Monday, October 13, 2014

Cumhuriyetin Batılı olması değil mesele, olamaması - Bölüm 1

Değer verdiğim ve yazılarını çoğu zaman beğenerek okuduğum bir yazar olan Ümit Kardaş’ın Taraf’ta çıkan “Cumhuriyetin Oryantalizmi” başlıklı yazısına ilişkin notlar.
“Osmanlı aydını, Batılılaşmayı ya da medenileşmeyi sadece aydınlanma olarak anlamıştır. [Oysa Batı sadece 18. yüzyıl düşüncesi olan aydınlanmadan ibaret değildir.]”
Demiş Ümit Kardaş. Bu doğru değil. Velev ki kısmen doğru da olsa, temelinde yatan çıkmazı gözardı edersek yanılırız.
İlk baştan beri Osmanlı eliti, Batı medeniyetinin Hıristiyanlıkla (daha doğrusu Hıristiyanlığın Batı versiyonlarıyla) ilgisini doğru olarak, hatta belki biraz abartarak teşhis etti. Evliya Çelebi’de, 18. yüzyıl sefaretnamelerinde, Namık Kemal’de, Şinasi’den Hüseyin Rahmi’ye uzanan Tanzimat romanlarında bu vurgu gayet nettir. Osmanlı kültürel yaşamının gözardı edilmemesi gereken bir unsurunu oluşturan gayrimüslim toplumlarında, batılılaşma-modernleşme tartışmasının ana ekseni daima mezhep meselesi oldu. Protestan yahut Katolik olmadan Batılı olunabilir mi? Osmanlı modernleşmesinde de Tevfik Fikret ve Dr. Abdullah Cevdet’in sekülarist çizgisi egemen değildir, ikinci kanaldır.
Sonuçta gerçi çıkış yolu ikinci kanalda bulundu. Çünkü birincisi çıkmaz yoldu. Ermenilerin ve Rumların bir kısmı için Protestanlık veya Katoliklik gerçekçi bir çözüm olabilirdi belki. Türkler için değildi. Din değiştirmeyi reddedince geriye iki seçenek kalıyordu: Bir, Batıyı tümden reddetmek, ya da iki, Batının laik-seküler-antiklerikal damarını seçmek. İkinciyi seçtiler. Başka çare olmadığından seçtiler, şuursuzluktan değil.
Kavga derin ve acıtıcı bir düzeyde verildi. Tevfik Fikret’in, Türk aydınlanmasının Prometheus’u olarak tahayyül ettiği oğlu Haluk, ABD’ye göçüp Protestan vaızı oldu. Mecelle müellifi Cevdet Paşa’nın torunu, paralarda resmi olan Fatma Aliye Hanımın kızı, evden kaçıp Katolik rahibelere sığındı. Laiklik, biraz da bunların cevabıdır.
Türk modernleşmesinin gizli ve mütevazı kahramanları olan yabancı okullar, “modern” oldukları için değil, potansiyel Hıristiyanlık yuvası olarak görüldükleri için, eski ve yeni Türk devletinin ölmez nefretine konu oldular. Oysa bu okulların Türk mezunları Hıristiyan olmadılar. Ezici çoğunlukla laik ve seküler, hatta Batıda eşine ender rastlanır ölçüde tutarlı bir şekilde laik ve seküler oldular. İyi ki oldular. Bu memleket Şarklılığın lağım çukurunda henüz boğulmadıysa, o birkaç bin değerli insanın yüzü suyu hürmetinedir.
*
Batı medeniyetinin Hıristiyanlıktan da, anti-Hıristiyan sekülarizmden de daha belirleyici olan bir başka boyutu vardı ki bu topraklarda hiç ilgi görmedi. Batı Avrupa’nın gerçekten tekil olan, başka ülkelere benzemeyen yanı toplumsal elitlerin devlet karşısındaki nispi özerkliğidir. Soyluların, din adamlarının, burjuva entelektüellerin krala “orada dur reis” deme hakkına, gücüne ve alışkanlığına sahip olmaları geleneğidir.
Osmanlı koşullarında akla bile getirilemeyecek bir öneriydi. Çünkü buraların eliti oradakine benzemez. Buraların devleti de kendisine kafa tutanları yumuşatıp ehlileştirecek güçten ve otoriteden yoksundur. “Nispi özerklik” deyince dış vilayetlerde isyan, iç vilayetlerde eşkıyalık ve zorbalık anlaşılır. O yüzden Batı’nın bu en belirgin hasleti buralarda ağza bile alınmadı, mutlak sessizlikle geçiştirildi.
Oysa daha 16. yüzyılda Floransa’dan bu tarafa bakan Machiavelli durumun farkındaydı. Prens’in Fransa ile Türkiye’yi kıyasladığı bölümünde, Osmanlı’nın bu yüzden uzun vadede yenilgiye mahkum olduğunu doğru olarak teşhis eder. Oysa Türk Batıcılarının en ciddi ve radikal olanlarında bile bu meselenin izini göremezsiniz. Mithat veya Vefik Paşa’lar, Babanzade, Ağaoğlu Ahmet, Ziya Gökalp, elitlerin devletten nasıl yakasını kurtaracağı meselesine değinmezler. Cumhuriyet devrinde de değişen bir şey yoktur. En sağdan en sola, en Müslümanından en sosyalistine kadar Cumhuriyet aydınlarının tümü için, devlete icabında kafa tutma imkan ve dayanaklarına sahip olan elitler – mesela kompradorlar, işbirlikçiler, Boğaza karşı viski içenler, Yahudiler, kozmopolitler, toprak ağaları, Kürt feodalleri, masonlar, tarikatlar, Pensilvanya – devlete ve millete yönelik vahim birer tehlike olarak görülür ve lanetlenirler.
Bu yüzden Türkiye’nin Batılılaşması hayal olmaktan ileri gidememiştir ve bundan sonra da gidemeyecekir.
*
“Batılılaşma, Cumhuriyet rejiminin birincil meşrulaştırma aracıdır,” demiş Ümit Kardaş.
Bu da doğru değil. Batılılaşma, rejimin ancak metropol seçkinlerine yönelik söyleminde bir rol oynadı. Geniş kitlelere yönelik endoktrinasyonda kullanılan ana meşruiyet teması Batı filan değildi, vatan-millet-sakarya idi, Milli Mücadele idi, denize dökülen düşmandı, yedi düvele meydan okuyan Gazi’ydi. Yanlış hatırlamıyorum herhalde, ilk ve ortaokulda boğazımıza dayadıkları millî bulamaçta “Batılılaşma” diye bir şey yoktu. Ama bol miktarda şehit ve gazi vardı, düşman vardı, al bayrak vardı, Allah Allah nidalarıyla huruc eden Mehmetçik vardı, susmayacak ezanlar, zalim Haçlılar vardı. “Düşman”, kuşkuya yer bırakmayacak bir netlikte Batı idi. Emin Oktay’ın tarih kitaplarında Avrupa ve Avrupalılar hakkında bir olumlu kelime okuduğumu hatırlamıyorum.
Cumhuriyetin kurucu ideolojisi İslami bir ideoloji ve İslami bir propagandadır. Bunu görmemek için hakikaten kör olmak lazım. Revize edilmiş bir İslamdır, evet. Araplardan ve Arapçadan arındırılmış, uhreviyatı azaltılmış, ahlaki retoriği minimize edilmiştir. Ama sonuç olarak İslamdır. “Biz” ve “düşman” olarak ikiye böldüğü dünyada, biz dediği şey “Türk” diye yeni bir ad taktıkları babadan kalma İslam milletidir. Düşman ise bin dört yüz seneden beri aşina olunan Rum ve Frenk keferesidir. Cumhuriyetin üfürükten kazanımlarını bir yana bırak, geriye kalıcı ve çağ değiştirici olan bir tek eser kalır: Yüzyıl başında %25 gayrimüslim nüfusu olan bir ülkede yüzde doksan dokuz virgül dokuz İslam çoğunluğu yaratmak!
Cumhuriyet ideolojisinin dışladığı şey İslam değildir. İslam’ın eski sürümüdür. Hedefi İslam’ı silmek değildir, devlet kontrolüne almaktır. Daha belirgin ifade edelim: Belli bir konjonktürde, devletin yüksek menfaatlerinin gerekli kıldığı birtakım reformlara “İslam” adına direnme eğiliminde olan unsurları bertaraf etmektir. Bir şekillendirme operasyonudur. Hadise bundan ibarettir.
*
Cumhuriyetin ieolojik yapızında bunun yanısıra Batıcılık da vardı elbette. Neden vardı? Üç sebep sayayım:
1. Konjonktür dayattı. Türkiye Batıya – 30’larda İngiltere’ye, hini hacette Almanya’ya, 1945’ten sonra ABD’ye – muhtaçtı. Lozan’da verilmiş sözler vardı.
2. İstanbul ve İzmir’in Avrupaî elitleri ile Ankara yönetimi arasında Milli Mücadele yıllarında kopma noktasına gelen iplerin tamiri gerekti. Ekonomik ve sosyal açıdan Ankara o zümrelere muhtaçtı. Onlara taviz vermesi gerekti.
3. Askeri erkan, Abdülhamid’in 1880’lerdeki reformlarından bu yana kendini “Avrupai” sayan bir kurumsal kültüre sahipti. Bu kültür, ikinci maddede andığımız metropol elitlerinin Avrupailiğinden farklıdır. Prusya imalatıdır. Aynı devirde Japonya’da zuhur eden modernleşmeci militarizmle akrabadır. Batı medeniyetinin gelenek ve alışkanlıklarının çoğuna yabancıdır. Papazdan ve misyonerden korkar, kapitaliste güvenmez, fikir adamlarıyla aynı dili konuşmaz. Ama nihayetinde kendini “Batılı” sayar ve içinden çıktığı Şark dünyasını küçümser.
