Thursday, June 18, 2015

Memleket Nasıl Kurtulur, Bölüm 178


Fırat Bayram birkaç soru göndermiş. Cevapladım.
1.      Ülkemizde siyasal saflaşmalar üzerinde ekonomi değil kültür belirleyici oluyor. Bu islam ülkelerine has bir durum mu, yoksa Batı’da da böyle mi?
Dünyanın her yerinde siyaset inançlar, kimlikler ve aidiyetler üzerinden yapılır. İnsanlar bir gruba ait olmakla değer kazandıklarına inanırlar; o grubu “temsil eden” kişilerden iktidarda olmasından kendilerine pay çıkarır ve mutlu olurlar.
19. yüzyıl ortalarından 1930’lara kadar olan dönemde, “işçi sınıfı” adı verilen bir ekonomik ve meslekî statünün bir aidiyet odağı olarak görülmesi bazı Batı ülkelerinde popüler olmuştu. Marksizm bu kısa vadeli siyasi-kültürel modanın bir ürünüdür. Bugün için bir geçerliliği kalmamıştır.
Dünya modaları Türkiye’ye biraz geç geldiği için, Batı trendlerini takip eden entellektüel kesim 1930-1970’ler döneminde Marksizmi keşfetti. Şimdi yaşlandıklarından geçmişi terk etmeleri zor tabii.
2.      Eğer inanç siyaseti belirliyorsa inancın eleştirisi siyasal anlam kazanmaz mı? Göktekini demokratlaştırmadan yeryüzüne demokrasi gelebilir mi?
Sorunun maksadını anlıyorum ve katılıyorum. Sadece formülasyona itiraz edeceğim.
Türkiye’de “inanç” kavramını tekellerine almaya çalışanların başka herhangi birinden daha “inançlı” olduklarını sanmıyorum. “Göktekini” demokratlaştırmak da sözkonusu değil, çünkü gökte kimse yok. Gökte hava cıva var, o kadar.
Türkiye’de, yüzyıllar boyunca, belli birtakım mitolojik formüllerin (Allah, peygamber, Kuran vesaire) tartışılmaz ve dokunulmaz olduğu kabulü yerleştirilmiş. Bu kartları çekenler koz çekmiş sayılıyor, herkesin kâğıdına basabiliyorlar.  Siyasette “Müslüman” diye bir şeyin olduğuna inanmıyorum. Sadece “Müslüman” kartını daha pervasızca kullanan birtakım cambazlar var. Üstelik asgari kültür ve edep sahibi insanlar bu kartı kullanmaktan hicap duyacakları için, ister istemez bunlar toplumun genellikle en cahil ve edepsiz kesiminden çıkıyorlar.
Demokratik bir toplumda bu haksız rekabeti önlemenin basit bir yolu olduğunu sanmıyorum. O kart orada durduğu sürece birileri onu kullanacaktır. Tek çözüm yolu, dinî formülleri tartışılmaz olmaktan çıkarmak olmalı. Muhammetçiliğin de, Kemalcilik ve Marksçılık kadar saçma ve çağdışı bir mitoloji olduğunu, dokunulmazlığı bulunmadığını, “inanç” perdesi ardında saklanmasına izin verilmeyeceğini bilip usanmadan insanlara anlatmak lazım.
3.      Bu ülkede aydınlanma ve kültür devrimi olmadan demokrasinin işlemeyeceği, dinsel istismara hep meze olacağı görüşüne katılıyor musunuz? Demokrasi için sekülarizm şart mı?
İslami mitolojinin diğer herhangi bir mitolojiden daha irrasyonel olduğunu düşünmüyorum. Farklı olan bu inancın içeriği değil, bu inancın – ve sadece bu inancın – eleştirilemeyeceğine ve eleştirilmemesi gerektiğine dair topluma dayatılmış olan mutabakattır. Öncelikli dava bu ortak kanının kırılması olmalıdır. Son zamanlarda, en muhalif olanlar dahil, dört parti liderininin de, dinî inançların dokunulmaz ve eleştirilmez olduğuna dair tam bir söz birliği içinde olduklarını görüyoruz. Ben bunu yanlış ve tehlikeli buluyorum. Neden Muhammetçilik dokunulmaz olsun? Ya da neden sosyalizm, liberalizm, Alevizm, faşizm ya da Öcalanizm öyle olmasın?
Demokrasinin püf noktası mitolojinin müntesiplerini o mitolojiden kurtarmak değil sanırım. Her mitolojinin eşit derecede saygıdeğer -ya da saygı değmez- olduğu fikrini yerleştirmek önemli olan. İnsanları mitolojiden kurtarmak beyhude bir çaba. Bugünün aşırı kalabalık ve aşırı dillenmiş dünyasında esas mesele, farklı mitelojilere sahip insanların nasıl bir arada yaşayabileceği.
4.      İslam dini ile demokrasinin uyuşabileceği kanaatinde misiniz? Uyuşuyor ise bunun örneği var mı? Etyen Mahçupyan yıllarca Müslümanların demokratlaşabileceğini savundu. Bugün geldiğimiz noktada bu tez çökmedi mi?
Hiçbir mitoloji kendiliğinden demokrat olmaz. Dayak yiye yiye demokrat olunur. Demokrat demek, fikirlerinden iğrendiğin, vatan haini ve şeytanın sözcüsü olduğuna inandığın adamların memleket yönetiminde senin kadar söz hakkı olduğunu kabul etmek demek. Dayak yememiş adam böyle bir şeye boyun eğer mi?
Mahçupyan’ın hayalini – onun kadar şevkle olmasa da – bir zamanlar ben de paylaştım. Şimdilik feci surette yanıldığımız ortaya çıktı.
Şimdi yenildiler, daha bir müddet yenik kalacaklar. Bu durumun hayırlara vesile olacağına inanıyorum. Karşı taraf için belki biraz tevazu ve özeleştiri fırsatıdır. Şansımız varsa bölünürler.
Bizim taraf açısından çıkarılacak en önemli ders, Cumhuriyet’in sekülerleşme projesinin ne kadar eksik, korkak ve yüzeysel kaldığını görmek olmalı. Bu ülkede din olgusu eleştirilmedi, halının altına süpürüldü. “İnanca saygı” kisvesi altında birtakım sefil hurafelerin, birtakım saçma sapan iktidar ilişkilerinin dokunulmazlıklarını korumasına izin verildi.
Şimdi dokunulmazlara dokunmanın tam zamanıdır diye düşünüyorum. Eleştirmeli, lime lime etmeliyiz. Omuzumuzun üzerinden “kaç kişi takip ediyor” diye bakmanın zamanı değil. Maksat taraftar kazanmak, konsensus inşa etmek değil, konsensus kırmaktır. Söylediklerimize –seçkin bir azınlık dışında – hiç kimse katılmayabilir. Ama kulakları eleştiriye alışacaktır. Birtakım insanların tanrıyı bir saçmalık, vahyi soytarılık, peygamberi ucuz bir fırsatçı olarak gördüğünü kabul etmek zorunda kalacaklardır. Dinden çıkmayacaklardır şüphesiz – kimsenin akıl yoluyla mitolojiye galip geldiği görülmemiştir – ama belki dinî inancın diğer inançlara karşı bir ayrıcalığı ya da dokunulmazlığı olmadığını fikrine zamanla alışacaklardır. Ki istediğimiz de o kadar zaten.
Unutma ki Batı’da Hıristiyanlığı sosyal güçler, sınıflar, üretim müretim ilişkileri yıkmadı. Voltaire ile Hume ve onlar gibi beş on cesur adam yıktı. Bir kere birileri “kral çıplak” deyip direnmeyi başarsa gerisi gelir, şüphen olmasın.

