Showing posts with label müzik. Show all posts
Showing posts with label müzik. Show all posts

Thursday, June 15, 2017

Yazarımız duygusallaşıyor, Hindemith’i anıyor

Foça Cezaevi bahçesinin zula bir köşesini kendime mekân edindim. Çayır içinde gözden kaybolmuş bir masaya defter, kitap, radyo, yayılıyorum. Yan taraf kan deryası gibi gelincik tarlası, yaban buğdayları hafifçe sararmaya başlamış, dört yanım zeytin ağacı, tek duyulan ses kumruların buguu-guu’su. Güneş yakıcı değil, kucaklayıcı. TRT3’te Hindemith, viyola sonatı. Hindemith’e bayıldığım söylenemez, ama bu iyi geldi. Karanlık, olgun bir müzik.

Kırk yıl olmuş, Yale’deyken favori sığınağım Sterling Kütüphanesinin sağ arka kuytusundaki gazete odasıydı. Faux-gotik tarzda görkemli, lambrili, tavan doğramalı, ağır meşe masalı bir oda. Dünyanın yüz küsur ülkesinden, Amerika’nın bin milyon kasabasından günlük gazete gelirdi. 1977 olmalı herhalde, Milliyet’ten ikinci Milliyetçi Cephe hükümetinin kuruluş haberlerini okuyordum diye kalmış aklımda. Cumbanın içinde hep oturduğum köşede otururken adamlar geldi, sizi on dakika rahatsız edeceğiz dediler. Pencerenin içine iskarpela ile yatak açtılar, pirinç bir plaket çaktılar. “Büyük besteci Paul Hindemith, vefatı 1967, Yale’de müzik profesörü iken bu köşede oturmayı severdi.”

Oradan tanışıyoruz.

O kütüphanede Londra Times’ın 1700 bilmem kaçtan beri, New York Herald ile Times’ın 1800’lerden beri mikrofilm arşivleri vardı. Bir ara oturdum, Fransız İhtilalini baştan sona gazete haberlerinden okudum. Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında ABD basınında çıkan Türkiye’yle ilgili yazıları taradım. İnternetin olmadığı çağda büyük nimetti, şimdi gerçi çoğuna online ulaşabiliyorsun.


3 yorum:

Bak yazın Gazi Mustafa Kemal Atatürk Paşa'ya yönelik olumsuzluk içermeyince saçını şefkatle okşayasım geliyor. Bir de anıtkabirde bir fotoğraf koyum Atam izindeyiz yazdın mı, ballı börek olursun
Yanıtla

Yanıtlar


  1. Sevan Nişanyan yağlı ballı börek olmayı istemez kanaatimce. Hiç kimseye yaranmayı sevmeyen, bazen kendiyle bile kavga eden, nev-i şahsına münhasır, enteresan bir beşer.

Thursday, March 23, 2017

Sürgünde sönenler : Stravinski

Stravinski üç dönemdir. Rusya’dayken (1914’e kadar), olağanüstü bir coşku ve atılganlıkla doludur. Bahar Ayini'ni dinle. Seni rahatsız etmesine izin verme, tekrar dinle. Tren çarpmış gibi olursun. Deli kuvveti vardır içinde. Darbeler arasında zekâ ve yaratıcılığın kıvılcımını da seçersin.
Fransa döneminde (1914’ten 1936’ya [1939] kadardı yanılmıyorsam) o coşku kaybolur, son derece ironik ve kontrollü bir zekâ öne geçer, ki benim daha çok hoşuma gider. Askerin Öyküsü’nü, hele Genco Erkal’ın anlatımıyla bulabilirsen dinle. Ya da Üç Bölümlü Senfoni. Ya da Pulcinella. Berraktır. Alaycıdır. Bıyık altından güler. Dehasını saklamaz, ama araya mesafe koyar. Gizli bir dil geliştirdiğini hissedersin ama henüz duvar yoktur arada.
ABD’ye gittikten sonra ([1939]-1971) çölde kaybolmuş adamın ümitsizliği siner eserlerine. Yorgundur. Çoğu işi rutin ve ruhsuzdur. Arada, nadiren, uzaktan uzağa parıldayan incileri görürsün: Pearls to the swine! Hollywood’da kendini sanırım kayıp hissetmiş. İletişim çabasını sadece genç müzisyen dostu Robert Craft’a indirgemiş. Sadece ona bir şey anlatmaya çalışırken gözlerinin parladığını hissedersin.
Dün (23/01) radyoda hiç bilmediğim bir eseri çaldı, Cantata (1951). Orta bölümdeki tenor solo kadar acayip ve tüyler ürpertici bir raks hiç duymamıştım hayatta. Öyle bir şey yazabilmek için çok yalnız olmak lazım. Aşırı yalnız.

3 yorum:

  1. o laf, pearls before swine değil miydi yahu? ingilizcemiz yetmez diye düşünmüş sevan bey zahir, domuzlardan önce inciler nedir diye kendimizi yiyip bitirmemize gönlü elvermemiş.

