Showing posts with label roman. Show all posts
Showing posts with label roman. Show all posts

Tuesday, May 29, 2018

Anadolu'da gezintiler: Buçukuncu millet

Geçen gün Finike’nin Zengerler mahallesinden söz ettik. Varyasyonlarını da sayalım. Osmanlıca resmi işlemlerde hep kullanılan +ân çoğul ekiyle Zengerân ve kestirme şekli Zengân (Karaman Başharman [Zengiran], Konyaereğli Zengen, Konya Sarayönü Özkent [Zengen], Mardin Dargeçit Karabayır [Zengân]), tekil hali Zengi (Kadınhanı/Sarayönü Bakırpınar, Sivas Zengi), küçüğü Zengicek (Altınekin Koçyaka).
Anadolu ağızlarında z – c – ç sesleri geçişkenlik gösterir. Dolayısıyla Çenger, Çengerli, Çengerler, Çingerler (Bergama Akçenger, Lüleburgaz Çengerli/Çengelli, Babaeski Çengerli, Manavgat Çenger, Fethiye Çenger, Şarköy Çengârlı/Çengelli, Güdül Kavaközü [Cimder]); Cingir, Cingirli, Cingeran (Ergani Çakartaş, Haymana Cingirli, Keşap Yolbaşı). R’nin L’ye dönüşmesi standarttır; hele RL ikilisi olunca hiç şaşmaz. O halde: Çengel, Çengeller, Çengelli (Amasya Çengelkayı, Eflani Çengeller, Kastamonu-Pınarbaşı Çengel, Torbalı Çengele, Yalova Sugören, Geyve Çengel, Giresun Dereli Çengelköy, Gölpazarı Çengeller, Akyazı Çengeller, Karabük Çengeller, Oltu Çengelli, Alaplı Çengelli, Torul Çengelli, Çorlu Çukurçengel), Cingil (Sungurlu Cingiller), Çingil ( Haymana Evci), hatta Çıngıl (Şereflikoçhisar Çıngıl). Aynı ekipten Çinge (Bandırma Çinge, Balıkesir merkez Çinge, Soma Cenkyeri, Gediz Yeşilçay, Divriği Morçinge), Çingeyli (Kırıkkale-Delice Meşeyayla). Hatta Lazcası bile var sanırım, “Çinge yurdu” anlamında Çingit (Rize-Pazar Uğrak).
Bu kadar deforme edildiğine göre unutulması ya da anlaşılmaması tercih edilen bir isim olmalı diyoruz. Hatta Üzengili, Zenginler, Çiniler, Çine gibi, kökü ve mantığı açık olmayan başka yer adlarını da bu açıdan kuşkuyla karşılıyoruz. Maksat komşu köylerin laf sokmasını önlemek ya da çocuğunun kasabadaki okulda dayak yememesini sağlamak ise, aslını unutturmaya çalışmaz mısın? Hatta Sarayönü Büyükzengi köyü sakinleri gibi, “atalarımız Oğuzların Avşar boyundandı” diye internete kurtlu bayraklı canhıraş yazılar yazdırmaz mısın?
*
Araplı yer adlarının dağılımında yine kuşkuculuk peşimizi bırakmıyor. Araplı, Araplar, Arapoğlu, Arapçiftliği, Arapuşağı, Arapören, Arapdere, Arapköy ve emsallerinden 1960-öncesi Türkiye’de doksan tane kadar varmış; etnik nitelikli adlar tasvip edilmez olunca geriye beş altı tane kalmış. Bunlardan Adana, Hatay, Antep ve Urfa illerindeki bir düzine kadarı gerçek Araplarla ilgili olabilir; bilmiyorum.  Öbürlerinin dağılımı – Tokat’tan batıya, Marmara bölgesi, Trakya, Ege sahilleri – başka şey düşündürüyor. Afrika zencileri veya Mısırlı toprak işçileri olabilir mi? Belki. Beş tane Arapçiftliği buna işaret ediyor olabilir. Diğer bir bölümünün ise sakinlerinin esmer teninden ötürü “Arap” lakabına layık görüldüklerini düşünmek çok yanlış olmaz.