16 yorum:

  1. Astronomi ve cografya bir yana dini kurgunun en zayıf oldugu nokta kaza, kader, irade ve yargı ile ilgili söyledikleri. Bu konuda pek kendi içinde tutarlı birşey çıkaramıyor. Siz de yazar mısınız ?
    Yanıtla
  2. Güzel. Çok güzel. Demokrasi herşeyden çok "Kral Çıplak" diyen o çocuğu sokakta tutmaktır, hapiste değil.. Yoksa geri kalan herkes te görüyor kralın çıplak ve sersem olduğunu herhalde. Ama çıkarları karıldan daha sersem görünmek biçiminde şekillenmiş bir kere.. Hani partilerin aldığı oy oranları değişiyor. Zirvedekiler inişe geçiyor çakılıyor vb ya. İnanın o taban kaymalarının heyelanların çoğu kahvehanelerde, kabul günlerinde dalga geçerek gerçekleş(tirili)yor.. Bilerek ya da bilmeyerek.. 
    Yanıtla
  3. Cami avlusundan demokrasi ancak musalla taşında çıkar! Elinize, aklınıza sağlık, teşekkürler.
    Yanıtla
  4. Şuna bi bakın derim https://www.youtube.com/watch?v=QfXTx8Q3f8k
    Yanıtla
  5. dinden bihaber olanların, islam cahillerinin ve dahi imansızların islam ile ilgili eleştirileri bırak hükümsüz olmayı her şeyden önce anlamsızdır. bilmediğin bir şeyi eleştiremezsin, ancak eleştirdiğini sanırsın. bu dine iman etmeden de, en azından kendi kaynağını ve iman edenlerin oluşturduğu kaynakları, literatürü okumadan bu dini anlayamazsın. he bana oryantalist kafası yeter diyorsan salla dur bilinmeyene, eğer ki bu sana yetiyorsa... cesur olanlarınızı arapça ve islami ilimler öğrenmeye davet ediyorum, eğer samimi iseniz. bilin ki Hakk'a uzanan eller her zamanda ve her türlü mekanda kırılacaktır, bu ülkede sadece piyasa müslümanları yaşamıyor!
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. "bilin ki Hakk'a uzanan eller her zamanda ve her türlü mekanda kırılacaktır, bu ülkede sadece piyasa müslümanları yaşamıyor!"

      Bu ne demek beyefendi/hanımefendi? Yine Arapça veya dini literatüre hakim olmadan anlayamayacağımız bir cümle olmuş. Biz cahiller için bunun anlamını ve gideceği noktayı açıklayabilirseniz sevinirim (mesela yaşadığımız fani dünya "her türlü mekan" kavramının kapsamı dahilinde midir vs.).
    2. Ben islam dinini çok iyi biliyorum ve ne yazık ki tüm dinlerin ortak özelliği olan kanıttan yoksunluk bu din için de geçerli.. Zaten insan bilmediği şeye iman eder yoksa kimse gidip de 1+1=2 diye iman etmez.. Şu ana kadar hiç bir dinin doğruluğu ispatlanamadı, ancak yanlışlığı ispatlamasanız dinler var.. Siz de İslam dininin doğru olduğunu ispatlarsanız İslam din olmaktan çıkar ve gerçeğe dönüşür.. Bu kadar saldırgan olmayın, eğer patlatamıyorsanız suç sizdedir..Bu durumda insanlardan benzer bir imana sahip olmalarını bekleyemezsiniz. Biri çıkıp ta ben 1+1=2 olduğuna inanmıyorum derse onunla kavga et seni anlarım ama islam için kavga etmeye hakkın yok..Hakka uzanan eller kırılacaksa bunu hak yapar sana ihtiyaç yok..Sen önce İslamın yalan olmadığını bize ispatla kardeşim..
  6. oh oh oh, yorumlar yeniden bizlerle. Yorumlarla yazilar daha bi keyifli...
    Yanıtla
  7. Malatya Haber  malatya haber , malatya haberleri , malatya spor haberleri
    Yanıtla
  8. Yanlış Cumhuriyet'i okuduk "Yanlış İslam"ı da bekleriz.
    Yanıtla
  9. Totaliter ve demokratik rejimlerin farklarından sözeden bir yazı:
    http://www.gazetevahdet.com/ideolojiyi-feda-ederek-devleti-kurtarmak-2712yy.htm
    Yanıtla
  10. her mitolojiye eşit olacağımız zamanı görmek isterdim açıkcası.
    Yanıtla
  11. Siyaset dün hayır dediğine bugün evet deme sanatıdır.. Siyasette zamanla her şey değişir.. Değişmeyen tek şey dünün dün bugünün de bugün olduğu gerçeğidir.. Bugün artık ios var android var ve evrenimiz değişti.. siyasetçi de değişecektir.. Bugün az da olsa bir demokrasiye sahipsek bunun önemli kısmı teknoloji sayesinde oldu yoksa ölen kahraman solcular sayesinde değil..
    Yanıtla
  12. Sol ideolojinin toplumu sınıflarla açıklaması aslında yanlış değil. Yanlış olan Batı ülkelerindeki kapitalizmin ve burjuvazinin Türkiye'de de olduğunu sanmaktır. Türkiye'de asıl egemen sınıf burjuvazi değildir. Devlettir, hükümettir, yargıdır, bürokrasidir, TSK ve polistir.
    Yanıtla
  13. Ahhhhhh bu lafları etme be adam! Seni ciddiye alıp okurken arada öyle komik laflar ediyorsun ki Sevan baba!

