Showing posts with label ahlak felsefesi. Show all posts
Showing posts with label ahlak felsefesi. Show all posts

Wednesday, April 1, 2020

Ölmeyi bilmiyorsan yaşamanın manası ne?

“65 yaşın üstündeki herkes ölse - yahut 65 üzeri erkeklerle 75 üzeri kadınlar ölse - bunun insanlığa, ya da ölenlere, ya da kalanlara ne zararı var? Faydası zararından kat kat fazla değil mi?”
Diye sormuş yazar.[1] Bu cümlelerden “o halde yaşlıları öldürmeli” sonucu çıkar mı?
Sanırım istenirse çıkarılabilir. Marjinal bir sonuçtur gerçi. Gerçek dünyada çok az insanın samimiyetle savunacağı, ancak belki teorik bir ihtimal olarak tartışmak isteyebileceği bir sonuçtur. Öncelikle her iki soruya olumlu cevap verildiğini; ikinci olarak ölüm ve kalım kararlarının fayda ve zarar hesabına göre verildiğini; üçüncü olarak fayda ve zarar hesabını yapacak kişinin öznenin kendisi değil üçüncü kişi veya kişiler olabileceğini varsayar. Bunlar devasa varsayımlardır. Varsayımların doğru olduğuna, ya da yazarın bu varsayımları kabul ettiğine dair elimizde en ufak bir ipucu yok. Bunları var sayıp sonuçlara atlamak, bayağı akrobatik yetenek gerektirir. Halkımızda demek ki varmış öyle yetenekler.
Ben genellikle normal, kısıtlı yeteneklere sahip ölümlüler için yazdığımdan götüyle kuş tutabilen insanları düşünüp ona göre tedbir almayı bazen ihmal ediyorum. Benim hatam.
*
Başka ne demek istemiş olabilir yazar? Mesela şunu:
Yaşlı insanların ölümü olgunluk ve vakarla karşılamayı öğrenmesi gerekir. Hayatta öğrenilecek en mühim ders belki budur.
Ölümden kaçma güdüsü elbet her canlıda var. Solucanlarda ve timsahlarda da var. Seni solucan ve timsahlardan farklı ve üstün kılan – insan yapan –  şey ise bu güdüyü tüm insanlara ve özellikle gelecek kuşaklara karşı sorumluluk duygusuyla dengeleyebilmendir. Kendi yaşamının aslında evrende kıytırık bir detay olduğunu kavrama yeteneği insanda var, diğerlerinde yok.
Ölümden kaçamazsın. Beş sene olmazsa on beş sene sonra zaten öleceksin. Birkaç yıl geciktirmenin kıymeti ne? Diyelim ki senin için kıymeti büyük olsun. Bunun için senin, ya da toplumun, ya da gelecek kuşakların ödemesi gereken bir bedel varsa, o bedelin sınırı nedir? Senin canın üç sene daha Sudoku çözmek ve torunlarının kafasını şişirmek istiyor diye çocuklarından ve toplumdan ne kadar fedakarlık bekleyebilirsin?
Modern dünya bencilliği en üstün değer olarak kutsar. “Hak benim, can benim, kim ne karışır?” Karşılığında kimse bedel ödemiyorsa eyvallah, öyle olsun? Ya ödüyorsa? Ya senin kıytırık canını birkaç sene uzatmak için toplumun geleceği ateşe atılıyorsa? Yaşama anlam katan şeylerle uğraşmak yerine milyonlarca hastane yatağı ve solunum cihazı üretmek zorunda kalıyorsa? Hiç bedel ödemesinler diyen yok: senin onlara sorumluluğun varsa onların da sana var. Ama nereye kadar? Ölçüsü ne?
İnsanoğlu aldıkça değil verdikçe değer kazanır. Mal biriktirme sevdası gibi can biriktirme sevdası da insanı küçültür, silikleştirir, aç dilenci derekesine düşürür. Verdikçe büyürsün. Canın da öyle. Hayatındaki tek değer kendi canın ise solucandan farkın yok. Canını kuşaktan kuşağa aktarılan bir mirasın parçası olarak görebiliyorsan, dolayısıyla ölümü o sürecin doğal bir adımı olarak içine sindirebiliyorsan, ancak o zaman canının – solucanınkinden öte – bir değeri var demektir.
*
Kastettiğim böyle bir şeydi. İsteyen tabi istediği sonucu çıkarır. Yeter ki söylemediğim sözleri ağzıma sokmak gibi bir densizlikten uzak dursun.
Sözün devamı çok. Mesela sağlık endüstrisinin ulaşmış olduğu akıldışı boyutlardan söz edebiliriz. İnsan yaşamına anlam katan faaliyetleri yok sayıp insan yaşamını uzatmayı hedef belleyen bir kültürün zavallılığından söz edebiliriz. “Bilim” adı altında son yıllarda reklam ve pazarlama endüstrisinin bir şubesine dönüşen faaliyetin bu salgında nasıl yaya kaldığından söz edebiliriz. Şimdilik bu kadarı yetsin.