Wednesday, July 5, 2017

İki tarihi roman

Mayıs ve Ağustos 2016’da Menemen Cezaevinden yazdığım iki mektuptan.
Marguerite Yourcenar, Hadrian’ın Anıları. Uzun zamandan beri okuduğum en iyi kitaplardan biri. Püf noktası: akıl. Akla hayranım. O kadar nadir bulunan bir şey ki, nesli tükenmiş varlıklar gibi, paha biçilmez bir değer. Beni duygulandırıyor. Akılla yoğrulmuş bir paragraf okuduğumda gözüme yaş geliyor.
Yourcenar berrak bir akla ve büyük bir kültür havuzundan damıtılmış dile sahip biri. 1981’de Fransız Akademisine seçilen ilk kadın oldu. Çevirmeni ve sevgilisi Grace Frick ile birlikte ABD’nin Maine eyaletinde deniz kıyısındaki bir köyde otururdu. (Benim eski kaynanamın yazlıktaki komşusu ve dostuydu, o da Fransızdı, biliyorsun.)
Kitapta birkaç konuyla mücadele ediyor. Bir, iyi eğitimli bir entelektüel siyasi iktidarla (mutlak iktidarla) aklını ve vicdanını nasıl bağdaştırır? İki, öbür dünya, tanrı manrı gibi ucuzluklara kapılmadan akıllı bir insan nasıl dindar olur? Üç, aşkı ve güzelliği hayatın merkezine koyan biri, aşkın ölümüyle (ve genelde ölümle) nasıl yüzleşir?
Hadrianus, malum, Edirne’ye adını veren zat, 117-135 yılları arasında Roma imparatoru. Atina’da felsefe okumuş, siyasete atıldıktan sonra da geniş bir entelektüel çevreyle dostluğunu ve yazışmalarını sürdürmüş. Belki Roma’dan kaçmak için, yirmi yıl boyunca durmadan seyahat etmiş. Bolu’lu Antinous adlı 15-16 yaşında bir gence sırıl sıklam aşık olmuş. Üç dört yıl birliktelikten sonra Antinous intihar edince mahvolmuş. Oğlanı tanrı ilan edip çeşitli şehirlerde tapınaklarını inşa ettirmiş, rahipler atamış.
Yourcenar ciddi bir klasikçi. Hayal kurmuş tabii, ama inanılmaz derecede geniş ve detaylı ve disiplinli bir akademik altyapı üzerine kurmuş. Metni Hadrianus’un halefi olan Marcus Aurelius’un (gerçek) hatıratı üzerine modellemiş. Dönemin diline, üslubuna ve düşünce biçimine hakim; Romalı bir aristokrat ve filozofun aklıyla düşünebiliyor. Sonuçta şaşılacak kadar “hakiki” bir insanla karşılaşıyorsun. Mesela bir Osmanlı sultanında tahayyül edemeyeceğin kadar insani ve akılcı bir kişiliği algılayabiliyorsun. Sardinya’da yağmura tutulup Antinous’la birlikte bir köylünün evine sığınmaları ve orada Antinous’un herkes için balık pişirmesi sahnesi var mesela, gerçek bir olaymış. Yavuz Selim’i ve hatta bugünküleri böyle bir sahnede düşünemiyoruz.