    "Bizim taraf açısından çıkarılacak en önemli ders, Cumhuriyet’in sekülerleşme projesinin ne kadar eksik, korkak ve yüzeysel kaldığını görmek olmalı. Bu ülkede din olgusu eleştirilmedi, halının altına süpürüldü." Ne demek yahu? Dünya üstünde kaç ülke biliyorsun bu şekilde sekülerleşme projesini o yıllarda yürütebilen? Daha avrupada seçme seçilme yokken kadınlara -->islami kuralları hiçe sayarak -->seçme seçilme hakkı getiren, yabancı dildeki din kitabını anlaşılır kılacak şekilde türkçeye çevirten, kılık kıyafetteki din tahakkümünü ortadan kaldırmak için elinden geleni yapan bir burjuva devrimini bu kadar küçük görmek sence ne derece rasyonel hacı? Lütfen duymamış olayım bunları....
    Yanıtla

Friday, June 12, 2015

24 Nisan için yazılmış bir yazı. Geç oldu ama olsun.

1.
Etnik temizlik düşüncesinin ve bunu savunan bir zümrenin 1880 veya 90’lardan itibaren devlet teşkilatı içinde etkin olduğu anlaşılıyor. 1895 katliamları şüphesiz Abdülhamit’in kişisel kaprisine indirgenemez. 1909 Adana katliamının da merkezden örgütlenip kışkırtıldığı, vali ve emniyet teşkilatı aracılığıyla kontrol edildiği açıktır.
İttihat-Terakki’nin “Genç Türk” kadrolarında etnik temizlik fikri 1909’dan itibaren taraftar bulur; 1913’e doğru egemen olur. 1914’te savaşa girme kararında, fırsattan istifade bu büyük “ulusal projeyi” hayata geçirme düşüncesi rol oynamış görünüyor.
Sebepleri bellidir, anlaşılır şeylerdir. Osmanlı devleti çökmektedir. Etnik nüfus gerekçe gösterilerek Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan imparatorluktan koparılmıştır. Aynı gerekçeyle bir “Ermenistan” kurulması gündemdedir. [Altı Vilayette Ermeni nüfusu gerçi %25 dolayındadır; ancak basit birkaç operasyonla bu nüfus yoğunluğu artırılabilir veya belli alanlara kaydırılabilir.]
1912-13 Balkan Harbinde Rumeli Türklerine uygulanan etnik temizlik İT kadrolarının düşünsel evriminde belirleyici olmuştur. Benzer bir temizliğin Anadolu’da tekrarlanma ihtimali zihinlere egemendir. Selanik eğer kaybedilebiliyorsa İzmir, hatta İstanbul kaybedilebilir.
Etnik temizlik, bu riski ortadan kaldıracak bir tedbir olarak düşünülür.
2.
Etnik temizliğin yöntemi 1915 ortalarına dek muğlaktır; muhtemelen yeterince düşünülmemiş ya da bir mutabakata varılmamıştır.
Dünyada ve Türkiye’de klasik yöntem pogrom yöntemidir. Temizlenecek unsur devlet terörü ile sıkıştırılır, katliamlarla yıldırılır, gözü korkutulur, göçe zorlanır. Kılıç artıkları mümkün mertebe asimile edilir. Bu yöntemi Balkan ulusları Rumeli Türklerine karşı, Ruslar (1860’larda) Kafkasya Müslümanlarına karşı başarıyla uygulamışlardır. 1895 pogromlarından sonra Osmanlı Ermenilerinin büyük kitleler halinde ABD’ye, Balkan ülkelerine, Rusya’ya, hatta İran’a göçü, aynı yöntemin Türkiye’de de başarılı olabileceğini düşündürür. 1913 ve 1914’te Ege ve Marmara bölgelerinde yüz binlerce Rum aynı yöntemlerle Yunanistan’a göçe zorlanmıştır.
Dünya Savaşı bu seçeneği ortadan kaldırır. Ermenileri Rusya’ya kaçırmak, sınır ötesinde bir düşman konsantrasyonu yaratmaktan başka sonuç doğurmayacaktır. [Nitekim Kars, Bayezid ve Oltu-İspir yörelerinin Ermeni nüfusunun boşalmasına yol açan 1828 pogromları, Erivan’da daha önce var olmayan bir “Ermenistan” yaratılmasıyla sonuçlanmıştır.] Üstelik savaşın olumsuz bitmesi halinde Rusya kontrolündeki Ermenilerin, kovulmuş oldukları topraklarda hak iddia etmeleri kaçınılmazdır.
Ermenilerin topluca ABD’ye göçürülmesi fikri 1915 yazında ciddi bir şekilde tartışılır. Güncelerinde bu konuya geniş yer ayıran ABD büyükelçisi Morgenthau, Enver’in bu düşünceye sıcak baktığını, ancak iki konuda ısrarcı olduğunu anlatır: Ailelerin tüm fertleri göçmen olarak kabul edilmeli ve göçmenlerin Osmanlı pasaportlarına el konulmalıdır. Göçmenlerin savaştan sonra geri gelmesi ihtimalinden çekindikleri anlaşılıyor.
Bir başka seçenek, Ermenilerin Osmanlı ülkesi içinde dağıtılarak yoğunluklarının azaltılmasıdır. 1915’in ilk yarısında egemen düşüncenin bu yönde olduğu anlaşılıyor. Ancak savaşın yenilgiyle sonuçlanması halinde iç sürgünlerin yurtlarına dönmek isteyeceği ve içinden çıkılması zor bir tazminat meselesinin gündeme geleceği muhakkaktır.
Ermenileri Suriye çölüne sürme kararı 1915 Ağustosunda kesin bir politikaya dönüşmüş görünüyor. Bu karar bir çıkmazın sonucudur. Sürülenlerin büyük bölümünün öleceği şüphesiz hesaplanmıştır. Muhtemelen savaştan sonra Suriye’nin elden çıkacağı da öngörülmüştür. Dolayısıyla esas amaç, güney sınırında güçlü (ve düşman) bir Ermeni konsantrasyonunun oluşması önlemek olmalıdır. [1918-1921 Kilikya krizini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Can yakıcı olan Fransız işgali değildir, Adana-Antep-Maraş’ta Ermeni iskânı ihtimalidir.]
Etnik temizlik iradesinin soykırım (= topyekün imha) kararına dönüşmesini 24 Nisan’a değil, 30 Ağustos 1915 civarında bir tarihe yerleştirmek daha doğru olur kanısındayım.
3.
Ermeni devrimci hareketinin varlığı bu süreçte önemli rol oynar. Ortada bir veya daha fazla gizli ve silahlı ihtilal örgütü vardır. [Başlangıçta daha çok Sosyalist Hınçag Partisi etkindir; 1905’lerden sonra “Taşnagtsutyun”, yani Ermeni Devrimci Federasyonu öne çıkar.] Ermeni aydınlarının önemli bir bölümünü etkisi altına almışlardır. Gerek Abdülhamid gerek İT hükümetleri, bu örgütlere karşı adeta paranoyak bir korku sergilerler.
Morgenthau’nun günceleri bu konuda aydınlatıcıdır. 24 Nisan 1915 arefesinde Talat’ın bir Ermeni darbesinden ciddi bir şekilde korktuğunu anlatır. Büyükelçinin kuşku ifade etmesi üzerine Dahiliye Nazırı “Biz Abdülhamid’i 50 kişiyle devirdik” cevabını verir; “onlar daha kalabalık, üstelik daha iyi örgütlü.” Tehcirin başlangıç aşamasını oluşturan Mart-Nisan tutuklamaları devrimci örgütü çökertmeyi hedeflemiştir. Bilinen örgüt üyeleriyle birlikte üye olma ihtimali olanlar ve sempatizanlar, yani Ermeni toplumunun ileri gelenlerinin neredeyse tümü, tutuklanır ve çoğu öldürülür. [Tutuklananların sayısı İstanbul’da 250, Erzurum’da 50 civarında olduğuna göre toplam sayı 500 dolayında olmalıdır.]
Kabul edelim ki ölüm kalım mücadelesi veren bir ülkede ihtilalcilik riskli iştir. Gerçek dünyanın güç dengelerini hiçe sayan bir devrim romantizmi, şüphesiz, Ermenilerin felaketine zemin hazırlamıştır. Öte yandan şu da bir gerçek ki silahlı örgüt, bir savunma refleksinin ürünüdür. 1895 ve 1909 olaylarının yaşanmış olduğu bir ülkede Ermenilerin başka seçeneği var mıydı? Devlet teşkilatının etnik temizlik tasarladığı bir yerde, temizlenmesi planlananların nasıl davranması gerekir?
4.
“Karşılıklı katliam” iddiası dürüst değildir. Ermenilerin sivil Müslüman ahaliye kırım yaptığı belli başlı iki vaka anılır: 1916 Bitlis-Hizan baskınları ile 1918 Ocak-Mart döneminde geri çekilen Batı Ermenistan Geçici Hükümeti birliklerinin Erzurum-Sarıkamış-Kağızman hattında yaptığı katliamlar. Her ikisini de kaotik birer intikam hareketi olarak görmek daha doğru olur.