    (mahpus bir inciye domuzluk etmek oldu galiba benimkisi, yersiz. cinlik etmeden sevgi ve hayranlık bildirmenin yolunu bulamayınca, çaresiz.)
    Yanıtla
  2. Kilise havası sezdim. Belki saçmadır. Kendisi de "Music praises God. Music is well or better able to praise him than the building of the church and all its decoration." demiş.

    Seviyorum fakat bu havayı; Jeff Buckley'den Hallelujah'ı duyup, etkilenip mırıldandıkça, hristiyan mısın diye soruyorlardı. Değilim fakat seviyorum.

    https://www.youtube.com/watch?v=y8AWFf7EAc4
    Yanıtla
  3. stravinsky'i fiziksel olarak tayyip erdoğan'a benzeten bir ben değilimdir herhalde
    Yanıtla

Saturday, January 28, 2017

Müzik hocası


Klasik müziğe nereden başlayayım diye soran bir arkadaşıma bir seferinde sonundan başlamasını önerdim. Neden olmasın? Richard Strauss, Son Dört Şarkı (Vier letzte Lieder), yıl 1946 veya 47. Batı yüksek müziğinin son nefesidir, bir tür kuğu şarkısı. Kaç yorumunu bulabilirsen topla, bir kaç gün dinle. Ama en başta ve en sonda Elisabeth Schwarzkopf olsun. Bir süre sonra mutlaka hissedeceksin devasa ve ürpertici bir şeyin huzurunda olduğunu. Sonrası sana kalmış, elbette bulursun kendi yolunu, el yordamıyla da olsa.

Zor bir deneydi, başarılı oldu mu bilmiyorum. Belki daha kolay bir yerden başlamak daha iyi. Mesela Bach, Das wohltemperierte Klavier (Türkçesi ne olabilir? “İyi Huylu klavye” desek?), do majör birinci toccata ile başla, çalan illa ki Glenn Gould ayarında biri olsun. İlk dinleyişte 60 defa mı, 70 defa mı tekrarlanan bir basit motif duyacaksın. Tekrar dinle. Burada ne oluyor diye sor. Bağırarak eşlik etmeyi dene. Her motifin sadece ilk iki notasını söyleyerek bir daha dene. Sonra bir yandan dans ederken tekrar bağırmayı dene. Gerilimin adım adım nasıl yükseldiğini, bir kaç kez uçurumun kenarına kadar gelip beklediğini, sonra sonsuz bir zarafetle boşluğa atılıp ayakları üstüne düştüğünü duyacaksın. Başka şeye gerek yok. Devamı kendiliğinden gelir.

Bir tek şeyi unutma. Sakın, ama sakın, “pop klasikler” tuzağına düşme. İyi müzik mi arıyorsun? İyi müzikle başla. İyinin en iyisiyle başla. Sirk müziğiyle başlayan sirk müziğinde kalır. Çocuğunu ebleh yerine koyan, çocuğunu ebleh yapar.

En önemlisi, müziğin kolay yutulur olması için yanına saçma sapan bir takım anekdotlar ya da program notları eklemek gerektiğini zannedenlere asla kanma. Müziğin tek konusu kas hareketleridir. Varlığından bile haberdar olmadığın kaslarını oynatıyorsa iyi müziktir, oynatmıyorsa kötüdür. İki zamanlı emme basma pompası gibi oynatıyorsa sıkıcıdır, az sonra ölecek bir kuğu gibi oynatıyorsa tadından yenmez.

12 yorum:

  1. Sevan Abi benim, birinci dünya savaşından ziyade, ikinci dünya savaşına merakım var biraz. O dönem üretilen tanklar, uçakların, denizaltıların teknolojileri. Şifreleme ve şifre kırma cihazları. Taktikler. Ruslar, almanlar neler, amerikalılar, japonlar neler düşünmüşler. İsimlerin tarihine kadar merak edip bakıyordum. Hatta Tankları araştırıp, sonrasında maketlerini de yapıyordum bir aralar. Onun için İkinci Dünya Savaşı denince, kafamda farklı sahneler canlanabiliyor. Geçen Ali Hoca, Richard Strauss'un son dört bestesini paylaşınca, dinler dinlemez direkt ikinci dünya savaşından resimler canlandı ve sadece o da değil, Almanya tarafından resimler. Böyle oldu. Bas gitar çalıyorum amatörce, dubstep ve reggae karışımları seviyorum genelde, klasik müzikle uzun süre yakından ilgileneceğimi sanmıyorum fakat şahaneydi.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Elisabeth Schwarzkopf aynı zamanda aktrismiş ve çeşitli filmlerde ve belgesellerde soundtrackleri var. Belki de bu kadının sesinden çağrışım yaptı o resimler. Fakat sanki bu adam (Richard Strauss) Nazi Almanyasının yıkılışına üzülmüş gibi gelmişti dinlerken. September ve Abendrot'un sözleri de biraz gibi öyle zaten. Belki de öyle değildir. :)
    2. "... Almanya(sı)nın yıkılışına üzülmüş gibi gelmişti dinlerken. September ve Abendrot'un sözleri de biraz gibi öyle zaten"

