Monday, May 11, 2009

Küfretmeden konuşan Atatürkçü olur mu?


Vatanmilletçilerin zannederim artık algılamaktan tamamen aciz oldukları bir şeyleri var: Hakaret etmeden konuşamıyorlar. Küfretmeyi en doğal hak ve vatani görev olarak görüyorlar. Başka bir ifade tarzını havsalaları almıyor, defterden silmişler.
Hemen her gün birileri bu bloga yazıyor. Geçen gün biri üşenmemiş dört tane yazmış. Nisbeten kibar bir dil, “siz” diye hitap etmiş, noktalama işaretleri yerinde. Daha ilk cümleden başlamış: “Türklük düşmanlığı”, “maksatlı yazılar”. Döne dolaşa aynı yere gelmiş: “gerçek niyetinizi ve özünüzü gösteriyor” (oysa niyetimi net ve açık bir dille ifade ettiğimi sanıyordum), “bu ülkenin gerçek vatandaşı olmadığınız”, “vatani tehtitlerin gerçekten burnumuzun dibinde yaşadıklarını gördüm”... İkinci yorumda aynen devam, “vatan düşmanlığı”, “kanser gibi yaydığınız düşünceler”... Üçüncü yorum: “vicdansız yada hain olmanız gerekir”, “köle olmak belli ki sizin gibiler için bir mükafat”. Örtülü tehdit: “kiliseleriniz duruyor, sokakta rahatça dolaşıyorsunuz. NE İSTİYORSUNUZ DAHA ????” (yani istesek BİZ sizi bunlardan mahrum ederiz).
Bunlar küfürdür. Asgari haysiyete sahip biri için, sözünün ardında gizli gündem yahut kişisel çıkar aramak hakaretlerin en ağırıdır. Namussuzlukla itham etmektir.
Popüler olmayan birtakım fikirleri cesaretle ortaya koyan birine özel çıkar atfetmek terbiyesizliğin uç noktasıdır.
Senden farklı düşünen birini vatansızlıkla itham etmek, onun insan ve vatandaş olmaktan ileri gelen en temel haklarını yok saymaktır. Zımnen onu ölümle tehdit etmektir. Diyor ki, seni insan ve vatandaş olarak görmüyorum; seni şimdi imha etmiyorsam belki tembelliğimden ve belki zayıflığımdandır, ama biri o işi yapacak olursa sakın hak ileri sürmeye kalkma, çünkü seninle aramızdaki toplumsal sözleşmeyi lağvettim.
İki gözlemim var, sizinle paylaşayım.
Bir, küfrettiklerinin farkında değiller. Hatırlatınca bazıları cidden şaşırıyor. Küfürlü yorumları yayımlamadığımda gidip Ekşi Sözlükte şurada burada şikayet yazanlar oluyor. Kibarca yazdıklarını zannediyorlar. Çünkü bununla yetişmişler. Hangi ders kitabını açarsanız açın, başından sonuna kadar aynı bu küfürlerle doludur. Böyle alışmışlar. Kamusal alanın normal dilinin bu olduğunu sanıyorlar.
İki, bu dile bunları alıştıran Atalarıdır. Kullandıkları dil onun dilidir. Doksan senedir cılkını çıkardıkları küfür repertuarı (“vatan haini”, “maksatlı”, “düşman”... ) onun repertuarıdır. “Atam sana böyle küfretmiş, benim de hakkım ve görevim budur” diyorlar. Ondan cesaret ve ilham alıyorlar.
Medeni bir ülkede siyaset dili eski bir diktatörün küfürnameleri üzerine kurulamaz: bunu algılayamıyorlar.
*
Bu bloga takdir edersiniz ki her gelen yorumu yayınlamak zorunda değilim. Forum yönetmiyorum nihayet, keyfimce birtakım görüşlerimi paylaşmaya çalışıyorum. Ölçütüm bellidir: boş laf ve lüzümsuz övgü yayınlamam; başı sonu tutmayan yazı yayınlamam; bin defa çiğnenip bayıcı olmuş klişe yayınlamam; çok komik ve sıradışı değilse küfür yayınlamam. (Yüksek edebi değeri olan küfürleri ayrıca Dürer-i Dübr’de yayınlıyorum.)
Kemalist kesimden eli yüzü düzgün bir cevap gelse tabii yayınlarım; memnunlukla yayınlarım. Fikir tartışmasını boş ver, güzel bir espri va da içten bir serzeniş gelse de yayınlarım; zekâ ve incelikle laf soksa da yayınlarım. Yeter ki karşısındakini insan yerine kosun, insanın insana konuştuğu gibi konuşsun.
İnanın, yok bunlarda böyle şey. Belki binde bir vardır, onlar da yazmıyorlar. Ekşi Sözlüğü ele geçirdiler, oraya döküyorlar.