1915’ten önce Ermenilerin herhangi bir yerde sivil halka katliam düzenlediklerine ya da tasarladıklarına ilişkin ortada somut bir iddia yoktur. Nitekim böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı olur. Bir taraf orduya, polise, yasaya ve devlete sahiptir; nüfusça ezici şekilde üstündür; bin yıllık silah ve savaş geleneğinin mirasçısıdır. Öbür taraf hiçbir yerde sayıca %25’i aşmaz; silahları kaçak, örgütü yasa dışıdır; misilleme halinde evi ile dükkânını savunmaktan acizdir. Bu şartlarda kim kimi kesecek?
Öte yandan şu da bir gerçek ki, geçmişte Ermeniler pogrom yapmadı demek, savaştan sonra uygun şartlar oluşursa yapmayacaklar demek değildir. Yunanlılar yaptı. Bulgarlar yaptı. Ermeniler neden yapmasın? Ermeniler yerinde kalsa ve savaşı Türkler kaybetse bugün Erzurum’da ya da Van’da kaç Türk kalırdı? Eskiden %70 küsur Türk (Azeri) kenti olan Erivan’da bugün kaç Türk var?
5.
Büyük çaplı bir toplumsal hareket toplumda var olan dinamikleri harekete geçirir ve o dinamiklere uyum sağlar. Elli kişiyle yapacağın işte kendi kurallarını koyabilirsin. Elli bin kişiyle yapacağın işte toplum ortalamasının iradesine boyun eğmek zorundasın.
İslam töresi, gâvurun malını, ırzını ve canını helal sayan kuvvetli bir damara sahiptir. Özellikle savaş ve kargaşalık zamanlarında bu damar azar. Öyle anlaşılıyor ki 1915 Nisan-Mayıs aylarından itibaren bu refleks ön plana geçmiş ve başlangıçtaki niyet ne olursa olsun bu tarihten itibaren ülkeyi saran gaza ve fetih “neşvesi” işi başka bir mecraya taşımıştır.
Başlatılmış olan tehcirden 1915 yazında herhangi bir nedenle vazgeçmek isteseler dahi bunu yapabilirler miydi, emin değilim.
6.
Tehcirin ekonomik boyutu gözardı edilemez.
Savaşın ikinci yılında Osmanlı devleti ve İT rejimi iflas noktasındadır. Devletin toplam bütçe geliri 1913’te 33 ve 1914’te 36 milyon sterlindi. 1915 ve sonrasında sağlıklı bir bütçe yapılamadı, ancak kamu gelirlerinin sıfıra düştüğünü varsayabiliriz. Açık piyasada borçlanma imkânı kalmamış, ancak Almanya’dan 110 milyon sterlin dolayında askeri kredi alınmıştır. Fikir vermek için belirtelim: Savaşın son yılında İngiltere’nin savunma bütçesi 2,4 milyar sterlin, Almanya’nınki 1,6 milyar sterlin idi. [Bir ara bunları araştırıp yazmıştım. Şimdi kaynaklar elimde değil, o yüzden sayılarda ufak tefek hatalar olabilir. Pardon.]
1913-1923 arasında ülke nüfusunun yaklaşık bir çeyreğinin tehcir veya imha edildiğini biliyoruz. Ekonomik açıdan daha etkin olan bu zümrenin, ulusal servetin %25’ten fazla bir payına sahip olduğunu varsayabiliriz. Demek ki ulusal servetin belki üçte birine ulaşan bir değer bu süreçte el değiştirmiştir. Terk edilen varlıkların bir bölümünün ziyan olduğu düşünülse bile, ortada devasa bir servet transferi vardır.
Ermeni malları meselesi 1915 Mayıs sonlarından itibaren idari yazışmaların ana eksenini oluşturur. Metruk malların büyük bölümü İT örgütü ile yandaşları arasında pay edilir, kalanı tehcirde az ya da çok etkin olan yerel girişimcilerce yağmalanır. Bu ikincisini bir tür “sus payı” olarak görebiliriz. Savaş koşullarından dolayı taşrada doğabilecek potansiyel hoşnutsuzluğun önü kesilmiş, İT rejimine (ve ardıllarına) çıkar ve suç bağlarıyla bağlı bir zümre yaratılmıştır. [İkinci Dünya Savaşının ekonomik sıkıntıları birincisine oranla hiç mertebesinde olduğu halde, rejime karşı birincisiyle kıyaslanmayacak kadar derin bir husumete yol açtığını hatırlayınız. Neden? Neden İkinci harpte devlete kafa tutan Türk milleti, Birincisinde aynı isyankârlığı göstermedi?]
7.
İade ve tazminat korkusu anlaşılmadan, 1916-1923 döneminde olan hiçbir şey anlaşılamaz. Savaşın yenilgiyle bitmesi halinde Ermenilerden hayatta kalanlar (ve muhtemelen kaçan Rumlar) geri gelecek, evlerini, kayıp kızlarını, tarlalarını ve banka hesaplarını talep edecektir. Savaşın galibiyetle sonuçlanması halinde dahi bir hesaplaşma kaçınılmaz olabilir. Dolayısıyla tehcir yeterli değildir. Gidenlerin imha edilmesi ve hak kayıtlarının silinmesi gerekir.
1919-1920’de Teşkilatı Mahsusa hücrelerinin Müdafaa-yı Hukuk örgütlerine dönüşmesinde belirleyici olan endişe, olası bir barış antlaşmasıyla Dünya Harbi galipleri tarafından Rum ve Ermenilerin geri gelmesinin, ya da en azından tazmin edilmelerinin dayatılmasıdır. Savaş sonrasında Anadolu’da gücü fiilen elinde tutanlar açısından ölümcül olan tehdit budur. Erzurum ve Sivas kongrelerinin esas, hatta biricik konusu da budur. Erzurum’a çıkabilecek otuz kişilik İngiliz garnizonu yahut Urfa’ya yerleştirilen 200 kişilik Fransız müfrezesi değildir konu. Rusya ile Türkiye arasında ezilmiş, ordusuz ve beş parasız Ermenistan’ın tehdidi de değildir. Esas konu Anadolu’dan sürülmüş olan Ermeniler ve Rumlardır. Milli Mücadele, onlara karşı verilecektir.
8.
Cumhuriyet’in kurucu kuşağının neredeyse tamamı, Rum ve Ermeni tehcirinden nemalanmış kişilerden oluşur. İlk iki veya üç Meclisin üyelerinin ezici çoğunluğu, o dönemde ani zenginliğe kavuşan ünlü iş adamlarının tümü, Atatürk dönemi bakanlarının bir ikisi hariç hepsi, ve bizzat Cumhuriyet’in kurucusunun kendisi bunlar arasındadır. Ev, konak, çiftlik, otel, ticarethane, fabrika, hizmetkâr ve “evlatlık” sahibi olmuşlardır.
Cumhuriyet rejiminin, teknik olarak Cumhuriyetin ilanından önce gerçekleşmiş bir olay konusunda takındığı sahiplenici tutum bu olgudan bağımsız olarak anlaşılamaz. Türkiye’de 1920-1980 döneminde siyasi, idari ve ekonomik erk sahibi olan zümrenin neredeyse tamamı toplumsal konumlarını bu olaya borçludur. Soykırımın kabullenilmesi, cumhuriyet elitinin kendi kendini inkârı anlamına gelir.
9.
Soykırım tartışması soyut bir tarih tartışması değildir. Sonuç olarak kanlı ve utanç verici sayfalar her toplumun tarihinde aranırsa bulunabilir, ve yüz yıl önce ölüp gitmiş insanların ateşi, ne kadar harlanırsa harlansın, bugün yaşayanları çok fazla heyecanlandırabilecek bir konu değildir.
İtiraf edilmese de esas mesele başkadır. “Soykırım olmadı” diyenlerin meramının bir fakt tartışması değil, bir hak ve etik tartışması olduğunun herkes farkındadır. Savunulan şey “biz haklıydık” ve bunun mantıki sonucu olarak “aynı koşullar oluşsa yine aynı şeyi yaparız” tezidir. Dünyadaki vicdan sahiplerinin tepkisini çeken şey de budur.
Evet, çoluk çocuğun katledilmesini açıkça savunanların sesi (radikal bir azınlık dışında) çok duyulmuyor. Ancak gayrimüslim nüfusun “Türk” devleti için bir tehdit olduğu, dolayısıyla etnik temizliğin gerekli ve zorunlu olduğu fikri, Türk milliyetçiliğinin ve resmi devlet söyleminin neredeyse bir aksiyom olarak benimsediği bir görüştür. Türkiye Cumhuriyetinde okutulan tarih ve edebiyat öğretisinin değişmeyen ana fikri budur. Etnik temizlikten adım adım soykırıma giden mantığı yukarıda özetledik. 1914’te geçerli olan rasyonalitenin, benzer koşullar oluştuğunda, bugün de aynı şekilde işlememesi için bir neden yoktur.
Soykırım, Türk milliyetçiliğinin zorunlu ve mantıkî sonucudur.
10.
Başkaları da pogrom ve soykırım yaptı, evet. Kızılderilileri hatırlayın. Cromwell’in kestiği İrlandalıları hatırlayın. Onların ne farkı var?
Büyük bir farkı var. O kırımları bugün savunan kimse yok; ya da eğer varsa marjinal azınlıklardır. Türkiye’nin inkâr kisvesi altında sürdürmekte ısrar ettiği savunma pozisyonunun bugünkü dünyada emsalini göremiyoruz.
Tüm dünyada vicdan ve entelektüel namus sahibi insanları dehşete düşüren husus işte budur.
Yüz yıl önce olup bitenler değil, bugünkü tavır.