[1] Bu yazıdan birkaç gün önce Facebook’ta şu notları paylaşmıştım:

65 yaşın üstündeki herkes ölse - yahut 65 üzeri erkeklerle 75 üzeri kadınlar ölse - bunun insanlığa, ya da ölenlere, ya da kalanlara ne zararı var? Faydası zararından kat kat fazla değil mi?
İhtiyarları bir gıdım daha fazla yaşatmak için tıbba yatırılan kaynaklar - insan, para, eğitim, ilaç, sigorta - silahlanmaya yatırılan trilyonlardan daha büyük ziyan değil mi? 
Farzedelim ihtiyarların iyice bunayıp çürümeden ölmesi çok çok fena, korkunç, hain bir şey olsun. Gençlere daha iyi bir dünya bırakmak, bu anlamsız hayata tutunma hırsından daha değerli ve özverili bir hedef değil mi?
İhtiyarları her ne pahasına olursa olsun yaşatma hırsına şimdilerde "bilimsel" adı veriliyor. Bilimsellikle herhangi bir alakası olmadığını, felsefi bir tercih olduğunu hakikaten göremiyor musunuz? 
Bencilliğin kutsanması sadece. Modern dünyada hayat anlamsızlaştıkça, her ne pahasına olursa olsun hayata tutunma hırsı kontrolden çıkıyor.

Tuesday, October 2, 2018

Ahlaklı yaşamın sırları


Dünkü yazının amacı şiddeti savunmak mıydı? Değildi. Şiddet karşıtı argümanların iç çelişkilerine işaret etmekti sadece. Bundan “aa demek ki şiddet iyiymiş” sonucu çıkmaz. Ne çıkar? Mesela “farklı argüman bul öyle gel” sonucu çıkar. “Demek ki bazen iyiymiş, ölçütü daha iyi tanımla” sonucu çıkar. “Ya şöyle derlerse ne cevap veririz düşündün mü” sorusu çıkar. “O platform yetersiz, başka zemin bulmalıyız” önerisi çıkabilir.
Yazı başlıklarını çoğu kez gıdıklayıcı olsun, okuttursun diye atıyorum. İçerikte daha ağırbaşlıyım. Sadece sondan bir önceki paragrafta “Hatta bazen güzeldir” cümleciğini dayanamadım ekledim. Soyut anlamda şiddet övgüsü içeren tek ibare odur olsa olsa.
*
Ne diyor yazı? Bir kere, “ay şekerim şiddet çok kötö, hepimiz karşıyız” söyleminin özünde düzenden yana, var olan güç ilişkilerini kutsayıcı bir ideolojik söylem olduğunu söylüyor. Bazen mi, her zaman mı? Sınırı nedir? Bilmem, tartışırız.
İki, anti-şiddet söyleminin en temel çelişkisine işaret ediyor. Farzedin şiddete karşıyız. Dünyadaki şiddeti bertaraf edecek ya da azaltacak şiddete de karşı mıyız? Karşıysak demek ki şiddete karşı değilmişiz. Bu çelişkiyi anlamadan insanlık tarihindeki feci ve tüyler ürpertici olayların hiç birini anlayamazsınız. Karınca incitmekten ürken makul insanların vakti gelince nasıl canavara dönüştüğünü kavrayamazsınız. Kavrayamayınca da “şiddet mi, ayy nefreth ederim” söylemi kokteyl gevezeliğinden ileri gitmez. Bakın, dinleyin, o cümlenin içinde kıvrılmış yılan gibi yatıyor çelişki: ... nefreth ederim, tecavüzcüleri yağlı kazığa oturtalım, dilim dilim doğrayalım!
Yazı devam ediyor. İki soru daha soruyor. Varlığına yönelik saldırıya nasıl cevap vereceksin? Cevabı kolay gibi görünür ama tuzak sorudur. Çünkü varlığın hiçbir zaman bedeninle sınırlı değildir. Kolektif varlığına saldırı olursa ne cevap vereceksin? Sevdiklerine, canından aziz bildiklerine saldırı olursa ne cevap vereceksin? Onu bırak, hiç bilmediğin birine haksız ve alçakça bir saldırı olursa ne yapacaksın?
Son olarak, daha tereddütlü bir mesele. Olmuş bitmiş şiddetin karşılığı ne olmalı. Tabii ki akıl yolu varsa akılla gitmek en doğrusudur. Hukuk varsa hukukla gitmek çoğu zaman daha etkili ve ahlaken daha temizdir. Kısasa kısas kötüdür. Peki. Lakin kısasa kısası büsbütün lağvedebilir misin? Edersen, ahlaki duyarlığı körelmiş, zombileşmiş insanlar ve zulme direnme yeteneğini yitirmiş bir toplumdan başka elinde ne kalır?.
*
“Her ahlaki önermenin mantıki sonucuna götürüldüğünde çelişkiye düştüğünü, dolayısıyla tutarlı bir ahlaki sistem kurmanın imkansız olduğunu (19 yaşındayken) fark ettim” diye yazmıştım bir tarihte. Ciddi konulara değinen hemen her yazımın içinde bu fikir bir yerlerde mutlaka saklıdır. Halim-Selim’de de epey değindim.       
Her ahlaki arınma teşebbüsünün, her dini uyanış hareketinin kaçınılmaz akıbetidir. İyiliğin sırrını keşfettiğini sanırsın. Emin olursun. Eşini, dostunu, müritlerini inandırırsın. Dünyan ışıkla dolar: Cennetin anahtarları artık sendedir. Sonra birileri seni kıskanır, cemaatine çomak sokar. O zaman delirirsin. Hakikati her ne pahasına olursa olsun savunma sevdasına düşersin. Cemaatini korumak için icabında zora ve kumpasa başvurursun. Yetmezse soygun ve cinayet dahil her şeyi yaparsın. O uğurda yaptıklarını haklı ve meşru bulmaya başlarsın. Vicdanını yitirirsin. Hakikati bulduğunu zanneden insan kadar tehlikeli mahluk yoktur dünyada.
Örnek mi dediniz? Buyur Müslümanlık. Buyur Hıristiyanlık. Buyur komünizm. Buyur Fransız ihtilali. Küçült ölçeği, kendini düşün. Şirket kurup başarıya ulaşan arkadaşlarını düşün. Örgüte katılıp “temiz” yaşamaya ant içenleri düşün. Materyalizme sırtını dönüp hippi olmaya niyet edenleri düşün. Doğru yolu bulduğunu zanneden, o gün yoldan çıkmıştır.
*
Nedir peki önerdiğin çözüm hocam?
Yok basit bir cevabım. Belki de hiç yoktur bir cevap, düşüne düşüne sonunda oraya varacağım, dur bakalım. Şimdilik birkaç tutunabilecek birkaç dal görüyorum hala. Biri ironi kavramıdır. Yani neye inanıyorsan inan, ironiyi elden bırakmadıkça, yani kendini hafiften tiye almayı başarabildiğin müddetçe çok fazla yanılmazsın. Biri özgürlük kavramıdır. Aklın ve vicdanın özgürlüğünü maksimize etmeyi şiar edinirsen, tüm tuzaklardan olmasa da sıradan insanların düştüğü tuzakların çoğundan kendini daha iyi koruyabilirsin. Biri medeniyet kavramıdır, farkındaysanız son yıllarda artan oranda dilime dolanan bir kelime. Büyük siyasi olayları değerlendirirken “medeniyete faydası ne, zararı ne” diye sormak, sanılanın aksine, birçok soruya sağlıklı cevap vermeyi sağlayabilirmiş gibi geliyor bana. Kişilere ya da gruplara faydasını/zararını sormaktan daha verimli bir yol en azından.

