Showing posts with label dinler tarihi. Show all posts
Showing posts with label dinler tarihi. Show all posts

Saturday, March 18, 2017

Cemaat ve tarikatler tarihinden bir sayfa


San Francisco kentine ve şimdiki papaya adını veren kişi, Aziz Francesco (İt.) veya Francis (İng.) veya François (Fr.) . İtalya’daki Assisi’de zengin çocuğuyken İsa çağırmış, 1205 veya 1206 ‘da malı mülkü terk edip dilenci ve derviş olmaya karar vermiş. Babası dava edince mahkeme huzurunda giysilerini de çıkarıp çıplak kalmış, bir çuval parçası ile örtünmüş, beline ip bağlamış. Şehir dışında bir kilise yıkıntısına sığınmış. İnşaatlarda ücretsiz çalışma karşılığında verdikleri bir tas yemekle karnını doyurmuş.
Çoğu kentin zengin ailelerinden gelen on bir müridi ona katılmış. Kural koymuşlar: Bireysel ve kolektif, asla mal ve mülk edinilmeyecek. Paraya el sürülmeyecek. Birine amir pozisyonda asla çalışılmayacak. Yollara düşülüp insanlar tövbeye davet edilecek. Her yere yayan gidilecek. Yola çıkarken asla eşya alınmayacak. Fratres Minores, yani “ufak kardeşler” veya “ uşak kardeşler” adını seçmişler; Tevazu, Sadelik, Fakirlik ve Dua’yı ilke edinmişler. Peşlerinden gelenlere postulantes, yani Taliban adı verilmiş.
Hareket çığ gibi büyümüş. Önce İtalya’yı, sonra tüm Avrupa’yı sarmış. Her sınıf ve tabakadan on binlerce insan çul giyip dervişlere katılmış. İki üç yıl sonra İspanya’lı Aziz Dominik’in, tebliğ ve irşada biraz daha fazla ağırlık veren rakip hareketi ortaya çıkmış. Onlar da eşit ölçüde yaygınlık kazanmışlar.
Papa önce biraz tereddüt ettikten sonra 1210’da Fransiskenleri, 1215’te Dominikenleri birer ordo, yani tarikat olarak tescil etmiş. Böylece dervişler din görevlisi olarak tanınmışlar; vergiden ve feodal yükümlülüklerden muaf olmuşlar; kendi teşkilatları üzerinden direkt papaya baş vurma hakkı kazanmışlar. 1215’te Azize Clara’nın önderliğinde kadınlar şubesi de kurulmuş. Dervişliği göze alamayan fakat onlara özenen siviller için 1221 ‘de bir de Üçüncü Yol teşkilatlanmış. Bu yola mensup olanlar için şehirlerde birer cemaat evi açılmış. Hafta içi gelemeyenler Pazar günleri o evde ibadet ve zikir için bir araya gelmişler.
Dağlar dereler başıbozuk vaizlerle dolunca önce disiplin, sonra barınma meselesi gündeme gelmiş. 1217’de ilk kez yerel ve bölgesel yöneticiler atanmış; yetkileri, atama ve azil koşulları belirlenmiş. 1220’de derviş çulu giymeden önce bir yıl acemi eğitimi (novitiatus) zorunlu kılınmış. Çalı çırpıdan barınaklar yerine her şehir ve kasabada düzgün birer konukevi (conventus) yapılmasına veya edinilmesine karar verilmiş; Türkçesi tekke olsun. Bunlardan ilkini Azizin kendisi, Compostela‘da, yılda bir sepet balık karşılığında almış. Sonrakilerde mülkiyet sorunu çeşitli şekillerde çözülmüş. Kiminde vakıf kurulup kullanımı kardeşlere tahsis edilmiş; kiminde sivil kişiler mütevelli sıfatıyla mülkü üstlerine almışlar. Bakım ve onarım için ayrıca fonlar oluşturulması gerekmiş; dolayısıyla her konvent’e bir hazinedar bir de acemilerin eğitimi için hoca kadrosu ihdas edilmiş. Normal kilise papazlarıyla derviş vaizler arasındaki çekişmeler ayyuka çıktığından, 1230’lara doğru papa derviş  tarikatlerine kendi kiliselerini edinme veya inşa etme yetkisi tanımış. Bunların finansmanı ister istemez sivillerden toplanan bağışlarla sağlanmış. Kardeşlerin bağış toplamak için bazen zorlayıcı yöntemlere başvurduklarına, ölümü yaklaşan mülk sahiplerinin etrafında “ akbaba gibi” beklediklerine ilişkin şikâyetler sıklaşmış.
1223’te papanın onayladığı tarikat tüzüğü (regula) birçok yenilik getirmiş. Mesela tekkelerin eğitim amacıyla kitaplar edinebileceği (ki o devirde kitap, olağanüstü pahalı bir lükstür), ileri gelenlerle seçkin konukların kardeşlerden ayrı odada yemek yiyebileceği, yolculukta kitap ve diğer gerekli eşyanın taşınabileceği, sağlık durumu gerektirirse ata binilebileceği, şahsi olmamak şartıyla mülk, borç, ipotek ve kira işlemleri yapılabileceği, görevli kardeşlere yolluk ve tahsisat verilebileceği vb. karara bağlanmış.