19 yorum:

  1. Dogrudur, her toplumun gecmisinde katliyamlar vardir. Zira Yunanlilarin Kûcûk Asya da koloniler kurarken, Anadoluya sûrdûkleri Firikler, yani Ermenilerin atalari seviserek Urartuyu yikip mirasina konmadilar. Urartu öne sürdügünüz gibi Ermenilerin atasi da degildi. Khurri (Hurri) ve Kh-Urartu ayni dilin birer lehceleri idi, ve Kürtlerin henüz aryanlasmadan (Hint-Avrupai Istila) atalari idi. Bu dil ailesi Kafkaskayadan Hattiye oradan Sümer gögüs germisti. Heredot Anabasis te Ermenilerin istilaci Firiklerin torunlari olduguna dair not düser. Firikler Anadolda ilk devletlerini Sakarya nehri kiyilarinda kurar, Karadenizi kollayarak Urartuyu, yaní Kürdistani yagmalamaya cikar. En az 2500 yil Kürdlerle kaynasir, bütün istilacilar gibi bazi ovalara yerlesir, Kürdistan daglarini zaptedemezler, ayni istilaci Türkler gibi. Bakiyoruz, Kürtlerin tarihten beri atalari "Kur" olarak adlandirilmis. Bak. Kur-Mittani, Kurartaya/Kurri (Urartu), Khurri (Hurri) ayni bügünün Kürdleri "Kur-Mandsh" olarak isimlendirildikleri gibi. Ermeniceye en yakin dil Yunancadir, zira Ermenice dili atasi olan Firikce gibi, Iliryaca, Trakca, Arnavutca ve Yunanca gibi HA- Dillerinin Balkan-Hint-Avrupaca sini olustururlar. Sadece dilleri bile Ermenilerin Mezopotamyali degil, Balkan/Trakya yerlisi oldugunu gösterir. "Kürdlerin atalari olan Urartulular Firiklerle hem savasir, hem onlarin kizlariyla sevisirlerdi". Issi otunun ve Laz otunun faydalarini yazmaya devam edecegiz MR. NevDilaçar, anlarsin sen taşranin taşlarindan. Ermenistandaki Ezidi Kûrdler Ermenistanin en kadim yerli halkidir bilesin, Hatta 500 yil önce Tûrklûge asimile edilen Azeriler bile bir asil Irani halk olarak Ermenilerden daha eski ve kökenlidir. Bazi Ermeni nazilerine anlatamazsin tarihi gercekleri..

    Yanıtlar



    1. Bir kere tarihi biraz daha iyice incele öyle konuş.Tarih bilmediğin belli. Ilk önce medeni cesaret gösterip adını belirt. Anabasis(onbinlerin ricatı) Ksenefon tarafından yazılmıştır. Kitapta hangi bölümde dediklerinden biri var, göster.Attığın belli oluyor.

  2. o dönemi yaşamış anneannemin anlattıkları ve o dönemi yaşamış kişilerin anlattıkları yalan o zaman :)

    ermeniler kıyım yaptılar, biz de buna ermeni mezalimi deniyor...bundan hiç bahsetmiyorsunuz...

    bir milleti savaşta sırtından vuran bir topluluk neden bulundukları yerlerden sürgün edilmesin ki?

    ve ermenilerin tehcir yollarında kürt aşiretleri yaşıyordu,bilmediğinizi söylemeyin...
    tehcirde ölen ermeniler konusunda orada yaşayan kürt aşiretlerinin neler yaptıklarını hiç araştırdınız mı?
    araştırmadığınıza da inanmam.