Ama tabii büsbütün yanılıyor da olabilirim.

Sunday, September 30, 2018

Şiddete övgü


Fiziksel şiddetin her türlüsünün her koşulda kötü olduğunu savunanlarla aram iyi değil. Muhallebi çocuğu ideolojisidir, hayata cepheden bakmaya cesaret edenlere yakışmaz. 2012’de bu konuda iki üç kez kelam etmeye kalkmışım (http://nisanyan1.blogspot.com/2012/09/siddete-dair.html, http://nisanyan1.blogspot.com/2012/09/siddete-kars-myz-sahiden.html), daha sonra da yeri geldikçe değindim, ama işin can damarını yakalayamadım galiba. Bir daha deneyeyim.
İnsanın diğer insana kötülük etmesinin binbir yolu var, illa kan akıtmak ya da kemik kırmak şart değil. Sayalım: iftira atarsın, ihbar edersin, tehditle sindirirsin, alçaltırsın, emeğini sömürürsün, işinden attırırsın, işini batırırsın, onurunu kırarsın, umudunu kırarsın, sevincini tüketirsin, kandırırsın, çaresizken sırtını dönersin, köleleştirirsin, sevgilisini elinden alırsın, evini yıktırırsın, ailesini dağıtırsın, askere alırsın, ölmesini emredersin, adaleti önlersin, özgürlüğünü çalarsın, intihara sürüklersin, kendisine dokunmadan sevdiklerini harcarsın... Pisliğin sonu yok. Peki neden fiziksel şiddet bunların herhangi birinden daha kötü olsun? Neden hepsine eyvallah ama sıra yumruğa ya da silaha geldi mi orada dur?
Fiziksel şiddet çoğu zaman efektif bir mücadele yöntemi değildir, peki, sabredip endirekt vuruşla topu yuvaya koymak genellikle daha etkili bir yol. Ama neden a priori o silahı elimizden bırakalım?
Muhallebi çocuğu olarak yetiştirildiğimiz için kavgadan ödümüz kopuyor, belki odur. Küçük burjuva değer yargılarının sefil ufkundan ötesini tahayyül edemiyoruz, belki de o. O ufkun sınırlarını Devlet ve Polis bekler. Biz uslu olalım, Polis amca gereğini yapsın... Zulme uğrayan sakın güç kullanmayı aklından geçirmesin...
Şiddet karşıtlığının şiarı polis şiarıdır: “Sakin ol dostum ve elindekini yavaşça yere bırak!”    
*
Toplumların düzeni, insan yaşamının vazgeçilmez bir ögesi olan şiddeti kontrol altına alma esasına dayanır. O yüzden, düzenden yana olan her ahlak öğretisi şiddeti ayıplar, şiddeti azaltmanın yollarını arar. Kabul. Peki. Tamam. Ama bu önermeden, şiddetin her koşulda reddedileceği sonucu çıkmaz. Tam tersi de çıkabilir.
Mesela, bir. Şiddet eğer kötüyse, daha büyük şiddeti önleyen şiddet meşrudur. Adam kalabalık barda arbede çıkarmaya kararlı görünüyorsa bir uyarırsın, sonra yumruğu çakarsın. Çekmiş silahı kalabalığı taramaya başlamışsa düşünmez vurursun. Mantıken kaçınılmaz bir çıkarımdır: Eğer şiddete karşıysan, büyük şiddete karşı küçük şiddeti savunmalısın. Yoksa büyük şiddeti savunmuş olursun.
Ufak bir pürüz gibi görünür, ama devamını düşünürsen senin anti-şiddetçi teorini tuzla buz etmeye yeter. Nerede duracaksın? Adamın uçakları Vietnam’ı – ya da Nusaybin’i – bombalayacaksa karargahını havaya uçurmak meşru değil midir? Diktatörleri halka daha fazla zarar vermeden bertaraf etmek gerekmez mi? Diktatörü bertaraf etmek yetmez, onun hizmetkarlarını, maşalarını da kırman gerekebilir. Rusya’nın saldırmasını bekliyorsan önce senin saldırman hak değil midir? Haktan öte, ahlaki ödev değil midir?
Devam et, durma. Mesela komşu ülkenin hükümdarı kâfirse ve bundan dolayı bütün halkının ahiretini sonsuza dek berbat ediyorsa, ona karşı cihat etmeden ahlaken salih olabilir misin? Daha: Savaştan sonra Ermeniler senin halkını Erzurum ve Van’dan sürecekse önce davranıp onları zararsız hale getirmek vicdani görevin değil midir? Ha?
*