Aziz Francis bu gelişmeler üzerine derin bir yeise kapılmış. “Benim yolum, benim kardeşliğim, benim idealim bu değil” diye isyan etmiş. “Ben“ diye ısrar etmenin kibir olduğunu, bunun da bir dervişe yakışmadığını kendisine hatırlatmışlar. Bunun üzerine üç yoldaşını yanına alıp La Verna dağının tepesindeki kayalarda inzivaya çekilmiş. Çalı çırpıdan yapılmış kulübesinde bir yıl aralıksız dua etmiş. O kadar derin bir acı çekmiş ki el ve ayaklarında Hz. İsa’nın çarmıhının izleri (stigmata) belirmiş. Ama nedense hayattayken bu husus gizli tutulmuş. 1226’da vefatının ertesi günü müjdeli haber müminlere iletilmiş.
Stigmata mucizesinin de etkisiyle Francis ölümünden hemen sonra aziz ilan edilmiş. Cenaze töreni papanın ve çeşitli hükümdarların katılımıyla büyük bir şaşaa ve debdebeye sahne olmuş. Mezarının olduğu Assisi’de muhteşem bir türbe ve kilise inşası için kollar sıvanmış. O kilise Ortaçağ İtalyan mimarisinin şaheserlerindendir. Duvar resimleri Rönesans sanatının ilk kıpırtıları arasında sayılır. Halen Avrupa’nın önemli dini ziyaret merkezlerindendir. Yapının finansmanı doğal olarak bir servet gerektirmiş. Güçlü kişilerden himmet parası toplamışlar. Tarikatın o dönemki yöneticisi olan Cortona‘lı Elias daha sonra yolsuzluk iddiasıyla görevden alınmış. Bunun üzerine papaya karşı savaşan Alman imparatoru 2. Frederik’in hizmetine girmiş; Bizans hükümdarını o koalisyona dahil etmek amacıyla 1241’de İstanbul’a bile gelmiş. İstanbul’da kendisine Hakiki Haç’ın bir parçasını hediye etmişler, ya da satmışlar, tam anlamadım; halen Cortona’daki kilisede durur.
Tarikat içinde Aziz Francis’in sadeliğini savunanlar hep olmuş. Bazen yatıştırmışlar, bazen baskı görmüşler. Bir kısmı zındık ve isyancı ilan edilip idam edilmiş. Bir süre sonra Observant‘lar adıyla ayrı bir tarikat kurup ayrılmışlar, ama onun da akıbeti öbürlerinden çok farklı olmamış sanırım.
John Moorman, A History of the Franciscan Order, (Oxford Univ. Press 1968) 1517 yılına kadarki tarikat-içi çekişmeleri 600 küsur sayfada anlatılıyor. Siyasi hizipleşme ve entrika hikâyelerine meraklı olanlar için derslerle dolu bir öykü.
Kıssadan hisse
Çıkaracağımız dersler neler?
Bir, bu dünyada temiz kalamazsın.
İki, kazanan kaybeder.
Üç, gücün mantığına direnemezsin.
Mamafih bazı dini önderler diğerlerinden daha temiz kalabilmiş. İktidar şansını bulunca yallah atlamamış; dünyevi hakimiyetin tuzaklarından kendini sakınmış; Medine'de padişahlık yerine Arafat dağında inzivayı tercih etmiş. “Allahım ben ne yaptım” diye kendine sorma erdemini koruyabilmiş. Bu da övgüye değer bir şey sanırım.
Doğu bağlantısı
1219’da Francis İslam diyarına seyahat edip, bir yılı aşkın bir süre Mısır ve Suriye’de bulunmuş. Görünürde amacı Müslümanları İsa dinine davet etmek, ama bunun daha ziyade iç tüketime dönük bir söylem olduğu anlaşılıyor. Kahire’de Selahaddin Eyyubi‘nin oğlu Melik el-Kâmil ile görüşmüş, onun konukseverliğini ve yardımlarını görmüş. Amaç tebliğ olsa şüphesiz öyle olmazdı. Uzun süre kalıp belki oralara yerleşmeyi de düşünmüş, ama İtalya’dan elçi gelen kardeşlerin ısrarlı ricasını kıramayıp dönmüş.
Yazık ki elimin altında kaynak yok, tam kronolojiyi çıkartamıyorum. Ama hatırladığım kadarıyla İslam aleminde derviş tarikatlerinin, Kalenderiliğin, Melamîliğin, Ahiliğin patlama halinde geliştiği, Muhiddin Arabi'nin [1165-1240], Sühreverdi’nin [1144-1234] etkin olduğu yıllar tamı tamına bu yıllardır. Ahi Evran rivayete göre Ahilik teşkilatını 1204 ila 1206'da, yani Francis'in derviş çulunu giydiği günlerde kurar. Baba İlyas ve Baba İshak derviş hareketleri birkaç yıl sonra patlak verir. Hacı Bektaş büyük ölçüde efsanevi bir karakter de olsa, yaşadığı rivayet edilen dönem o yıllara tarihlenir.
Rastlantı olamayacak kadar büyük bir paralellik var ortada. Ama etki yönü hangisidir, iletişim kanalları varsa nelerdir, ya da benzer hareketler iki tarafta ortak sosyal ve ekonomik koşulların ürünü olarak mı ortaya çıktılar, onu bilmiyorum. Ciddi bir şekilde bu soruları soran, araştıran, cevap bulan çok fazla tarihçi olduğunu da sanmıyorum.
Batıda bu mevzulara ilgi gösterenler genellikle Katolik öğretisine bağlı dindar insanlardır; Şark kaynaklarına vukuf ve ilgileri kısıtlıdır. Doğuda durumlar malum. Bu şartlarda kim çıkıp da bu denli ilginç ve önemli bir konuyu inceleyip önümüze koyacak, şimdilik bilmek mümkün görünmüyor.