      R. Strauss'un ikinci dunya savasi akabinde besteledigi Metamorfoz'u denemelisiniz. Tukenmisligin seslere essiz bir yansimasidir.
    3. Sağolun tavsiyeniz için. Klasik müzik kültürüm olmasa da, ikinci dünya savaşını görmüş iyi bestecileri bulup, karşılaştırmayı düşünüyorum bakalım. Onlarda da var mı böyle şeyler.
    4. @ Emrah Durmaz

      Elisabeth Schwarzkopf, 91 yılından hatırladığımız general Norman Schwarzkopf'un(nam-ı diğer "çöl ayısı") halasıydı. Zaten Norman Schwarzkopf'un simasına dikkat edersen, halasına benzediğini farkedersin.
    5. @Emrah Durmaz: Nazi Almanyasının yıkılışına değil, medeniyetin yıkılışına.
  2. Sevan üstad, Frédéric Chopin dinliyorum.
    Yanıtla
  3. Abi, romantiklerden pek hazzetmedignizi biliyorum, Ikinci Viyana Okulu hakkinda ne dusunuyorsunuz? Berg de mi sevmezsiniz?
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Yani, ara sıra belki, ama uçurmaz bunlar.
  4. Sevan bey merhaba, Krzysztof Penderecki, Einojuhani Rautavaara, Arvo Pärt gibi orkestral müziğin modern ustalarına dair düşüncelerinizi çok merak ediyorum. Selamlar
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Penderecki etkileyici, Pärt biraz daha az.
  5. sevan hocam ilahiler hakkında ne düşünüyorsunuz? gregoryen müzik hiçte yabana atılacak bir müzik değil bence. özellikle eski bizans müziği şahane. şu sitede eski ilahiler yer almakta, kesinlikle takip etmelisiniz. http://concertzender.nl/programmagids.php?detail=56430
    Yanıtla

Thursday, August 25, 2016

♪♫♪♬♪♪ Müzikli Dakikalar ♪♪♬♫♪♪♪

Klasik müzik tutkumu babamdan aldım. İlkokul dörtte olduğum yıl eve yeni model bir hi-fi plakçalar ve sekiz-on tane long play disk gelmişti ─ Wilhelm Kempff'ten Beethoven dördüncü ve beşinci konçertolar, altıncı ve dokuzuncu senfoni, Coriolan ve Egmont uvertürleri, Mendelssohn ve Çaykovski keman konçertoları, Paganini, Liszt, Grieg, bir Verdi derlemesi. Aylarca her gün büyülenmiş gibi onları dinledim. Kısa zamanda Liszt ve Paganini'nin içinin boş olduğunu, buna karşılık Beethoven'ın dipsiz ve uçsuz bucaksız bir derya gibi açıldığını fark ettim. Ortaokula geldiğimde klasik müziği "babamdan daha iyi anlamakla" övünüyordum.

Liseye başladığım yıl Don Giovanni ile Mozart'ı, Brandenburg Konçertoları ile Bach'ı keşfettim. Asıl aşkım ondan sonra başladı. Bach kişisel evrenimde baş köşeye yerleşti. Kırk beş yıl geçmiş aradan, o ilk keşif heyecanı bunca yıldır hiç eskimemiştir. Hemen her yıl yeni bir hazineyle, yeni bir cevherle tanıştım; tanıdığımı zannettiğim eserlerde yeni kapılar açıldı. Hayat hikâyemi, bir bakıma, Bach tercihlerimin ya da Bach keşiflerimin tarihi olarak anlatabilirim. Daha lisedeyken iki ve üç numaralı orkestra süitleri, üniversiteye başladığım yıllarda Si Minör Messe, Ingmar Bergman'ın "sessizlik" ("sûkût"?) filminden sonra viyolonsel süitleri, New Haven'da adam boyu kar yağdığı gün iki kantat ─ Ich habe genug ve Ich will den Kreuzstab gerne tragen ─ bir başka kar kıyamet fırtınada New York'tan New Haven'a araba sürerken gözümün önünde perdeler gibi açılan Die Kunst der Fuge, 80 ve 82'de Glenn Gould'un eski ve yeni Goldberg Varyasyonları kayıtları, ustanın ölümünden sonra bir hafta katıksız matem tutan WQXR radyosu sayesinde bütün Glenn Gould külliyatı ─ Das wohltemperierte Klavier, altı partita, Fransız süitleri ─ 123. sokaktaki evdeyken beynime kazınıp aylarca oradan çıkmayan Matthäus-Passion, Bebek'te bir gün bahçede otururken kedi gibi usulca gelip yanıma sokulan dördüncü İngiliz süitinin Saraband'ı, Helmut Walcha'nın org versiyonu ile trio sonatlar, Şirince'de bizi bir gün ailecek deliler gibi oynatan üç klavsen için re minör konçerto, başka bir gün deprem gibi üstüme yıkılan do minör passacaglia, daha önce neden farkına varmadım diye beni hayrete düşüren Johannes-Passion, 2005'te Frankfurt'ta ucuza bulup aldığım 21 CD'lik Stockmeier org külliyatından sonra koral prelüdler, 2009'da sevgili Kemal İnan sayesinde yeniden farkına vardığım iki keman partitası. Kısa tutuyorum aslında yoksa bu liste daha çok uzundur.