Bu yetmediyse, iki. Kendini şiddetten korumak için şiddet meşrudur. Adı üstünde, meşru müdafaa. Bunu önceki maddenin özel hali olarak da görebiliriz. Büyük şiddete karşı önleyici şiddet dedik. Şahsıma yönelik şiddet ister istemez bu kapsama girer, çünkü ahlaki ödevin öznesine – yani bana – zarar verme riski taşır. Ahlaken doğru olanı yapacaksam önce var olmam gerekir. Dolayısıyla varlığıma yönelik tehlikeyi bertaraf etmek sadece hak değil ödevdir.
Burada da gene işler beklediğimizden daha hızlı çapraşıklaşır. Meşru müdafaayı sadece bireyin kendisine yönelik şiddetle sınırlayamazsın. Çünkü bireyin dokunulmazlığı bedeni ile sınırlı değildir. En azından ailesini, çoluk çocuğunu pakete dahil etmek zorundasın. Adam göstere göstere senin çocuğunun kemiklerini kırıyorsa, bana dokunan yok, öyleyse meşru müdafaa yok, aman fiske vurmayayım der misin? Peki çocuğun değil en yakın arkadaşınsa? En yakın arkadaşının yengesiyse? Devam edelim: Ya ciğerinin yarısı olan takım arkadaşlarınsa? Kimliğinin ve kişiliğinin altyapısını oluşturan değerli yoldaşlarınsa?
Ya vatanının evlatlarıysa? Ya herif senin canından aziz bildiğin Mehmetçiğe kurşun sıkmışsa? Ya hain Ziyonistler gibi senin din kardeşlerinin evlerini başına yıkıp hı diyeni kurşunluyorsa?
Zanneder misin ki sembolik aidiyetler insan yaşamında hiç değerindedir? Ait olduğu zümreye yönelik şiddeti kendine yapılmış gibi hissetmeyen insan ahlaklı sayılamaz. Şiddeti a priori reddeden muhallebi filozofu, o halde, insanlara ahlaksız olmayı önermektedir.
*
Üçüncü önerme ilk ikisi kadar güçlü değil, ama yine de göz ardı edilmemeli. Şiddete karşı şiddet meşrudur. İkinci maddede bize yapılacak şiddeti önlemekten söz ettik. Bu sefer şiddet gerçekleşmiş, biz karşılık veriyoruz. Elbette kınanası bir şeydir. Elbette kindir, intikamdır. Tabii biliyoruz, şiddete şiddet nereye kadar, sonsuz sarmaldır, sen vurursan o da vurur, sonu gelmez. O yüzden hemen her ahlak hocası her zaman affediciliği över, rövanşizmi ayıplar. Doğru. Haklıdır. Karşındaki Devlet terörü bir milyon kişinin evini başına yıkmış olabilir, ama karşı terörle ne elde edebilirsin ki, kanı sonsuza dek sürdürmekten başka?
Peki elinde zulme karşı başka çare kalmamışsa ne yapacaksın? Akıl yolunu tüketmişsin, hukuk düşmanın elinde esir, iç dünyana çekilip kalender hayatı yaşamana da müsaade yok. O zaman “şiddete hayır” öğüdü ne anlama gelir? “Şiddete boyun eğ, zulme razı ol, çaresizliğini kabul et”ten öte bir içeriği var mıdır? Zulme suskunlukla cevap vermek, zulmü ödüllendirmek değil midir? Dünkü şiddete hak ettiği cevabı vermeyen – veremeyen – yarınki şiddeti teşvik etmiş olmaz mı?
Muhallebi çocukluğu sadece bir kişilik zaafı değildir, ahlaki bir tercihtir derken işte bunları kastediyoruz.
*
Bilmem belirtmeye gerek var mı, şiddete yatkın bir adam değilim. Ortaokuldan beri yumruklu kavgaya girdiğimi hatırlamıyorum, girsem de herhalde dayak yerdim. Isparta Er Eğitim Alayında talim atışları dışında silaha elim pek değmemiştir. Kendimi savunmaya yarayan başka yeteneklerim var şükür.
Lakin küçük burjuva yaşamının cenderesinden dışarı çıkıp dünyayı tanıdıkça çok net görüyorsun ki şiddet insan yaşamının kaçınılmaz unsurlarından biridir. Yalnız kaçınılmaz değildir, bazı koşullarda doğrudur, meşrudur, ahlaki zorunluluktur. Hatta bazen güzeldir.
“Iyy, falancaya şiddet uygulamış, lanet! lanet!” diye haykıran cüceler de sadece feci surette cahil değildir. Polis devletinin – bilinçli ya da bilinçsiz – ajanıdır.

