Monday, October 13, 2014
Cumhuriyetin Batılı olması değil mesele, olamaması - Bölüm 1
Thursday, October 2, 2014
Geleneksel Türkiye
13 yorum:
Adsız3 Ekim 2014 02:30Türkiye kelimesi Türkçe mi? Hatta iller ilçeler bölgeler köyler mahaleler ve diğerler.Yanıtla
Yanıtlar
Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.

- "Ceket, pantolon, kravat üçü de Fransızca. Türkçe karşılıkları yok."Yanıtla
Kravat sözcüğünün 'boyunbağı' diye Türkçe kökenli bir karşılığı var. Ne kadar yaygın bir sözcük olduğu tartışılır ama Aziz Nesin'in bu sözcüğü birkaç yazısında kullandığını görmüştüm.
Derleme Sözlüğü'ne göre çoğunlukla şalvar anlamında kullanılan tuman sözcüğü İzmir'de pantolon anlamında kullanılıyormuş. Sözcüğün kökeni Türkçe mi bilemiyorum. Sizin sözlüğünüzde de bu sözcük yer almıyor.
Nogay Türkçesinde ceket anlamında sakev sözcüğü varmış.
http://nogai.blogspot.com.tr/2008/06/szlk.html
Sak- kökeninden türemiş olabilir. Ya da belki Rusça kökenlidir. Bilmiyorum.
Köken bilgisine kafa yoran birisi olarak bu sözcükler hakkında da bizi aydınlatacağınızı umarım. - "Oturdukları şeyin adı kanape. Avrupa’dan ithal bir kavram. Ülkeye 19. yy’da girmiş, ama ancak son 30-40 yılda bütün sınıfların yaşamına girdi. Adı Fransızca. Türkçe eşdeğeri yok.Türkçesi divan veya sedir yahut seki olur, ayrı şey."Yanıtla
Çekyat sözcüğü kanepe sözcüğünün eşdeğeri değil mi? 
Adsız5 Ekim 2014 19:32fransız rokforu dediği bizim konya'nın küflü peyniri. kedi dediğinin anadolu köylerinde girmediği ev yoktur. milliyetçi ve köylü bir türk olarak türk muhafazakarının en sevmediğim yanı kendi yarattıkları "geleneği" bu ülkenin özü sanmaları. köydeki akrabalarının arasında ciddi bir harem selamlık yoktur. kadının giyimi daha rahattır. bunlar şehirde ebelerinin nenelerinin çarşaf giydiğini, edepten yüzünü göstermediğini söylerler.Yanıtla
Adsız10 Ekim 2014 14:45Nişanyan;Yanıtla
tamam anladık içerdesin ama bu kadar da boş verilmez. Çok boş bıraktın dükkanı.. Çarşı karışık bu aralar ama ben yine de bikaç istek parça rica edeyim;
1- şu peygamber karıları mevzuları bayağı ilgi çekiciydi
2- Tarihteki ilk pezevenk hikayesi
3- Lut ve kızları konusu
senin yorumunla okumak ilaç gibi gelirdi....
kal sağlıcakla..
Yanıtlar
Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
.jpg)
Friday, August 15, 2014
Eski zaman IŞİD'leri
İki-üç haftadan beri YKY'den çıkan 4000 küsur sayfalık Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ni hatmetmekle meşgulüm. Asıl amaç benim sözlük çalışması için kelime bulmak. Ama arada başka ilginç şeyler de çıkmıyor değil.
Mesela Sultan IV. Murat'ın Bağdat fethi, sene 1636.
"Bağdâda eyle hücumlar oldu kim Kızılbaşların başları yine kaygulu işe uğradı. Gördiler kim gayri çare yok, hemân burc u bârûlar üzre beyaz emân bayrakları diküp, 'Amân elamân ey güzidei Âl-i Osmân' deyü feryâd u nâlâni sad-hezar etdiler."
