Avrupa'nın aksine) Halk asla Cami'ye(Din Müessesesi) karşı gelmedi. Devlet, Cami'ye karşı çıktı. Dolayısıyla reformlar halkın isteğiyle değil her zaman Devlet'in iradesiyle tepeden inme usullerle yapıldı ve bu yüzden Halk tarafından benimsenmedi. Elbette bu realitede, geçmişte Laisizm'i benimsemiş GayriMüslim nüfusun ve daha sonra Sol'un Devlet eliyle imha edilmesinin de çok tesiri oldu.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Kesinlikle 2 teze de katılıyorum Hatta eş dost ile sohbetlerde dile getirdiğim vakidir.
    2. Şunu da söylemeliyim ki, Kemalizm'i (haklı olarak) her daim tenkit edip, Kemalizmin hilafeti ikame etmek için tesis ettiği Diyanet İşleri Başkanlığı'nı Sevan hocanın(şaşırtıcı olarak) tasvip etmesini ciddi bir enkoerans addediyorum.
    3. Avrupa'da laikliği talep eden halk değil "şirketler" olmuştur.
      Mesela Papa hala faize karşıdır.
      Ama faiz olmadan kapitalizm olmaz.
      Devlet ise haliyle vergiyi verenin yani "şirketlerin" tarafını tutmuş ve kitlelere laikliği / sekülariteyi tıpkı Türkiye'deki gibi "dayatmıştır".
      Laiklik / sekülarite batıdada "tepeden" devlet tarafından indirilmiştir.
      Türkiye'de ise laikliği / sekülariteyi talep edecek "şirket" olmadığı için bu "dayatma süreci" daha kaba saba olmuştur.
      Bunun dışında arada bir fark yoktur...

  2. Son halife Abdülmecid'in sakalının da takma olduğu, hatta bir gün torunu sakalını çekiştirirken düştüğü soylenir.

    Ayrıca, Ömer Faruk Efendi'nin annesinin gerçekte bir İngiliz kızı olduğu, onun doğuruken öldüğü, ve Abdülmecid Efendi'nin apar topar Çamlıca imamının kızıyla izdivaç edip, Sultan II. Abdülhamid'in bu işin üstünü kapattırdığı rivayetleri de mevcut. http://www.yakinplan.com/kose-yazilari/son-halife-abdulmecit-efendinin-ilk-esi-ingiliz-miydi
  3. Bu arada "Medlûl" ne güzel bir kelime, keşke tedavülden kalkmasaymış.
  4. Yalnız, Hanedan mensupları yurtdışına tehcir edildiklerinde ilk bir-iki sene çocuklarını orada okullara göndermiyorlar zira pek yakında Türkiye'de af ilan edileceği beklentisiyle yaşıyorlar. Umumiyetle halk da bu işin böyle devam edeceğine ihtimal vermiyor, "yeni Cumhuriyet idaresinin işleri şöyle iyice otursun sonrasında af çıkar, Hanedan geri döner, erkekler hemen dönemese bile kadınlarla çocuklar döner" nazarıyla bakıyorlar.
  5. Normalde hanedandan hak iddia eden, gelecekte rakip çıkan olmasın diye, tamamen kurşuna dizilip öldürülür. Bu Abdulmecid de şimdiki İslamistlere kıyasla İngiliz Entelektüeli gibi duruyor. Kızı Dürrüşehvar Sultan da Fransız aktrisleri gibi. Zaten İslam ve Arap dünyasında Halifeye bir önem vermiş olsalar, sürgünden sonra en azından adama sahip çıkarlamış.
  6. nisanyan hocaaa! Kogusunu hayira basmaya ikna edebildin miiii? yoksaaa, sapkani onune koymaya, yaptirdigin anit mezara layik olmaya davet ediyorum! selamlar, sevgiler.
  7. Sevan hocam yazi icin sagolun. Editorler, yazinin "-1" kisimini kaldirmissiniz ama yazinin geri kalaninin eklendigi yine de net degil. Geri kalani ne zaman diye bekliyordum, herhalde referandum var diye editorler mesgul diyordum, meger coktan girilmis. Tavsiyem basligi "3 Mart 1924'te neler oldu? 1-2-3" yada "3 Mart 1924'te neler oldu? (tamami)" gibi birsey yapin da anlasilsin... (Pardon, herseye de cok karisiyorum, hanim da cok sikayet ediyor.)
  8. Gerçekten çalışkan ve eğitimli kitle olan GayriMüslimler, taa II. Mahmud zamanından beri Müslüman devlete tarafından istenmedi ve elimine edildi. Buna binaen, Kemalistlerin elindeki geriden gelen devlet altyapısı zayıftı.