Beethoven sevgimi hiç kaybetmedim. Yale'deyken son beş yaylı çalgılar dörtlüsünü keşfettim; kırk yıldır aralıksız onları dinleyip sırlarına vakıf olmaya çalışıyorum. Farklı dönemlerde Dokuzuncu Senfoni'nin yavaş bölümünü (ki meşhur son bölümden bir kaç fersah daha iyidir), Rasumovsky Kuartetlerini, Hammerklavier sonatını, 32. sonatın son bölümünü, adi bir vals gibi başlayıp başka dünyalara kapılar açan Diabelli Varyasyonlarını, Missa Solemnis'in Sanctus ve Benedictus'unu, opus 105 viyolonsel sonatlarını kişisel tapınağımın baş köşesine yerleştirdim.

Mozart sevgim gelip gidicidir. Don Giovanni'nin gelmiş geçmiş en mükemmel opera olduğu şüphesiz ─ bir an için müziği bir yana bırak, kadın psikolojisi hakkında daha derin bir eser yazılmış mıdır, sanmam. Buna karşılık Mozart'ın orkestral eserleri bana zaman zaman sıkıcı gelmişlerdir. K. 621 Klarinet Konçertosu bir mücevherdir ─ ama heyhat her Allahın günü o parçayı çalışan bir amatör klarinetçi ile aynı evi paylaştığım günlerden beri, o mücevherden hak ettiği tadı alamıyorum. Oda müziği kusursuzdur ama belki haddinden bir milim fazla yontulup cilalanmıştır. Die Zauberflöte'yi büyülenmeden dinleyebilecek kimse düşünemiyorum.

*

Beni baştan çıkarıp alemlere taşıyan başka kimler var? Aklıma gelenleri tarih sırasıyla saymaya çalışayım.

Monteverdi bir akıl ve müzik şölenidir. Bir Ulisse'nin ya da Poppea'nın dramatik zenginliğine, 18. ve 19. yüzyıl eserleri yaklaşamaz bile. Fırsat bulursan 1970'lerde Nikolaus Harnoncourt'un yönettiği Jean-Louis Ponnelle'in sahnelediği Poppea versiyonunu gör; benliğini esir alacaktır. François Couperin Bach ile aşık atabilecek bir bestecidir. Concerts royaux'yu Bradenburgların, Leçons de Ténèbres'i en iyi solo kantatların, Messe a l'usage des paroisses'ı koral prelüdlerin yanına rahatça koyabilirsin. Yazık ki geriye kalan çok az eseri var. Henry Purcell dünyamızı kısacık ziyaret edip kaybolmuş bir gök cismidir. Yazdığı tek bir notada sıradanlığın, rutinin izini duyamazsın.

Vivaldi'ye hiçbir zaman çok ısınamadım; ama Corelli'deki deha ışıltısını inkâr edemem. Alessandro Scarlatti uçsuz bucaksız bir hazinedir; dinledikçe güzelleşir, aklını başından alır. Haendel de hocası kadar baştan çıkarıcıdır. Çoğu zaman deha sınırının bir santim altında dolanır; bazen, klavsen süitlerinde, Alexanders Feast'te, Comus aryalarında, L'Allegro il Penseroso ed il Moderato'da olduğu gibi, o sınırı aştığı da olur. Telemann çok iyi bir işçidir. Haydn'ın oda müziğinde fantastik derecede güzel mücevherler gizlidir; ama o mücevherleri bulmak için bazen epeyce ot yemen gerekir. 

Schubert aşık olunası bir insandır. Die Winterreise'yi (ama mutlaka Fischer-Dieskau ve Gerald Moore'dan) hüngür hüngür ağlamadan hiç dinleyemedim. Chopin sadece minyatürcüdür, ama minyatürleri baştan çıkarıcı bir güzelliktedir. Brahms zarif ve popüler bir maskenin ardında büyük ve kompleks bir deha saklar. 2001'de bir dönem aylarca Ein deutsches Requiem'le yatıp kalktım. Çok eskiden bir dönem birinci Sextet'e, daha yakın yıllarda Klarinetli Beşli'ye tutuldum. Dvořák'ın senfonilerini filan boşver, ama 14 yaylı çalgılar dörtlüsünün her biri şaşırtıcı ölçüde zengin ve kuvvetli bir ruhun ifadesidir.

Hugo Wolf'u çok geç keşfettim, İspanya Defteri, hele Elisabeth Schwarzkopf söylüyorsa, sanırım Alman şarkı sanatının ─ dolayısı ile her türlü şarkı sanatının ─ zirvesidir. (Peki Strauss'un Son Dört Şarkı'sı da öbür zirve olsun.) Bruckner'de eski çorapları koklamak gibi bir haz buluyorum ─ kötü olduğunu bilirsin ama koklamadan duramazsın. Mahler'de de her zaman bir tür sahtelik ya da yüzeysellik havası sezmekten kendimi alamıyorum ─ belki fin de siècle Viyana'sının havasıdır, kim bilir? Gene de Das Lied von der Erde olsun, dokuzuncu ve onuncu senfoniler olsun, deha alemine ayak basan işlerdir. Debussy özellikle piyano ve oda müziği eserlerinde, bazen kudurtucu ölçüde zarif ve hülyalıdır; ama büyük çaplı eserlerini sevdiğimi söyleyemem. Çaykovski beni bayar, Wagner bence sahterkârın tekidir. Verdi, birkaç meşhur arya dışında beni pek etkilemiyor, hiçbir operasını baştan sona izlemeye kendimi kandıramadım. Ama nedense son yıllarda Puccini'ye gitgide daha fazla ısındığımı itiraf etmeliyim. La Bohème'in Anna Netrebko ve Villazon'lu film versiyonu (http://www.imdb.com/title/tt1157547/) son yıllarda opera alanında yapılmış en iyi iştir desem abartmış olur muyum?