"Derûni kal'adan beş aded hân boğazlarına kılıçlarını asup huzur-i Murad Hân'a çıkdıklarında (...) ser ber-zemin edip Bağdâd'ın miftahlarını [anahtarlarını] teslim edüp emân ile çıkmağa üç gün mehil isterler. Murad han mehil vermeyüp, 'Uryân u bi-silâh [çıplak ve silahsız] bu ân kal'adan çıkup bir canibe revân olun' dedikde, 'Ber ser-i çeşm' [başım gözüm üstüne] deyüp bu hânlar Murâd Hân yanında rehin kalup derûn-i kal'aya asker-i islam mâl-a-mâl olunca niçe bin Kızılbaş-i evbâş Akkapu'dan piyade ve esb-süvâr [yayan ve atlı] cânib-i nehr-i Diyâle'ye firâr edüp gitmede."
"... derûn-i askerden bir sada zahir olur kim, 'Tîz Kızılbaş kırılsın" derler.Azâmet-i Hüdâ an saatde kırk bin piyade şâh tolusun içmiş [iran şarabı içmiş] tülüngi Kızılbaş ve yigirmi bin de gayri evbâş seyf-i miczem ile başları tırâş olup [keskin kılıç ile başları traş edilip] derûn-i Bağdad'da hûn-i Râfiziyân nehr-i âb-ı revân gibi cereyân etdi [zındıkların kanı akarsu gibi aktı] ve niöe bin atlı guzât cânib-i nehr-i Diyâle'ye gitdi ve emân ile mukaddemce çıkan Kızılbaş'a yetdi ve bu perîşân olmuş Kızılbaş'a girişdiler ve eyle kırdılar kim az Kızılbaş, 'Feryâd-reses yâ Ali' deyüp nehr-i Diyâle'ye urdular."
"Düldül-süvâr Ali de bu Havâricîn'in [Haricilerin] feryâdlarına res olmayup cümle Diyâle'de gark-ı âb oldular [boğuldular]. Yetmiş bin Kızılbaş'tan ancak altı bin mıkdârı tırkazlarda ve merhamet-i dest-i Osmanlı'da hâlâs oldu deyü kendüleri nakl ederler. Hakkâ böyle bir kırgın dahi diyâr-ı Acem'de olmamışdır."
Saturday, July 19, 2014
Ütopya İnşa Etmek
Şirince’de, vaktiyle Müjde’nin satın aldığı
bir köy evimiz vardı. Yaklaşık 150 yıllıktı. Duvarları çamur dolgulu taştan,
yer yer bir metre kalınlığında ve biraz yamuktu. Banyonun içinde büyük kayalar
vardı, yağmur yağdığında içlerinden su çıkardı. Mutfağın tavanını bir kestane tomruğu
tutardı. Bahçe duvarından incir ağacı çıkmıştı. Çok güzeldi. O eve aşıktık.
Dokuları gözünüzün önüne getirin. Üstünde
kertenkelelerin güneşlendiği yığma taştan bahçe duvarı. Ot bürümüş kiremit
çatı. Aşındıkça insan teni dokusunu almış taş zemin. Kuşaklar boyu ellendikçe
fildişi kıvamını kazanmış ahşap trabzan. Ege’nin kayasına bin yıl önce oyulmuş
bir niş.
Bunları
sevmeyen yoktur. Zannederim insanda içgüdüsel olan bir şeyi tatmin ederler.
Nedense hiçbir mimarda, özellikle modern mektepli hiçbir mimarda, bu dokuları
üretecek vizyon yahut cesaret yahut teknik bilgi yoktur. Belki vardır, ben denk
gelmedim. Türkiye’de hiç denk gelmedim. Viyana’da Hundertwasser bir yere kadar
denedi belki, ama o da kendine anti-mimar anti-Arkitekt diyordu.