Wednesday, December 20, 2017

Ruhlu yazı

1975 miydi, 76 veya 77 miydi hatırlamıyorum, Leszek Kolakowski bir dönemliğine (ikinci kez) Yale’e geldiğinde Hıristiyan Mistiklerinde Varoluş Kavramı konulu dersine dinleyici olarak katılmıştım. O vesileyle Plotinus’un Ennead’larıyla tanıştım; bir miktar okuduktan sonra pes ettim. Felsefe tarihinin en esoterik, en ulaşılmaz eserlerinden biridir. Yıllar sonra (1995?) Proklos’un Elementler’ini de okumaya yeltendim; bir iki haftam onunla geçti. Ne kadarını anladım? İnsan şu kısacık hayatta neyi ne kadar anlayabilir? Bunlar öyle yemek arasında çerez niyetine okunacak işler değil, insan aklının ürettiği en acayip (ve muhtemelen en anlamsız) labirentlerden bir kısım; inceliklerine tam vakıf olmaya bir hayat yetmeyebilir. İslami tasavvuf edebiyatının bunların suyunun suyu olduğu kanısına kapılmıştım, cezaevinde arkadaşların ısrarıyla İbn Arabi’nin Füsusu’l-Hikem’ini (maalesef Türkçe çeviriden) okuduğumda.
Kolakowski 20. yy’ın bence en önemli düşünürlerinden biridir. Ne Marksistlere, ne anti-Marksistlere yaranmaya teşebbüs etmediği için unutturulmuş ya da unutturulmaya çalışılmıştır. Üç ciltlik The Main Currents of Marxism (Marksizm’in Ana Akımları) herhalde o konuda okumaya değer tek eserdir. İngilizceye The Key to Heaven and Conversations with the Devil adıyla çevrilen nispeten önemsiz bir başka kitabı benim zihinsel gelişimimde tetikleyici rol oynadı. Okuduğumda galiba 19 yaşındaydım. Her ahlaki önermenin mantıki sonucuna götürüldüğünde çelişkiye düştüğünü, dolayısıyla tutarlı bir ahlaki sistem kurmanın imkansız olduğunu ilk o zaman fark ettim. Zehirli bir keşiftir. İyiliği vasatlıkta arayan kahir çoğunlukla arana hayat boyu kurtulamayacağın bir kara kedi sokar. Dikkat buyurun: siyasi ve normatif konulara dair yazdığım her yazının asıl konusun, hatta belki tek konusunun bu olduğunu görürsünüz. Kaç kişiye derdimi anlatabildim? Üç? Beş?
*
Bir arkadaşımız demiourgos kimdir, logos nedir, nous ne demektir diye sormuş. Neoplatonik filozoflarda yahut Gnostiklerde neydi diye hatırlamakla hiç uğraşamam, kusura bakmayın, ama düz anlamları neydi diye Liddell & Scott sözlüğüne bakıp size söyleyebilirim.
Dēmiourgos “sanatkâr” demek, ya da “imal eden”. Yani craftsman, producer, maker. Eflatun hazretleri evreni yarattığı varsayılan iradeye bu adı vermiş. O zamanlar henüz insanların aklı Tektanrılı dinlerin absürditeleriyle bulanmamış olduğu için, aklı selim sahibi herkes bunun bir yanda bir hammadde (materia), öbür yanda bir şekil verici irade gerektirdiğini, dolayısıyla aşılmaz bir ikilik var saydığını anlamış. Oysa Neoplatoniklerin ve Tektanrıcıların tanrısı evreni yoktan yarattığına göre demiourgos olamaz, bir şeyi bir şey etmez, kendi biricik ve tekil varlığından evreni türetir. Demek ki kendi mutlak Varlığı, aynı zamanda Yok’tur. Buyur, üzerinde bin yıl kafa patlatacak, milyonlarca sayfalık risaleler yazılacak bir mevzu.
Logos, legein fiilinden basit fiil adı. Fiilin birincil anlamı “seçmek, ayırmak, toplamak”, to choose ve gather. İkinci anlamı “anlatmak, söylemek” to say, speak ve recount. Dolayısıyla ad vermek, anlam vermek, kast etmek, yazılmış olanı okumak. Bunun türevi olan logos, ilk önce “ayırma”, sonra “söz” (word, speech), sonra “oran” (ratio, relation), sonra “hesap” (account, reckoning), ve saire. Bir kelime bu kadar çok anlamı nasıl yüklenir diye sormayın, Türkçe ayırmak, ayıklamak, ayıtmak (eski Anadolu Türkçesinde söz söylemek) ve ad (< ayıt?) sözcüklerini düşünün, sonra da aŋmak ve aŋlatmak fiillerindeki aŋ- unsuru bu fiilin dönüşlü, yani refleksif, hali olabilir mi diye kendinize sorun – aydım, ayıttım, ayındım “fark ettim, söyledim, kendime söyledim” gibi. (Bana sormayın ben bilmiyorum.)
Noos veya nous “akıl” demek, yani kafayı çalıştırma ve sonuç çıkarma yeteneği. İngilizcesi mind, veya sense, veya reason, fakat aynı zamanda meaning yani “anlam”.  Akılda özne ile nesneyi, yani anlayan “ben” ile anladığı anlamı ayırt edebilir misin? Buyur, bir tane daha bin sayfalık risale konusu.
Pneuma her türlü hava akımıdır – yel, veya yellenme yani osuruk, veya nefes. Dolayısıyla hayat belirtisi olan nefes, dolayısıyla “ruh”, ve dolayısıyla her türlü gayri-maddi varlık, melek, cin vb. Ayrıca kilise musikisinde bir tür ilahi, Bektaşi nefesleri gibi. Modern Yunancada alkol kelimesi pek kullanılmıyor, onun yerine oinopneuma deniyor. Yani “şarap ruhu”. Şahane bir sözcük değil mi? (Osurukla meleğin aynı kelimeyle ifade edildiği de gözünüzden kaçmadı umarım.)
Psykhe de bana sorarsanız aynı şey, yani nefes veya nefs veya “ruh”. Ama felsefede daha ince ayrımlar varsa onu bilemem.