21 yorum:

  1. ben bir sosyologum. üniversiteye ilk başladığım günden beri içerisinde yaşadığım yalanlar silsilesi, apaçık bir biçimde gerçeğe dönüştüğünde yaşadığım bunalımlı dönemi izah etmem mümkün değil. esasında sezgilerim bir yerlerde bana bir şeylerin yanlış olduğunu fısıldıyordu da bu fısıltıların bu kadar kaba olabileceğini hiç tahmin etmiyordum. yazılarınız hoşuma gidiyor. size kızsam, için için küfretsem de hoşuma gidiyor. bazı tezlerinizde - yine sezgilerim vasıtasıyla ki, iflah olmaz bir sezgiciyim - yanıldığınızı biliyorum fakat yüzümüze yüzümüze vurmanız belki ayılmamıza neden olur. muhafazakar bir aileden geliyorum ve şu sıralar anarşizmin kuyusunda yüksek bir ivmeyle düşüşteyim. okudukça, düşündükçe daha hızlı düşüyorum, çıldırıyorum, sövüyorum ve boşveriyorum. tanrım nasıl bir kabus bu? duygularımı paylaşmak istedim. saygılarımla.
    Yanıtla
  2. Sayın Nişanyan;
    Shakespeare'in şiir yazmaya çalışan piyanist dostuna dediği gibi ama daha olumlu bir anlamda;
    "Lütfen tarih yazın, daha çok tarih yazın, sürekli tarih yazın..."
    Yanıtla
  3. hani takip ediyor olsam da pek yazmaya yeltenmemiştim buralara şimdiye kadar, zira bu bloglar konusunda "eski kafa" olmaktan kurtulamıyorum bir türlü; hep evimde gazete okur gibi okuyorum, bir "aklınıza. elinize sağlık" demek geçmiyor aklımdan, kusura bakmayın. lakin, tam da aklımdan geçenleri yazdığınızı fark ettiğimde dostça bir "üzülmeyin" demek istedim size. sözlük ekseriyetle çekilmez oldu son zamanlarda, haklısınız, faşizme ciddi manada paye veriyor çiçeği burnunda yazarlar, "küfür" tabii ki bunlar, hakaret. bana da geçenlerde bu yazarlardan biri "vatan haini", "pkk yandaşı" tadında söylendi. üzücü haliyle, alınmamak elde mi, haklısınız.

    ayrıca, ergün on radar kişisinin leziz entry'sini, ay, şey, pardon, "yorumunu" ekşi sözlük'ten "arakladığını" söylemez isem olmaz.

    ah, tabii, madem hazır shakespeare'den girmiş ingiliz edebiyatına, ben de bir oscar wilde alıntısı yapayım öyleyse:

    "milliyetçilik zalimlerin erdemidir"

    saygılar, sevgiler
    Yanıtla
  4. Sevan Bey,

    Sorun sadece küfür/hakaret ettiklerinin farkında olmamaları değil.

    Aynı zamanda Atatürk'e yönelik en sıradan eleştirileri dahi hakaret/düşmanlık olarak tanımlıyorlar.

    Yani iki taraflı bir arıza söz konusu. Kendi küfürünü eleştiri, başkasının eleştirisini de küfür olarak algılama gibi bir şey.

    Zaten iki kesim arasında iletişimi en çok zorlaştıran şey de bu.
    Yanıtla
  5. Mavi gözlerim ve sarıya çalan saçlarımı saymazsak toplum tarafından öngörülen makul ayarda (18 ayar) bir "Türk" olmama rağmen, T.C. devletinden, onun iktidar obsesiflerinden ve yeni tür "cemaatsever" iktidar taliplerinden tiksinti duymaya başlayalı bayağı olur. Çünkü mesele o değil.

    Mesele Türk olmak veya olmamak hiç değil. Mesele insan gibi yaşamak, insan yerine konulmak. Alıp başımı Öropalara kaçayım diyorum kuzum, lakin onlar da ırkçının daniskasıdır. Bu nifak işlerini icat edenler bizzat kendileridir. Biliyorum ki, "18 ayar" bir Türk olarak oralarda da "18 ayar" bir ayrımcılık görmek kaçınılmazdır.