Yapı
maceramız Şirince’de o evi onarmaya çalışmakla başladı. İhtiyar bir evi,
kişiliğini bozmadan nasıl yenileyebilirsin? Ustaların ve mimarların her
müdahalesi, evin kendinden bir şeyler kaybetmesiyle sonuçlanıyordu. Onlara
kulak asmamayı öğrendik. Yerel malzemeyi öğrendik. Taş duvarı, çamur sıvayı,
kestane ağacını, çit tekniğini, eski kiremidi öğrendik. Köydeki eski binaları
didik didik edip, eski Rum ustaların usullerini anlamaya çalıştık.
Bahçeye,
orada sundurma dedikleri bir açık oturma yeri yapmamız gerekiyordu. Öyle bir
şey yapalım ki, sanki hep varmış, 150 yıllık evin uzantısıymış gibi dursun
dedik. Köydeki ve komşu köylerdeki emsalleri etüt ettik, onların dilini
öğrendik. Çoğu harabeydi. Biz de yaptığımız sundurmayı kısmen harap ettik,
ucuzundan, yüz yıllık tarih ekledik.
Odunluk
gerekiyordu. Odunluğu kimse mimari projenin parçası olarak düşünmez. İş
bittikten sonra, biraz briket ve tel örgüyle bir şeyler çırpıştırılır. Neden
öyle olsun dedik. Neden odunluğumuz bir şaheser olmasın, baktıkça “iyi ki varız
ve iyi ki yaşıyoruz” demeyelim? Eski evlerin bitişiğindeki kubbeli fırınları
andıran bir taş yapı ekledik. Kapısını komşu kasabada yıkılan bir konaktan
söküp getirdik.
Şirince’nin
tarihi kimliği bize ayrı bir sorumluluk yüklüyordu. Başka yerde olsa belki el
yordamıyla kendi çözümlerini üretebilirsin. Ama köyün tutarlı bir bütünlüğü
varsa ve güzelse, o zaman eklediğin her ayrıntının, hangi açıdan bakılırsa
bakılsın, o bütüne uygun olmasına özen göstermelisin. Şu sonuca vardık: Yüz yıl
önceki ustaların yapmayacağı hiçbir şeyi yapmayacağız. Onların kullandığı
malzemeden, onların tekniklerinden, oranlarından, süslemelerinden, dokularından
şaşmayacağız.
Söylemesi
kolay, yapması zordur. Öncelikle, tevazu ister. Kendi aklına değil, ölmüş
ustanın aklına uyacaksın. Ayrıca disiplin ve inat ister. Sol omuzundaki şeytan
durmadan dürter, şuraya da Kalebodur yer karosu yapalım, bir kerecikten bir şey
olmaz diye. Kanarsın. Kanmamalısın.
Restorasyonun
temelindeki teorik çelişki ile tanıştık. Restore ettiğin zaman işlev değişikliği
yapıyorsun. İşlev değişince biçimi nereye kadar koruyabilirsin? Korumalı mısın?
Bugünküişlevi çözmek için, yüz yıl önceki Yorgo usta hangi biçimi kullanırdı?
Bizim köydeki evlerin alt katı hayvan barınağıdır. Şimdi orayı mutfak ve banyo
ve oturma odası yapacaksan, rutubet sorununu, ışık sorununu, statik sorununu
ona göre çözeceksin. Copy-paste yapmakla iş bitmiyor. Çözüm üreteceksin. Eski
mimariyi değerli ve sevimli yapan özü keşfedip, o çerçevede yeni bir şey
üreteceksin.
Yorgo usta
müze memuru değildi, Anıtlar Kurulu zaptiyesi de değildi. İhtiyaca göre yeni
bir şey yapan ve bunu yaparken bir şekilde eskinin ırzına geçmemeyi başaran bir
esnaftı. O yapabiliyorsa biz neden yapamayalım?