7 yorum:

  1. franciscan tarikatını ilk defa umberto eco'nun gülün adı romanında duymuştum. daha sonra sean connery'nin oynadığı bir filmi de çekildi.

    romanda franciscan tarikatının vatikan'da yerleşik hemen her anlayışla neredeyse zıt yönlere baktığını görebiliyorduk.
    Yanıtla
  2. Ustad, su doktora tezi ilginizi ceker mi? Kopyasini ulastiralim mi?

    http://gradworks.umi.com/32/95/3295918.html

    Beyond the social and the spiritual: Redefining the urban confraternities of late medieval Anatolia

    by Goshgarian, Rachel, Ph.D., HARVARD UNIVERSITY, 2008, 311 pages; 3295918

    Abstract:

    This dissertation is the first comprehensive study of the phenomenon of the urban confraternity in 13th and 14 th-century Anatolia. Urban confraternities in late medieval Anatolia played a range of roles in cities like Ankara, Erzincan, Konya and Sivas. The important political and social void filled specifically by akhī organizations in 13th and 14th-century Anatolia can only be understood within the context of the importance of urban centers during this time period of political instability and attempts at reform, launched by both Christian and Islamic religious institutions.

    Despite the fact that these associations of men living in urban centers in late medieval Anatolia have been addressed in scholarship, a real understanding of what functions the organizations performed, how they were organized, their relationship with cities and with various contemporary religious and political authorities has not been established. This is due both to the consistently changing nature of the brotherhoods and also to the ability of the concept of futuwwa (Arab., qualities of youth) to transform itself depending on the social and political reality within which it existed. This dissertation presents a detailed reconstruction of the basis of the moral code of futuwwa as it changed over time; it is also a study of the way in which that code was articulated in Anatolia (in Arabic, Armenian, Persian and Turkish). This dissertation attempts to reconsider one aspect of the history of 13th and 14th-century Anatolia from the perspective of regional urban history rather than a standard rule-oriented (i.e., Seljuk or Cilician) viewpoint. The goal in doing so is to present a more complete picture of the time. This dissertation shows that all over Anatolia in the 13th and 14th centuries urban associations of men existed playing similar roles and interacting with authorities (whether they were Christian or Muslim, Armenian or Turkish) in similar ways. Re-assessing the history of the region from this new perspective allows us to better understand the social realities of the age.
    Yanıtla
  3. Sevan üstad. Sizi ilgiyle ve cezaevinde bulunuşunuzu kısaltacak (hukukuki, sivil topluma dayalı) bir etkide bulunamadıgım için yetersizlik hisleri ile takip ediyorum. Sizi ve doğru bildiğinize dair inadınızı ayakta alkışlıyorum. Can Celiloglu.
    Yanıtla
  4. Ahmet T. KARAMUSTAFA; TANRININ KURAL TANIMAZ KULLARI İSLAM DÜNYASINDA DERVİŞ TOPLULUKLARI 1200-1550
    Bu olmasını istediğiniz çalışmaya denk düşüyor gibi geldi bana...
    is.pol.16@hotmail.com
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Bak hele! Ahmet Karamustafa lisede en yakın arkadaşlarımdan biriydi.
  5. Evet, ayni paralel Celali isyanlariyla Avrupa'daki Reformasyon sonrasi mezhep savaslari arasinda da var. Anadolu'da Luther gibilerinden ozenip isyan baslatmaya calismislar sanki. Tutmamis.
    Yanıtla
  6. Küçücük bir not;
    "Bunun üzerine papaya karşı savaşan Alman imparatoru 2. Frederik’in hizmetine girmiş; Bizans hükümdarına o koalisyona dahil etmek amacıyla 1241’de İstanbul’a bile gelmiş."
    1204-1261 yılları arası İstanbul'da Bizans değil de Latin krallığı'nın hüküm sürdüğününü hesaba katarsak, İstanbul yerine İznik'e gitmiş olması gerekiyor sanki
    Yanıtla