    Mesela İlber Ortaylı, II. Abdülhamid iktidarındaki çok sıkı sansür uygulamasını anlatırken şöyle der: "Aynı devirde Rusya'da da sansür vardı, fakat Rusya'daki sansür müessesesi üyeleri allame kimselerdi, bizdekilerse okuma-yazma bilme haricinde hiçbir kalifikasyonu olmayan zırcahil adamlardı."
  9. Güzel yazmış birkaç noktada reddettiğim yerler olsa da Sevan beyin mesleki eğitime parmak basması mühim Mesleki eğitimde dünyanın örnek aldığı ülke Almanya Meslek liseleri yokoldu Türkiyede
  10. Bedir Şafak24 Nisan 2017 12:28
    "Hiçbir diktatör ikinci bir iktidar odağına tahammül edemez" buyurmuşsun üstad. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne nasıl tahammül etmiş. Serbest Fırka'yı neden kurdurmuş ? Çok partili denemenin neden önünü açmış ? Bu gibi daha bir çok soru gelmekte aklıma. Bir kere seküler cihette karar kılınınca Hilafet makamı boşa düşmüş oldu. Keşke Cumhuriyetin yaptığı gerçek hataları daha güzel izah etseydiniz. Mesela Hilafet yerine Diyanet'in ikame edilmesi gibi. Saygılar.

    Yanıtlar



    1. Aynı fikirdeyim
    2. sevan bey ne yanıt verir bilemem, ama ben kendimce birkaç söz etmek isterim bu konuda.

      tbmm'ye (bir iktidar odağı olarak) tahammül ettiğini nereden çıkarıyorsunuz? yani, tersinden söyleyelim, 1924-25'ten itibaren, ortada gerçek bir parlamento, yönetimde söz sahibi bir meclis olduğu kanaatini tam olarak nereden edindiniz? üzerinde "meclis" yazan bir tabelanın olduğu bir binanın ankara'da mevcut olmasından mı, yoksa bütçede mebus maaşı adı altında bir kalem olmasından mı? bunlar ortada bir meclis olduğu anlamına gelmez, eminim siz de biliyorsunuz.

      1910'ların başında türkiye'de irili ufaklı onlarca parti bulunduğunu da bildiğinizi sanıyorum. tamam, bunlardan güçlü olanların sayısı çok daha azdır, kabul. yine de, ittihat ve terakki ile hürriyet ve itilaf akla ilk gelenler, ahrar'ı ve sosyalist fırka'yı da çeşitlilik görünsün diye sayabiliriz. 1913-18 arasındaki baskı döneminin susukunluğu bir yana (enver tayfası da ikinci bir iktidar odağına tahammül edmeyengillerden ne de olsa), 1918'den sonra da partiler açılmaya, siyasetçiler kendince devlete/iktidara ortak olma çabası göstermeye, bu partileri destekleyen siyasî dergiler, gazeteler de basılmaya devam etmiş. 1908-13 ve 18-20 dönemleri bildiğiniz siyasî çekişmeler dönemidir türkiye'de.