Anıtlar
Kurulu’nun öküz memuruna tabii bunları anlatamazsın. Zaten kuşku ile bakıyor,
bunlar hem şehirli takımı, üstelik devletin emirlerine saygısız olan cinsten,
üstelik de Ermeni. Sen işlev ve gelenek ve estetik diye ağzını açınca onun
aklına mevzuat geliyor, hangi maddeden mühürlerim diye hesap yapmaya başlıyor.
1992-2002
yılları arasında Şirince’de 12 tarihi evi onardık; tamamen yıkılmış olanları
tarihi dokuya uyum sağlayacak şekilde sıfırdan inşa ettik. Sonra, köyün biraz
dışındaki bir arazide, taştan küçük bağ evlerinden oluşan, hayalimizdeki köyü
inşa etmeye koyulduk. 2007’de sıra Matematik Köyü’ne geldi.
Matematik
Köyü’nde işler yepyeni bir boyuta taşındı. Çözmek zorunda olduğumuz işlevler,
köyün tarihi dokusuna yabancı işlevlerdi. Eski ustalara sadık kalacağız ama,
eski ustalar konferans salonu ve kütüphane ve 300 kişilik yemekhane çalışmamış
ki? Köy havasını, köy dokusunu, köy estetiğini, köyün bin yıldan beri
değişmemiş duygusunu veren doğallığını ve spontanlığını koruyarak modern bir
eğitim kampüsünü nasıl inşa edersin?
Yedi yıldan
beri bu soruların cevabını bulmaya çalışıyoruz. Tiyatro Medresesi ile birlikte,
otuz küsur binadan oluşan ufak bir kasaba çıktı ortaya. Yorgo ustanın
deneyimlerine bütünüyle sadık kalamayacağımızı kabul etmek zorunda kaldık. Onun
yerine, Yorgo ustanın kendi yaşadığı çağda, Andolu’nun Ege ve Akdeniz
kıyılarında görse yadırgamayacağı formlarla çalışmanın doğru olacağına kanaat
getirdik. Artık Eski Şirince’de benzeri olmayan hamamlarımız, medresemiz,
kulemiz, kaya mezarımız var. Ama hala post-20. yüzyıl stili bir betonarme
gecekondumuz yok, villa tipi konutlarımız yok, İsviçre-Kaliforniya kırması
şalemiz -eğer dikkatle bakmazsanız- yok.
Gelenler
Matematik Köyü’ne bayılıyor. Taparcasına seviyorlar. Doğallığını ve
eklektizmini beğeniyorlar. “Sanki kendiliğinden olmuş gibi” diyorlar. “Sanki
yüzyıllardan beri buradaymış, siz ortaya çıkarmışsınız” diyorlar. “Tarih kokuyor” diyorlar.
Ali Nesin ile ben ise,
yaptığımız her binada hatalarımızı ve eksiklerimizi görüp birbirimizin başının
etini yiyoruz. Her seferinde sıfırdan düşünmeye başlayıp,
kusursuz ütopya mekanının nasıl bir yer olacağını bulmaya çalışıyoruz.
10 yorum:
Adsız21 Temmuz 2014 03:05Bende düşündüm bir zamanlar buna benzer şeyler. Sanırım dört dörtlük mekan imkansız. Çünkü doğanın işleyişi bozuk. Güneşin doğuşu, batışı, duruşu. Ağaçlar, toprak, su, taş, ay, yıldız filan hep düşününce iş sarpa sarıyor. Aydınlanma, ısınma, beslenme, sevişme, yürüme, çay, kahve, meyva suyu dedikçe kafa patlıyor. Cennette bile yoktur bizim sizin düşündüğüm(n)üz köy, bölge, mekan her neyse. Bilemiyorum, ben böyle mükemmel bir bölge için ümitsizim.Yanıtla- İyi ki yapmışsın Sevan örtmenim. Ben de birkaç ay önce canım burnumdayken senin ütopyaya uğrayıp nefes almıştım. Tesadüf, aktivite vardı köyde, bi güzel de besledi beni elemanlar. Gözlüğü çıkarıp kütüphanenin önündeki güverteden dağa taşa kayaya odaklandıydım--ev terapisi. Aman diyim hapiste zihnini aktif tut, esneme haraketlerini yap, çıkınca daha gür uzayasın!Yanıtla
Anadolu tanrıları sana Betmen gibi kuvvetli zihin/sabır bahşetsin. Veleddelin-amin!