    Sonuç: Arada sıkışmışız kalmışız. Ve daha 25 yaşında tiksinmekteyiz her şeyden. Sürekli midemiz bulanmakta...
    Yanıtla
  6. biraz önce yazdığım yorumda Atatürk' ün hiç mi iyi bir yanı yok yazmıştım. Şimdi konuyu benim gözümde açıklığa kavuşturacak başka bir yazınızı okudum ve artık bir önceki mesajım gereksiz kaldı. Dedikleriniz üzerine benim de bilgilerim var, bir ölçüde cevap verebilirim ama bunu yazı ile anlatmaya yetecek yazın gücünü kendimde görmüyorum. Ben de sık sık kız arkadaşımla şirinceye gelirim. umarım bir gün yüzyüze uzun uzun konuşma fırsatı bulursak konuşabiliriz. Benim açımdan çok iyi olur çünkü her türlü düşünceyi bilgiyi duymaktan hoşlanırım. Sizin için de iyi olur siz de küfretmeden konuşabilen, dinlemesini bilen bir karşı görüş insanı ile konuşursanız bizim hakkımızda daha da fazla bilgi sahibi olmuş olursunuz. Dediklerime katılmasanız da demek ki bunlar da bu sebeple böyle düşünüyorlar diyerek küçük çaplı bir sosyolojik analiz yapma fırsatı bulursunuz. İyi çalışmalar
    Yanıtla
  7. Herkese "bok" atmaya alışmış bir abinin hezeyanlarıdır ciddiye almayınız..
    Yanıtla
  8. Kemalistler tarih bilmiyor, yaşanılanların ucundan tutulacak bir yanı olsa size bu ülkeyi bugünkünden daha dar ederler. Saf gerçeklere zerre tahammülleri yok, bunu dillendirenler sizin de dediğiniz gibi ya "okulda gereken ders verilmemiş" yada "zaten ne mal olduğun belli" olanlar.
    Size promosyon yapmanızı tavsiye edeceğim. Küfüretmeden, bizim de varlığımızı kabul ederek, beklediği saygıyı başkasına gösteren Kemalist'e bir adet küçük oteller kitabı, şirince köyünde bir hafta tatil gibi.
    saygılar
    Yanıtla
  9. iddia ediyorum bu tahammülsüzlüğün en fazla olduğu şehir İzmir. resmen bir linç ortamı var. çok mu abartıyorum diye düşünüyorum; ama dönüp baktığımda en temel konularda bile fikrimi saklıyorum mesela blog yazıyorum fakat kimseyle paylaşamıyorum.saçmasapan sözlerle yaftalanmak bir gram umrumda değil, yaftalayanın problemi bence ama gerçekten dayak yemekten ve 'kim vurdu'ya gitmekten vs. den korkuyorum. İlerici, çağdaş, modern, aydınlığın yüzü vs diyorlar İzmir'e ama sürekli bir linç ortamı mevcut hani mahalle baskısı denilen. Yahu İstanbul'da üniversite kazanmak hayatta ki en büyük hedefim haline geldi.Bu zihniyetin oluşmasında en büyük sebep Milli Eğitim, diğer sebepse medya.Kuşkusuz.
    Yanıtla
  10. Sevan bey, ne deseniz haklısınız.Siz tamamen belgelerle konuşuyorsunuz.Size küfrederek kendilerini küçülttüklerinin farkında değiller. Size küfredenlere bakınca Türklüğümden utanıyorum. Kavanoz olayı da bahane, amaç sizi linç etmek. Ancak yazılarınızda size katılmadığım bazı görüşler var. Mesela aşırı öztürkçeciliğe karşı çıktığınız kadar Osmanlıca denen yapay ve karma dili de eleştirmelisiniz. Yanlış cumhuriyet kitabında Lenin'i "vahşi bir despot" olarak nitelemenize de katılmıyorum. Ama genel olarak yazılarınızı çok beğeniyorum. Bu ülkede en büyük sorun sizin gibi aydınların çok az olması.
    Bir İzmirli olarak Sayın Serhatcan'a katılmıyorum bu arada. Bence en tahammülsüz şehir Trabzon.
    Yanıtla
  11. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
    Yanıtla
  12. Yukarıdaki yorumlarda kentler ve onun ahalisinin tahammül düzeyi tartışılmış. İzmirde yaşayan birisi olarak ben de onaylayabilirim ki, İzmir tahammülsüz bir kenttir. Ama, Türkiye'nin çoğu kentinden daha tahammülsüz değildir, hatta bazı konularda bir hoşgörü kültürünün olduğunu bile söyleyebilirim. Türkiye'nin pek çok kentinin ve kentleri oluşturan toplumun da ortak sorunu budur zaten "Hoşgörüsüzlük" ve "Karşıt fikirlere tahammülsüzlük". Milletçe iliklerimize kadar sirayet etmiş bu tahammülsüzlük hastalığı...(bu hastalığın nereden geldiği de ayrı bir tartışma ve sosyolojik araştırma konusudur bence) İzmir'in başkalarınca "yobaz" ya da "faşist" diye nitelendirilen anadolu kentlerinden bariz farkı kutsallarının başka olmasıdır. Örneğin dindar kimliğiyle bilinen bir kentte, sevgilinin elini tutman ya da ülkücü kimliğiyle bilinen bir başka kentte kürtçe konuşman, oranın genel ahalisinin "kutsal"ı olana hakaret etmen anlamına çıkar. İzmir'in kutsalı da pek bilindiği üzere "Birinci cumhurreis"tir. Atatürkçü izmir ahalisinin önünde sevgilinin elini tutabilirsin, başın açık dolaşabilirsin, ramazanda yemek ve içki içmek istersen tehditkar bakışlarla karşılaşmazsın ancaak, otobüste kürtçe konuşsan bakışlarınla taciz ederler, hele ki atatürkçü olmadığını bir şekilde anlarlarsa, vay haline...
    Kendi başıma gelen ve çevremden duyduğum birkaç örnekle devam etmek istiyorum; otobüste biraz yüksek sesle konuşan arkadaşlarımı, önlerden orta yaşlı bir bay uyarmak için şuna benzer bir cümle kurar: "Atanız'a layık olun, yurdu emanet ettiği gençlerin haline bak!" arkadaşım da altta kalmayarak, atatürkçü olmadığını dolayısıyla, atatürk'ün yurdu emanet ettiği gençlik içinde kendisini görmediğini söyler. Beyefendiden gelen tepki müthiştir, otobüsün tamamını galeyana getirir, adeta linç çığırtkanlığı yapar, pek tabii arkadaşlarım da ilk durakta inmek için doğrulurlar, tam inerken kapı tarafındaki insanlar arkadaşlarımın arkasından tükürmektedir. Bir tane de benim şahit olduğum bir olayı anlatayım; bilen bilir, izmirde belediye otobüslerinde telefonla konuşulması yasaktır. İnönü caddesinden geçerken, basın sitesinin oralarda, bir beyfendinin telefonu çalar, o da konuşmaya başlar, yakınındaki bir yaşlıca hanım da beyin yaptığı bu yanlış hareketi; "vatanı sizin gibiler sattı, batının ellerine bıraktınız bizim güzel yurdumuzu, vatan hainleri..." gibi dehşet verici ifadelerle kınar(!). Bu aslında Akp'nin ikinci kez iktidara gelişiyle tavan yapan "vatanın satılması" paranoyasının, ulusal tv izleri, aydınlık, cumhuriyet okuru tarafından en basit bir olayda bile su yüzüne çıkarıldığının basit ve güncel bir örneğidir.
    Bitirirken basit bir soru sormak istiyorum, hem çağdaşlık üzerine de bir tartışmaya meydan verebilitesi de var; sizce, İzmir'de bir insanın Atatürkçü olmadığını söylediğinde linç tehlikesi geçirmesi mi daha korkunç? Yoksa Sakarya'da şortla kentin ortasında gezen yelken takımının dayak yemesi mi daha korkunç? Bu son değindiğim olay cumhuriyet gazetesinde genişçe yer bulmuş, köşe yazılarına konu olmuş, "ülke nereye gidiyor?" sorularını defalarca sordurmuştu...
    Yanıtla
  13. bence de en tahammülsüz kent izmirdir..ergün beyin güzel ifade ettiği gibi her kentin bazı konularda tahammülsüzlüğü olabilir ancak izmirdeki 'kutsal'lar çok fazladır.atatürk zaten başlı başına bir tabu,bunun dışında başörtülü olmak hor görülme sebebidir,kürtçe konuşuyorsanız vay halinize.hoşgörülü olunan tek konu el ele tutuşma/öpüşme sanırım.tabi ki kürtler,başörtülüler sokakta gezemiyor gibi bir durum yok ancak öyle bir ortam var ki serhat beyin söylediği gibi (gerekli gaz verildiğinde) bu insanlar linç bile edilebilir..