Friday, November 30, 2012

Kahramanmaraşlı Nestor'un mezhebi

Geçen gün Face’teki tartışmada Nestorculuk bahsi açılınca aklıma geldi. Kuran'daki tuhaf İsa öğretisi acep Nestorcu Hıristiyanlıktan iktibas mıdır demiştik. NOT: Dipnotları okumazlık etmeyin. Asıl inciler orada.
Nestorios Kahramanmaraş’ta – o zamanki adıyla Germanikia’da[1] – doğmuş. Antakya’da okuyup papaz olmuş. Zamanın büyük ilahiyatçısı Mopsuestialı Theodor’un[2]etkisi altında kalmış. Spekülatif yeteneğini sergileyen vaazlarıyla tanınmış. 428’de İstanbul patriği seçilmiş. Lakin, devrin büyük yobazı olan İskenderiye patriği Kyrillos ile giriştiği tartışmada fena hırpalanmış. 431’de Efes’te toplanan kiliseler konsili, Hazreti Meryem’in theotókos (“tanrı-doğuran”) sıfatını reddetti diye galeyana gelip Nestor’u aforoz etmiş. İmparatorun emriyle hoca Mısır çölündeki bir manastıra sürülmüş. Bir süre sonra, kimliği meçhul birtakım eşkiyanın saldırısı sonucu hayatını kaybetmiş.
Kyrillos’un Efes Konsili’nde Nestor’a karşı ilan ettiği oniki anathema halen hem Katolik ve Ortodoks kiliselerince hem Ermeni, Süryani, Kıpti vs. gibi Doğu kiliselerince kanonik sayılır (“bağlayıcı” diyelim, anlaşılsın). Kyrillos’un anathemaları ile Nestor’un karşı-anathemalarının İngilizcesini şu sayfa ve devamında bulabilirsiniz: www.ccel.org/ccel/schaff/npnf214.x.ix.i.html.[3] Metafiziğin dibine vurmuş şahane metinlerdir. Nestor’un esas teorik eseri bin beş yüz sene boyunca – en azından Batı dünyası için – kayıpmış. 19. yüzyıl sonlarında Amerikalının biri Hakkari yakınındaki Kuçanis[4] köyündeki Nasturi patrikliğinin kütüphanesinde Süryanice nüshasını bulmuş. Arzu ederseniz onun da İngilizce tercümesi şurada:[5] www.tertullian.org/fathers/nestorius_bazaar_0_intro.htm
Özetle diyor ki, İsa’nın tanrı kimliği ile insan kimliği iki ayrı prosopon’dur,[6] maddenin tanrılaşması sözkonusu olamaz, sonlu olan sonsuz olamaz, dolayısıyla Meryem’e “tanrı-doğuran” demek yanlıştır; İsa, tanrı kimliğiyle çarmıha gerildi ve öldü diyemeyiz; acı çeken ve ölen, tanrısal kimliğin bir tür yansıması veya yanılsaması olan bedensel varlıktır.
Bu görüşe Diyofizitizm (iki-kimlikçilik) adı veriliyor ve zındık sayılıyor. İşin fenası, bunun zıddı olan Monofizitizm (tek-kimlikçilik) de Katolik ve Rum Ortodoks kiliselerince zındık sayılıyor. Süryani Kadim ve Ermeni kiliseleri bu ikinci tip zındıklardandır. Ayrı hikâye, onu karıştırmayalım şimdi.
*
Nestor öğretisi, o devirde entelektüel odağı Antakya ve Urfa’da olan Süryani aleminde destek görmüş. Urfa medresesinde hoca olan Kyrrhos’lu Theodoret[7] daha mutedil bir Nestorist formülasyonla durumu kurtarmaya çalışmış. Urfa piskoposu İbas[8] 448 yılında Nestorculuk yaptığı iddiasıyla mahkemeye çıkarılmış, paçayı zor kurtarmış. Nihayet 489’da imparator Zenon[9] [9] Urfa Okulunu kapatınca Rum diyarında Nestorculuğun sonu gelmiş.
Çin'in İç Moğolistan bölgesinde 13.-14. yy'a ait
Uygurca (Türkçe) yazılı Nasturi yazıtı.
Üstte iki satır Süryanice.
Rum ülkesinde Nestorculuk ezilirken, devrin diğer süpergücü olan komşu imparatorlukta olaylar farklı rota izlemiş. Sasani başkenti olan Ktesifon’daki[10] İran Hıristiyan kilisesi, Patrik Dadişo eyyamında (421-456) Nestorcu öğretiyi benimsemiş. Böylece Nestorculuk, Zerdüşti İran’da bir tür “resmî azınlık dini” olan Hıristiyanlığın resmî mezhebi niteliğini kazanmış.[11] İslamöncesi devirde, Kerkük-Erbil, Tebriz, Deyleman ve Horasan başta olmak üzere İran’ın tüm vilayetlerinde Nestorcu-Hıristiyan cemaatler oluşmuş.[12] Erken İslam egemenliği dönemde Nestorcu Şark Kilisesinin etkinliği daha da artmış. Asya'ya yayılmışlar. 770 civarında Çin’in o zamanki başkenti Xian’da güçlü bir Nestorcu piskoposluk tesis edilmiş. Uygur Türklerinin bir bölümü de aynı tarihlerde topluca Nestorcu Hıristiyanlığı benimsemiş.[13] Hindistan’ın güneyinde Nestorcu kilise örgütlenmiş.[14]