Sabırla emek vererek bir şeyler inşaa etmişsiniz tebrik ediyorum kusursuz ütopya varetmek bir sonraki aşama için yapılacak bir şeyin olmaması demek tıpkı yarış gibi 2. olan hep 1. ci olmak için çalışıp çabalayıp 1. olma hayali ile yaşar yani UMUT :)Yanıtla
Adsız2 Ekim 2014 19:54Sevgili Sevan Nişanyan'ın adının, Şirince denen köyle birlikte anlıma sebebi herhalde hepimizin malumudur.Bunu kimse yadsıyamazken,yapılanların tüm dünya tarafından takdir edildiği meydandayken,sırf Ermeni,ve devletin memurlarının akılsızlığına tahammül edemiyor diye,içeri tıkmanın utancını bu ülke yüzyıllarca üzerinden atamayacaktır.Yanıtla
Garo Kapriyelyan
Wednesday, July 2, 2014
Sanmak/saymak
Tek heceli sonu açık fiillerin Türkçe'den düşmesi kuralı uyarınca samak kaybolmuş. [Eskiden düzinelercesi vardı, şimdi iki tane kalmıştır, demek ve yemek.] Anadolu ağızlarında yakın zamana kadar canlıydı. Şimdi yapım ekine dönüşmüş bir kalıntısı kaldı. Azımsamak ("az saymak"), küçümsemek vb.
Fiilin iki türevi günümüz dilinde canlı. Biri refleksif yani dönüşlülük ekiyle, sa-n-mak, öznenin o işi kendi kendine yaptığını söylüyor, tıpkı kaşımaktan kaşınmak, taşımaktan taşınmak, takmaktan takınmak gibi.
Diğeri transif yani geçişlilik ekiyle, sa-y-mak. Özne bu sefer bir şeyi veya birini eyleme konu ediyor. Oradaki ek aslında t'dir. Tüm Türk dillerinde seslinin arkasına ek olarak gelince /d/ halini alır. Sesliyi izleyen d ise sadece Oğuzca'da (ve dolayısıyla Türkiye Türkçe'sinde) yumuşayıp önce /dh/ ve daha sonra /y/ sesini verir. Yani bin küsur yıllık süreçte satmak > sadmak > sadhmak > saymak olmuş.
Modern kullanımda saymak fiili, mantıki açıdan son derece ilginç bir anlam yelpazesi sunuyor. Birinci anlamı bir şeyi bir şey saymak, yani addetmek. "Seni adam saydık" cümlesindeki gibi. İkincisi saygı göstermek, yani itibar etmek. "Büyüklerimizi sayalım" gibi. Üçüncüsü insan zihninin nispeten geç bir devirde, her halükarda dilin oluşumundan çok sonra, birçok kültürde belki son 3 ila 5 bin yılda ulaştığı bir simgesel işlem olan sayı saymak. Arapça'da aynı bağlantı var: addetmek > aded (sayı). İngilizce to count, hem bir şeyi bir şey saymak, addetmek, hem sayı saymak. Kökü Latince'den, computare, birlikte (con) algılamak (putare). İnsan zihninin en ilginç özelliği, iki şey arasında simgesel eşdeğerlik kurma.
Bir başka ilginç türev, 'adı sanı yok' deyimindeki san. Esasen "ün, itibar", ve dolayısıyla "ad". Buradaki +n, fiilden isim yapan standart yapım eki. Bir şeyi bir şey saymak ile a) ona saygı göstermek ve b) ona ad vermek birbiriyle bağlantılı ve hatta eşdeğer işlemler, düşünürseniz.