    ancak diğer şehirlerle izmir arasında şöyle bir fark vardır,diğer şehirlerde bir tür 'mahalle baskısı' varsa o insanlar biz aslında çok höşgörülüyüz demez.'evet biz muhafazakarız,biz böyleyiz' der.ancak izmirdekiler bütün bu tahammülsüzlüklere,hoşgörüsüzlüklere rağmen kendilerini 'ennn çağdaş,ennn hoşgörülü,ennn ileri,ennn gelişmiş,ennn....' olarak tarif ederler ki bu oldukça hastalıklı bir durum bence ve izmiri diğer şehirlerden 'üstün' kılan da bu hastalıklı durum
    Yanıtla
  14. İşin garibi bir süre sonra siz de alışabiliyorsunuz bu küfürlere,'yiyen' taraf olmanıza rağmen... İtiraz dahi etmemeye başlıyosunuz filan...
    'Bunlar küfürdür. Asgari haysiyete sahip biri için, sözünün ardında gizli gündem yahut kişisel çıkar aramak hakaretlerin en ağırıdır.'
    Bundan sonra az biraz sıkıştığında bu küfürlere sarılanlarla,can ciğer kuzu sarması olanlarla asla diyaloğu sürdürmiyecem.
    Not: Sizce hangisi doğru 'sürdürmüyecem','sürdürmiyecem','sürdürmeyecem'.
    Yanıtla
  15. Değerli kardeşim Sevan,
    Seni,Hrant'ı,Etyen'i,Markar'ı ve diğer isimlerini sayamadığım 'adam gibi'adamları tanımak (elbette,yazı ve fikir platformlarından) ve aynı ülkede yaşamak,ayrıcalıktır.Bir adım önde olmanın zorluğunu ve tabii ki değerini anladıklarında,saygı ile özür dileyeceklerdir.
    Ama bunun için epeyi kocaman bir sabır gerekir.
    Ama 'adam gibi adam'olmanın da,olmazsa olmaz koşuludur bu.
    Saygı ile en candan dileklerimi sunarı,efendim.
    Ömer Vatansever
    Yanıtla
  16. Yazınızı hâyli taraflı buluyorum. Türkiye'de en sağcısından, en solcusuna inanılmaz bir küfür kültürü yerleşmişken; sadece Atatürkçü'lerin küfrettiği gibi bir portre çizmişsiniz. Bırakın küfürü, oruç tutmadı diye insanların satırla kesildiği bir memlekette yaşıyoruz. Üstelik bunu yapanların hiçbiri Atatürkçü değil; Atatürk'ten de haz etmezler. Kelimeleriniz ne kadar zarif olursa olsun, konuya bu derece yanlı yaklaşmanız çok can sıkıcı... Atatürk ve Atatürkçülerden nefret edebilirsiniz. Ama bunu lütfen daha gerçekçi sebeplere dayandırın. "Bu kemalistler çok ağzı bozuk..." şeklinde açıklamalar yaptığınız sürece, size inanacaklar, sadece size inanmak isteyenler olacaktır.
    Yanıtla
  17. Sayın Sevan Bey,
    Ben Taraf gazetesini sürkli alıyor ve ordaki bütün yazarların yazılarını okumaya gayret ediyorum. Fakat Neden öyle küsmüş gibi duran bir fotoğrafınızı köşenize koyuyorsunuz.O şekildeki duruşunuz samimiyle söylüyorum bende rahatsızlık yaratıyor,dolayısıyla yazılarınızı da okumak istemiyorum.Düşüncenize saygı göstermekle beraber düz bir fofonuzu koymanız bizde sevinç yaratacaktır.Saygılarımla

    nadiyaman@hotmail.fr
    Yanıtla
  18. Sayın Sevan bey
    Bir süredir yazılarınızı takip ediyorum.Gerçekleri dile getirmedeki başarınızdan ve cesaretinizden dolayı sizi kutluyorum.Doğru söyleyeni hain ilan eden bir memlekette yaşıyoruz,ancak artık bir şeyler değişmeli.Bizim gibi gençlerin sizin gibi yazarlara ihtiyacı var.
    Artık resmi ideolojiyi bırakıp biraz gerçek tarih öğrenmemizin vakti geldi.Çalışmalarınızın devamını diliyorum.Saygılar.
    Yanıtla
  19. Yaziya genel itibariyle katiliyorum. Elbette ki hakaret ve tehdit kemalistlerin bas enstrumanlaridir. Ayrica keske sadece hakaret ve tehdit olsa, onca hakaretten sonra gayet piskin bir sekilde mazlumu oynadiklarina da ben bizzati defalarca sahit olmusumdur. Terubelerime istinaden, rahatlikla genel degerlendirmenin bence de gayet dogru oldugunu soyleyebilirim.