Kültür tarihi açısından daha ilginç olan olay, zamanın en önemli entelektüel merkezlerinden biri olan Urfa Okulunun, Nestorculara yönelik baskılar nedeniyle darmadağın olması; hocalarının İran'a iltica edip, sınırın hemen öte yanında bulunan[15] Nusaybin’e taşınması.[16] En geç 489’da Urfa Okulunun kapanmasıyla Nusaybin, Ortadoğunun başlıca skolastik merkezi olarak öne çıkmış. Bu statüsünü Kahire’de el-Ezher’in ve 11. yüzyılda Bağdad’da Nizamiye Medresesinin kuruluşuna kadar korumuş. Daha sonra İslami skolastiğin esaslarını oluşturan kıraat, tefsir, aktarım (hadis), mantık, gramer, iştikak ve nücum ilimlerinin temelleri bu okulda atıldı demek yanlış olmaz.
*
Uygurları saymazsak, tarihte Nestorist mezhebi benimseyen tek kayda değer devlet, Lahmî Arap devleti. Bunlar 3. yüzyılda Irak’ın güneyindeki Hire’de egemenlik kurmuşlar. Kuveyt ve Bahreyn’e uzanan alanda hüküm sürmüşler. Kimi kaynaklara göre İmrül Kays bin Amr[17] zamanında, kimilerine göre 6. yüzyılda Hıristiyan olmuşlar. Sasani siyasi-kültürel etkisine (ve Ktesifon patrikliğine) tabi oldukları için, doğal olarak Nestorcu çizgiyi takip etmişler. 602 senesinde İran Şahı Husrev Pervîz son bağımsız Hire kralı Numan bin Munzir’ı öldürüp Lahmi hanedanına son vermiş. Ama birkaç sene sonra bilumum Arap aşiretleri Lahmîlerin intikamı için birleşip, Sasani devletini Zikar (ذي قار) harbinde perişan etmişler. Sene 609 dolayı, Muhammed’in peygamberlik ilan ettiği yıl veya hemen öncesi.
Acaba Muhammed’in başlattığı siyasi hareketin bu olaylarla ilgisi nedir? Lahmilerin müttefiki olan Arap aşiretleri arasında Nasturi-Hıristiyan oranı neydi? Öteden beri anti-Rum kampına mensup olan bu zümre, bu sefer İran’la bozuşunca üçüncü bir yol arayışına girmiş olabilirler mi? Müthiş konular bunlar, araştırmak lazım.
Bir zamanlar Arap şairlerinin öve öve bitiremediği Hire kenti Lahmîlerden sonra yıkılıp terk edilmiş. İslam fütuhatından sonra bunun taşlarıyla, hemen yakında Kûfe kentini inşa etmişler.
*
770 küsur tarihinde Bağdat kurulunca Nasturi patrikliği Arapların Medain adını verdiği Ktesifon’dan bu kente taşınmış. Abbasi halifeliğinin parlak döneminde serpilip palazlanmış. Sonra talihi dönmüş, 13. yüzyıldaki Moğol istilasını izleyen devirde zulüm ve kahır görmüş. 1318-1328’de patrik olan Erbil’li Timotheos devrinde Bağdat’ı terk edip, Hakkâri dağlarında ulaşılmaz bir yerde bulunan Kuçanis’e sığınmışlar.
1550 civarında Nasturilerin bir zümresi Rabban Sulaka d’Bêth Ballo[18] önderliğinde Roma’daki Papanın elini öpüp Kuçanis’ten bağını koparmış. Keldanî adı verilen bu zümre, Bağdat, Musul, Kerkük, Erbil, Siirt, Nusaybin gibi kent merkezlerinde açık ara galebe çalmış. Ancak Hakkari ile Erbil arasında yaşayan dağ ahalisi Kuçanis’e sadık kalmış. Cizre beyi Bedrxan ile Hakkari beyi Nûrullah’ın 1839 ve 1846’da giriştikleri katliamlara dek Hakkari, Beytüşşebap, Şemdinan ve İmadiye nüfusunun muhtemelen yarı yarıya Nasturi olduğu anlaşılıyor.[19] Bir kısmı müstakil aşiret, bir kısmı Kürt beylerine bağlı mevali imiş. Aramice/Süryanicenin doğu lehçesi olan anadillerine[20] ek olarak hepsi Kürtçe konuşurmuş. Barzani ailesinin Nasturi’den dönme olduğu rivayet edilir. İsmet İnönü’nün dedesinin de, 1846 katliamının ana sahnelerinden biri olan Tiyari vadisinden[21] Bitlis’e mülteci gittiğini Avni Özgürel bir keresinde yazmıştı; ne kadar doğrudur bilmem.
Enteresan olan bir detay da şu. 1915 öncesinde Nasturi ve Keldani nüfusun yoğun olarak yaşadığı alanın sınırı – Batman-Nusaybin-Musul'un hemen doğusundan geçen hat – 5. yüzyıldaki Bizans-Sasani sınırını bire bir yansıtıyor. Hayret etmemek elde değil.
*
1915’te Türk ordusu Hakkari ve civarındaki bütün Nasturi nüfusu tehcir etmiş. Üç yıl boyunca İran tarafında, Urmiye ve Salmas yakınındaki mülteci kamplarında sefil olmuşlar. 1918’de patrik 21. Şimun, İttihatçıların adamı olan Kürt lideri Simko tarafından Salmas’ta öldürülmüş. Harpten sonra bir kısmı yurtlarına geri dönmeye teşebbüs etmişler. TC Silahlı Kuvvetlerinin 12-28 Eylül 1924 tarihlerinde giriştiği Oramar[22] Tedip Harekâtı sonunda temizlenmişler.
1. Dünya Harbinden sonra patrik hazretleri “can kıymetli” deyip San Fransisco’ya göçmüş. 1976’da seçilen son patrik orasını sevmediğinden şimdi patrikhane makamı Illinois’nin Morton Grove kasabasındaymış. Google Earth’ten baktım. Birch Avenue üzerinde, önde iki arabalık park yeri olan orta karar bir suburb evi.