*
Buraya kadar anlattıklarım standart bilgiler; ben bir şey eklemedim. Satmak fiiline gelince daha spekülatif alana giriyoruz. Literatürde buna dair bir şeye denk gelmedim. Yanılıyor olmam pekala mümkün.
Oradaki t, geçişlilik eki olan t midir? İlk bakışta cevabımız "hayır" olmalı, çünkü eğer t yapım eki ise ardına sesli alınca yumuşaması lazım. Git > gider, güt > güdü, tat > tadım. Bu arkadaş yumuşamıyor: satılık, satın almak. Öte yandan anlam bağı çok bariz. Satmak = bir şeyi başka bir şeyin yerine saymak, eşdeğer kabul etmek. Para ekonomisi yanıltmasın. İnsanlar binlerce yıl boyunca satmak deyince iki malı veya hizmeti takas etmeyi düşündüler. Yani satmakla satın almak arasında fark yoktu; hatta "satın almak" diye bir fiil de yoktu, sonradan çıktı.
Anadolu'da Satılmış diye kişi adı vardır, bilirsiniz. "Bedel" demektir, genellikle evliyadan birine yapılmış bir adağın bedelidir. Böyle düşününce, Sayılmış ile eş anlamlı olmuyor mu?
*
Ne yaptık? Türkçe bir fiilden hareket edip insanoğlunun saymayı ve alışveriş yapmayı öğrendiği çağlara geri gittik. Arada toplumsal itibarın kökenlerini irdeledik. Claude Lévi-Strauss olsa ancak bu kadarını yapardı.
15 yorum:
Yanıtlar
Adsız18 Temmuz 2014 12:54O " Yuğmak " benim bildiğim. " Yıkamak " ın varyantı.- Yumak veya yuymak olarak kullanılır. Yunus Emre şiirlerinde dahi kullanılır. Mesela "yudı" şeklinde çekimlenmişi...
Yanıtla
<<
Fiilin iki temek türevi günümüz dilinde canlı.
>>
Bir de basit pasif, -il=
<<
Diğeri transif yani geçişlilik ekiyle, sa-y-mak.
>>
Yok. En basit izah fonetik. Ya *sa:= (uzun) > say= ya da *sa= > *sa:= > say= . Bir uzun vokalin diftonglaşması. Bu kadar.
diş arası seslendirilmiş sürtütşmeli (interdental voiced fricative) için: δ
"Anadolu ağızlarında yakın zamana kadar canlıydı" ise niye *saδ= eseri yok? Diğer Türk dilleri için san= (Clauson). Demek ki sa= Türkçede fonetik değişiklikle say= olarak muhafaza edilmiş diğer Türk dillerinde kaybolmuş.
<<
Tüm Türk dillerinde seslinin arkasına ek olarak gelince /d/ halini alır. Sesliyi izleyen d ise sadece
>>
Böyle bir kaide yok. Oğuz dillerinde eski uzun vokalden sonraki vokal arası duraklar seslendirilir.
Mesela: gök < gö:k, kö:k ~ göğü ; kök ~ kökü . a:t (ad, isim) ~ adı, at "binek hayvanı", at ~ atı . ot (bitki) ~ otu , o:t (od, ateş) ~ odu .
Fiilde aksat= ~ aksatır .
Eski uzun vokaller Kaşgari''nin eserinde Arap harfleriyle ifade edilmi yaşayan Türkmence, Tuvaca, Yakut-Dolganca ve Halaçça ile de tesbit edilir. Ayrıca bazen dolaylı olarak Runik yazılardan tesbit etmek mümkün ve Macarcadaki Bulgar Türkçesinden gelen kelimelerde mevcuttur (Macar Latin imlası vokal uzunluğunu tefrik eder).