    Ancak yaziya ufak bir itirazim var; yazida beliritildigi uzre `vatansiz olarak itham edilmek` yada hadi itham da demeyelim, vatansiz olarak tanimlanmak bence bir hakaret degildir. Aksine kapitalist bir kutsiyet olan vatan yada vatanseverlik kavramlarini ben kemalist egitim sistemiyle yillarca beyini yikanmaya calisilmis oz be oz bir Turk olmama ragmen kendime hic yakistiramiyorum.

    Cok acik ve kilciksiz olarak ifade etmekte hicbir sakinca gormedigim talebim sudur; sahsima vatansiz seklinde hitap edilmesini ozel olarak istiyorum. Kemalistler diledikleri kadar vatansiz olmayi hakaret zannetsinler, umrumda bile degil...
    Yanıtla
  20. küfür eden olursa dökünüz efenim başından aşağı bi kavanoz bok; bakın bi daha küfür ediyor mu? alışıksınız nasılsa..
    Yanıtla
  21. Sevgili Sevan Abi,
    Imalari, metin ardi anlamlari, gizli satir aralarini inceleyip kufur mahiyetini desifre etmen gayet akilci.. katiliyorum. Kufur aciz adamin isi.. bazilarinin agzina yakissa da belli seviye gerektiren tartismalarda kufur pek akla hizmet etmiyor.
    peki sen neden az once izledigim ( benim az once izledigim senin mart 2010 da katildigin ) programda kufur eder gibi mimik show yapmissin? Practice what you preach derler benim yasadigim yerde.. ( arada sen de verirsin ya yabanci dilde ornek, hani turkce yetersiz kalir ya.. ) ne sebeple o agresif, sinirli hallere burundun? "arkadaslar ben o kadar hakliyim ki size dayanamiyorum" tavri kac adim oteye atar bizi, seni, kimi?
    Yillar once kiz arkadasim bana surpriz yapip sirinceye goturmustu.. Senin motelde kaldik. Mimarim ben de.. icimi karartti bu arada o bogucu tablolar ve renkler.. samimi elestirim.. Kahvalti cok guzeldi ama.. Meshur Ataturk putlarini pardon kitaplarini da ilk orada gormustum.. hani bu kemalistler putlastirmis ya Ataturk'u.. Sen de seytanin yapip zit kutuptaki putunu yapmissin. Abi.. bir celiskidir gidiyor, bilmem farkinda misin? yani sac sakal grilesince farkinda olsan da "ya bosver boyle geldi artik, tornistan yapilmaz dalgalar yukseldi" mi der insan?
    guzel gunler dilerim..
    Yanıtla

Sunday, April 12, 2009

Örtmenim bu konular kitapta yazmıyor...

    (Taraf gazetesi HerTaraf sayfası 12 Nisan 2009)

Çoluk çocuk durmadan yazıyor, sana okulda öğretmediler mi Atam vatanı kurtardı diye? Pes yani bu kadar bilgisizlik olmaz, bak ilkokul kitapları bile yazıyor. İlkokul kitaplarında YAZMAYAN bir şey gerçek olabilir mi? Feryadı basıyorlar: Örtmenim Sevan dersini çalışmamış!!
Halbuki ilkokul kitaplarında benim bildiğim bir sürü şeyi yazmıyorlar. Belki unutuyorlar, belki de vatanmillet edebiyatından sıra gelmiyor. Buyurun, aklıma gelenlerden bir demet sunayım. Daha bir sürü var, bunlar misal.
Dünya harbinde DÜŞMAN’ın amacı yurdumuzu bölmek parçalamak ele geçirmek sömürgeleştirmek değil miydi?
Birinci Dünya Savaşının son döneminde düşman savaştan sonra kurmak istediği düzeni herkesin anlayacağı şekilde açık seçik ilan etti. 5 Ocak 1918’de İngiltere Başbakanı Savaş Hedefleri deklarasyonunu yayınladı. Ondan üç gün sonra ABD Başkanı meşhur Ondört İlkesini açıkladı.
Türkiye’ye dair ikisinin söylediği neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır. 