*
(üç ay sonra)
Son zamanlarda pek pek övülen bir tarihi roman, Hilary Mantel, Wolf Hall. 1530 civarı, İngiltere’de 8. Henry sarayının entrikaları, Anne Boleyn, Thomas Cromwell, Thomas More vb.. Tarihi romanları neden sevmediğimi bir daha hatırlama fırsatı buldum. Tarihi roman dediğin şey sonuçta siyasetin ve iktidarın romanıdır. Güç mücadelesini ciğerinde hissetmemiş ve onu felsefi bir tefekkürle harmanlama fırsatına sahip olmamış bir yazar neyin tarihi romanını yazacak ki? Yüz tanede biri belki başarmıştır, başarsa. (Yourcenar’dan geçenlerde söz ettim. Gore Vidal da müthiştir, siyasi iktidarı onun kadar iyi gözlemlemiş birini tanımıyorum.)
Yazar dersini iyi çalışmış, detay veya atmosfer veya dil ve üslup hatası yok gibi. Konu da az çok sürükleyici. Ama dönem ve mekân hangisi olursa olsun, gerçek tarih o kadar ilginç ki, avamın elinde romanlaştırılınca yolunmuş tavuğa dönüyor.


2 yorum:

  1. Wolf Hall'un devam kitabı varmış: Bring up the Bodies

    Her iki kitap da Man Booker Prize kazanmış, şimdi 2019'a doğru 3. kitap yoldaymış: The Mirror and the Light

    https://www.theguardian.com/books/2017/jul/05/hilary-mantel-says-final-wolf-hall-book-unlikely-to-come-out-in-2018-as-planned
    Yanıtla
  2. Hocam, güzel bir inceleme olmuş ama konu biraz daha açılabilirdi.
    Yanıtla

Monday, May 15, 2017

Yazarımız Rölantidedir

Son yazıyı 12 Mart’ta yazmışım. Ondan önceki haftalarda üzerime bir hırs geldi, günde dört beş yazı döktürmeye başladım. Onların iletilmesi, temize çekilmesi, yayınlanması Nisan ortalarını buldu. Sonra şunlar bunlar oldu, düzen değişti, beklentiler değişti, yazamaz oldum. Bir buçuk aydır elime doğru dürüst kalem almış değilim. [Yazdıklarımın bloga ulaşması bazen üç gün, bazen üç hafta sürüyor. Ona göre hesaplayın.]
 
25 Martta Foça Açık Cezaevine geçtim. Öncekilere oranla burası cennet bahçesi gibi bir yer. Daha doğrusu vasati Türk devlet memurunun hayalindeki cennet tatil köyü: çay bahçesi, kırık süs havuzu, güllü bordür, temiz hava, dağlar, uzakta deniz, çevrede yedi yüz tane sohbete hazır işsiz güçsüz adam. Daha ona tam adapte olamadan bir hafta izin kullandım; bir buçuk yıldan beri ilk kez dış dünyayla temasım oldu. Unuttuklarımı biraz olsun hatırladım.

Şimdi gene kürkçü dükkanındayım. Galiba bilgisayarım olacak, Çarli’nin emektar meleklerine daha az iş yükü düşecek. Ama bilgisayar beklentisi doğunca kötü bir şey oldu. Binbir zahmetle geliştirdiğim tükenmez kalemle yazı yazma yeteneğimi pat diye kaybettim. Şimdi aklıma bir yazı fikri gelirse kalemi ele almaya feci üşeniyorum, “dur, bilgisayar gelsin yazarız” moduna geçiyorum. Yaklaşık yüz tane yazı o yoldan embriyon halindeyken öldüler.
 
Arada çok kitap okudum. Az yazınca çok okunuyor. Houellebecq’in Soumission’u (“Teslimiyet” diye çevrildi galiba), Dave Eggert’in The Circle’ı, Cormac MacCarthy’nin The Road’ı roman faslından. Sonra Charles Eisenstein Sacred Economics (akıl sarsıcı ama nihai olarak fantezi), David Graber An Utopia of Rules (bürokratik egemenliğe dair parıltılı bir çalışma), Rashdall The Universities of Europe in the Middle Ages (anıtsal; bunu ayrıntılı yazacağım, sabredin), J.J. Norwich The Popes (papalığın tarihi, potboiler), Alastair Bonnett Off the Map (haritalarda yer almayan yerlere dair bir kitap; fikir ilginç, uygulama tıraş), bir de Cyprian Broodbank  The Mediterranean from the Origins to the Down of the Classical Age, Akdeniz havzası arkeolojisindeki en son her şeyi harmanlayan külliyatlı bir eser.