[1] Anadolu’da iki Germanikeia vardır, ikincisi hâlâ aynı adı taşıyan Ermenek’tir. Caligula lakabıyla tanınan üçüncü imparator Gaius Germanicus’un (M 37-41) babası onuruna adlandırılmışlardır. Bu zat MS 17’de Germenlere (yani Almanlara) karşı kazandığı zafer dolayısıyla bu soyadını elde etmiştir.
[2] Mopsuestia ya da Misis şimdi Adana’nın Yakapınar ilçesidir. Mopsuestia’lı Theodoros (ölümü M 428) meşhur Urfa Okulunun fikrî önderi ve kurucusu sayılır.
[3] Her maddeye ekli notlarda Jezüit ilahiyatçılardan Dionysius Petavius’un (Denys Pétau, 17. yy) yorumları ile 5. yy ilahiyatçılarından Kilisli Theodoret’in (Theodoret of Cyrrhus) itirazlarına verdiği cevaplar vardır.
[4] Şimdiki adı Konaklı. 14. yy’dan 1915’e dek Nasturi patrikliğinin makamı idi. 1993’te köy boşaltıldı ve kısmen tahrip edildi. Tüyler ürpertici bir yerdir. 2005'te gittim.
[5] Süryanice aslını 1910 senesinde bizim Mıhitaryan rahiplerinden Peder Paul Bedjan Viyana’da yayımlamış.
[6] İsa’nın tanrılığını reddeden bir görüş erken Hıristiyanlık bünyesinde işitilmemiştir. İskenderiyeli Arios (ölümü M 336) Oğul’un tanrılığını reddetmez, ancak Baba’ya tabi ve ikincil sayar. 325 yılındaki İznik Konsilinde reddedilen bu görüş Şarkta çok taraftar bulmamış, ancak Batıda barbar Germen kavimleri arasında yaygınlık kazanarak 7. yüzyıla dek etkisini sürdürmüştür.
[7] Kyrrhos harabeleri Kilis’in 13 km batısında, Suriye sınırının hemen öte tarafındadır. 1150 civarına kadar bölgesel merkez olmuş, daha sonra bu işlevi bugünkü Kilis devralmıştır. Kilis adı muhtemelen Kyrrhos sözcüğünden bozmadır. R > L evrimi Farsça, Arapça ve Türkçede tipiktir.
[8] Yunanca İbas şeklinde aktarılan adın Süryanicesi İbô (veya Hibô) olarak geçer. Şaka değil.
[9] 474-491 yıllarında imparator olan Zenon, Ermenek yakınındaki bir kasabada doğmuştu. Onun onuruna Zenonopolis adı verilen bu kasaba, bir görüşe göre Ermenek’e bağlı İznebol (şimdi Elmayurdu) köyü, diğer görüşe göre Sarıveliler ilçesine bağlı Uğurlu köyü yakınındaki Körüstan harabesidir.
[10] Bugünkü Irak’ta, Bağdad’ın banliyösü olan Medain kentidir. MÖ 3. ila MS 7. yüzyıllarda bin yıl süreyle İran'ın başkenti idi.
[11] İran’da Hıristiyan dini I. Yezdgerd zamanında 409 veya 411 senesinde resmen serbest bırakılmış ve Ktesifon piskoposluğu bu tarihte tesis edilmiş idi. İslam hukukunun azınlık dinleri hakkındaki düzenlemelerinin bir bölümü hiç şüphesiz Sasani devletinin bu tecrübesine dayanır.
[12] Ktesifon’a bağlı tarihî piskoposlukların listesi için bkz. www.nestorian.org/location_of_nestorian_bishops.html