      şimdi, 30 puanlık uzman sorusu. meclisli bir siyasî hayatın kaçınılmaz unsuru olan partileri kuran ve capcanlı bir çekişme ortamı yaratan bu siyasetçiler, sizce, 1920'lerde hangi nedenle partileşmemiş olabilirler? veya, iktidar partisinin yani chp'nin içinden çıkanlar tarafından 1924'te kurulmuş olan terakkiperver cumhuriyet fırkası, 1925'te tam olarak niçin kapanmış olabilir? sahi, gazete ve dergiler niye çıkmaya devam etmemiş?

      atatürkçü tayfanın tarihi 1919-20'den (ve samsun/ankara'dan) başlatma kandırmacası o kadar başarılı olmuş ki, sanki ülkede meclis 1920'de açılmış, çok partili siyaset ilk defa 1946/50'den itibaren yaşanmış gibi bir fikir var, neredeyse herkeste. aklı başında, biraz tarih filan da bilen kimileri bile "1950'de çok partili hayata geri dönüldüğünde" diye lafa başladığınızda şaşırıyor. ve siz de burada, sanki çok partili bir dönemden tek parti rejimine 1925'te geçilmemiş gibi, marifet olarak serbest fırka tiyatrosunu sayıyorsunuz. peki, sahi, serbest fırka niye kapanmış?

      hülasa, 1925-1950 arasında türkiye'de meclis olduğunu iddia etmeye devam edecekseniz, "meclis" kavramını nasıl tanımladığınızı öğrenmek isterim. benim bildiğim bir yöneticinin kendi kafasına göre yandaşlarından seçip oluşturduğu (istediğini kafasına göre azlettiği) kurullara, belki şûra veya konsey denebilir, ama meclis veya parlamento denmez.
    3. Cumhuriyetin ilanından bir gün önce mecliste silah çeken "Şundan eminim ki Cumhuriyet yarın ilan olunacak ama emin olmadığım kaçınızın kellesi burada olacak" sorusunu soran bir adam Mustafa Kemal. Uzmanlık sorunuz burada direk düşüyor zaten. Hiç bir şekilde tahammül etmesi de zaten planladığı işler çerçevesinde mümkün değildi. Sorular ?
      1) Halk seçimine gitseydi, Anadolu halkı padişahlığı hele ki halifeliği kaldırmasına izin verir miydi ?
      2) Cumhuriyeti mevcut parlamentodan geçirebilir miydi ?
      3) Kadınlara seçme ve seçilme hakkı başta olmak üzere bir çok hak verebilir miydi ?
      4) Seküler yani dünyevi bir düzenin adımlarını 1920 Türkiye'sinde milletle beraber atabilir miydi ?

      Benim itirazım şu Sevan Halifeliği lağvetmesini diktatöryel bir kaprise bağlamış. Bu yanlış bakış açısıdır. Halifeliğe sembolik olarak bile tahammülü yok. Seküler düzende yeri yok. O yüzden kaldırmış.

      Atatürk fani olduğunun bilincinde idi. Cumhuriyeti kime teslim edecekti ? Bu yüzdendir serbest fırka girişimi.
    4. ". . . tahammül etmesi de zaten planladığı işler çerçevesinde mümkün değildi."

      tamam, tarihte ne olduğu konusunda bu şekilde anlaşabilirsek, sizin (senin diyeyim artık) sorduğun türden esaslı sorulara geçebiliriz. benim bir önceki yorumumun bağlamı, bu sorulara atlamayı olanaksız kılıyordu.

      cumhuriyet/padişahlık tercihine senin atfettiğin önemi atfetmiyor olsam da, kadın hakları ve sekülerlik bence de gerekirse çoğunluğun iradesi hilafına topluma dayatılması uygun olan değerler. hatta bu ikisini de kısaltıp yalnızca sekülerlik diyebiliriz sanırım; türkiye toplumunda kadın hakları önündeki en büyük engel dinî dünya görüşü ve yaşam tarzı, nihayetinde.