Hepsini birer birer yazacağım, söz. Şu bilgisayar gelsin… 

Friday, March 10, 2017

Leopar

Hayatta okuduğum en güzel roman demeyelim hadi, ama ilk ona gireceği kesin. Giuseppe di Lampedusa, Leopar. Püf noktası sanırım yazarın aristokrat kişiliği: zarif, ironik, köklü bir kültürün getirdiği edep ve tevazudan nasipli; aşağıdan gelenlere özgü çiğ ve çığırtkan “ben” hırsından uzak.

Böyle deyince sıkıcı durdu, ama inan ki değil. Konu o çiğ ve çığırtkan “ben”in, 1860’lar Sicilya’sında, belediye başkanı Don Calogero’nun şahsında yükselişi. Çiğ ve çığırtkan bir öfkeyle değil, tam tersine, engin bir sevgi ve espriyle anlatılıyor. Odaktaki kişi yazarın dedesinden esinli: Soydan ve tarihten gelen üstünlüğünü bilen, fakat aynı nedenle yenilgiye mahkûm olduğunu da bilen, o yüzden sevgili yeğenini Don Calogero’nun kızıyla evlendirmek isteyen yaşlı leopar, Salina Prensi.

Donnafugata’daki yemek sahnesi bir, Ponteleone sarayındaki balo sahnesi iki. Duyarlı bir adamın yalnızlığını daha kusursuz anlatan birine rastladık mı? Sanmam.
1956’da yazılmış. Visconti’nin yaptığı filmi sinema klasiklerindendir, ama görmedim. Canım fena halde Sicilya’ya gitmek istedi.

2 yorum:

  1. Il Gattopardo. Filmi Martin Scorsese'ye göre dünyanın en iyi birkaç filminden biri, romanı da The Observer'a göre dünyada yazılmış en iyi 10 tarihi romandan biri. Gerçekten efsanedir.
    Bu arada "Gattopardo," İtalyanca,'da Leopar değil, "Serval" ya da "Gepar" denen, kedigillerden başka bir hayvan.
    Yanıtla
  2. Visconti'nin eseri harkülade. Romanı nasıl olur bilemedim, insan acaba bu görsellik olmadan bu hikaye takip edilebilir mi diye düşünüyor.