    Türk ve kürt ü karıştırma gibi bir sorununuz var,bilinçli bir sorun üstelik :) ...

    tehciri yaşamış hiçbir ermeni anılarını yazmamış mı o yolculukta neler yaşadıklarını anlatmamış mı ?buna da inanmam...

    ve neden tehcire uğradıklarını yazmamış mı?

    kendi aile büyükleriniz, müslüman türklere ,ermenilerin neler yaptıklarını size anlatmadı mı?

    Bu sorularıma dürüst bir yanıt vermenizi dilerim ...
    dürüstlük ; hani ermeni veya türk olmakla değil,insan olmakla ilgili bir kavram ...
    İnsanca bir yanıt lütfen ,ermenice veya türkçe değil...
    "dürüstce..." (...anlamını bilmediğiniz bir kelimedir bu, anlamak için de kendinizi yormayın,sizin dürüst olma ihtimaliniz yok biliyorsunuz :)

    Biz müslüman türkler için de şu dize çok uygun ; :)

    "seni neden anlasınlar tarumba ?" ................

    her neyse, bu sorulara yanıtı önce kendinize verin..

    Emre Köksal - Ankara -Türkiye 

    Yanıtlar



    1. Anneannenizin anlattıkları nerede ve ne zaman olmuş, hiç sordunuz mu? Erzurum-Ağrı-Sarıkamış arası, 1918 mi? Yoksa Hizan 1916 mı? Bu ikisinden biriyse yazımda bu konuya değindim. Değilse, ya a) ben bilmiyorum, b) anneanneniz yanılıyor
    2. Ben Öldürülen, mallarına el konulan, kalanlarda bir şekilde yerinden yurdundan edilen Kemaliye=Eğin ilçesinden. Yani ERMENI SOYKIRIMINI REFERANS Doğu Perinçek in ilçesinden. Ermeni kıyıminin en yoğun olduğu yerlerden birinde doğdum. Yaşım 70 .çocukluğumda ve gencligimde1915 olayları sirasinda yaşı 15-20 olanlar ben onlarla konuştuğumda 70 yaşından bile küçüktü.Bunak falan değildiler. Anlattıkları şuydu Fırat'ın Karasu kolunun geçtiği kıyılar kenara vurmuş ölüler doluydu.Hepsi bir şekilde gördüğümüz Ermenilere aitti.Kurtlar insan eti yemeye alıştığı için nehir kenarındaki bağ ve Bahçelerimize yalnız gidemez olmuştuk. Benim dedem Baspinar o zamanki adıyla Basvartinik jandarma görevlisi imiş. Vazgeçtim Ermenilerin mal ve canlarını korumayı kendisi bile birçok Ermeni öldürmüş. Babaanne kocasından yani Dedeman bu nedenle igrendigini söylüyordu. Ama Urfali aile gibi iki taraftada komşuları sahip çıkma adına kendileri sıkıntı çekenler var.Perinceke sormak gerek devlet kayıtlarına giren kendi köyü Apcagadaki Ermeniler, malları, ibadethanelerine ne oldu? Geleceğimizi doğru kurmak için geçmişin kirlerinden ayiplarindan arinmaliyiz. Size Halep Günlüklerini okumanızı salık veririm.cemil nadir özgün
    3. Ismim unknown olarak geçmiş..Adım soyadım. CEMİL NADİR ÖZGÜN gerçi yazının sonunda görünüyor da.

  3. Dönemi yaşamış Ermeni yazarlarından Kapriel Serope Papazian, 1934 yılında Bosna'da yayınladığı Patriotism Perverted (Yanlış Yurtseverlik) adlı kitabında aynen, "eğer taşnak liderleri savaş sırasında daha ihtiyatlı davranmış olsalardı" bu faciaların yaşanmayacağını yazmıştır.

    Tehcirin sebebi bir soykırım arzusu değildi. Tehcirin sebebi: Osmanlı ölüm-kalım savaşındayken, Ermeni komitelerinin Osmanlı'yı arkadan vuran askeri faaliyetleriydi. Tehcir sırasında devlet görevlerindeki Ermeniler yerlerinde görevlerine devam ediyorlardı üstelik. Nazi Almanya'sında yüksek devlet görevlisi Yahudiler düşünebilir misiniz?

    Osmanlı, Ermenilere asla soykırım uygulamamıştır. Eğer soykırım uygulasaydı, bugün yeryüzünde ne bir Ermeni, ne de Ermenistan diye bir yer kalırdı. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz.
  4. SEVAN , GERÇEKTEN Merak ediyorum cevaplarsan çok sevineceğim.. sabetayistler ve diğer kripto yahudilerin 1915 de rolü neydi? 2. sorumsa ermeniler , türkleri mi yoksa kürtleri mi müsebbib olarak görüyor? teşekkürler..
  5. Dedemden dinlediğim ermenileri arapgir çevresinden topladıkları. Arapgir malatya arasında levenge bogazı denilen yerden fırata döktükleri. Hatta dedemin ermenilerden çarptıkları bir tavayı (evet tava) ganimet olarak eve getirdiği, bu tavanın adının evde "talan tavası" olarak anıldığıdır. Sevan bey, bu levenge bogazından uçurumdan atılma olayını yakın çevrede bırkaç kez duymuşluğum vardır. Bu olayla ilgili bilgı varmı yararlanabileceğimiz.
  6. sevan nişanyan senin ermeni olman olayaka taraflı bakmana sebep veriyor. rusya bitlise kadar ilerler ermeniler rusların desteği ile bir buçuk milyon musluman kürd oldürürler. rusyada lenin ihtilal yaptıktan sonra ruslar geri çekilirler. ondan sonra ancak ermeni çeteleri durdurulur. ve en doğru karar olan tehcir uygulanır. bana göre ermeniler fiziksel olarak insana benzeyen cehennem yaratıklarıdır.
  7. o dönem için, herkesin araştırma yapıp kendi görüş/milliyetine göre bir kısmını görmezlikten gelerek açıkladığını düşünüyorum.
    Bence, her iki taraf utanç verici şeyler yapmış,büyük acılar yaşatmış ve yaşamıştır. Bugün yapılanlar ise "kan davası"'dır. İnsanların birbirlerinden kopmasını, düşman olmasını sağlamaktır. İnsan olan bu olayların utancını yaşar ve benzerini yaşamamak için birbirini kucaklar. Ama anladığım kadarıyla bu bölge insanının (Ermeni, Türk, Arap, Kürt) pek başarılı olamadığı bir şey.
  8. Recep Bey, sizi yanlış mı anlıyorum. Diyorsunuz ki eğer, Dünya'da Türkler'den başka bir millet hala varsa, bunun nedeni Türkler tarafından soykırım'a uğramamış olmasıdır. Öyle mi? Ve bunu da Türkler'in hiçbir zaman soykırım yapmamış olduğuna kanıt olarak sunuyorsunuz. Tebrik ederim. Sizin gibi 60 milyon yurttaşımız olsun, bir de ideoloji uydurduk mu, Allah'ın da izniyle Türk'ü bütün Dünya'ya hakim kılarız. Karşı gelen herkesi katlederiz. Kimse de bize siz suç işlediniz falan diyemez.Derlerse siz hemen harika argümanınızla herkesi ikna edersiniz. Var mısınız?
  9. Merhaba, ottomanhistorypodcast'de Osmanlıların ABD'ye göçü yasakladıklarını, zorluklarla ABD'ye kaçabilenlerin bu nedenle aileleri yanlarına alamadıkları, Osmanlıların bu kararlarının nedeninin ABD'ye göçenlerin geri dönme tehlikesi olduğu için Ermenilerin gitmesine izin vermeyip hepsini burada öldürme isteği olduğunu anlatıyorlar. Bu söylem sizin yukarıdaki anlattıklarınızla çelişiyor değil mi? Gerçi Ottomanhistorypodcast'de Harputtan ABD'ye göçleri anlatıyordu, belki bu nedenle farklılık vardır.