Bakın, üç sebep saydım. İlk ikisi şartların zorladığı şeylerdir; samimi değildir, ikiyüzlüdür. Üçüncüsü samimidir, ama savunduğu kültür Batı’yı Batı yapan her şeyden soyulmuş bir tuhaf kışla kültürüdür, Batı’nın robot resmidir.
Cumhuriyet rejimini “Batıcılıkla” suçlarken bunları da göz önünde bulunduralım.
*
“Cumhuriyet yönetimi, Batı teknolojisi ile yerli kültür arasındaki sentezi veya içeriden bir reformu kabul etmeyen radikal bir tavrı sergiledi... Osmanlı döneminde geleneksel ile Batılı değerler arasında ... senteze gidilmeye çalışılmıştı. Cumhuriyet ise geleneği tamamen ret ediyordu.”
“Vah vah keşke reddetmeseydi” dediğimiz yerli kültürün iki ufak kusuru vardı, onları da anmış olalım.
Bir, batmıştı. İki yüz elli senelik feci bir can çekişme sürecinin ardından, Budin ile Basra arasındaki hemen her haneye ateş düşürerek çökmüştü. Batan geminin donanımının ne kadarı, nasıl kurtarılabilirdi, tartışırız elbette. Ama öyle bir batışın ardından “lanet olsun” deyip her şeyi çöpe atma psikolojisine giren insanları çok da suçlayamazmışız gibi geliyor bana.
Osmanlı’nın pek matah bir şey olduğu tezi son zamanlarda tekrarlana tekrarlana tekerleme oldu. Dünya tarihinin en görkemli çöküş hikayelerinden biri olduğunu hatırlayan pek yok. Hatırlatmış olduk.
İki, “yerli kültür” dedikleri şey, Batı’ya ait her şeyi gavur ve murdar sayan bir zihniyetin elinde rehindi. O zihniyetin dışında, başka herhangi bir gerçek içeriği kalmış mıydı, onu da tartışırız isterseniz.
Sen Batı’nın tekniğinden öte bir şeylerini ithal etmeye niyetlenmişsen (öyle bir niyet neden ve ne kadar vardı, az sonra), Batı’nın teknolojisini “şeytan icadı”, ahlakını “fuhuş”, yemeğini “domuz”, kıyafetini “dinden çıkma”, siyasetini “Haçlı emperyalizmi” diye gören adamlarla neyin sentezini yapacaksın?
Memleketin iliğine işlemiş gavur düşmanlığı olgusuyla yüzleşmeden ne sentezi, neyin reformu?
*
“Teknoloji almak yetmez, kültür de alalım” diyenlerin tezinde anlaşılmayacak bir şey yoktu.
Teknolojiyi almaya zaten elin mahkum: dünyanın hiçbir yerinde o teknolojiyi almayan toplum yok. Moğolistan’la Habeşistan’ın bile aldığı teknolojiyi sen almayıp da ne yapacaksın?
Peki o teknolojiyi üreten güç nedir? Beş yüz yıldan beri Batı dünyasını baş döndürücü bir yaratıcılıkla her gün yeni bir dünya keşfetmeye zorlayan itki nedir, hangi kültürel veya ekonomik veya yasal veya siyasal altyapıdır? O şey her neyse, ondan bir şeyler kapmazsan, elin mahkum teknolojinin tüketicisi olarak kalırsın. Onlar iPhone çıkarır sen kuyruğa girersin; onlar kıtalar keşfeder sen televizyona bakıp çekirdek çitlersin.
İşin teorisi buydu. Cumhuriyet’in bulduğu bir şey değildi, Tanzimat’tan beri Osmanlı-Türk elitinin gayet net olarak bildiği ve kavradığı bir şeydi. Cumhuriyet’in kurucularının, vatan-millet-sakarya ve Ziya Gökalp gölgesiyle bulanıklaşmış olan Batı sevdası, Osmanlı elitininkinden daha radikal veya daha cüretkar değildir.
*
Peki fiiliyatta ne yaptılar? Batı’nın hangi kültürünü ithal ettiler? Fonograf ve tayyare dışında memleketin nesi batılılaştı?
Aklıma üç madde geliyor: kıyafet, sanat, hukuk. Üçü de kuvvetli gerekçeleri olan reformlardır. Cumhuriyet kurucularının keyfi tercihlerine indirgenemezler.
Üçünün de Batı toplumlarına has üretkenlikle illiyet bağı yoktu, varsa da pek dolaylıydı. Asıl mevzuya bir türlü gelinmedi desek yeridir.
1. Kıyafet batılılaştı. En cüretkar, en göze batan, en geniş kesimleri etkileyen adım buydu. En çok direnişle karşılanan bu oldu. Hala da en çok direnişle karşılanan budur.
Hangi akla hizmet etti? Sanırım akıldan çok duygulara hizmet etti. Dikkat edersen, memleket tarihindeki iki büyük kıyafet reformunun ikisi de büyük bir askeri hezimeti izler. İlki 1828 felaketinin ardından gelen 2. Mahmut’un ceket-pantolon ve fes reformudur. İkincisi 1. Dünya Harbi faciasını izleyen kıyafet devrimidir. Bir nevi kabuk değiştirme ritüelidir. Yenilginin ve çöküşün müsebbibi olarak görülen yerli kültürün köhne otoritesine karşı başkaldırı hareketidir.
Her iki seferinde değişim spontane olarak başladı. Bir süre sonra devlet işe el koydu, reformu zaptu rapt altına aldı, kıyafet nizamnamesi ve şapka kanunu çıkardı.
Israrla gözden kaçırılan bir detaydır: Cumhuriyet’in kıyafet devriminin can alıcı adımı olan peçe inkılabı Cumhuriyet rejiminin eseri değildi. 1919 yazında, yabancı işgali altındaki İstanbul ve İzmir’de gerçekleşti. İstanbul’da ilk caz müziğinin ve ilk tangonun duyulduğu o yaz, Türk seçkinlerinin kadınları sessiz bir mutabakatla peçesiz sokağa çıkmaya başladılar. (Dize çıkan etekler Batı’da ilk 1917-18’de görülmüştü. 1919’da İstanbul’da gayrimüslim kızların o modaya uyduğunu biliyorum; Türklerden emin değilim.) Ankara rejimi, “gayrımilli” bulduğu bu davranışı ayıpladı. Ancak 1922’de Kemal Paşa İzmir’de peçesiz kızlarıyla meşhur Uşşakizadelerin evinde kalarak Ankara’nın politikasını İstanbul ve İzmir elitinin çizgisine taşıyacaktı.
Bir özgürlük isyanının, aradan üç yıl geçmeden, Kastamonu’da, Şark tipi bir zorbalık gösterisine dönüşmesini, bu ülkenin değişmez kaderiyle ilgili bir tecelli saymamız gerekir.
2. Sanat batılılaştı. Edebiyat ve plastik sanatlar hızla ve bütünüyle Batı formlarını benimsediler. Müzik bir süre direndi ve tamamen teslim olmadı.
Bu da Cumhuriyet’in zoruyla olmadı. Esas dönüşüm Cumhuriyet’ten bir, hatta iki kuşak önce gerçekleşti. Sanatla uğraşan zümre, Batı referansını iştiyakla ve oy birliği ile benimsedi. Çünkü Osmanlı sanatı tükenmişti. Resim zaten yoktu. Edebiyat, daha 1820’lerde, Enderunlu Vasıf ve Keçecizade İzzet devrinde, tükenmişliğinin farkındaydı. Aruz ittifakla terk edildi. İbnülemin gibi bir eksantrik dahiyi saymazsan, eski Osmanlı nesrine dönmeyi savunan tek kimse çıkmadı. Hat ve tezhip sanatını sürdürmeye çalışanlar, entelektüel itibardan yoksun esnaftı. Marjinalleştikçe ucuzlayıp tükendiler.
Müzik biraz daha uzun direndi. Ama o da yaşayamadı. 1950’lere gelindiğinde Osmanlı musıkisinden geriye salya sümük bir meyhane böğürtüsü kalmıştı. Suçlusu rejim değildir. Gazi’nin son yıllarındaki kısa bir cinnet dönemi dışında, devlet radyosunda Türk halk ve “sanat” müziğine ayrılan süre, Batı müziğinden hiçbir zaman daha az olmadı. Buna rağmen yürümedi.
3. Medeni Hukuk batılılaştı. Bizde bu olay kadın hakları açısından ele alınır. Oysa asıl dava, ticaret ve mülkiyet hukukunu sağlam temellere dayamaktı. Eski fıkhın safsatalar deryası üzerine bir şey inşa edilemeyeceğinin farkına daha yüz yıl önce varılmıştı. Yüz yılda Mecelle dahil çeşit çeşit sentez, çeşit çeşit “içeriden reform” denendi. Hiç biri tutmadı.
Lozan’da Batılılar Medeni Kanunu dayattılar. Objektif ve kolay anlaşılır bir hukukun yokluğunda, yerli ve yabancı gayrimüslimler için kapitülasyon benzeri istisnalar talep etmekte ısrarcı oldular. Türk tarafı uzun zamandan beri zaten o tartışmanın içindeydi. Fazla zorlanmadan adımı attılar.