A- Türkiye’nin nüfus çoğunluğu Türk olan kısmında sağlam, güçlü, güvenli (secure) bir devlet kurulmalıdır. B- Nüfusu Arap olan yerler Türkiye’den ayrılmalıdır; bu yerlerin “serbestçe” gelişmesi için galip devletler gerekli idareyi kurmalıdır. C- Türkiye’nin kalkınması için gerekirse bir veya birkaç devlet yardımcı olmalıdır. D- Savaş esnasında Almanya’nın Türkiye’ye verdiği devasa krediler silinmelidir. E- İstanbul Türkiye’ye bırakılmalıdır. F- Boğazlar galip devletlerin kontrolünde uluslararası trafiğe açılmalıdır.
Hepsi bu. Arzu eden bakıp okuyabilir, Wilson’s Fourteen Points veya Lloyd-George’s War Aims Declaration diye ararsanız her yerden bulunur. Sonra da bir zahmet Lozan Antlaşmasını okuyun, aradaki yedi farkı bulun. Ben şahsen bulamıyorum.
Neden bu yolu seçtiler? Hep sanırdım ki Rusya’daki ihtilal yüzündendir; 1917’de Rusya’ya Bolşevikler iktidara geldi, ondan korktular. Rusların İstanbul’a çıkmasını, yahut Anadolu üzerinden Akdeniz’e sarkmasını en büyük tehlike olarak gördüler. O yüzden sağlam bir Türkiye istediler. Çokuluslu eski yapının yürümediği yüz seneden beri belliydi. Nereden tutsan elinde kalan o yamalı bohça yüzünden büyük devletler dört-beş kez birbiriyle savaşmanın eşiğine gelmişti. O yüzden yeni Türkiye’nin imparatorluk sevdasından vazgeçmesini şart koştular.
Şimdi ta 1911 yılında İstanbul’daki İngiliz büyükelçisinin yazdığı analizleri okuyorum, hayrettir ki orada da hemen hemen aynı şeyleri demişler. Aman Türkiye’nin Anadolu’daki toprakları bölünmesin, yahut farklı devletlerin etki alanları kurulmasın, yoksa dünya savaşı çıkar... İngiltere’nin tek başına Türkiye üzerinde garantörlüğe soyunması da olmaz, tehlikelidir... En iyisi Batılı devletler ortaklaşa Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garantilesinler, reformlara yardımcı olsunlar. Ya da illa müdahale gerekiyorsa hep birlikte konsorsiyum halinde müdahale edilsin... Merak ederseniz Sir Louis Mallet’in raporu, Feroz Ahmad’in kitabında tam metni var.
Vatanımızı İŞGAL edip bütün kalelerini zaptetmediler mi? Bütün tersanelerine girmediler mi?
Ettiler tabii. Dünya savaşı çıkartıp yenilirsen seni de zaptederler. Hoşuna gitmiyorsa elalemin dünya savaşına girme, gireceksen de yenilme.
Ama askeri işgal başka şeydir, ilhak (el koyma, istimlak etme, “bura benimdir” deme) başka şeydir. Adamlar Türkiye ile aynı tarihte Almanya’yı, Avusturya’yı, Macaristan’ı, Bulgaristan’ı da işgal ettiler. Aşağı yukarı aynı mütareke belgesini imzalattırdılar: yenik ülke derhal ordusunu terhis edecek; askeri teçhizat teslim edilecek; düşman esirleri bırakacak; galipler gerekli gördükleri limanları, demiryolu istasyonlarını, stratejik noktaları işgal edecekler. Girdiler, bir-iki sene kaldılar, barış imzalanınca çekip gittiler.
Türkiye’de de 1923’te Lozan antlaşmasına kadar kaldılar, sonra bir damla kan dökülmeden bırakıp gittiler. Türk antlaşmasının aslında 1919 yazında imzalanması planlanmıştı, Batı gazeteleri 1919 baharında öyle yazmıştı. Neden dört yıl gecikti? Bu soruyu sorabilsen, zaten gerisi çorap söküğü gibi gelir, modern Türk tarihini birdenbire ANLAMAYA başlarsın.
İşgalin nedeni EMPERYALİZMİN doymak bilmez iştihası değil miydi? Kaynaklarımızı sömürmeye, kanımızı emmeye gelmediler mi?
Eğer öyle niyetleri varsa hiç belli etmediler. İşgalin ilk altı ayının belgelerini okuyun bakın, yıllar önce vatanmillet tarihçilerinden Bilal Şimşir yayımlamıştı. Adamların sanki tek derdi varmış gibi görünüyor: savaş suçlularının cezalandırılması. Bir de, memleket çapında İttihatçı direniş odaklarının dağıtılması.
Savaş suçlulardan kasıt, bir, ülkeyi savaşa sokan İttihat ve Terakki önderleri; iki, Ermeni katliamında adı çıkanlar; üç, savaş sırasında sivil halka ve esirlere kötü muamele ettiği ileri sürülen Ali İhsan Sabis Paşa gibi birkaç komutandı. Bildiğiniz Ergenekon tayfası.