Thursday, February 2, 2017

2666

Tuhaf ve sarsıcı bir roman okuyorum, Roberto Bolaño, 2666. Daha bitmedi, dokuz yüz sayfanın yarısını geçtim. Sevdim diyemem, ama sevmediğime de karar veremedim. Bitirince söylerim artık.
Orta bölümde, üç yüz sayfa, yüzü aşkın kadın ve genç kız cinayeti anlatmış. Teker teker, ayrıntılı olarak, polis raporu havasında. Ve bir şekilde hiç sıkıcı olmamasını sağlayabilmiş, ki olağanüstü bir başarı, neredeyse imkansız bir şey.
Birinci bölümde farklı üniversitelerden dört tane modern Alman edebiyatı profesörünün Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde katıldığı elliden fazla akademik panel, sempozyum, çalıştay anlatılmış, mikro-gerilimleriyle, dedikodularıyla, bürokratik kördüğümleriyle, oturum sonrası gidilen barlarıyla, bıktırıcı bar sohbetleriyle, bir gecelik ilişkileriyle. Nefes almadan okutuyor.
Tuhaf bir şey anlatı yeteneği, bir tür hipnoz. Ama romanın bütünü ne anlatmaya çalışıyor, henüz keşfedemedim.
Beş gün sonra
Roberto Bolaño için ne diyebiliriz?
Bir, çok iyi bir anlatıcı, dili hipnotik, yer yer şiir kalitesinde. İpe sapa gelmez bir olaylar yığınını, sanki bir anlamı varmış gibi, ya da anlamı olmadığını bilsen de belki bir anlamı bulunur umuduyla sonuna kadar okutuyor. Dokuz yüz sayfa.
İki, gözü çok keskin. Çocukların ya da bazı hayvanların gözleri gibi, içine baktığında insanı ürküten bir berraklıkta. Fotoğraf makinası gibi leş bakışı değil, zeka ve ironiyle ve bazen sarsıcı bir şiirsellikle dolu bir bakış bu, mesela Hamburg’da bir yayınevi sahibinin duvarındaki fotoğrafları sayıp bir dünya ve büyü yaratmayı biliyor.
Üç, özel adların şiirinden haberdar, somut ve tekil olanın adlarda gizli olduğunun farkında. Meksika’nın hayali bir sınır kentindeki mahalle ve sokak adlarından ya da akademik buluşmaların ardından gidilen restoran ve barlardan ürpertici hakikilikte bir öykü kurabiliyor. (Türk romancılarının çok azında vardır o yetenek. Adları baştan savma ve bostan korkuluğu kadar ölüdür. Işımazlar.)
Romanı sevdim mi? Sanmıyorum. Çok kasmış. Çok entel. “Look, Latin Amerika Edebiyatı” diye çok yırtınmış. Hemen peşinden Junot Diaz’ın romanını okuyunca “Hah, işte şöyle!” oluyorsun. Gene de deha kıvılcımı taşıyan bir eser. 2003’te çok erken ölmese Nobel’i havada alırdı bugüne dek.
Buyur, birkaç örnek:
That evening, before they left the village, the baroness insisted on driving up a mountain from which there was a view of the whole area. She saw winding paths in shades of yellow that vanished in the middle of leaden-colored clusters of trees, the clusters like spheres swollen with rain, she saw hills covered in olive trees and specks that moved with a slowness and bewilderment that seemed of this world yet intolerable. (sf. 837)
the moment of revelation, unsolicited and afterward uncomprehended, the kind of revelation that flashes past and leaves us with only the certainty of a void that quickly escapes even the word that contains it. And the ventriloquist knew this was dangerous. Dangerous, especially for people like him, hypersensitive, of artistic temperament, their wounds still open. (sf. 436)
and then Juan de Dios Martinez set his coffee cup on the table and covered his face with his hands and a faint and precise sob escaped his lips, as if he were weeping or trying to weep, but when finally he removed his hands, all that appeared, lit by the TV screen, was his old face, his old skin, stripped and dry, and not the slightest trace of tear. (sf. 534)
words that embarrassed Reiter, because he found them precious and in those days he had declared war on preciousness and sentimentality and softness and anything overembellished or contrived or saccharine, but he didn’t object, since the despair he glimpsed in Ingeborg’s eyes, never entirely dispelled even by pleasure, paralyzed him as if he, Reiter, were a mouse caught in a trap. (sf. 774)
with the particular ridiculousness of self-dramatizers and poor fools convinced they’ve been present at a decisive moment in history, when it’s common knowledge, thought Archimboldi, that history, which is a simple whore, has no decisive moments but is a proliferation of instants, brief interludes that vie with one another in monstrousness. (sf. 794)
En kaliteli çikolatadan daha lezzetli parçalar bunlar, değil mi?
İngilizce çeviri fantastik güzellikte. Yüksek sesle okusan belki tadına daha iyi varırsın. Türkçesi de çıkmış, ama çevirisi neye benzer bir bilgim yok.

Tuesday, January 10, 2017

Çağın romanları

Spiegel dergisi son 27 yılın en önemli romanlarını bir yazı konusu yapmış. Çağın ruhunu yansıtan eserlermiş. Bir kısmı Alman’ın kasvetli ruhunu yansıtıyor gerçi, ama çoğu ilginç, her eve lazım şeyler.