Özetlersek, Türkiye’nin misler gibi bir yerli kültürü vardı da, ne güzel yürüyüp gidiyordu da, Cumhuriyet rejimi geldi, horlayıp zorladı ... yok öyle bir şey! 1699 Karlofça Antlaşması’ndan beri batmış bir ülke, tükenmiş bir kültür ve çıkış yolu arayan bir toplumsal elit vardı. Hoyratlıktan ileri gelen birtakım hatalar yapılsa da, sonuçta bir çözüm aradılar. Böyle buldular.
*
Peki, attıkları taş ürküttükleri kurbağaya değdi mi? Kıyafeti rötuşlayıp sanatla hukuku sil baştan edince Batılılıktan umulan faydalar hasıl oldu mu? Her mahallede bir Galileo, her sanayi sitesinde bir Edison yahut Steve Jobs türedi mi? Yozgat’ta Mars kaşifleri sıraya girdi mi?
Soruyu doğru sorarsan cevabı yarı yarıya vermiş olursun. Batı’yı ilginç kılan şey teknolojisi değildir. O teknoloji, üç beş sene sonra, bizde de var. Yeni teknolojiyi – ve yeni fikirleri ve yeni sanatı ve yeni yönetim ve örgütlenme biçimlerini ve yeni ticaret yollarını – üretme yeteneğidir. O yaratıcılık, “yerel kültüre” saygıyla olmaz. Saygısızlıkla olur. Geleneği ve otoriteyi hiçe sayan, hakikati arama aşkından başka kanun tanınmayan arıza insanlarla olur. “Bütün hoca efendiler ve halk dünyanın düz olduğunu söylüyor; ama onlar haksız ben haklıyım” diyebilenlerle olur. Bunların yüzde doksan dokuzu yanlış çıkar, ama yüzde biri gider Amerika’yı keşfeder.
Bana sorarsanız “Batılılaşma” denilen davanın püf noktası bu tip insanların özgürlüğüne saygı gösteren, onların hakikat aşkına pay bırakan, başardıklarında meydanlara heykellerini diken kurumsal kültürü kurmaktı. Kurulmadı. Kurmak akıllardan bile geçmedi. “Milli birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla muhtaç olduğumuz şu zor günlerde” öyle lükslere harcanacak zaman yoktu. “Vatan” sizden hizmet bekliyordu, ukalalık değil.
Nazım Hikmet devlet başkanının soytarısı olmayı reddettiği için 28 yıl hapse mahkum edildiği gün Cumhuriyet’in batılılaşma davası bitmişti bana sorarsanız. Ya da peki, pardon, cüretinden dolayı idam edilen adam Batı’da da çok var. Memleketin aydın sınıfının tamamı devlet başkanının yalakası, onun “Yeni Türkiye” davasının propagandacısı olmayı kabul ettiği gün bitmişti. Ondan sonrası Batı Matı değildir. Batı cilası sürülmüş Şark despotluğudur. Yeni kisve giydirilmiş Osmanlı – yahut Timur, yahut Memluk – padişahlığıdır.
Zaten resmi söylemdeki Batı referansı da o noktadan sonra kayıplara karışır. Rejimin güncel kaygılarla itiraz ettiği bazı Osmanlı temalarından ayıklanmış bir Şark alemi, Alpaslan ve Attila’sıyla, Mevlana’sıyla, Oğuz Kağan’ıyla, Tuna’dan şimşek gibi geçen akıncılarıyla, memleketin kültür ufkunu kara kargalar gibi sarar, Ziya Gökalp’in tahayyül ettiği kültür sentezini başarıyla gerçekleştirir.
*
“Halkın geri, İslam ve Arap etkisine açık kabul edilmesi, oryantalist bir bakışla ötekiyi işaret eder. (...) Modernleşmeci milliyetçilikler, Batı oryantalizminin bir sonucu olarak ortaya çıkarlar ama aynı zamanda kendi oryantalizmlerini de üretirler. Yerli seçkinler bunu kendi halklarını medenileştirmeye çalışmakla yaparlar. Türkiye buna örnektir ve halkın büyük çoğunluğu bu kolonyal- oryantalist zihniyet ve uygulamaların mağduru olmuştur.” (Ümit Kardaş)
Elitizm bu ülkeye Cumhuriyetle ya da modernleşmecilerle gelmedi. Devlet seçkinlerinin burnundan kıl aldırmaz kibri, Osmanlı kültürünün en belirgin özelliğidir. Kendi halkını reaya yani “davar” diye adlandırılan bir rejimden başka ne beklersin? Devlet dışındaki aktörlerin manevi ve siyasi özerkliği fikrine yabancı olan bir kültürden ne beklersin?
Şimdiki İslamcı popülistlerin Osmanlıcılığına kulak asma, Osmanlı’ya dair cehaletleri diğer her konudaki cehaletlerinden az değildir. Osmanlı seçkinlerinin gözünde halk – ister Müslim ister gayrimüslim olsun – nâpâktır, yani “pis”; bî-hissü idraktir, yani “duyarsız ve kavrayışsız”. Osmanlı eliti devletin elitidir; halkı en iyi ihtimalle sadık kul, en kötü ihtimalle cahil ve zararlı bir mahluk olarak görür. Ebussuud Efendi ile Hoca Sadeddin Efendi’de de böyledir, Şinasi ile Ahmet Vefik Paşa’da da böyledir. En gavurcu Tevfik Fikret’in elitizmiyle, en anti-gavurcu Namık Kemal yahut Basiretçi Ali Bey’in elitizmi arasında fark göremezsin. Osmanlı kültürünün timsali Karagöz değil Hacivat’tır. Karagöz, bu ülke halkının Osmanlı’ya karşı küskün ve sonuçsuz öfkesinin dışa vurumudur sadece.
Cumhuriyet’in ilk kuşaklarının, bugünkü bakış açımızla sakil duran elitizmi Batı’dan öğrenilmiş bir “oryantalizmin” eseri değildir. Kadim geleneğin devamıdır. Tam tersine köylünün ve kasabalının da tanımaya değer bir “kültürü” olabileceği fikri, ilk sarsak adımlarını Cumhuriyet’le beraber atar. Daha doğrusu, ondan on sene kadar önce, Jön Türk “modernleşmecileriyle” atar. Türk(çe) basın tarihinde ilk kez bir İstanbul gazetesi, Tanin, 1909’da taşraya muhabir gönderir. 1913-1914’te Refik Halit ilk Anadolu Hikayeleri’ni yazar. 1920’lerde kara Afrika’yı keşfeden Livingstone edasıyla ilk Anadolu romanları yazılır. Küçümseyicidirler, evet, önyargılarla maluldürler, evet, ama gene de bu ülke tarihinde ilktir. Seçkinci söylemin görkemli bedeninde açılmış bir gediktir. Osmanlı-Türk elit kültürünün 1950-2010 arasında çöküşüne giden yolun ilk adımlarıdır.
*
“Batı eşittir elit, İslam eşittir halk” söylemi, ucuz siyasi propagandadan öte bir değer taşımaz.
Birkaç yüzyıl boyunca İslam – İslam’ın bir türü – Osmanlı elit kültürünün kilit unsuruydu. “Cahil” halka dayatıldı. 19. yüzyılda o İslam’ın artık kıymeti harbiyesi kalmadığı, ayak bağı haline geldiği idrak edildi. Elit zümrenin ittifakıyla Batımtırak bir yeni sentez inşa edildi. “Cahil” halka dayatıldı. Eski elitin rota değişimine direnen, ya da sosyolojik nedenlerle ayak uyduramayan unsurları – bazı medrese hocaları, bazı tarikat şeyhleri, kimi Kürt ve Arnavut feodalleri – önce marjinalize, sonra tasfiye edildi. Olay bundan ibarettir.
Önceki iki yazıda vurguladığımız gibi, getirdikleri şey “Batı” değildi. Batı soslu bir sentezdi. Her şeyden önce Batı’nın bir dini vardı; o dinin alınması söz konusu olmadı. Dolayısıyla yapılan sentez ismen ve ruhen İslami bir sentez olarak kaldı. Kurulan yapı Batı’ya karşı derin bir güvensizlik ve düşmanlık altyapısı üzerine kuruldu. Elitlere “merak etmeyin yakında Batılılaşıyoruz” diye göz kırpılırken, halk kitlelerine vatan-millet-sakarya söylemiyle gavur düşmanlığı ve İslami aidiyet aşılandı. Daha önemlisi, Batı medeniyetini özgül ve ilginç kılan esas unsura – bireysel özerklik, ya da seçkinlerin özerkliği fikrine – zerrece geçit verilmedi. O yönde atılan her adımın görüldüğü yerde başı ezildi. İfade ve inanç özgürlüklerini, hak ve kazanç güvencelerini önemseyen herkese, ister filozof ve bilim adamı, ister tüccar ve maceracı, ister şair ve derviş olsun, TC sınırları dar edildi.
Bu yüzden, Batımtırak sentezin sahibi olan elit zümre 1950-2010 sürecinde çöktüğünde, o sentezden geriye kala kala Hürriyet gazetesinin magazin eki kaldı. Miadı yüzlerce yıl önce dolmuş saçma sapan bir hurafeler yığını, memleketin Cumhuriyet-öncesi kimliğinin tek ifadesi, “yerel” kültürün biricik temsilcisi olarak önümüze konabildi.
Ha, peki, bir de ODTÜ ile Boğaziçi var. Bir de Alsancak’taki kafeler. “Yerel”in bizdeki alternatifi.