Bunlarla uğraşmalarındaki amaç bana çok net görünüyor: Yüz yahut ikiyüz kişiyi şiddetle cezalandır, geri kalanına günah çıkarma şansı tanı, “emir kuluyduk, Türk milleti olarak suçlu değiliz” dedirt. Bir keçi bul, suçu ona yükle. Eskiyi yıka, pakla, siyasette yeni bir sayfa aç. Bunu yapmadan, dünün düşmanıyla dost olamazsın.
1945’te Nürnberg’de ve Japonya’da bu işi daha beceriklice yapacaklardı; 1918’de acemiydiler, olmadı. İşin yürümeyeceği 1919 Mart-Nisan’ında belli oldu. Ondan sonra işgalci güçlerin tavrı yüzseksen derece değişir. Öfke, kin, intikam, hakaret, cezalandırma gibi duygular söylemlerine hakim olur. Mayıs başında Paris’te toplanıp bir dizi karar alırlar. Bir kere Türk barışı belirsiz bir geleceğe ertelenir. Amerika, Türkiye mandasını KABUL ETMEYECEĞİNİ açıklar. Kilikya dedikleri Adana ve Maraş’ın Fransızlar tarafından işgaline yeşil ışık yakılır. Kars, Ardahan ve Batum’da kurulmuş olan geçici Türk hükümetinin lağvı için düğmeye basılır. Yunanlılar İzmir’e çıkartılır.
Soru sormak iyidir. Mesela şu soruyu sorabilirsiniz: 1918 Ekimi ile 1919 Mayısı arasındaki altı ay, bir yandan Türkiye'nin tam bir askeri ve siyasi teslimiyet içinde olduğu, öbür yandan İngiltere'nin henüz ordularını terhis etmediği, dolayısıyla aktif bir müdahale için ideal koşullara sahip olduğu dönemdi. Amaç eğer Türkiye'yi yemek, yutmak, bölmek veya ezmekse, neden altı ay beklediler? Neden o altı ayda hiçbir ciddi düşmanlık belirtisi göstermediler de, iş işten geçtikten, müttefik orduları terhis edildikten, İngiliz maliyesi çöktükten, Avrupa kamuoyu savaş aleyhine döndükten, Türkler yenilgi şokunu atlattıktan SONRA gösterdiler?
Düşman SEVR Antlaşmasıyla yurdu esaret zincirine vururken Kurtuluş Savaşı vermeyip ne yapacaktık?
Atatürk’e göre Kurtuluş Savaşı 19 Mayıs 1919’da başladı (gerçekte daha o yılın Şubat-Mart’ında başladı, ama burada farketmez). Millici rejim Sivas Kongresi’nin (Ekim 1919) hemen ardından Anadolu’ya hakim oldu, tüm vilayetlere kendi valilerini atadı, bürokrasiyi denetimi altına aldı. Ankara meclisi 23 Nisan 1920’de toplandı.
Sevr Antlaşması 18-24 Nisan 1920’de San Remo konferansında şekillendi, 11 Mayıs’ta kamuoyuna açıklandı, 10 Ağustos 1920’de imzalandı.
Demek ki mantıken Kurtuluş Savaşı Sevr’e tepki olamaz. Buna karşılık Sevr belki Kurtuluş Savaşına tepki olabilir.
Kurtuluş Savaşına karşı çıkanlar VATAN HAİNİ gerici yobaz softalar değil miydi?
Güzel ülkemizde vatanmillet deyince akan sular durduğundan, Milli Mücadelecilere kamuoyunda açık açık açık karşı çıkan pek az kişi oldu. Baştan sona açık ve tutarlı bir duruş gösterenler benim bildiğim üç kişidir.
Bir, Rıza Tevfik: Galatasaray mezunu. Modern Türkiye’nin ahlak felsefesi üzerinde ciddi şekilde kafa yormuş ilk ve muhtemelen son düşünürü.
İki, Refik Halit: Galatasaray mezunu. Çağın en dürüst ve duyarlı yazarı, modern Türk edebiyatına “Anadolu’yu” sokan kişi.
Üç, Ali Kemal: Mülkiye mezunu. İstanbul Üniversitesinde edebiyat profesörü. Türk edebiyatında evlilik dışı beraberliği savunan ilk yazar. Gazeteci Hasan Fehmi cinayeti üzerine 1909’da Türk tarihinin ilk üniversite yürüyüşünü örgütleyen kişi. 1920’de üniversitenin tüm fakültelerinin kız öğrencilere açılmasını yasalaştıran Maarif Vekili.
Üçü de resmi dilde “vatan haini” diye geçer.
* * *
Daha ne sorular var bir bilseniz.
Atatürk 1919’da Anadolu’ya çıkmak için neden Karadeniz’de İngiliz işgali altında olan tek liman kenti Samsun’u seçti?
Düşman madem Irak’ı Suriye’yi vesaireyi sömürgeleştirme peşindeydi neden ilk iş bu yerlere yirmi sene içinde bağımsızlık vermeyi taahhüt etti?
Lozan’da Türkiye bilmem kaç yüz bin kişilik ordu besleme hakkını kazanınca daha mı bağımsız oldu daha mı az bağımsız oldu? Bu devasa orduyu teçhiz etmek için 1933 ve 1936'da kime başvurdular?
Amerikan mandasının 1918’de değil de 1946’da kurulması Türkiye için daha mı iyiydi?
Haydn hastası olan Damat Ferid mi daha Batılıydı, meyhane havaları ile pavyon artistlerinden başka müzik bilmeyen bazı millici askerler mi?
İlkokul kitaplarının sınırları dışına çıkınca insanın zihni açılıyor, ufku genişliyor, nefesi ferahlıyor. Deneyin, siz de hoşlanacaksınız.