    1. Büyükelçi Morgenthau'nun günlüklerinde bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi var. Yayınlanmak amaçlı değil, kendi şahsi notları. Enver ısrarla ailelerin gönderilmesini istedi diyor.
  10. Gercekten cok egitici bir yazi olmus. Sizin butun yazilarinizi zevkle okudum ve tiryakiniz oldugumu belirtmek isterim.
  11. Dedem 1912 Ordu dogumluydu. Hayatinin son bir senesine kadar islami tatbik eden gunumuz imamlarina tas cikartacak cinsten bir hocaydi.Inanilmaz hosgorusu olan rahat bir insandi. Akli ve Hafizasi inanilmaz bir pariltiya sahipti. Hic bir seyi unutmayan surekli en ayrintisina kadar resimsel betimlemelerle anlatan bir gorsel zekasi ve uslubu vardi. Zaten eski yaziyi da latin harfleriyle okumayi da kendi kendine ogrenmesinden bunu anlayabiliriz.
    2015de oldu. Olmeden 10 sene once babamla Ermeni Soykirimi oldu mu diye direk sorduk. Verdigi yanit evetle esgudumlu bir yuz kafa ifadesiydi. Cok netti bu konuda. acikcasi bu konuyla ilgili o evet ifadesi disinda konusmak istemedi biz de bir daha sormadik. Benim icin kendisinin bu ifadesi bile bir cok belgeye esdegerdir.
  12. "Türkiye’nin inkâr kisvesi altında sürdürmekte ısrar ettiği savunma pozisyonunun bugünkü dünyada emsalini göremiyoruz."
    Aslında Wikipedia'nın uzun bir listesi var:
    https://en.wikipedia.org/wiki/Genocide_denial

    Diğer bazı programlar da çok ses çıkarmaz genellikle, her ne kadar dönemleri ve ülke tarihleri için önemli olsalar da(bizim Yunan/Yahudi pogromları, Kiev pogramları vs.)
  13. o dönem için, herkesin araştırma yapıp kendi görüşüne milliyetine göre bir kısmını görmezlikten gelerek açıkladığını düşünüyorum.