Thursday, October 2, 2014

Geleneksel Türkiye



Klasik "geleneksel Türk ailesi" fotoğrafı. Abdullah Gül olması tesadüf: gazetede bunu gördüm bunu yazdım. Başka herhangi bir aile de olabilirdi. Zaten geleneksel demek o demek, milyonla benzeri var.
O ikonografinin içinde olmak ister miydik ayrı mevzu, ama hoş bir fotoğraf, şüphesiz. Dede belli ki güçlü ve ilginç bir insan, cüretle gülümsemiş. Sağdaki Reyhan Hanımın güzel bir yüzü var. Öndeki gençler sempatik insanlar. Abdullah Beyin tarzı rahat, geleneksel Türk bürokratına oranla insancıl.
Oturdukları şeyin adı kanape. Avrupa’dan ithal bir kavram. Ülkeye 19. yy’da girmiş, ama ancak son 30-40 yılda bütün sınıfların yaşamına girdi. Adı Fransızca. Türkçe eşdeğeri yok. Türkçesi divan veya sedir yahut seki olur, ayrı şey.
Giysiler batıdan ithal. Ceket-pantolon Batı’da Fransız ihtilali sıralarında standart oldu, bize 1830’larda geldi. Kravat Fransa’da çıkmış bir moda, o da II. Mahmut zamanında memlekete girdi. Ceket, pantolon, kravat üçü de Fransızca. Türkçe karşılıkları yok.
Arkada tül perde. Geleneksel Türk aile tablosunun vazgeçilmezlerinden. Tül Fransızca. Fransa’nın Tulle kentinde üretilen bir ince dokuma çeşidinin adı.
Selman’ın kolunda saat görünüyor. Şüphesiz ithal. Türkiye’de yanılmıyorsam saat imalatı yok. Mekanik saatleri Avrupalılar icat etmiş, Ortaçağ sonları olmalı, cep (ve kol) saatini geliştiren de onlar. Elektronikte şimdi Uzakdoğu ile rekabet var, ama mekanik saatlerde Batı hala tek tabanca.
Dede ve Macit Bey gözlük kullanıyorlar. Batının en olağanüstü icatlarından biri. Gözlük fikri bir yana, numaralı ve hassas ayarlı mercekler 19. yy’da Carl Zeiss’ın marifeti. Türkiye’de mercek yapılıyor mu bilmiyorum. Muhtemelen yoktur. Kaliteli sentetik mercekler her halükarda ithal.
Yerdeki halı Çin malı. Onu saymıyorum.
Evde ayakkabı çıkarmışlar. Hanımların başörtüsünü saymazsam en “Türk” olan detay o.
*
Ayakkabı detayını önemseyenler var. Mesela “Yeni Türkiye” savunucularından Ali Nur Kutlu adında biri, Yeni Şafak’taki yazısında http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/AliNurKutlu/beyaz-turklere-mektup/51448 ayakkabı çıkarmaya neredeyse kozmik bir anlam yüklemiş, peynir ekmek, tahin helvası ve annesinin süpürgesi ile birlikte:
“Siz eve ayakkabıyla girmeyi modernlik, biz rezillik sayarız. Siz şarabin tadını, markasını, biz Yunus’un, Mevlana’nın abı hayatını konuşuruz. Siz kruvasan ve kahve ile kahvaltı yaparsınız, biz peynir ekmek, tahin helvası yeriz. Siz Fransız peyniri Rokforu, biz Van otlu peynirini severiz. Siz evde kedi, köpek besler, çocuklarınıza 'hamster'ı sevdirmeye çalışırsınız, biz dini imanı bütün çocuk besleriz, evde hamster görüldü mü, necis diye annemiz süpürgenin sapıyla kafasına vurur.”
Anladığım kadarıyla bu mısraların yazarı gavur icadının her türlüsüne karşı, geleneğin saf halini savunuyor, bunda ahlaki bir değer görüyor. Öyleyse ceketi, kravatı, kanapeyi, tül perdeyi, saati ve gözlüğü de atmak gerekmez mi? Çorapta ve çorap kokulu Van peynirinde stop etmenin mantığı ne?
Tutarlı olmak istiyorsan ve cesaretin varsa sonuna kadar git bakalım. Ötekiler hiç olmazsa entelektüel anlamda daha dürüst. Ben eslafı takip edeceğim diyor, sakalının kesiminden, kılıcının kavsine kadar o yolda gitmeye gayret ediyor. O da deve yerine Toyota kullanıyor gerçi, ama mesela kafa kesme sevdasında 1400 yıl önceki rol modellerine bizim tatlı su muhafazakârlarından daha sadık.
Biri cesur, biri korkak. 
Başka fark görüyor musunuz siz orada?

13 yorum:

  1. Türkiye kelimesi Türkçe mi? Hatta iller ilçeler bölgeler köyler mahaleler ve diğerler.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
    2. Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
    3. Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
  2. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
    Yanıtla
  3. "Ceket, pantolon, kravat üçü de Fransızca. Türkçe karşılıkları yok."

    Kravat sözcüğünün 'boyunbağı' diye Türkçe kökenli bir karşılığı var. Ne kadar yaygın bir sözcük olduğu tartışılır ama Aziz Nesin'in bu sözcüğü birkaç yazısında kullandığını görmüştüm.

    Derleme Sözlüğü'ne göre çoğunlukla şalvar anlamında kullanılan tuman sözcüğü İzmir'de pantolon anlamında kullanılıyormuş. Sözcüğün kökeni Türkçe mi bilemiyorum. Sizin sözlüğünüzde de bu sözcük yer almıyor.

    Nogay Türkçesinde ceket anlamında sakev sözcüğü varmış.

    http://nogai.blogspot.com.tr/2008/06/szlk.html

    Sak- kökeninden türemiş olabilir. Ya da belki Rusça kökenlidir. Bilmiyorum.

    Köken bilgisine kafa yoran birisi olarak bu sözcükler hakkında da bizi aydınlatacağınızı umarım.
    Yanıtla
  4. "Oturdukları şeyin adı kanape. Avrupa’dan ithal bir kavram. Ülkeye 19. yy’da girmiş, ama ancak son 30-40 yılda bütün sınıfların yaşamına girdi. Adı Fransızca. Türkçe eşdeğeri yok.Türkçesi divan veya sedir yahut seki olur, ayrı şey."