*
Bir arkadaş, pneuma'nın Teslisin üçüncü kişisi olan Kutsal Ruh'un (da) adı olduğunu belirterek osuruk dememe şiddetli bir dille itiraz etti. Kendimi aklama ihtiyacı hissettim:

Liddell & Scott, A Greek-English Lexicon (Oxford 1996) s. 1424, πνεῦμα:... II.3 flatulence, in pl. Eub. [Eubulus Comicus]107.9, Arist. Pr. [Problemata] 948b25, Dsc. [Dioscorides Medicus De Materia Medica] 2.112, D.L. [Diogenes Laertius Clarorum Philosophorum] 6.94

Ne olur ne olmaz, Liddell & Scott sözlüğü bile yanılabilir diye düşünerek verdiği referansları teker teker çek ettim.

Euboulos Attika Yeni Komedi'sinin temsilcisi olan bir antik yazar. Eseri günümüze sadece ufak tefek fragmanlar halinde gelmiş, Theodor Kock (ed.) Leipzig 1884 basımı Comicorum Atticorum Fragmenta'da bunları derlemiş. İlgili pasajı cilt 2 sf. 201'de buluyoruz:

No automatic alt text available.

Aristoteles'in Problemata'sı doğa bilimlerine ilişkin yüzlerce problemi derleyen bir metindir. Standart metin sf. 948b25'te korkuya kapılanların neden aşağıdan yellendiğine dair şu açıklamayı buluyoruz.

No automatic alt text available.

MS 1. yy'da yaşayan Dioscorides antik çağın Galen'den sonra en ünlü hekimidir. De Materia Medica'nın Wellmann edisyonu (Berlin 1907) sf. 186'da şunu okuyoruz:

No automatic alt text available.
Diogenes Laertius, ünlü filozofların yaşamını anlattığı Liber Clarorum Philosophorum'da (Hicks edisyonu 1972) şöyle demiş: μαθὼν δὴ ὁ Κράτης εἰσῆλθε πρὸς αὐτὸν παρακληθεὶς καὶ θέρμους ἐπίτηδες βεβρωκὼς ἔπειθε μὲν αὐτὸν καὶ διὰ τῶν λόγων μηδὲν φαῦλον πεποιηκέναι: τέρας γὰρ ἂν γεγονέναι εἰ μὴ καὶ τὰ πνεύματα κατὰ φύσιν. 

Meali: Metrokles ulu orta gaz çıkarmış, çok utanıp evine saklanmış. Dostu Krates bunu duyup, yapma etme, kötü bir şey yapmadın, o gazı çıkarmasaydın esas o zaman kıyamet kopardı demiş.

Bu sonuncusunu ben arayıp bulmaya üşendim, iki dakika sonra büyük oğlum Arsen eklemiş.

Tuesday, June 17, 2014

Sorularınıza itinayla cevap verilir 4


Cezaevinde vakit kolay geçmiyor. Yardımcı olmak için arkadaşlar bana sorular gönderiyor, ben de kağıt kalemi alıp cevap yazıyorum. Buyurun, üç tane:


"Dağdaki çobanın oyuyla benim oyum bir mi? Ne dersiniz?"


Derin bir paradokstur. "Demokrasiyi" haddinden fazla ciddiye alırsan çobanın oyuyla benim oyumun eşitliği insanı rahatsız eder. Fazla ciddiye almazsan, eşitliğin hikmetini daha iyi anlarsın.


Hiçbir toplumda halkoyu, iktidarın tek kaynağı değildir. Her toplumda ve her toplum biriminde, alim cahilden, amir memurdan, zengin fakirden, haklı haksızdan, hakim cemaate mensup olan olmayandan daha güçlüdür. Borusu daha gür öter.

Demokrasinin işlevi, toplumda var olan, her zaman var olacak olan, var olması aklın ve ahlakın gereği olan bu eşitsizlikleri dengelemektir. Yumuşatmaktır. Kamu yönetiminde cahilin, memurun, fakirin, haksızın ve zencinin sesini duyurmaktır. Doğal ve edinilmiş üstünlüklerin, kahredici bir tahakküme dönüşmesine set çekmektir.

Elbette dağdaki çobanın oyu şehirdeki alimin ve amirin oyuna üstün olacak. Halkoyu, telafi mekanizmasıdır. Alim ile amir zaten maçı almışlar, karşı tarafın tek golüne itiraz etmek neden?

Ne zaman ki o golün sarhoşluğuyla dağdakiler alimin ilmine, amirin emrine, haklının hakkına ve zenginin alın teriyle edinilmiş servetine göz koymaya başlarlar, işler o zaman çığırından çıkmaya başlar. Çobanın oyu o zaman göze batar.

"Özgürlük nedir?"

Aklınla ve vicdanınla baş başa kalabilmektir. Açlığın gurultusundan, zorbanın homurtusundan ve mahallelinin mırıltısından nefsini arındırabilmektir. Zor iştir. Saf halini gören olmamıştır. Azıcık yanına yaklaşabilirsen şanslı sayılırsın.

Akıl dediğin şey, hakikati arama melekesidir. Vicdan, hakkı arama melekesidir. Hak ve hakikat, aynı madalyonun iki yüzüdür. İnsan evladını diğer hayvanlardan - koyundan, köpekten ve maymundan - ayıran temel haslettir. Demek ki özgürlük, insanı insan yapan şeydir. Ya da "daha fazla" insan yapan şeydir diyelim. İnsanlaşmanın şartıdır. Özgürlük yoksa koyun olabilirsin, köpek olabilirsin, maymun olabilirsin. Belki rahat da edersin. Ama insanlığın eksik kalır. Hakikat duygun körelir. Hak duygun dumura uğrar.