Yirminci yüzyıl müziğine hiçbir zaman fazla ilgi duymadım. Bir istisna yukarıda adı geçen Richard Strauss'tur. (Elektra'yı bir kaç yıl önce keşfettim, tüylerim halâ diken diken.) Açıklamakta güçlük çektiğim öteki istisna ise Stravinsky'dir. Lise sonda iken Stravinsky ile büyük bir aşk yaşadım. Sonradan o aşk küllendi ama L'Histoire du Soldat'nın, Oedipus Rex'in, Dumbarton Oaks Senfonisi'nin, Apollon Musagètes'in alaycı , ukalâ, bıçak gibi keskin dili beni halâ zaman zaman heyecanlandırır.

*

Klasikten başka müzik yok mu diye soracaksın. Son zamanlarda insanlar hiç mi güzel şarkı söylememişler? Hayır, o kadar dogmatik değilim. Bir Bach ya da Beethoven'dan aldığım tadın yoğunluğuna yaklaşamasa da beni coşturan, kısa bir an için de olsa uçuran başka birçok müzik türü var. Mevzu açılmışken onlara da değineyim.

Bir kere caz severim. Caz 1920'lerden 1960'lara kırk yıl sürmüş bir muazzam havai fişek gösterisidir. Sonradan çıkmaz yollarda kaybolmuştur ─ ama o kırk yıllık yaratıcılık dönemindeki heyecanı kimse inkâr edemez. Blues, keza, Mississippi'nin pamuk tarlalarından ve redneck kafelerinden bağını koparmamış olduğu sürece şaheserler üretmiş, sonra pop kültürünün sığ sularında tükenip gitmiştir.

Yunan müziğinde eski usul rebetiko'ya bayılırım. Markos Vamvakaris'in toplu eserleri albümünü bir aralar evde lime lime oluncaya kadar dinledim. Değme alaturka arabeskçiden daha karanlık sulara yelken açtığı halde gözünden ve sesinden ironi kıvılcımını eksik etmeyen bir adamdır. Bir ara Viky Mosholiou'nun Son Tramvay albümüne aşık oldum. Sonra Giritli esrarkeş Psarandonis'e hayran oldum. Bir dönem klasik Hint ragalarına merak saldım. Kolombiya'da geçirdiğim bir aydan sonra kalbimde salsaya ─ özellikle salsanın en iyisi olan Kolombiya salsasına ─ yer açtım. Uzun yıllar Bob Marley'in reggae'sini dinledim. Arjantin'in tangolarına bayılırım. Sonra, hayret edeceksin ama, Peru dağlılarının müziği olan huayno'lara bir tür iptila edindim. Aradan yıllar da geçse, iyi bir huayno havası ile karşılaştığımda, oltaya takılmış balık gibi oynamaktan kendimi alamıyorum.

Üniversitedeyken bir kaç yıl büyük bir zevkle alaturka fasıl dinledim ─ Kemal Gürses, Üsküdar Musıki Cemiyeti, Şevki Bey, Leyla Hanım, Lemi Atlı ve saire. Daha sonra Kâni Karaca'nın kayıtlarını keşfettim, Osmanlı elit müziğinin asıl şaheserleri ile tanışma, tanışma demeyelim de kenarlarında dolaşma fırsatım oldu. Bir kısmı ilkel usullerle radyodan teype çekilmiş, sonradan CD'ye aktarılmış kırk-elli tane albümüm birikti. O albümler hâlâ tozlu bir köşede durur. Bazen cinler geldiğinde arayıp dinlerim. Olağanüstü zarif ve incelikli bir müziktir; insan ruhunun çok derinlerdeki bir takım telleri titreştirir. Ama tıpkı Yunan kilise müziği gibi ─ ki o da zarif, incelikli, derin teller titreten bir müziktir ─ bir iki saat dinledikten sonra hafakan basar. "İmdat içim daralıyor" duygusuna kapılırım. CD'ler yeniden tozlu rafların arkasına gider, cinlerin bir dahaki ziyaretine kadar unutulur.

Türk popundan nefret ediyorum. 1960'larda ilk çıktığı zaman nefret ettim ve yarım yüzyıldan beri nefretim dinmedi. Detone bir böğürtüden başka bir meziyetini göremediğim Türk avam müziğinden ise adeta fiziksel bir tiksintiyle tiksiniyorum. Hapiste olduğum son iki buçuk yılın büyük bir bölümünde o yapışkan sesle yaşadım. Alışmadım. Alışmayacağım. Hayatımın şu geldiğim evresinde arabesk ve varoş türküsünün tükürüklü feryatlarına bulaşma riski olmadan yaşayabileceğim bir köşe hayattaki en büyük mutlulukmuş gibi geliyor bana.