[13] Daha sonra İslami bir anlam yüklenecek olan namaz, oruc, Çalap, tamu, uçmak gibi bazı dinî terimlerin Orta Asya Türkçesine bu tarihte Nestorcu-Hıristiyan gelenekten alınmış olması muhtemeldir.
[14] Hindistan’ın güneyinde Nestorcu-Süryani geleneğinin bugün bölünmüş olduğu çeşitli mezheplere mensup yaklaşık 10 milyon Hıristiyan nüfus varmış. Doğu ve Batı Süryani mezhebi ile çeşitli Uniat kiliselere mensup Hıristiyanlar Kerala eyalet nüfusunun %19’unu oluşturuyor.
[15] 4. yüzyıldan İslamın gelişine dek Roma-İran sınırı, Rize – Erzurum - Silvan ve Mardin/Dara Rum tarafında kalmak üzere Kuzey-Güney doğrultusunda uzanan bir hat idi.
[16] Nusaybin Okulu daha 4. yüzyılda Mor Efrem tarafından kurulmuştu, 5. yy’da parladı. Yahudi Talmud literatüründe de Nusaybin Okulu sıkça zikredildiği için, bir tek okuldan ziyade (eski Oxford ve Cambridge gibi), çeşitli kurumların bir arada bulunduğu bir entelektüel merkez düşünmek gerekir. Halen Nusaybin merkezinde bulunan Mor Yakub manastır ve kilisesinin “Nusaybin Okulunun binası” diye gösterilmesi popüler bir yanılgı sayılmalıdır.
[17] Bu İmrul Kays, İslam öncesi Arap şairlerinin en büyüğü sayılan İmrul Kays bin Hucr ile karıştırılmamalıdır. Necd’de hüküm süren Kindî hanedanına mensup olan bu İmrul Kays da muhtemelen (Nasturi) Hıristiyandır. Taht hakkını kaybettikten sonra Rum imparatoruyla görüşmek için M 560 dolayında İstanbul’a gitmiş, dönüşte Ankara’da vefat etmiştir. Ankara’daki türbesinin halen Hıdırlık adı verilen yer olduğu söylenir.
[18] Bêth Ballo adı verilen yer muhtemelen bugün Adıyaman Gerger’e bağlı olan Bîbol (Konacık) köyüdür.
[19] Michel Chevalier, Les montagnards chrétiens du Hakkâri et du Kurdistan septentrional (Paris 1985) ayrıntılı tasvir ve harita verir. Birkaç sene önce Mollafenari’deki Kubbealtı Fotokopi’de hasbelkader bulmuştum.
[20] Bu dilin Türkiye’de konuşulduğu son yer Pervari’ye bağlı Hertvin (şimdi Ekindüzü) köyü idi. Köy halkının 1960 ve 70’lerde İsveç’e göçünden sonra, o ülkede birkaç yüz kişinin halen “Hertvince” adı verilen bu Aramice lehçesini konuşabildiği belirtiliyor.
[21] Tiyari vadisi Çukurca’nın batısındadır. Aşita (Çığlı) ve Keletan (Taşbaşı) köyleri sırasıyla Aşağı Tiyari ve Yukarı Tiyari nahiyelerinin merkez yerleşimleridir. Daha doğudaki Txuma vadisi (merkezi Zawita – Hişet köyü) ile birlikte bu bu yerler, 1846 öncesinde bölgedeki en güçlü “bağımsız” Nasturi aşiretlerinin yurdu idi.
[22] Oramar, şimdi Yüksekova’ya bağlı Dağlıca bucağı. Türkiye’nin en çarpıcı yerlerinden biridir. Kürt nüfus 1924’ten sonra yerleşmiş veya artmış görünüyor. Halen tamamen boşaltılmış olup harabedir.