      şimdi, muhtemelen anlaşamayacağımız noktaya gelelim. kemal paşa yalnızca hilafet türünden dinî odaklara (ve bu odakları destekleyen toplum kesimlerine) karşı bu katılığı göstermiş olsaydı, söylediğin gibi düşünebilirdik. yani bunun bir diktatörlük kaprisi değil, seküler bir toplumda yeri olmayan kurumlara karşı kaçınılmaz ve anlaşılır bir tahammülsüzlük olduğunu kabul edebilirdik.

      ne var ki, 1925 ertesinde ülkenin içine yuvarlandığı karanlığın ancak bir kısmını oluşturur, dinî gruplara uygulanan baskı. ülkede paşa'nın şu veya bu görüşüne muhalif olmanın, bunu açıkça dile getirmenin tümden yasaklanmasından bahsediyoruz. ya da bütün olası eleştirilerin, bir yüksek sofradaki günlük icazet mönüsüne tâbi olmasından.

      o yüzden, "milletle beraber adım atmak" gibi romantik (ve demagojik) bir idealden bahsetmek, daha doğrusu benim bundan bahsettiğimi ima etmek, ecnebilerin "false dilemma" (sahte ikilem?) dediği hataya düşmek oluyor, bence. paşa'nın ülkeyi ölüm sessizliğine mahkûm etmesinin tek alternatifi bulanık bir çoğunluğun ("milletin") kaprislerine teslim olması olmasa gerek.

      bu ikisinin arasında dengeli bir yol tutturmanın kolay bir şey olduğunu iddia etmiyorum. politika kolay bir şey değil zaten, sorduğun soruların ima ettiği politik gerilim de bugün dahi kolayca çözülecek bir gerilim değil - çözemiyoruz, işte. şurada şu yorumdaki tek iddiam, yerle yeksan edilen tek odağın hilafet olmadığı, dolayısıyla paşa'nın gücü tekelleştirme çabasının yalnızca sekülerlikle açıklanamayacak bir diktatörlük kaprisinin göstergelerinden biri olduğu fikrine (sevan bey'in fikrine yani) o kadar kolay karşı çıkılamayacağı.
    5. Mustafa Kemal dışındakiler demokrat mıydı?
      Türkiye'de kimse demokrat değildir.
      Sevan Nişanyan'da demokrat değildir.
      Oda mesela ulusalcılardan ulusalcı oldukları için "nefret eder".
      Ergenekon davasında ulusalcılar yönelik yapılan onca haksızlığa sesini çıkartmamıştır.
      Bu ülkede demokrat yok.
      O yüzden böyle bir ülkede Mustafa Kemal'i demokrat olmadığı için eleştirmek anlamsızdır.
      Üstelik evet Mustafa Kemal demokrat değildi.
      "Devrimciydi."
      Hangi devrimci demokrattı ki?
      Fransız devriminden sonra yaşan terörü biliyor olmalısınız.
      Kemalist dervimde yaşananlar Fransız devriminde yaşananara kıyasla hiçbirşeydir.