Elli kitap saymışlar. Sekizini okumuşum: 

Salman Rushdie, Şeytan Ayetleri (1988). Duruşu doğru olabilir, ama romancı olarak tahammül edemediğim biri Rushdie. Şeytan Ayetleri’ni yarıya kadar okuyabilmiştim. Joseph Anton adlı otobiyografisi daha ilginç. 

Arundhati Roy, Küçük Şeylerin Tanrısı (1997). Nefis ve sarsıcı bir roman. 

Amitav Ghosh, Cam Saray (2000). Bunu da çok beğenmiştim. İktidar düşkünlerinin hikâyesi hep ilgimi çeker. 

Zadie Smith, İnci Gibi Dişler (2000). Duyarlı bir yazar Smith, zekâsı ve esprisi keskin. 

Orhan Pamuk, Kar (2002). Hayır, kötü. 

Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı (2003). İz bırakmamış aklımda nedense. 

Hilary Mantel, Wolf Hall (2009). Konu ilginç, 8. Henry çağında sanat mertebesine yükseltilmiş iktidar kavgası. Yazar kasmış. “Sanat” yapmaya çalışmış. 

Chimamanda Ngozi Adichie, Half of a Yellow Sun (2006) adlı öbür romanını okudum, Biafra iç savaşı hakkında. Aşık olunacak kadar güzel bir kadın, Nijeryalı. Romancılığı amatör.

Yirmi kadar kitap ilgimi çekmedi. Bir kısmı önyargıdır mutlaka. Ama ne yalan söyleyeyim, Holocaust’un insan ruhundaki etkileri (Sebald), Amerikalı Vietnam gazisinin evlilik sorunları (Philip Roth), ikiz kulelerden sonra yaşamın anlamını sorgulayan Amerikalıların bunalımları (Franzen, Foer, deLillo), alkolik Norveçlinin sıkıntıları (Knausgård), bütün tabuları yıkmaya kararlı Alman kadının cinsel fantezileri (Charlotte Roche) bayar beni diye tahmin ediyorum. Kazuo Ishiguro’yu iki kez denedim, açmadı. Elfriede Jelinek ile Herta Müller “uzak dur” diye uyarıyorlar. Bu saatten sonra Harry Potter de okuyamam.

Geriye kalan 22 kitabı arkadaşlardan rica ettim, gönderecekler. Okuduktan sonra size anlatırım.

Friedrich Dürrenmatt, Durcheinandertal (1989). Dürrenmatt şeytandır. Son romanıymış, ilginç olmalı.

Bret Easton Ellis, American Psycho (1991). Eski bir klasik. Yatırım bankacısı seri katil olur.

Tim Parks, Europe (1997).  AB zihniyetine dair İngiliz mizahı. Gaddarmış.

Michel Houellebecq, Elementary Particles (1998) ve Submission (2015). Houellebecq Fransa adlı ölü ülkenin son yıllardaki tek ilginç fenomeni diyorlar. İkinci roman yakın gelecekte islam egemenliğine giren Fransa hakkında.

Christian Kracht, 1979 (2001). Batı uygarlığının çürümesine dairmiş. İran ve Çin’e gidiyorlar, o yüzden ilgimi çekti.

Amos Oz, Aşk ve Karanlığa Dair Bir Öykü (2002). Şimdi filmi yapıldı, duyulacaktır. Oz sevdiğim bir adam, kitap annesinin intiharına dair.

Roberto Bolaño, 2666 (2004). ABD-Meksika sınırına Meksika tarafından bakan manik bir başyapıt diyorlar.

Ian McEwan, Saturday (2005). McEwan mızmız bir sesle modern toplumun kalbindeki dehşet verici şeyleri deşen biridir, severim. Bunu okumamıştım.

Don Winslow, Power of the Dog (2005). Meksika’daki uyuşturucu savaşına dair. Kriminal roman, ama müthiş gerçekçiymiş.