  1. Hayret, Islamla ilgili yazilariniza hicbir yorum getiremese bile en azindan kufretmeden gecmeyen kitle bu yaziniza hic yorum birakmamis. Algilarini ve ogrenme arzularini diger tum inanislara kapatmalarindan mi kaynaklaniyor bu durum acaba?
    Yanıtla
  2. teşekkürler hocam. çok faydalı bir yazı. eline emeğine sağlık.
    Yanıtla
  3. Selamlar, çok güzel bir yazı olmuş Sevan bey,
    teşekkürler. Aklıma takılan bir kaç konu var Nestorilerle ilgili. Birincisi kendilerini Asuri olarak adlandırmaları ve kökenlerini Asur devletiyle ilişkilendirmeleri. Yanlış hatırlamıyorsam Ninova hafiri Sir Layard'da aynı görüşteydi. Bahsini ettiğiniz lehçeleri Akkadca'nın bir türevi olabilir mi?

    İkincisi patriklik makamının amca-yiğen silsilesi ile devam etmesi. Diğer hristiyan mezheplerin de ve ya zerdüştlerde bu gelenek var mı?

    Bir de şu Simko'nun ittahatçılığı meselesi var tabi. Türkiyeli ve ya Osmanlı değil bu adam. İran meskunu Kürtlerden, meselesi de İranlılarla. Gerçi ailesi o öldürüldükten sonra Türkiye'ye sığınmış ya orası ayrı mesele. İttahatçılığı ile ilgili fikriniz neye dayanıyor acaba?
    Muhammed'in peygamberliğinden önceki 5 yıl konusundaki sarsıcı tespitiniz muhteşem. Alın size doktora konusu. Tabi yönetecek yeterlilikte Türkiyeli İlahiyatçı var mı? Ya da Arap tarihçisi?
    Yanıtla
  4. Nasturi/Keldanilerin "Asuri" olarak adlandırılması daha ziyade coğrafi bir adlandırma sanırım (Kuzey Iraklı anlamında). Eski Asur devletinin resmi dili olan Asurice (yani Kuzey Akkadca) MÖ 1000 dolaylarında direkt mirasçı bırakmadan söndü. Suriye kökenli olan Aramice, Mezopotamya ve Asur'un günlük konuşma dili - ve daha sonra yazılı kültür dili - oldu.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında Teşkilat-ı Mahsusa öncülüğünde Türk askeri birlikleri Batı İran'ı iki kez işgal etti. Simko'nun o olaylar esnasında Türklerin adamı olduğunu Ervand Aprahamian'ın Modern İran Tarihi kitabında okudum (A History of Modern Iran, Cambridge 2008). Mayısta İran'a gittiğimde kitabı orada birine verdiğimden şimdi sayfa referansı veremiyorum.

  5. Yazı ve bilgiler güzel teşekkürler.

    Sevan bey,

    İnsan İsa tezini Nestorilerden aldığı fikri akla yatkın olmakla birlikte, Muhammed açısından daha pratik bir nokta yok mu?
    İsa'nın doğrudan Tanrının bir parçası olarak görülmesi, Muhammed'in peygamberlik iddiasını zayıflatmaz mı?
    Yani o dönemki insanlar bir yanda yeryüzüne gelmiş Tanrı ile insan özlü bir peygamber arasında ister istemez hiyerarşi kurarlardı. Bu durumda da İslam'ı ayrı bir kimlik/din olarak kurumsallaştırmak zor olmaz mıydı?

    Yani Muhammed açısından İsa'nın tanrılık iddiasını reddetmek başlı başına mantıklı değil mi?
    Yanıtla
  6. ağbi bi sürü bilgi vermişsinde ben götümü kıstım gittim.çok karışık konuşuyon kendimi bulamadım. sade ol lüften
    Yanıtla
  7. Kurandaki tuhaf isa öğretisi derken kastettiğiniz nedir? tam anlamadım. bence tuhaf olan hristiyanlığın isa öğretisi.ne de olsa tek tanrıcılıktan (bir nevi)çok tanrıcılığa geri dönüş ihtiva ediyor.
    gerçekten de karşılaştırmalı bir islamdaki isa , hristiyanlıktaki isa yazısı yazsanız ne iyi olur.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. tuhaf derken sanirim su: o gunku dunyada isadan peygamber/elci diye bahsedip iman edenler arasinda, "isa tanri degildir / tanrinin oglu degildir" diyen birisi yok. (aslinda nestor da dememis oyle, sadece meryem'in dogurdugu tanri degildir, demis, meryem'i putlastirmamak amaciyla)
    2. Kuran'a göre İsa çarmıhta acı çekip can vermemiş, sadece öyle "gibi görünmüş". Nisa 157: "Meryem'e büyük bir iftirada bulundular ve: 'Meryem oğlu İsa Mesih'i, Allah'ın elçisini öldürdük' dediler. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara öyle göründü. Ayrılığa düştükleri şeyde doğrusu şüphededirler, bu husustaki bilgileri ancak sanıya uymaktan ibarettir, kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah onu kendi katına yükseltti."
  8. Arianism ile Islamin Isa yorumu ile ne kadar benzestigini dikkate alirsak, Arianismin pek ortadan kalkmis oldugunu dusunemiyorum.

    Dahasi, su anda malesef ilgili kaynaklari tekrar bulamadim, Arianismin Arap yarimadasinda Islamin ortaya cikisindan hemen oncesine kadar var oldugunu da soyluyorlar.

    Bence daha da ilginc olan, sanki misyonunu devretmiscesine, Islamin ortaya cikisindan yaklasik 50-75 sene once yer acip yere girmis gibi ortaliktan cekilmis olmalaridir.
    Yanıtla
  9. "İsa’nın tanrılığını reddeden bir görüş erken Hıristiyanlık bünyesinde işitilmemiştir. İskenderiyeli Arios (ölümü M 336) Oğul’un tanrılığını reddetmez, ancak Baba’ya tabi ve ikincil sayar."

    Bazı Aşırı-Ariosçuların Oğul'un tanrılığını tamamen reddettiğini okumuştum. Bu yüzden diğer Ariosçularla da çatışmışlar.
    Yanıtla