Amerikan popu hakkındaki duygularım da bundan çok farklı değil. Amerikan popu ile rock'ın teknik ustalığını takdir edebiliyorum. Bunun getirdiği bir tür mesafeli ve teorik beğenme duygusu aklımın sinir bozucu yarısını etkisi altına alabiliyor. Ama hayır, insanların duygu dünyasını bir TIR kamyonunun gürültüsü ile boğmaya çalışan müzik anlayışına tahammülüm yok. Elektronik yollarla deforme edilmiş her türlü ses kulağımı ve ruhumu tırmalıyor. Kitlelerin beğenisi için ekip kararıyla üretilmiş her eser, bende edepsizce bir yalanın doğurduğu utançla karışık öfke duygusunu uyandırıyor.

Kötüleri saymaya devam edeyim. New Age adı altında üretilmiş beyin uyutucu ses yığışmalarından, asansör müziğinden, oldies ve goldies türü kanı alınmış süpermarket ürünlerinden nefret ediyorum. Fransız chanson'larını (Jacques Brel gibi bir-iki istisnayla) fazla şekerli ve sahte buluyorum. Batı Avrupa halk müziği, özellikle kuzeye doğru yürüdükçe, bana yavan ve ruhsuz geliyor.

80 yazında Ohrida kentindeki bir kahvehane bahçesinde Makedonya köylü havaları çalan Hollandalı şahane bir gezginler ekibiyle karşılaşmıştım. Hayatında o kadar mükemmel bir başka konser duydun mu diye sorsan cevap vermekte zorlanırım.


16 yorum:

  1. Heavy Metal :(
  2. Darbe oldu savaşa girdik, Başbakan değişti vs... ne yazık beklerken ne geldi...
  3. Kempf'e 1 f daha gerekiyor: Kempff. Bence kendisi gelmis gecmis en iyi piyanist olabilir bu arada. Tesekkurler paylasiminiz icin. Inshallah en yakin zamanda cikarsiniz eger hala icerdeyseniz...

    Yanıtlar




    1. Nayır, Glenn Gould'un eline kimse su dökemez.
    2. Bence Kempff:) tabiî bu biraz subjektif...

      Ayrıca Liszt'in içi o kadar da boş değil herhalde. Beethoven'in baş talebesi Czerny'nin elinden yetişmiş, Salieri'den de ders almış, piyanoda çalınabilecek en zor besteleri yapmış. Elbette kimse bir Beethoven olamaz fakat küçümsemek de yanlış.

      Sevan hocam, yeni nesil piyanistlerden Lang Lang hakkında ne dersin, beğeniyor musun?
  4. Sizi beğenerek okumaya devam ediyoruz Sevan Hocam...

    Çıktığınız günlerin yakın olması dileğiyle...
  5. Kimi yazılarını okurken, daha bitirmeden, tam ortasında, neden hüngür hüngür ağlamaya başladığımı açıklayabilir misin bana, ey dost?
  6. Bu yazıyı yazdıktan sonra paylaşırken nasıl düşünceler içinde oluyorsunuz acaba? Merak edip sizinle empati kurmaya çalışıyorum ama verimli düşünemedim şuana kadar. Bu tip biraz kişisel anı + öznel yorumlar içeren yazıların yazılıp sonrasında paylaşıma sunulma amacını kendim düşünerek de anlayamadığımdan size bu soruyu yönelttim ilginiz için teşekkürler.
  7. bende bilgisayar müziğinden nefret ediyorum. olmaz olsun dijital ortamda yapılan müzikler. ama hocam depeche mode gerçeği var. bir gün dm dinlemenizi tavsiye ederim.
  8. Wagner'i kötü gömmüşsünüz üstad, bütün yazıyı belki kendisi hakkında bir cümle sarfetmişsinizdir diye okudum ama ellerimi kuma sokup çıkarmışım gibi oldu, ümidim parmaklarımın arasından kaydı gitti.
    Yanıtla

    Yanıtlar




    1. Parmaklarınız için böylesi daha hayırlı sanırım :))
  9. Merhaba,

    İkinci paragrafta bahsettiginiz passacaglia Bach'a ait olan mi? Sanirim D minor olmasi gerekiyor. Yazi icin tesekkurler.
  10. Üstad, Carl Orff hakkında ne düşündüğünü belirtmemişsin.

    Yanıtlar


    1. İlginç, zevkle dinlerim. Antigone ve Ödipus Tyrannos çarpıcı eserler. Ama çabuk tükenen cinsten.

Saturday, June 28, 2014

Alaturka nağmeler

"Almanya'da yabancılara Türk sanat müziğini anlatırken "türkische Kunstmusik" diyoruz. Türk Sanat Müziği ismi sizce uygun mu? Yoksa bu da uydurulmuş bir isim mi?"

"Türk sanat müziği" TRT'nin yanılmıyorsam 1960'larda, hatta 1970'lerde uydurduğu bir bürokratik kamuflaj tabiridir. Sanat olmayan müzik mi var? Varsa hangisi?