Patrick Modiano, Şecere (2005). Bireysel ve kolektif kimlikler hakkında bundan daha ilginç bir şey yazılmadı diyen de var, sıkıcı bulan da. Bakalım.

Cormack McCarthy, Yol (2006). İnsanlık ölmüş, baba oğul yol ararlar.

Junot Diaz, Oscar Wao’nun Kısa Yaşamı (2007). Bu da Meksikalı. Dil sihirbazıymış.

Uwe Tellkamp, Der Turm (2008). Entelektüel bir karı koca Doğu Almanya’nın yalan rejimi altında dürüst bir yaşam sürebilir mi?

Liao Yiwu, Bayan Hallo ve Köylü İmparator (2009). Çin’de toplumun en alt tabakalarında yaşam. Yazarını hapse attılar.

Alexis Jenni, Fransızların Savaş Sanatı (2011). Ortadoğu savaşlarının Fransa varoşlarında Müslüman azınlık üzerindeki etkisi.

Svetlana Aleksiyeviç, Secondhand Time (2013). Türkçe çevirisi var yanılmıyorsam. Belaruslu yazar, geçen sene Nobel ödülü aldı. Tarihin tekmelediği küçük insanlara dair müthiş etkileyici röportajlar yazmış.

Dave Eggers, The Circle (2013). Herkes bu kitaptan söz ediyor. Evreni esir alan internet şirketi hakkındaymış.

Leif Randt, Planet Magnon (2015). Refah içinde boğulan bir toplumun geleceğine dair.

Henning Ahrens, Glantz und Gloria (2015). Almanya’nın karanlık yüzünde uyuşturucu ve seks. Övülüyor.

Dergi kitap adlarını Almanca vermiş, ben kafadan çevirdim. İngilizcelerini bulursam onları okurum, yoksa Almancaya razı olacağım. Bazılarının Türkçesi de vardır eminim. Gugıl yardımcınız olsun.

6 yorum:

  1. Hocam, bu ortamda online sopa yemek pahasına, Harry Potter serisini hem savunacağım hem de tavsiye edeceğim.
    Yanıtla
  2. sevan bey Serol Teber'in Tutunamayanlar"ın Politik Psikolojisi adlı kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ederim. eminim ki çok seveceksiniz.
    Yanıtla
  3. güzel türkçe romanlardan neleri tavsiye edersiniz?
    Yanıtla


    1. sözlerin soy ağacı kitabınızın yeni baskısı cikacak mi yakinda
      Yanıtla
    2. Mcewan'ın Saturday'i çok başarılı bir romandır. Okumayanlara kesinlikle tavsiye ederim. Zaten o grubun içinden ilginç eserler çıktı hep. (christopher hitchens, salman rushdie, martin amis, ian mcewan)
      Yanıtla
    3. Sevan bey selam,

      Geçenlerde eve New Yorker aboneliği aldık, aklıma siz geldiniz; sanıyorum sizden aldığım hikmet incilerinden en değerlilerinden biri budur. Bir de bana daha çok Bach dinle demiştiniz. İkisi için de müteşekkirim.

      Listenizden Sebald'i dışlamanıza da üzüldüm. Birkaç sene önce Austerlitz'i okumuştum; bana sorarsanız bir şaheser. Bu sene sırf bu roman yüzünden Antwerp tren istasyonunu ikinci defa ziyaret etmeyi planlıyorum. Açıkçası bu romandan benim kadar keyif alabilecek bir sizi tanıyorum; belki bir de 3-5 seneye Arsen. Şiddetle tavsiye ederim, 'Holocaust’un insan ruhundaki etkileri' bana sorarsanız adamın oeuvre'ünün olabilecek en sığ özeti.

      Bu blog ile tekrar düzenli ilgilenme imkanı bulmanıza da sevindim; siz tekrar yazmaya başlayınca fark ettik ki özlemişiz.

      Sinan