<<
Oğuzca'da (ve dolayısıyla Türkiye Türkçe'sinde) yumuşayıp önce /dh/ ve daha sonra /y/ sesini verir. Yani bin
>>
"Fonem" (yani /.../ işaretiyle) degil de "ses" ifade edilince [...] kullanılır. <...> ise "harf" ifade eder.
Kaşgarlı Mahmud (11. asır) /δ/ > /y/ Oğuzca ve Kıpçakça için veriyor. Moğol devrinden sonra eski Uygur dili terkediliyor, yerine Çağatay Türkçesi geliyor, ve Orta Asya'da da /δ/ > /y/ tamamlanmış oluyor. Bunun sebeplerinden biri Moğol devrindeki siyasetleri icabı kavim karışmasıdır.
Bunun haricinde sadece: Halaçça d, Sibirya'da: Tuvaca d, Hakasça z, Yakutça (Yakut, yani Saha, ve 1990'larda "dil" statüsüne gelen Dolganca) t .
Çuvaşça'da ekseriya δ > *z > r , bazı hallerde δ > y . *z hali farazidir. Ancak Kaşgarlı Mahmud Bulgar Türkçesi için veriyor. Bir de aδak (ayak) "nehrin ağzı" manasına ıtlak edilir. ve Azak Kalesi ve Azak Denizi'nin ismi Bulgar Türkçesi konuştuğu söylenen Hazarlardan kalmış olabilir.
Çuvaşça'da -d- > *-δ- > *-z- > -r- hadisesi de var.
Evvelce bahsettiğim gibi, yeni nazariyelere göre Proto-Türkçe'de ve Prot-Altayca'da duraklar üçlüydü. Yani dişlilerde */t/ */d/ ve /dh/ (dh üflemeli, yani aspire, erken zamanda frikatif, yani yumuşamış). Önseste */δ/- erken devirde y- olmuş, kelime sonu ve ortasında daha sonra oldu.
<<
küsur yıllık süreçte satmak > sadmak > sadhmak >saymak olmuş.
O zaman niye "satmak" haliyle kalmış? Böyle etimoljik dubletler arada bir olur ama izah etmek lazıM.
>>
<<
Bir başka ilginç türev, 'adı sanı yok' deyimindeki san.
san diger Türk dillerinde "sayı" demek.
<<
Buradaki +n, fiilden isim yapan standart yapım eki. Bir şeyi bir şey saymak ile a) ona saygı
>>
Eskiden işlek olan, TDK'ca tekrar canlılık verilen.
<<
Oradaki t, geçişlilik eki olan t midir? İlk bakışta cevabımız "hayır" olmalı, çünkü eğer t yapım
>>
Bence "evet", Clauson da bu fikrde.
<<
eki ise ardına sesli alınca yumuşaması lazım. Git > gider, güt > güdü, tat > tadım.
>>
Dediğim gibi bunlar eski uzun sesliye delalet eder. Ayrıca bu kelimerdeki -t lerin yapım eki olduğu malum değil, benzemiyor, bence değil.
<<
Satılmış diye kişi adı ... Sayılmış ile eş anlamlı olmuyor mu?
>>
saydırılmış ile.
<<Yanıtla
umuşamıyor: satılık, satın almak. Öte yandan anlam bağı çok bariz. Satmak = bir şeyi başka bir şeyin yerine saymak, eşdeğer kabul etmek. Para ekonomisi yanıltmasın. İnsanlar binlerce yıl boyunca satmak deyince iki malı veya hizmeti takas etmeyi düşündüler. Yani satmakla satın almak arasında fark yoktu; hatta "satın almak" diye bir fiil de yoktu, sonradan çıktı.
>>
İlk devirlerde (Eski Uygurca) sadece "almak" sonra satın almak, yani sayıp almak veya (değeri sayılmış, tesbit edilmiş almak. Eski Uygurlarda para ekonomisi mevcuttu.
Neyse, haksız değilsiniz, mülahazada bulunuyorum.