Bence bu kasten yanıltıcı başlık altında birbiriyle alakasız üç müzik türü bir araya getiriliyor. Aralarındaki ilişki aşağı yukarı Beethoven ile Beatles arasındaki kadardır - aynı coğrafya, benzer perde dizileri, o kadar.

Birincisi Osmanlı saray müziği, osmanische Hofmusik diyelim, 17. yüzyıldan ya da Lale Devri'nden 1850-60'lara kadar. Rafine ve hoş bir müziktir. Zevkle dinlenir. Çağdaş Batı müziğine oranla ifade yelpazesi ve keşif cüreti çok kısıtlıdır. "Ne zarif bir dil, keşke söyleyecek bir şeyi olsaydı" dedirtir.

İkincisi geç Osmanlı pop müziğidir. 1860'lardan 1930'lara kadar sürer. Fesle çağdaştır. İstanbul orta sınıflarının popüler eğlence müziğidir. Batıda o devirde ortaya çıkan "Yüksek müzik" (Wagner, Mahler, Schönberg ...) ile şanson ve kabare ve müzikhol müziği ayrımında net bir şekilde ikincisine tekabül eder. Şevki Bey ve Tanburi Arif Beylerle başlayıp Lemi Atlı ve Münir Nurettin'e kadar devam eder. Hoş popüler melodileri ve hayli basit bir duyarlılığı vardır. Nostaljiktir. Rakıyla iyi gider. 

Üçüncüsü 'proto-arabesk' diyebileceğimiz 1930-1970'ler meyhane müziğidir. Gerek güfte, gerek beste kalitesi açısından ("ben seni ellerin olsun diye mi sevdim") ülkenin o devirdeki gerçeklerine uygun, feci bir bayağılığın temsilcisidir. 1970-80'lerde kalite bakımından biraz evrilerek arabesk müziği doğurmuştur.

Nevzat Atlığ yönetiminde TRT korosu tarafından asık suratlı, kaskatı bir taşra ciddiyetiyle icra edilmek dışında bu üç müzik tarzı arasında ne gibi bir ortaklık olabileceğini anlamaktan acizim. Makam dersen, Madonna ile Beyonce'nin de do majör ile la minörden şaştığını duymadım. Sırf bu yüzden onları da çağdaş Haydn mı sayalım?

*
Madem bu mevzulara girdik, sor bakalım 19. yy sonlarında bir Osmanlı "yüksek müziğinin" (Rauf Yekta Beyin teorik çabalarına yahut Darülelhan bünyesindeki birtakım cılız arayışları bir yana bıraksan) gelişememiş olmasını nasıl açıklayacağız. Dede Efendi'den neden bir Brahms Efendi yahut bir Kemani Piyotr İlyiç türemedi?

Geç devir Osmanlı seçkin sınıfının, gerek ekonomik gerek kültürel özgüvenden yoksun, son derece dar bir zümre olması mıdır sebep? O küçük azınlığın da, özgün bir müzik geleneğini desteklemek yerine Batı müziğinin tüketicisi olmakla yetinmesi midir? (Keçecizade Fuad Paşa da, Damat Ferid Paşa da klasik Batı müziği hayranıdır; Mecelle müellifi Ahmet Cevdet Paşa kızlarına Avrupalı hocalardan piyano dersi aldırır.)

Rusya'da, Macaristan'da, hatta uyduruk Romanya'da, yerli gelenekle alakası olmadığı halde, Avrupai tarzda iyi besteciler çıkarken burada ilaç için bir tane çıkmamasının sebebi nedir? En üst tabaka Batı müziğine yönelirken, orta sınıfın o müziği benimsememesi, alaturka santimantal popla yetinmesi midir?

(Ne yerli, ne Avrupai "yüksek müziğin" yetişmediği bu topraklarda, yıllar sonra, 1930-40'larda, devlet serasında suni ilkahla alafranga besteci yetiştirme denemeleri yapılacaktır. Sonuç, Adnan Saygun'dur.)

Önemsiz sorular değil bunlar. Osmanlı medeniyeti neden çürüdü ve tükendi sorusuyla yakından bağlantılı mevzular. Ahir zamanda Osmanlı'yı ihya etmeye kalkışan fantezistleri de ilgilendirse gerek.

11 yorum:

  1. Sevan hocanın sualine cevap:

    Gene dinle alakalı. Avrupa Hristiyan medeniyetinde resim de, müzik de hatta tiyatro ve mimari de dahil, diğer nice sanatların kökeni kilisedendir. Evet gerçekten de bizim topraklarda orta sınıf tasvip etmediği için Avrupaî tarzda sanat kadük ve sakil kalmıştır. Günde 5 vakit ezan dinleyen, mescitte Arapça ilahi okuyan, teganni makamla okunan Kur'an ı tilavet eden bir milletteki Arab-esk aşkı ölmez. Suret zaten katiyen haram olduğu için ne resim ne heykel(=put) inkişaf etmez. Bunları, hat, tezhip, tezyinat ve resimvari minyatür ikame eder. Tabi az biraz coğrafyanın tesiri var. Ibn Haldun, " Coğrafya kaderdir " der. Türkiye’nin coğrafi pozisyonunun Ortadoğuda olması da onu Avrupa'dan uzaklaştırıcı bir unsur.
    Yanıtla
  2. Hak verdiğim noktalar olsa da: Müzikleri bu şekilde, "ideolojik" olarak karşılaştırmak ne kadar anlamlı? Batı müziğinde çok-seslilik var, bizim müziklerde kompleks ritmler ve makamların zenginliği. Batıda akademi var, bizde meşk sistemi. Ki onu da hiç hor görmezdim. Salih Bilgin gibi bir usta neyzen size 19. yüzyıla kadar 8 kuşak hocalarını ve hocalarının hocalarını sayabiliyor. Brahms efendi derken de beklentiniz en yüksek yere koyduğunuz Avrupa akademik müziği olsa gerek. Müzikleri "yarıştırmak" belki güzel bir yazı ekzersizi, ama müziğin numarası, birkaç notayla bütün bunları anlamsız kılması - ister Bach, ister Dede Efendi, ister o harika akademik çevrelerde yıllarca "primitif" olarak hor görülen Afrika müzikleri olsun.. (konuyla tam alâkalı değil ama Steve Reich'ın Hugh Tracey'nin ellili yıllarda Afrika'da yaptığı alan kayıtlarını dinlediğine adım gibi eminim). O yüzden, bu ilginç bir yazı olsa da ben cd-çalara bir "türk sanat müziği" albümü koyayım da pazarın keyfi çıksın. Müzik, hakkında ne yazılırsa yazılsın yine de daha güçlü çıkıyor, bu da yazarlara dert olsun.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Şunu eklemek isterim: Bu zor şartlarda bloga yazı yazmaya devam ettiğiniz ve hatta yorumları yayınladığınız için teşekkürler. Takip ettiğim en nitelikli bloglardan biri. Her dediğinize katılmasam da, her yazı üzerinde düşünülesi ve ufuk açıcı. Emeğinize sağlık. Umarım yakında bu saçmalık biter ve özgürlüğünüze kavuşursunuz. Saygılar
  3. Sahip olduğunuz lisan ve kültür bilginizin fevkaladeliğine rağmen musiki hakkında bu derece sığ ve iptidai analizler yapmış olmanız düşündürücü olduğu kadar esef de verici. Daha önce hiç şaragan dinlememiş olmanız mümkün olabilir mi?
    Yanıtla
  4. Uydurulmayan isimmi var ki?

    Sanat, san at olmalı değil mi? Sanlık diye bir şey. Saygınlık, itibarlık, şanlık, ünlük, şöhrlük (şöhret).
    Yanıtla
  5. Hocam sizi yıllardır okuyorum takip ediyorum,size çok sövüyorum yalanım yok. Böyle arada sırada eleştiri yazasım geliyor karalıyorum bir bakıyorum tehditler alıyorsunuz,siliyorum tüm eleştirilerimi,yine tam güzel bir eleştiri yazmak istiyorum hop hapistesiniz. Yazı yazsam gayri ciddi yazarım,kimse takmaz ama olsun takan olur da diyorum bu mahallenin huysuz ihtiyarına karşı kullanır.

    Bende bu yüzden daha sığ eleştiriler yapacağım, bir taşlama yaparken gaydırı gubbak romanya demeniz çirkin olmuş konu ne ? Yazının amacı ne ? Verilen örnekler yazıya anlam katmamış,saldırganlık katmış. Gelelim konuya bunun bir çok sebebi olduğu zaten aşikar sadece din değil,işte bir burjuvazi olmadığından osmanlı'nın üst zümresini sadece bürokratların oluşturduğundan dem vurarak konu genişletilebilir,açılabilir,sosyal ve ekonomik yapısından örnekler vererek konu somut deliller ile anlamlandırılabilir vs.

    Sonuca da gelirsek mesaj vermek istediğiniz kesim zaten yazınızı algılamayacak. Bu elde var bir. Onun dışında Edward Gibbon okuyorsunuz acaba Roma'nın çöküşü müziksizlik le mi alakalı ? Veya Roma'nın yükselişinde ve çöküşünde müziğin ne gibi yeri ve önemi var ? Hiç araştırdınız mı ? Bu elde var iki. Bir üçüncüsü bu yazının sonucu olarak elitizm övgüsü çıkar,burjuvazi aşkı çıkar. Yüksek Müzik ne ola ki ? Ne kadar çirkin bir sözcük. Sanatın böyle tanımlanması elitist romantizmi olsa gerek.
    Yanıtla
  6. Sanat, sayat saymak saygınlık oluyorsa, o zaman sanat müziği, saygınlık müziği, saygınların müziği mi oluyor? Diğer müzikler saygınlığı olmayan insanların müziği.

    Müzik, neşe veren, üzgün olmayan, üzgünlüğü gideren ise, böylece sanat müzik, saygın neşelik filan oluyor herhalde.
    Yanıtla
  7. Türk sanat müziğinin kökeni Bizans müziği diye duymuştum, ne derece doğru bilemem, ama Yunanistan'da bir kilise ayini müziğinin nameleri türk sanat müziğine benziyordu ama çok seslisi...
    Yanıtla