    6. Mustafa Kemal bir devrimcidir.
      O yüzden değerlendirilmesi gereken demokratlığı değil yaptığı devrimdir.
      Mesela "Fransız Devrimide" hiç "demokratik değildir" korkunç ve vahşi bir devlet terörü uygulanmıştır ama aynı Fransız devrimi Avrupa'daki aristokrasinin egemenliğini kırmada önemli bir rol oynamıştır.
      Üstelik yerle yeksan edilen tek odak dışında "hangi odak" vardı ki toplumda?
      Yani Mustafa Kemal istesede herhengi bir odağı yerle yeksan edemezdi.
      Toplumun ezici bir çoğunluğu dinsel hegemonyanın ağırlığı altında eziliyordu.
      Mustafa Kemal işte bu hegemonyayı kırmıştır...
  11. Bir de konseptleri iktisadi durum açısından düşünmek lazım. Yani sözümona kişi başına milli gelir seviyesi açısından düşük gelirli olan ülkelerde merkezilesme faydali olabilirken (örn. yapısal reformları gerçekleştirmek için, vergi gelirlerini arttırabilmek için, yatırım çekebilmek icin vesaire) orta gelir seviyesinde olan bir ülkede hatta orta gelir tuzağına takılmış bir ülkede cesitlendirme ve alternatif üretme iyi bir yönetim biçimi olabilir (inovasyon için). Tabi o dönemin koşullarını da hesaba katmak lazım malum dışa kapalı ülkeyiz. Aslında bu Diyanet işleri Başkanlığı, tek eğitim sistemi gibi yasalarin Özal döneminde kalkmasını beklerdim iktisadi gelisme evreleri açısından ama politik populizm gereği yapılmadı tabi. Şimdi tekil eğitim sistemini Zimbabwe ye getirirseniz faydasını görürsünüz ama Türkiye de 21. yy da hala bu merkezi eğitim sistemiyle devam etmek yerinde saymak demek.Tıpkı Zimbabwe de bisiklet sahibi olmanin bir aileye katkısı ile Tr deki bir aileye katkısının ölçülmesi gibi.
  12. *Garibancılık* nedir Sevan bey, köklü bir ideoloji midir, dünyada yaygın mıdır? Biraz açarsanız sevinirim.
  13. Yazarın bu ezikliği neden? Ne mutlu ki M.Kemal Atatürk ve kadrosu vardı yönetimde. Sayesinde Laik bir Cumhuriyetimiz oldu.


    Yanıtlar



    1. Keşke öyle olsaydı. Nişanyan'ın eski yıllardan beri söyleyegeldiği: "Laiklik yok ki elden gitsin!" Laisite Türkiye'ye hiçbir zaman uğramadı, sadece sureten birşey vardı, şimdi o da bitti. Ayrıca o inkılaplar tek Atatürk sayesinde mi realize oldular ve hakikaten Laisizme hizmet ettiler mi?.. Pek sanmıyorum.

      Hem ben TC'nin (aslen) Cumhuriyet olduğuna da inanmıyorum. Tek parti devrinde zaten değildi, sonra da olmadı, bugün de değil. İsmine cumhuriyet demekle öyle olmuyor. Bu hususta anlatılabilecek yığınla şey var, fakat sırf siyasi ithamlarla seçilmiş parlamenterlerin içeriye atılması bile TC'nin Cumhuriyet olmadığının göstergesi. Voltaire'in, Mukaddes Roma-Germen İmparatorluğu'nun tarifi gibi: "Ne mukaddesti, ne Romalıydı, ne de imparatorluktu; Yalnızca bir grup Germen devletçikleriydi o kadar"
  14. Hilafet ve hanedanlık kaldırıldı, cumhuriyet ve laik / seküler hukuk sistemi kabul edildi. Avrupa'nın uzun mücadeleler ve ödenen ağır bedeller sonucu 2000 senelik bir evrimle elde ettiklerini türkiye halkı 20 senede elde etti. Bunun nesini eleştiriyorsun? Üstelik elbette batılılaşma Osmanlı'da başladı. 3. Selim'e hatta daha eskiye kadar gider bu. Atatürk hiçbirşeyi yoktan var etmedi. Kemalist devrim 150 senelik niceliksel birikimin yarattığı niteliksel bir devrimdir. Bunları biliyor olman lazım Sevan. Liberalizm denen şey güçlünün zayıfı ezmesini meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Liberaller hep şu temel sorunun üstünü örtmeye çalışıyor : Dünyada insan nüfusunun ezici bir çoğunluğu açlık sınırının altında yaşıyor içecek temiz su bile bulamıyor. Bir avuç insansa "refah toplumunun" keyfini sürüyor. Böyle korkunç bir adaletsizliğin olduğu bir dünyada "herşeyden önce" bu korkunç adaletsizliği tartışmamız gerekmez mi?