<<
Anadolu'da Satılmış diye kişi adı vardır, bilirsiniz. "Bedel" demektir, genellikle evliyadan
>>
1960'larda ODTÜ solcuları, itiraf etmeliyim ki çok haksız olarak, Rektör Kemal Kurdaş'a "(Amerika'ya) Satılmış!" derlerdi. Ofisinde (rektörlük binası "Beyaz Saray" olmuştu, hakikaten de beyaz sıvası var) ise Satılmış isminde bir çaycı varmış. Kemal Kurdaş da ona espriyle "adaşım" dermiş. Hey gidi günler. Sonra onu mumla aradık.
<<
birine yapılmış bir adağın bedelidir. ...
>>Yanıtlar
Adsız18 Temmuz 2014 12:50Satılmış, Anadolu'da bildiğim kadarıyla Arapça Eyvaz karşılığı. Aslında tam karşılığı değilse de bu manada kullanılmış. ( Halid, Haldun karşılığı Durmuş, Dursun olması gibi) Türkler Islam'a geçmeye başlayınca bazen isimlerin Türkçelerini almaya başlamışlar. Gariptir, bu isim Ermenilere de çokça geçmiş. Köroğlu'nun yanındaki Ermeni çocuğun isminin Eyvaz olması mesela. Ayvazyan soy ismi yaygın. Hatta meşhur Ermeni asıllı Rus ressamın soy ismi Ayvazovskiy. Hacivat'ın da asıl ismi Hacı Ivadh(Ivaz, Eyvaz).
Adsız6 Temmuz 2014 01:01Satılmış=Uzun ömürlü olması için doğumundan önce ermişlere adanan çocuk.Yanıtla
Adsız9 Temmuz 2014 11:24Azımsamak örneğinin doğruluğundan emin misiniz? Kelimedeki eki +ImsA- sayardım ben oysa.Yanıtla
Adsız9 Temmuz 2014 16:59nYanıtla
an, en, ın, in, on, ön, un, ün
s-an, s-en, s-ın, s-in, s-on, s-ön, s-un, s-ün
sa-n, se-n, sı-n, si-n, so-n, sö-n, su-n, sü-n
s-an-at
sa-nat
s-en-e
se-ne
s-en-et
se-net
an-ıt
a-nıt
on-ur
o-nur
ün-lü
ın-ka, ın-ık
un-ut, uy-ut, uy-uk
ay-ıt, ay-ık, ay-ıt
s-in
s-in-em
s-in-yora
b-an-al
s-an-al
s-an-ıl
y-an-ıl
an-ı
an-ım, an-ak, an-ık, an-l-ık
az-ım, az-ak, az-ık
sü-nn-et, sü-n-net, erkeklik
k-an-ıt - k-ay-ıt, k-un-ut, k-uy-ut, kaydı kuydu = kandı kundu = yazılmışlığı silinmişliği = belliliği büllülüğü
m => şems, necm, kamer
Adsız10 Temmuz 2014 23:06at - atmak > satmak, katmak, batmak, yatmak, fırlatmak, patlatmak, ……Yanıtla
atılmak > satılmak
benim bildiğim satılmış= esasen tüm mahlukat'ın asıl sahibi allah'tır, anlayışı uyarınca, doğan bebekleri defaaten ölen/yani allah'ın yanına aldığı bebeklerin ''allah'ım artık bu bebek bize/ebeveylere satıldı'' deyu ''bunu da alma yanına'' duasıdır.Yanıtla
doğaldır ki görülen/bilinen geçmiş zaman ile değil; duyulan/öğrenilen geçmiş zaman kipiyle çekilir. :)

Olaya konu olan toplum kızılbaş adı ile geçiyor ve Ali'ye feryad ediyor. Yazınızda Şii olarak geçmiş. Alevi olması gerekmez mi? Kaçırdığım bir yer mi var?
Saygılarımla