    Çekyat sözcüğü kanepe sözcüğünün eşdeğeri değil mi?
    Yanıtla
  5. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
    Yanıtla
  6. fransız rokforu dediği bizim konya'nın küflü peyniri. kedi dediğinin anadolu köylerinde girmediği ev yoktur. milliyetçi ve köylü bir türk olarak türk muhafazakarının en sevmediğim yanı kendi yarattıkları "geleneği" bu ülkenin özü sanmaları. köydeki akrabalarının arasında ciddi bir harem selamlık yoktur. kadının giyimi daha rahattır. bunlar şehirde ebelerinin nenelerinin çarşaf giydiğini, edepten yüzünü göstermediğini söylerler.
    Yanıtla
  7. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
    Yanıtla
  8. Nişanyan;

    tamam anladık içerdesin ama bu kadar da boş verilmez. Çok boş bıraktın dükkanı.. Çarşı karışık bu aralar ama ben yine de bikaç istek parça rica edeyim;

    1- şu peygamber karıları mevzuları bayağı ilgi çekiciydi
    2- Tarihteki ilk pezevenk hikayesi
    3- Lut ve kızları konusu

    senin yorumunla okumak ilaç gibi gelirdi....

    kal sağlıcakla..
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
  9. yerdeki halı çin malı diyerek niye uçtunuz ki?
    Yanıtla

Friday, August 15, 2014

Eski zaman IŞİD'leri

                                                                                         


İki-üç haftadan beri YKY'den çıkan 4000 küsur sayfalık Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ni hatmetmekle meşgulüm. Asıl amaç benim sözlük çalışması için kelime bulmak. Ama arada başka ilginç şeyler de çıkmıyor değil.

Mesela Sultan IV. Murat'ın Bağdat fethi, sene 1636.

"Bağdâda eyle hücumlar oldu kim Kızılbaşların başları yine kaygulu işe uğradı. Gördiler kim gayri çare yok, hemân burc u bârûlar üzre beyaz emân bayrakları diküp, 'Amân elamân ey güzidei Âl-i Osmân' deyü feryâd u nâlâni sad-hezar etdiler."

Bağdat'ı tutan Şiiler pes edip teslim olurlar.

"Derûni kal'adan beş aded hân boğazlarına kılıçlarını asup huzur-i Murad Hân'a çıkdıklarında (...) ser ber-zemin edip Bağdâd'ın miftahlarını [anahtarlarını] teslim edüp emân ile çıkmağa üç gün mehil isterler. Murad han mehil vermeyüp, 'Uryân u bi-silâh [çıplak ve silahsız] bu ân kal'adan çıkup bir canibe revân olun' dedikde, 'Ber ser-i çeşm' [başım gözüm üstüne] deyüp bu hânlar Murâd Hân yanında rehin kalup derûn-i kal'aya asker-i islam mâl-a-mâl olunca niçe bin Kızılbaş-i evbâş Akkapu'dan piyade ve esb-süvâr [yayan ve atlı] cânib-i nehr-i Diyâle'ye firâr edüp gitmede."

Şiilerin önderleri gelip Murat Han'a teslim olurlar. Onlar rehin olarak tutulurken İslam askeri (i.e Osmanlı) kaleye dolar. Ne görsünler? Şiiler Akkapı tarafından firar edip gitmekte!

"... derûn-i askerden bir sada zahir olur kim, 'Tîz Kızılbaş kırılsın" derler.Azâmet-i Hüdâ an saatde kırk bin piyade şâh tolusun içmiş [iran şarabı içmiş] tülüngi Kızılbaş ve yigirmi bin de gayri evbâş seyf-i miczem ile başları tırâş olup [keskin kılıç ile başları traş edilip] derûn-i Bağdad'da hûn-i Râfiziyân nehr-i âb-ı revân gibi cereyân etdi [zındıkların kanı akarsu gibi aktı] ve niöe bin atlı guzât cânib-i nehr-i Diyâle'ye gitdi ve emân ile mukaddemce çıkan Kızılbaş'a yetdi ve bu perîşân olmuş Kızılbaş'a girişdiler ve eyle kırdılar kim az Kızılbaş, 'Feryâd-reses yâ Ali' deyüp nehr-i Diyâle'ye urdular."

Şehir içinde kan oluk oluk akarken bir kısım gaziler de Diyale nehrine kendini atmış olan Şiilere yetişir. Kızılbaşlar "feryadımızı duy ya Ali" diye bağırırlar.

"Düldül-süvâr Ali de bu Havâricîn'in [Haricilerin] feryâdlarına res olmayup cümle Diyâle'de gark-ı âb oldular [boğuldular]. Yetmiş bin Kızılbaş'tan ancak altı bin mıkdârı tırkazlarda ve merhamet-i dest-i Osmanlı'da hâlâs oldu deyü kendüleri nakl ederler. Hakkâ böyle bir kırgın dahi diyâr-ı Acem'de olmamışdır."

Yetmiş bin Şii'den ancak altı bin kadarı Osmanlı'nın "merhametli ellerinde" canını kurtarır.

Şimdi devir değişmiş, üçyüz-beşyüz kişilik kafa kesme vakaları dünya medyasına haber oluyor.

16 yorum:

  1. Merhaba,

    Olaya konu olan toplum kızılbaş adı ile geçiyor ve Ali'ye feryad ediyor. Yazınızda Şii olarak geçmiş. Alevi olması gerekmez mi? Kaçırdığım bir yer mi var?
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. azeriler Kızılbaş diyor kendilerine hala
    2. şimdi aleviler kendilerine Kızılbaş derler ama Kızılbaşlar Şah taraftarı olan çoğunlukla Türkmen kökenli tayfalardı. Şah İsmayıl İrana Şiiliği/Caferiliği getirdi o yüzden şii demek daha doğru. zaten alevi ve caferiler şii çatısı altında aynılar!
  2. Yani hocam öyle bir şey yazıyorsunuz ki amacınız ne hakikaten merak ediyorum. 17.yy olan savaşları 21.yy ile mi kıyaslıyorsunuz ? Bundan neredeyse 2000 sene evvel (sayıyı yuvarladım M.S 70 diyelim tarihe) Roma (Vespasianus ve Oğlu Titus) Yahudileri göçe mecbur etti, bir çoğunu katletti kutsal mabetlerini param parça etti,Yahudiler tam 2000 küsür yıl sonra vatanlarına dönebildiler haydi ölmüş imparatorları yuhalayıp, romalıları lanetleyelim.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. 'La Clemenza di Tito' Mozart'ın ünlü operasının adı. (Gerçi konu başkadır) Merhamet denince silahıma davranırım. Roma en azından Aquaeductus götürdü (bkz. Life of Brian), Osmanlı merhamet dışında ne sikim götürdü?
  3. Şia Ali taraftarı demek. Ama İran'daki Caferi mezhebi mensupları olarak günümüzde özel anlam kazanmış. O dönemde Şii / Alevi ayrımı tam yoktu. Şah İsmail'i falan düşünürsen Anadolu'da da İran'da da kızılbaşlar egemendi. Sonradan İran'daki başka biçim kazandı, devletleşti.
  4. http://ebumuaz.blogspot.com.tr/2014/09/haricilere-mucahid-diyen-fitneci-sapk.html
    Yanıtla
  5. bu söz kesilen başların sahiplerinin ölü canlarını dahi yakar. Yazı çok anlamlı fakat "kafa kesme" tabiri hiçbir zaman böyle rahat kullanılmamalı.. Can yakıyor..