Özgür olmamak demek, açlığın veya zorbanın veya mahallenin kölesi olmak demektir. Tercihlerini ve eylemlerini, bedensel iştahlarınla veya korkularınla veya toplumsal sadakatlerinle yönlendirmektir. Diğer hayvanlar da yapar bu kadarını. İnsanı insan yapan şey, nadiren de olsa, bu köleliği aşabilmesidir. Durup, "bu işin doğrusu ne?" diye sorabilmesidir.

O soruyu sormanı teşvik eden ortamın adına özgürlük diyoruz. Eğer ahlak felsefesi diye bir şey varsa, gerçekten kayda değer tek konusu özgürlük olmalı sanırım.

"Dine inanmak/bağlanmak zeka gerektirir mi?"

Dindar olmak, 1) ana babanın anlattığı masalları tekrarlamak ve sonraki kuşağa aktarmak, 2) onların önemsediği birtakım törensel davranışları sürdürmek, 3) onların bazı toplumlara ve cemaatlere ilişkin önyargılarını paylaşmak demektir. Bunun için asgari seviyeden öte bir zekâ gerekmez sanırım.


Elbette dindar olan zeki insanlar da var. Bunlar, hayatta önlerine çıkan yeni olguları, yeni ahlaki ikilemleri, anne babalarından miras zihinsel çerçeve içinde anlamlandırmaya çalışan insanlardır. Eskiden, daha iyi modeller yokken veya yeterince bilinmiyorken, değerli fikirler üretebilmişlerdir. O çağın mütevazı paradigmaları çerçevesinde, insanoğlunun dünyayı ve kendini kavrama çabasına katkıda bulunabilmişlerdir.

Bugün ise - gerek bilimsel gerek ahlaki sahada - alternatifler o kadar zengin ve o kadar üstündür ki, zeki insanların hala eski çağların ilkel paradigmaları çerçevesinde dünya görüşü üretmeye çalışmasını, en iyi yorumla, ana babalarına yönelik abartılı bir sadakate yormaktan başka ihtimal düşünemiyorum.

İnternet çağında güvercinle mesaj göndermek hoş bir hobi olabilir. Ama kalkıp da bunun tek veya en doğru iletişim yöntemi olduğunu iddia ederlerse, o zaman, zekalarından, ya da - daha kötüsü - dürüstlüklerinden şüphe etmekten başka çaremiz kalmaz.

6 yorum:

  1. Ben çok alakasız bir soru sormak istiyorum, hem biraz kafayı dağıtmış oluruz...
    Bildiğimiz gibi ABD'nin Mars'a geri dönmemek üzere insan gönderme projesi var. Sizce;
    1. Bu projede çocuk yaştaki kişilerin seçilip bu iş için yetiştirilmesi etik mi? Böylesi bir karar çocuğa bırakılabilir mi? Ya da böylesi bir kararı çocuk adına yetiştinler verebilir mi? Çocukları böyle bir düşünceyle yetiştirmek ve bunu ona çocukluğu boyunca empoze etmek, insan haklarına aykırı değil mi?
    2. Bildiğimiz gibi Mars'ta yüzey sıcaklığı -100 ile -50 derece arasında değişiyor. Atmosfer basıncı Dünya'dakinin yüzde biri... Toprak permafrost halinde (beton gibi donmuş...) Atmosfer solunamıyor... Bitki ve hayvan yetiştirilemiyor... Mars yüzeyi her yeri kaplayan ve hatta uzay giysilerinin içine kadar sızan bir tozla kaplı... Yerçekimi dünyadakinin yarısı ya da üçte biri kadar... Hiç bir teknoloji yok, oraya gönderilen teknolojiler de zamanla bozulup kullanılmaz hale gelecek... Bir kaç insanın böylesi bir cehenneme göndermeye ikna etmek, sanki onlara Star Trek'deki Atılgan teknolojisini sunuyormuş gibi kamuoyuna lanse etmek doğru mu?
    3. (1) ve (2) nolu etik sorunları bir kenara bırakalım, sizce ABD bunu yapabilir mi? Gücü yeter mi?
    Yanıtla
  2. Sevan hocam, benim görebildiğim kadarıyla Mehmet Altan sanki hafiften ümidi kesmeye başlamış. Türkiye’deki Islamlaşma temayülünden gerçekten biraz ürkmeye başlamış, ki yakın zamana kadar AKPyi ağır tenkit etmekle beraber irtica korkusu pek yoktu. Üstelik bence de haklıdır.