10 yorum:

  1. Yaziniz cok güzel, sizi takdir ediyorum. Yazilarinizi cok begeniyorum. Kitapinizi da ismarladim ayiptir söylemesi. Kelimebaz kösenize de nasil cümlelerin arasina siyaset ve tarihi sokusturdugunuz da hosuma gidiyor. Türkiye'de cok irkci var, onlarin karsisinda nasil sabirla durdugunuzu takdir ediyorum. Gördügüm cogu ermeni böyle olgun davraniyor. Rakel Dink mesela. Ama onlar baska konu. Umarim benim de yazilarim sizin hosunuza gider: http://jiyan-hayat.blogspot.com/
    Yanıtla
  2. Ya hocam anlattiklarin iyi,hos da kafasi 17 sene "Atam sen kalkta ben yatam" ile terbiye edilmis (universitede anlamaya basladim vaziyeti) yureginin derinliklerine Ermeni dusmanligi ekilmis ve utanarak soyluyorum boy atmis,etnik olarak ancak yarim Turk olsa da (kalan yari Cerkez ki baskin olan tarafta o sanirim)"bir Turk dunyaya bedeldir"e inanmis; bir dolu baska arizasi olan bendenizin milliyetcilik zehrinden kana kana icmis ruhunu nasil teskin edecegiz?
    Biliyor musunuz en cok neden rahatsiz oluyorum? Ya tanistigim biri haric butun Ermeniler benden nefret ediyordu.
    Kusura bakmayin kafam karisik abuk subuk yaziyorum,neyse ruhumun yikanmasi lazim ama cesmeyi hala bulabilmis degilim.
    Sahi abuk subuk nereden geliyor,nisayansozluk e bir bakayim.
    dragut@gmail.com
    Yanıtla
  3. sayfalarca yazıp da hiçbir şey anlatmayan / sadece insanı kışkırtmaya yarayan (sanırım bundanda zevk alıyorsunuz ki ayrı bir blogta bunlarıda yayınlamışsınız ) hiçbir yere varmayan yazılar / sömürgen ülkelerin düşüncelerini bizlere farklı bir yorumla yutturmaya çalışan sömürgen bir hoca..
    Yanıtla
  4. Sayın Nişanyan yazılarınızı çok beğeniyorum. Tarafı zaten düzenli olarak okuyorum. Ancak bir hususu dikkatlerinize sunacağım. sorularınızdan biri şu: Atatürk 1919’da Anadolu’ya çıkmak için neden Karadeniz’de İngiliz işgali altında olan tek liman kenti Samsun’u seçti?
    Sizin gazetenizde Sayın Hür ise 26.04.2009 tarihli "Yeni bir başlangıç ümidi: Türk-Ermeni Teâli Cemiyeti" başlıklı makalesinde: "Berç Keresteciyan, değerli Araştırmacı Kevork Pamukciyan’a göre, 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile Samsun’a hareket edecek olan Mustafa Kemal’in gemisinin İngilizler tarafından Karadeniz’de torpilleneceğini avukat Saadeddin Ferid (Talay) Bey vasıtasıyla Mustafa Kemal’e bildiren kişiydi. Berç Keresteciyan, Mustafa Kemal’in isteği ile 21 Haziran 1934’te çıkan Soyadı Kanunu ile ‘Türker’ soyadını aldı. Bu cümleler birbiri ile çelişiyor mu lütfen bu konuda fikirlerinizi bizimle paylaşın
    Yanıtla
  5. Sayın Nişanyan, yazılarınız baştan sona aynı perspektiften bakmaya zorlandığımız tarihimizin önemli bir bölümüne başka bir perspektiften bakmayı sağlıyor olması açısından önemli, ancak bu üslupta ve kısalıkta olduğu sürece basit empati denemeleri olarak kalacak. Blogda daha fazlasını beklemek doğru değil belki de ama yine de bazı şeyleri daha derinlikli analiz ederseniz daha tatmin edici olur. (Örn: Milli mücadeleye karşı çıkan o üç kişi bunu neden yaptı? Sevr gibi kapsamlı ve çok taraflı bir anlaşma sadece yerel isyan hareketleri başladı diye ortaya atılabilir mi? vb.)
    Yanıtla
  6. kendini dışarda tutarak eleştirmek......
    içerdekinden daha keskin bakabilme imkanı verir şüphesiz bu yazılarınızda net biçimde görülüyor.anlam üretme çabasını küçümsemek(türklüğün) tabiki dışardan bakınca kolaycılık ve belki sorumsuzluk.....millet temelinde eleştiri yapınca ister istemez sizin milliyetinizi sorgulamak geliyor insanın aklına .... soru:Ermeni aidiyetiylemi yoksa türklük veya türkiyelilik aidiyetiylemi konuşuyorsunuz? yoksa böyle bir ayrım yapmıyormusunuz?
    kelimebazdaki çabalarınız malatyadaki usta ermeni zanaatkarları(eski) anımsatıyor takdire değer yani(koşulsuz)
    Yanıtla
  7. valla bu sivri dilinizle hala yaşadığınıza şükredin.söyledikleriniz insana neden bukadar mantıklı geliyor.
    Yanıtla
  8. 19 mayısta Samsunda karışıklık olduğundan oranın da işgalinden endişe duyan osmanlı devleti yollamıştı M.Kemali. Kendisi seçmedi Samsun'u. Ama biçilmiş kaftandı, coğrafi açıdan, kabul. Ayrıyeten de, madem güçlü Türkiye istiyorlardı, Yunanlıların işgalini neden desteklesinler İngilizler. Yahu şunu düşünün, ilk antlaşmalarda İtalyanlara verilen İzmir Yunanlılara veriliyor, ve italyanlar kuzu kuzu bırakıyorlar izmiri sonra kaçıyorlar, bunun uzlaşması mümkün mü dediklerinizle?.. Basbayağı İngilizler Yunanlıların arkasındaydı ve güçlü Türkiye istemiyorlardı bu perspektiften bakarsak...
    Yazınız alternatif olarak bakılrsa değerli ama cidden bu bilgilere sahipseniz, bir daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Saygılar.
    Yanıtla
  9. Şiir müsvettesi'ne cevap:

    1. Neden özellikle İngiliz işgalinde olan tek limanı seçtiler, VEYA neden o limanı 19 Mayıs'tan birkaç gün önce İngilizler işgal ettiler? (Gemide yeni Sinop valisi de vardı, Sinop'ta mola verdiler.)

    2. Neden İzmir'i Yunanlılara mütarekeden 6,5 ay sonra işgal ettirdiler? Karar ve politika değiştirmiş olabilirler mi? İtalyanlar kuzu kuzu bırakmadı, İzmir işgalini "ulusal ihanet" olarak niteleyip barış konferansından çekildiler.
    Yanıtla
  10. Sevan Bey saygılarımla,
    Yazılarınızı yeni okuyorum.
    Eğer yanlışım varsa düzeltiniz, işgal mayısta yapıldı ama Paris'teki toplantı 18 Ocak'ta oldu. İzmir işgaline de orada karar verildiğine göre Mondros'la arada 2,5 ay var.
    Yanıtla