    Saygılarımla
  6. Hocam siiye de kizilbas derler. Hem alevi mi? Ne alevisi? Alevi ne arar la Bagdat'da?
  7. Sevan Nisanyan in Türkiyenin en ciddi tarihcilerinden birisi oldugunu bilerek , Islam dininin, ayni sekilde Hiristiyanligin ve Yahudiligin de hatta antik yunan ve asurun mitolojilerini de bildigini farzeden birisi olarak , sasirdim. Ne uhamedin yasadigina dair ne de o dönemde kuranin yayinlandigina dair bir tarihi veri yok.Sevan Nisanyan da gösteremez. Sahih hadisler dedigi derlemelerin ilk yayinlanmasi 8. yüzyil oldugunu kendisi yapiyor ayrica. Bu hadis derleyicilerinin ve kuran mushafinin Muhammedin yasadigina dair ve hatta 4 ilk dört halifenin yasadigina dair bir tarihi belge veri gösterebilecegini sanmiyorum.Muhammedin kurdugu iddia edilen devletin varligini dogrulayan tek bir tarihi vesika , anit, tas vs yoktur. Neden Sevan mitolojik anlatilari tarihi veri olarak kullanir , anlayabilmis degilim.. Özcan SOYSAL/Almanya
    Yanıtla
  8. En son yazıları okuyup ta deha karşısında şapka çıkarmamak olmaz. Keyif aldım, teşekkürler ve esenlikler dilerim. Evet, deha, ama belli ki Şakran havası da yaramış. Hele, "Her başbakan istifayı tadacaktır" saçmalığıyla kıyaslanacak olursa? Demek ki bu entelleri arada - sırada içeri tıkmak lazım ki şarj etsin! Kimse "diyalektik ve tarihi materyalizm" den bahsetmesin. Ne tarihi; iki yazı arasında bir senecik geçmiş yahu! Bu olsa - olsa Sülü'nün "dün, dündür; bugün - bugündür" vecizesine benzer.
    Yanıtla

Saturday, July 19, 2014

Ütopya İnşa Etmek

Şirince’de, vaktiyle Müjde’nin satın aldığı bir köy evimiz vardı. Yaklaşık 150 yıllıktı. Duvarları çamur dolgulu taştan, yer yer bir metre kalınlığında ve biraz yamuktu. Banyonun içinde büyük kayalar vardı, yağmur yağdığında içlerinden su çıkardı. Mutfağın tavanını bir kestane tomruğu tutardı. Bahçe duvarından incir ağacı çıkmıştı. Çok güzeldi. O eve aşıktık.

Dokuları gözünüzün önüne getirin. Üstünde kertenkelelerin güneşlendiği yığma taştan bahçe duvarı. Ot bürümüş kiremit çatı. Aşındıkça insan teni dokusunu almış taş zemin. Kuşaklar boyu ellendikçe fildişi kıvamını kazanmış ahşap trabzan. Ege’nin kayasına bin yıl önce oyulmuş bir niş.

Bunları sevmeyen yoktur. Zannederim insanda içgüdüsel olan bir şeyi tatmin ederler. Nedense hiçbir mimarda, özellikle modern mektepli hiçbir mimarda, bu dokuları üretecek vizyon yahut cesaret yahut teknik bilgi yoktur. Belki vardır, ben denk gelmedim. Türkiye’de hiç denk gelmedim. Viyana’da Hundertwasser bir yere kadar denedi belki, ama o da kendine anti-mimar anti-Arkitekt diyordu.

Yapı maceramız Şirince’de o evi onarmaya çalışmakla başladı. İhtiyar bir evi, kişiliğini bozmadan nasıl yenileyebilirsin? Ustaların ve mimarların her müdahalesi, evin kendinden bir şeyler kaybetmesiyle sonuçlanıyordu. Onlara kulak asmamayı öğrendik. Yerel malzemeyi öğrendik. Taş duvarı, çamur sıvayı, kestane ağacını, çit tekniğini, eski kiremidi öğrendik. Köydeki eski binaları didik didik edip, eski Rum ustaların usullerini anlamaya çalıştık.

Bahçeye, orada sundurma dedikleri bir açık oturma yeri yapmamız gerekiyordu. Öyle bir şey yapalım ki, sanki hep varmış, 150 yıllık evin uzantısıymış gibi dursun dedik. Köydeki ve komşu köylerdeki emsalleri etüt ettik, onların dilini öğrendik. Çoğu harabeydi. Biz de yaptığımız sundurmayı kısmen harap ettik, ucuzundan, yüz yıllık tarih ekledik.

Odunluk gerekiyordu. Odunluğu kimse mimari projenin parçası olarak düşünmez. İş bittikten sonra, biraz briket ve tel örgüyle bir şeyler çırpıştırılır. Neden öyle olsun dedik. Neden odunluğumuz bir şaheser olmasın, baktıkça “iyi ki varız ve iyi ki yaşıyoruz” demeyelim? Eski evlerin bitişiğindeki kubbeli fırınları andıran bir taş yapı ekledik. Kapısını komşu kasabada yıkılan bir konaktan söküp getirdik.

Şirince’nin tarihi kimliği bize ayrı bir sorumluluk yüklüyordu. Başka yerde olsa belki el yordamıyla kendi çözümlerini üretebilirsin. Ama köyün tutarlı bir bütünlüğü varsa ve güzelse, o zaman eklediğin her ayrıntının, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, o bütüne uygun olmasına özen göstermelisin. Şu sonuca vardık: Yüz yıl önceki ustaların yapmayacağı hiçbir şeyi yapmayacağız. Onların kullandığı malzemeden, onların tekniklerinden, oranlarından, süslemelerinden, dokularından şaşmayacağız.

Söylemesi kolay, yapması zordur. Öncelikle, tevazu ister. Kendi aklına değil, ölmüş ustanın aklına uyacaksın. Ayrıca disiplin ve inat ister. Sol omuzundaki şeytan durmadan dürter, şuraya da Kalebodur yer karosu yapalım, bir kerecikten bir şey olmaz diye. Kanarsın. Kanmamalısın.

Restorasyonun temelindeki teorik çelişki ile tanıştık. Restore ettiğin zaman işlev değişikliği yapıyorsun. İşlev değişince biçimi nereye kadar koruyabilirsin? Korumalı mısın? Bugünküişlevi çözmek için, yüz yıl önceki Yorgo usta hangi biçimi kullanırdı? Bizim köydeki evlerin alt katı hayvan barınağıdır. Şimdi orayı mutfak ve banyo ve oturma odası yapacaksan, rutubet sorununu, ışık sorununu, statik sorununu ona göre çözeceksin. Copy-paste yapmakla iş bitmiyor. Çözüm üreteceksin. Eski mimariyi değerli ve sevimli yapan özü keşfedip, o çerçevede yeni bir şey üreteceksin.

Yorgo usta müze memuru değildi, Anıtlar Kurulu zaptiyesi de değildi. İhtiyaca göre yeni bir şey yapan ve bunu yaparken bir şekilde eskinin ırzına geçmemeyi başaran bir esnaftı. O yapabiliyorsa biz neden yapamayalım?

Anıtlar Kurulu’nun öküz memuruna tabii bunları anlatamazsın. Zaten kuşku ile bakıyor, bunlar hem şehirli takımı, üstelik devletin emirlerine saygısız olan cinsten, üstelik de Ermeni. Sen işlev ve gelenek ve estetik diye ağzını açınca onun aklına mevzuat geliyor, hangi maddeden mühürlerim diye hesap yapmaya başlıyor.

1992-2002 yılları arasında Şirince’de 12 tarihi evi onardık; tamamen yıkılmış olanları tarihi dokuya uyum sağlayacak şekilde sıfırdan inşa ettik. Sonra, köyün biraz dışındaki bir arazide, taştan küçük bağ evlerinden oluşan, hayalimizdeki köyü inşa etmeye koyulduk. 2007’de sıra Matematik Köyü’ne geldi.

Matematik Köyü’nde işler yepyeni bir boyuta taşındı. Çözmek zorunda olduğumuz işlevler, köyün tarihi dokusuna yabancı işlevlerdi. Eski ustalara sadık kalacağız ama, eski ustalar konferans salonu ve kütüphane ve 300 kişilik yemekhane çalışmamış ki? Köy havasını, köy dokusunu, köy estetiğini, köyün bin yıldan beri değişmemiş duygusunu veren doğallığını ve spontanlığını koruyarak modern bir eğitim kampüsünü nasıl inşa edersin?

Yedi yıldan beri bu soruların cevabını bulmaya çalışıyoruz. Tiyatro Medresesi ile birlikte, otuz küsur binadan oluşan ufak bir kasaba çıktı ortaya. Yorgo ustanın deneyimlerine bütünüyle sadık kalamayacağımızı kabul etmek zorunda kaldık. Onun yerine, Yorgo ustanın kendi yaşadığı çağda, Andolu’nun Ege ve Akdeniz kıyılarında görse yadırgamayacağı formlarla çalışmanın doğru olacağına kanaat getirdik. Artık Eski Şirince’de benzeri olmayan hamamlarımız, medresemiz, kulemiz, kaya mezarımız var. Ama hala post-20. yüzyıl stili bir betonarme gecekondumuz yok, villa tipi konutlarımız yok, İsviçre-Kaliforniya kırması şalemiz -eğer dikkatle bakmazsanız- yok.

Gelenler Matematik Köyü’ne bayılıyor. Taparcasına seviyorlar. Doğallığını ve eklektizmini beğeniyorlar. “Sanki kendiliğinden olmuş gibi” diyorlar. “Sanki yüzyıllardan beri buradaymış, siz ortaya çıkarmışsınız” diyorlar. “Tarih kokuyor” diyorlar.