    Avrupa Birliği de Türkiye için artık yalan oldu gibi. Bana göre de genel manada halk muhafazakarlaşmıyor ama devlet eliyle ciddi bir gayretle zorlama söz konusu... Bu işin sonu sizce nereye varır ? Valla doğru söze hasret kaldık !
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Liberal İslamcıları iktidara getirmek için kendisi ve kardeşi az uğraşmadılar, jeton yeni mi düşmüş. Ben size olacakları söyleyeyim: 2023 dedikleri Şeriatın geliş tarihidir. Şeriatı kendilerinin getiremeyeceğini biliyorlar, o yüzden ISİD gibi örgütleri kullanacaklar. Türkiyede iki sene içinde çok ciddi cihatçı terör başlayacaktır. Sonrasında 6-7 yıl içinde çok kanlı bir harekatla, şeriatı zorla getirecekler ve bunu ne ordu, ne halk, ne de polis güçleri önleyecek, hatta kıllarını bile kıpırdatmayacaklar... AKP tayfası bütün bunları planladı bile...
  3. Yukarıdaki yazıyı okuyunca böyle bir insanın ceza evinde tutulmasına çok üzüldüm.En kısa zamanda özgürlüğünüze kavuşmanızı diliyorum.
    Yanıtla
  4. Parlamenter demokrasilerin -özellikle şimdiki haliyle- yoksul ve ezilenler adına bir denge aracı olarak anlatan kişinin ya siyaset biliminden nasibini almamış olması ya da yeni bir paradigma yaratabilecek dehaya sahip olması gerek kanımca. Bir burjuva demokrasisi düşün ki, kendisini yok edebilecek bir rakip yaratıcak, bu neoliberal çağda:) Teori yoksunu adamcağız.
    Yanıtla
  5. Oy vermeme özgürlüğü olmayışı ile demokrasi nasıl bağdaşır? Düzen muhâlif oylardan değil de niye oy vermeyenlerden korkmaktadır? Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan partiler ne kadar demokrattır? Parti içi demokrasi ne kadar mevcuttur? Aday tespitinden meclisteki parmak kaldırılacak konulara kadar gerçekten demokratik özgürlük işliyor mu? Parti başkanları sadece halkın değil; başkanı olduğu vekiller ve kadroların başında bile diktatörlük mü yapıyor dersiniz? Kendi partisinde demokrasiyi uygulamayanların demokratlığı inandırıcı mıdır? Yoksa partiden ülkeye her uygulama yöneticilerin hevâlarına, menfaat ve çıkarlarına göre düzenleniyor da demokrasi kavramı bu oyunu halka yutturmak için mi dillendiriliyor? Demokrasi beşerî diktalara bir kılıf mıdır? İnsanlar milletvekili seçtiklerini zannederler, aslında birer sekreter seçmektedirler. Uygulatıcılar değildir seçilenler, uygulayıcıdırlar. Bir dâvâ partisi hiçbir yerde iktidara gelemez. Gelmesi için gerçekten ve her yönden değişmesi, egemen güçlerin tehlikeli saymayacak şekilde onlardan yana olması gerekir. Demokrasilerde halk adına halkın seçtikleri hüküm koyar, kanun yaparlar. Ama kendi yaptıkları kanunları üç-beş sene geçmeden değiştirmeye çalışırlar. Demokrasilerde kanunlar yaz-boz tahtasıdır. Doğru, âdil diye kabul edilen kanunlar birkaç sene sonra savunulamaz hale gelir. Bu durum insanların yaptıkları kanunların yeterli, yanlışsız ve zamana dayanıklı olmadığını göstermiyor mu? Batının laiklik, özgürlük vb. hemen tüm kavramları gibi demokrasi kavramı da kaypaktır. Sınırı, tanımı çok belirgin değildir. İsteyen istediği yere çekebilir. Yöneticiler ve etkin güçler içini istedikleri gibi doldurabilir. “Halkın kendi kendini yönetmesi” belki tek ortak tanım. Demokrasi denince halkın yönetime katılmasından sonra ilk akla gelen sloganlar “insan hakları ve özgürlükler”dir. Bu parlak sözlerin hangi insanların hakkını ve ne tür bir özgürlüğü kastettiği üzerinde pek durulmaz. Halbuki her hakkın bir sorumluluğu ve her özgürlüğün bir sınırı vardır. Demokrasilerde bunlar da kaypaktır. Demokrasi sadece yönetici seçmekten veya insan hakları gibi yuvarlak laflardan ibâret midir? Yoksa o aynı zamanda kendine göre bir dünya görüşü, hayat anlayışı, yaşam biçimi olan bir ideoloji midir? Özellikle Türkiye gibi yerlerde %80 oy alsanız da istediğiniz değişim ve dönüşümü gerçekleştiremezsiniz. Güç odakları, derin devlet, reelpolitik, bürokratik oligarşi, medya ve para babaları, sivil toplum kuruluşları, bütün bu silâhlı ve silâhsız güçlerle demokrasi nasıl uzlaşıyor?
    giyasettinabusak.wordpress.com/2012/04/29/demokrasi/
    Demokrasi uygulamaya geçtiği tarihten günümüze kadar sadece iki partinin olduğu yerlerde bile hiçbir zaman, hiçbir parti çoğunluğu sağlayarak iktidar olmuş değildir. Çünkü seçimlere katılmayanlar vardır; yönlendirilenler, kandırılanlar, halka sorulmadan aday gösterilenler, kendisini tam olarak temsil etmediğinden mecbûren kendisine en yakın olduğunu sandığı veya ehven kişiyi seçmek zorunda bırakılanlar vardır. Dolayısıyla demokrasi uygulanması imkânsız bir tezdir, bir ütopyadır. Şimdiye kadar batı felsefelerinde ortaya çıkmış olan ütopyalardan bir ütopya. Fakat bu demokratik sihirbazlar, medya ve diğer imkânlar (bilim adamları, eğitim kurumları, düşünürler) vâsıtasıyla, demokrasinin ütopya olma özelliğini insanların gözlerinden saklıyorlar. İnsanların bunu görmelerine mümkün mertebe imkân ve fırsat tanımamaya çalışıyorlar. Gerçeğin görülmesine sebep olacak herhangi bir şey olduğu zaman birtakım oyalamalar icat edilerek insanlar onlarla meşgul edilir ve gerçeğe nüfuz etmeleri böylelikle önlenmiş olur. Kanaatleri samimi olarak kabul görmeyen azınlık ise demokraside her zaman bir küskünler kitlesi meydana getirir. Dolayısıyla yapılan uygulamalara bu muhâlefettekiler hiçbir zaman katılmazlar.
    facebook.com/permalink.php?id=510419838992966&story_fbid=654344031267212
    Yanıtla