Ali Nesin ile ben ise, yaptığımız her binada hatalarımızı ve eksiklerimizi görüp birbirimizin başının etini yiyoruz. Her seferinde sıfırdan düşünmeye başlayıp, kusursuz ütopya mekanının nasıl bir yer olacağını bulmaya çalışıyoruz.

10 yorum:

  1. Bende düşündüm bir zamanlar buna benzer şeyler. Sanırım dört dörtlük mekan imkansız. Çünkü doğanın işleyişi bozuk. Güneşin doğuşu, batışı, duruşu. Ağaçlar, toprak, su, taş, ay, yıldız filan hep düşününce iş sarpa sarıyor. Aydınlanma, ısınma, beslenme, sevişme, yürüme, çay, kahve, meyva suyu dedikçe kafa patlıyor. Cennette bile yoktur bizim sizin düşündüğüm(n)üz köy, bölge, mekan her neyse. Bilemiyorum, ben böyle mükemmel bir bölge için ümitsizim.
    Yanıtla
  2. İyi ki yapmışsın Sevan örtmenim. Ben de birkaç ay önce canım burnumdayken senin ütopyaya uğrayıp nefes almıştım. Tesadüf, aktivite vardı köyde, bi güzel de besledi beni elemanlar. Gözlüğü çıkarıp kütüphanenin önündeki güverteden dağa taşa kayaya odaklandıydım--ev terapisi. Aman diyim hapiste zihnini aktif tut, esneme haraketlerini yap, çıkınca daha gür uzayasın!

    Anadolu tanrıları sana Betmen gibi kuvvetli zihin/sabır bahşetsin. Veleddelin-amin!
    Yanıtla
  3. Sabırla emek vererek bir şeyler inşaa etmişsiniz tebrik ediyorum kusursuz ütopya varetmek bir sonraki aşama için yapılacak bir şeyin olmaması demek tıpkı yarış gibi 2. olan hep 1. ci olmak için çalışıp çabalayıp 1. olma hayali ile yaşar yani UMUT :)
    Yanıtla
  4. Sevgili Sevan Nişanyan'ın adının, Şirince denen köyle birlikte anlıma sebebi herhalde hepimizin malumudur.Bunu kimse yadsıyamazken,yapılanların tüm dünya tarafından takdir edildiği meydandayken,sırf Ermeni,ve devletin memurlarının akılsızlığına tahammül edemiyor diye,içeri tıkmanın utancını bu ülke yüzyıllarca üzerinden atamayacaktır.
    Garo Kapriyelyan
    Yanıtla

Wednesday, July 2, 2014

Sanmak/saymak

Samak eski Türkçe'nin en temel fiillerinden biri. To think anlamında, ama düşlere dalmayı ya da kukumav kuşunu akla getiren "düşünmek" gibi değil. İnsan aklının en belirgin fonksiyonu olan simgesel eşdeğerlik bağı kurma anlamında. Arapçası addetmek ya da itibar etmek. İngilizcesi belki to consider. Latincesi concipere ya da comprehendere, her ikisi de analiz edersen "bir-arada-almak" demek. Bir şeyi bir şeyle eşitlemek. Mesela: aslan = tehlike. Hava ışıdı = sabah.

Tek heceli sonu açık fiillerin Türkçe'den düşmesi kuralı uyarınca samak kaybolmuş. [Eskiden düzinelercesi vardı, şimdi iki tane kalmıştır, demek ve yemek.] Anadolu ağızlarında yakın zamana kadar canlıydı. Şimdi yapım ekine dönüşmüş bir kalıntısı kaldı. Azımsamak ("az saymak"), küçümsemek vb.

Fiilin iki türevi günümüz dilinde canlı. Biri refleksif yani dönüşlülük ekiyle, sa-n-mak, öznenin o işi kendi kendine yaptığını söylüyor, tıpkı kaşımaktan kaşınmak, taşımaktan taşınmak, takmaktan takınmak gibi.

Diğeri transif yani geçişlilik ekiyle, sa-y-mak. Özne bu sefer bir şeyi veya birini eyleme konu ediyor. Oradaki ek aslında t'dir. Tüm Türk dillerinde seslinin arkasına ek olarak gelince /d/ halini alır. Sesliyi izleyen d ise sadece Oğuzca'da (ve dolayısıyla Türkiye Türkçe'sinde) yumuşayıp önce /dh/ ve daha sonra /y/ sesini verir. Yani bin küsur yıllık süreçte satmak > sadmak > sadhmak > saymak olmuş.

Modern kullanımda saymak fiili, mantıki açıdan son derece ilginç bir anlam yelpazesi sunuyor. Birinci anlamı bir şeyi bir şey saymak, yani addetmek. "Seni adam saydık" cümlesindeki gibi. İkincisi saygı göstermek, yani itibar etmek. "Büyüklerimizi sayalım" gibi. Üçüncüsü insan zihninin nispeten geç bir devirde, her halükarda dilin oluşumundan çok sonra, birçok kültürde belki son 3 ila 5 bin yılda ulaştığı bir simgesel işlem olan sayı saymak. Arapça'da aynı bağlantı var: addetmek > aded (sayı). İngilizce to count, hem bir şeyi bir şey saymak, addetmek, hem sayı saymak. Kökü Latince'den, computare, birlikte (con) algılamak (putare). İnsan zihninin en ilginç özelliği, iki şey arasında simgesel eşdeğerlik kurma.

Bir başka ilginç türev, 'adı sanı yok' deyimindeki san. Esasen "ün, itibar", ve dolayısıyla "ad". Buradaki +n, fiilden isim yapan standart yapım eki. Bir şeyi bir şey saymak ile a) ona saygı göstermek ve b) ona ad vermek birbiriyle bağlantılı ve hatta eşdeğer işlemler, düşünürseniz.

*
Buraya kadar anlattıklarım standart bilgiler; ben bir şey eklemedim. Satmak fiiline gelince daha spekülatif alana giriyoruz. Literatürde buna dair bir şeye denk gelmedim. Yanılıyor olmam pekala mümkün. 

Oradaki t, geçişlilik eki olan t midir? İlk bakışta cevabımız "hayır" olmalı, çünkü eğer t yapım eki ise ardına sesli alınca yumuşaması lazım. Git > gider, güt > güdü, tat > tadım. Bu arkadaş yumuşamıyor: satılık, satın almak. Öte yandan anlam bağı çok bariz. Satmak = bir şeyi başka bir şeyin yerine saymak, eşdeğer kabul etmek. Para ekonomisi yanıltmasın. İnsanlar binlerce yıl boyunca satmak deyince iki malı veya hizmeti takas etmeyi düşündüler. Yani satmakla satın almak arasında fark yoktu; hatta "satın almak" diye bir fiil de yoktu, sonradan çıktı.

Anadolu'da Satılmış diye kişi adı vardır, bilirsiniz. "Bedel" demektir, genellikle evliyadan birine yapılmış bir adağın bedelidir. Böyle düşününce, Sayılmış ile eş anlamlı olmuyor mu?

*
Ne yaptık? Türkçe bir fiilden hareket edip insanoğlunun saymayı ve alışveriş yapmayı öğrendiği çağlara geri gittik. Arada toplumsal itibarın kökenlerini irdeledik. Claude Lévi-Strauss olsa ancak bu kadarını yapardı.


15 yorum:

  1. Tek sesli acik fiil olarak "yumak" var. Yikamak anlaminda...
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. O " Yuğmak " benim bildiğim. " Yıkamak " ın varyantı.
    2. Yumak veya yuymak olarak kullanılır. Yunus Emre şiirlerinde dahi kullanılır. Mesela "yudı" şeklinde çekimlenmişi...
  2. elinize sağlık...ufuk açıcı
    Yanıtla

  3. <<

    Fiilin iki temek türevi günümüz dilinde canlı.

    >>

    Bir de basit pasif, -il=


    <<

    Diğeri transif yani geçişlilik ekiyle, sa-y-mak.

    >>

    Yok. En basit izah fonetik. Ya *sa:= (uzun) > say= ya da *sa= > *sa:= > say= . Bir uzun vokalin diftonglaşması. Bu kadar.

    diş arası seslendirilmiş sürtütşmeli (interdental voiced fricative) için: δ

    "Anadolu ağızlarında yakın zamana kadar canlıydı" ise niye *saδ= eseri yok? Diğer Türk dilleri için san= (Clauson). Demek ki sa= Türkçede fonetik değişiklikle say= olarak muhafaza edilmiş diğer Türk dillerinde kaybolmuş.

    <<

    Tüm Türk dillerinde seslinin arkasına ek olarak gelince /d/ halini alır. Sesliyi izleyen d ise sadece

    >>

    Böyle bir kaide yok. Oğuz dillerinde eski uzun vokalden sonraki vokal arası duraklar seslendirilir.

    Mesela: gök < gö:k, kö:k ~ göğü ; kök ~ kökü . a:t (ad, isim) ~ adı, at "binek hayvanı", at ~ atı . ot (bitki) ~ otu , o:t (od, ateş) ~ odu .

    Fiilde aksat= ~ aksatır .

    Eski uzun vokaller Kaşgari''nin eserinde Arap harfleriyle ifade edilmi yaşayan Türkmence, Tuvaca, Yakut-Dolganca ve Halaçça ile de tesbit edilir. Ayrıca bazen dolaylı olarak Runik yazılardan tesbit etmek mümkün ve Macarcadaki Bulgar Türkçesinden gelen kelimelerde mevcuttur (Macar Latin imlası vokal uzunluğunu tefrik eder).

    <<

    Oğuzca'da (ve dolayısıyla Türkiye Türkçe'sinde) yumuşayıp önce /dh/ ve daha sonra /y/ sesini verir. Yani bin

    >>
    "Fonem" (yani /.../ işaretiyle) degil de "ses" ifade edilince [...] kullanılır. <...> ise "harf" ifade eder.

    Kaşgarlı Mahmud (11. asır) /δ/ > /y/ Oğuzca ve Kıpçakça için veriyor. Moğol devrinden sonra eski Uygur dili terkediliyor, yerine Çağatay Türkçesi geliyor, ve Orta Asya'da da /δ/ > /y/ tamamlanmış oluyor. Bunun sebeplerinden biri Moğol devrindeki siyasetleri icabı kavim karışmasıdır.

    Bunun haricinde sadece: Halaçça d, Sibirya'da: Tuvaca d, Hakasça z, Yakutça (Yakut, yani Saha, ve 1990'larda "dil" statüsüne gelen Dolganca) t .

    Çuvaşça'da ekseriya δ > *z > r , bazı hallerde δ > y . *z hali farazidir. Ancak Kaşgarlı Mahmud Bulgar Türkçesi için veriyor. Bir de aδak (ayak) "nehrin ağzı" manasına ıtlak edilir. ve Azak Kalesi ve Azak Denizi'nin ismi Bulgar Türkçesi konuştuğu söylenen Hazarlardan kalmış olabilir.

    Çuvaşça'da -d- > *-δ- > *-z- > -r- hadisesi de var.


    Evvelce bahsettiğim gibi, yeni nazariyelere göre Proto-Türkçe'de ve Prot-Altayca'da duraklar üçlüydü. Yani dişlilerde */t/ */d/ ve /dh/ (dh üflemeli, yani aspire, erken zamanda frikatif, yani yumuşamış). Önseste */δ/- erken devirde y- olmuş, kelime sonu ve ortasında daha sonra oldu.

    <<

    küsur yıllık süreçte satmak > sadmak > sadhmak >saymak olmuş.

    O zaman niye "satmak" haliyle kalmış? Böyle etimoljik dubletler arada bir olur ama izah etmek lazıM.

    >>


    <<

    Bir başka ilginç türev, 'adı sanı yok' deyimindeki san.


    san diger Türk dillerinde "sayı" demek.

    <<

    Buradaki +n, fiilden isim yapan standart yapım eki. Bir şeyi bir şey saymak ile a) ona saygı

    >>

    Eskiden işlek olan, TDK'ca tekrar canlılık verilen.

    <<

    Oradaki t, geçişlilik eki olan t midir? İlk bakışta cevabımız "hayır" olmalı, çünkü eğer t yapım

    >>

    Bence "evet", Clauson da bu fikrde.

    <<

    eki ise ardına sesli alınca yumuşaması lazım. Git > gider, güt > güdü, tat > tadım.


    >>

    Dediğim gibi bunlar eski uzun sesliye delalet eder. Ayrıca bu kelimerdeki -t lerin yapım eki olduğu malum değil, benzemiyor, bence değil.



    <<

    Satılmış diye kişi adı ... Sayılmış ile eş anlamlı olmuyor mu?

    >>

    saydırılmış ile.
    Yanıtla
  4. <<

    umuşamıyor: satılık, satın almak. Öte yandan anlam bağı çok bariz. Satmak = bir şeyi başka bir şeyin yerine saymak, eşdeğer kabul etmek. Para ekonomisi yanıltmasın. İnsanlar binlerce yıl boyunca satmak deyince iki malı veya hizmeti takas etmeyi düşündüler. Yani satmakla satın almak arasında fark yoktu; hatta "satın almak" diye bir fiil de yoktu, sonradan çıktı.

    >>

    İlk devirlerde (Eski Uygurca) sadece "almak" sonra satın almak, yani sayıp almak veya (değeri sayılmış, tesbit edilmiş almak. Eski Uygurlarda para ekonomisi mevcuttu.

    Neyse, haksız değilsiniz, mülahazada bulunuyorum.

    <<

    Anadolu'da Satılmış diye kişi adı vardır, bilirsiniz. "Bedel" demektir, genellikle evliyadan

    >>

    1960'larda ODTÜ solcuları, itiraf etmeliyim ki çok haksız olarak, Rektör Kemal Kurdaş'a "(Amerika'ya) Satılmış!" derlerdi. Ofisinde (rektörlük binası "Beyaz Saray" olmuştu, hakikaten de beyaz sıvası var) ise Satılmış isminde bir çaycı varmış. Kemal Kurdaş da ona espriyle "adaşım" dermiş. Hey gidi günler. Sonra onu mumla aradık.

    <<

    birine yapılmış bir adağın bedelidir. ...

    >>
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Satılmış, Anadolu'da bildiğim kadarıyla Arapça Eyvaz karşılığı. Aslında tam karşılığı değilse de bu manada kullanılmış. ( Halid, Haldun karşılığı Durmuş, Dursun olması gibi) Türkler Islam'a geçmeye başlayınca bazen isimlerin Türkçelerini almaya başlamışlar. Gariptir, bu isim Ermenilere de çokça geçmiş. Köroğlu'nun yanındaki Ermeni çocuğun isminin Eyvaz olması mesela. Ayvazyan soy ismi yaygın. Hatta meşhur Ermeni asıllı Rus ressamın soy ismi Ayvazovskiy. Hacivat'ın da asıl ismi Hacı Ivadh(Ivaz, Eyvaz).
  5. Satılmış=Uzun ömürlü olması için doğumundan önce ermişlere adanan çocuk.
    Yanıtla
  6. Azımsamak örneğinin doğruluğundan emin misiniz? Kelimedeki eki +ImsA- sayardım ben oysa.
    Yanıtla
  7. n
    an, en, ın, in, on, ön, un, ün
    s-an, s-en, s-ın, s-in, s-on, s-ön, s-un, s-ün
    sa-n, se-n, sı-n, si-n, so-n, sö-n, su-n, sü-n

    s-an-at
    sa-nat
    s-en-e
    se-ne
    s-en-et
    se-net
    an-ıt
    a-nıt
    on-ur
    o-nur
    ün-lü
    ın-ka, ın-ık
    un-ut, uy-ut, uy-uk
    ay-ıt, ay-ık, ay-ıt
    s-in
    s-in-em
    s-in-yora
    b-an-al
    s-an-al
    s-an-ıl
    y-an-ıl
    an-ı
    an-ım, an-ak, an-ık, an-l-ık
    az-ım, az-ak, az-ık
    sü-nn-et, sü-n-net, erkeklik
    k-an-ıt - k-ay-ıt, k-un-ut, k-uy-ut, kaydı kuydu = kandı kundu = yazılmışlığı silinmişliği = belliliği büllülüğü

    m => şems, necm, kamer
    Yanıtla
  8. m => gök, gökyüzü, uzay

    melaike, sema, necm, şems, mearic, ……...
    Yanıtla
  9. at - atmak > satmak, katmak, batmak, yatmak, fırlatmak, patlatmak, ……

    atılmak > satılmak
    Yanıtla
  10. Ben de aynen. Sevan hocam sanki biraz spekülasyon yapmış.
    Yanıtla
  11. benim bildiğim satılmış= esasen tüm mahlukat'ın asıl sahibi allah'tır, anlayışı uyarınca, doğan bebekleri defaaten ölen/yani allah'ın yanına aldığı bebeklerin ''allah'ım artık bu bebek bize/ebeveylere satıldı'' deyu ''bunu da alma yanına'' duasıdır.

    doğaldır ki görülen/bilinen geçmiş zaman ile değil; duyulan/öğrenilen geçmiş zaman kipiyle çekilir. :)
    Yanıtla
  12. spekülasyon yapıyor da olabilirim : )
    Yanıtla