Monday, June 1, 2015

"İslamın Faydaları" yazısına gelen yorumlardan bir potpuri

Patlıcan Amerikan icadı değil, Hint asıllı bir bitki. 14. yy’a ait Farsça ve Türkçe kelime listelerinde bādincan ve bādilcan olarak adı geçiyor. Klasik Arap lugatlerinde karşılığı yok; Orta Farsça’da ve Kaşgarî’nin Divan’ında da yok. Demek ki 10-11. yy’dan sonra çıkmış olmalı. Tahminimce Gazneli Mahmud’un 11. yy’da Hindistan’ı istila edip yağmalaması ardından Yakındoğu’ya akan Hint ürünlerinden biridir.
İslam mimarisi
Endülüs’e gitmedim maalesef, gitmek isterdim. Epeyce okudum ama. Daha geçen ay Washington Irving’in Stories of the Alhambra’sını bitirdim. 19. yy başının henüz kaşarlaşmamış Şark romantizmi; etkilenmemek imkânsız.
Mısır’ı bilmiyorum; ama Suriye’yi, Kudüs’ü, İran’ı, Hindistan’ı gezdim. Şam’daki Emevi Camiinde, Mescid-i Aksa’da, Delhi’nin Kızıl Mescid’inde, Tac Mahal’de, Ekber’in Fetehpur Sikri’deki harap sarayında vakit geçirdim. Gözlerim açıktı sanıyorum.
Türkiye’de Sinan’ın irili ufaklı otuz-kırk eserini alıcı gözle görmüşlüğüm vardır. Rehberlik yaptığım yıllarda bir ara adı “Klasik Osmanlı Mimarisi ve Mimar Sinan” olan bir tur yapıyordum, İstanbul-Bursa-Edirne, on gün, muhatabım bir sürü ukala İngiliz sanat tarihi meraklısı. Mecburen ne bulduysam okudum, Ömer Lütfü Barkan’ın yayınladığı Süleymaniye Camii inşaat defterleri dahil. İşçilere kaç para yevmiye verilmiş filan, az çok aklımda kalmış.
İçime işleyen yer, meşhur camilerden çok, Edirne’deki Bayezidiye külliyesidir. Alabildiğine soyut ve formel bir labirent: Osmanlı’nın ruhunu, ayak kokusu ve ucuz lamba ve agresif avamlık tasallutundan uzak, sükûnetle okuyabileceğin bir yer. (O yıllarda metruktu. Şimdi fakülte mi ne olmuş, kim bilir ne haldedir.) Sinan’ın aklımda yer eden başyapıtı ise Payas’taki Sokollu külliyesidir. Tüyler ürperten bir yerdir. Ezici boyutları ve acımasız bir geometrisi vardır. Nedense insana Hitler’in Nürnberg’deki parti kurultayını hatırlatır.
İbni Haldun
Üniversitede Arapça ikinci sene hocam Prof. Franz Rosenthal idi, tanınmış bir Şarkiyatçı, İbn Haldun’un eleştirel edisyonunu yapmış, İngilizceye çevirmiş. Bir sömestr boyunca İbn Haldun’u Arapça orijinalinden okutmaya çalıştı, canımızı çıkardı. O vesileyle İngilizcesini de (tek ciltlik kısa versiyonunu) okudum.
Orijinal bir düşünürdür. Şaşılacak kadar “laik” bir dünya görüşü vardır. Anlattığı öyküde tanrılar rol oynamaz, vahiy ve kıyamet perspektifine değinilmez, tarihin itici gücü olarak onların yerini sosyal evrimin yasaları alır. Bir bakıma Batı Rönesansının seküler bir tarih teorisi oluşturma çabasını 100-150 yıl öncesinden haber vermiştir. Yanılmıyorsam 16. yy’da Latinceye çevrilmiş; Rönesans-sonrasının önemli ismi Giambattista Vico ondan esinlenmiş. Oradan da dilerseniz Hegel’e, Marx’a uzanan bir etki zinciri kurabiliriz.
Seküler tarih yazımı elbette ondan önce de vardı. Antik çağ tarihçileri sağlamdır; Polybius’un, Titus-Livius’un, Tacitus’un tarihleri alabildiğine dünyevi ve gerçek bir beşer dünyasında cereyan eder. İslam tarihçilerinin iyileri de, vahiy faslını bir kez atlattıktan sonra, insanlar alemine sadıktırlar. Mesela Taberi’nin 42 ciltlik tarihinin, peygamberden sonraki 35 cildi boyunca Allah yeryüzü işlerinden elini eteğini çekmiş görünür. İbn Haldun’da orijinal olan şey sanırım sekülerliği değil, tarihte (tanrıdan başka) bir soyut yönetici güç araması. Bir tarih teorisi önermesi. İyi bir şey midir? Emin değilim. Belki de Allah’tan boşalan yere onun kadar hayali bir başka soyut aktör koymaya teşebbüs etmiş. Ha Uhud savaşına katılan melekler, ha “üretici güçler” yahut “devlet ruhu” veya “sınıflar” – aynı derecede mitolojik birer soyutlama değil mi?
Batıda tanınmasa bugün İslam dünyasında İbn Haldun’u hatırlayan olur muydu? Sanmam. Fazla seküler.
Ömer Hayyam
Babamın kütüphanesinde nefis gravürleri olan bir Ömer Hayyam kitabı vardı, İngilizce, 1890’lar baskısı. Çocukken resimlerine bakardım. Lisede İngilizce okumaya cesaret ettiğimde ele aldığım ilk şiir kitabı odur. [Lise 1’deyken kendi başıma okumayı başardığım ilk İngilizce kitap Maurice Ravel’in biyografisiydi. Bu da aynı günler ya da ertesi yaz olmalı.]
Yıllar sonra Farsça öğrenmeye teşebbüs ettiğimde Ömer Hayyam ile Hafız’ın birkaç şiirini önüme koyup, Ferheng-i Ziya’nın yardımıyla okumaya çalıştım. Şimdi Farsça bildiğimi söyleyemem, ama on tane beyit verseniz beşini sözlüksüz çat pat çözebilirim.
Sözlük
Sözlüğü Araplar icat etti dedik. Kelime listeleri eskiden beri vardı elbette, neredeyse yazının icadıyla başlamış. Akatça-Sumerce vokabüler listelerinden Kelimebaz’da söz etmiştim. Gerçek anlamda bir sözlüğe Antik çağın en sonunda yaklaşmışlar. Yunancada Hesykhios’un Leksikon’u 5. yy; Latincede Sevilla’lı Isidore’nin Etymologia’sı 6. yy olmalı. Ama ikisi de tematik sözlüktür, yani sözlükten çok ansiklopedidir. Belli bilgi alanlarının terminolojisini özetlerler.
Tamamen soyut bir listeye ilk kalkışanlar Araplardır. Klasik Arapça sözlüklerden Muhit ve Sıhah (11. yy başı) yanlış hatırlamıyorsam ilk alfabetik sözlükler olacak. Firuzabadi’nin Kamus’u (15. yy) çağının başyapıtıdır; devasa bir literatürü tarar ve her kelimenin farklı ve marjinal kullanımlarını tartışır. Avrupalılar o seviyeyi ancak 16. yy’da yakaladılar, 17. yy’da aştılar.
İslam Medeniyeti
Klasik devir İslam medeniyeti, bugün “İslam” diye bilinen şeyden de, Kuran’ın temsil ettiği ilkel gaza kültüründen de çok farklı bir şey. Son derece formel, soyut, rasyonel bir eğilimi var. Düzene ve simetriye tutkun; kuralcı ve sadeleştirici. Bu anlamda sözlüğü (bir dilin kelime hazinesinin tamamını listelemek gibi çılgın bir fikri) keşfetmeleri tesadüf değil. Yetmiş bin hadisi isnat zincirleriyle tasnif etmek, binlerce sahabenin ayrıntılı biyografilerini çıkarmak; 42 ciltlik dünya tarihi yazmak, aynı sistematik zihniyetin bir yansıması. Tabii bunun zirvesi fıkıh: yaşamın her detayını (dişini nasıl fırçalayacağından yengesinin üçüncü kuzenine kaç para kalacağına kadar) mutlak ve rasyonel bir kurallar manzumesine bağlama hırsı – bir bakıma totaliterliğin varabileceği son nokta.
İslam görsel sanatı non-figüratif ve geometriktir, belli motiflerin sonsuza kadar tekrarlanmasına dayanır. İçinde insan yoktur, soyut ve rasyonel bir düzen vardır. Anti hümanisttir; şoke edici ölçüde “moderndir”. Suriye’deki Emevi sarayları, devasa boyutlarda bir kare içinde, aynı geometrik birimlerin sürekli ve simetrik bir şekilde tekrarına dayanır, daha önceki hiçbir mimari tarzına benzemez.
Aynı ruhu yüksek Osmanlı mimarisinde görürsün. Emperyal ve askerî bir tarzdır. Yerel geleneği ve topografyayı hiçe sayar. Tıpkı şimdiki AVM’ciler gibi önce araziyi dümdüz eder, tepeleri traşlar, vadileri doldurur. Sonra ister Budin’de ister Basra’da olsun, hazır katalogdan çıkma kalıp projeyi çakar. Yerel birikime veya bireysel yaratıcılığa cevaz vermez. Ebedi bir düzenin matematiğini temsil eder. Ezici ve rasyoneldir; duygusallığı ve sevimliliği yoktur. Esprisi yoktur.
Edebiyatta aynı şey. Masal anlatmaya kalkmışlar, aynı motifleri tekrarlayan bin bir tane olması gerekmiş. Geçenlerde Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ının 1317’de yapılmış Türkçe çevirisini okudum: sanki Borges’in akıl bükücü hikâyelerini, ya da Robbe-Grillet’nin 1960’lardaki modernist deneylerini hatırlatan bir mantık labirenti. Daha önce Garipname ile epey uğraştım. 1330’da yazılmış, Türkiye Türkçesinin ilk orijinal edebi eseri. Adam dini ve ahlak felsefesini matematiksel bir modele uydurmaya çalışmış. Eser on bölüm; ilk bölümün konusu bir, ikinci bölümün konusu iki, onuncu bölümün konusu on. Her bölüm, kendi sayısı kadar alt-bölüme ayrılıyor, o sayıyla ilgili dizileri ele alıyor: bir tanrı, yedi erdem, on parmak vb.
Bugün İslam denince benim aklıma bunlar gelmiyor; ağlak bir santimantalizmle başıboş bir öfkenin karışımını görüyorum, başka da bir içerik göremiyorum. Bunun klasik İslam medeniyetiyle bir anlamlı bağı var mı? Bir neden-sonuç ya da evrim ilişkisi var mı? Anlamakta güçlük çekiyorum. Daha ziyade, yüzyıllarca kötü yönetilmenin, toplumsal ve kültürel çürümenin doğurduğu hastalıklı bir sonuç gibi geliyor bana. Bir tür toplumsal patoloji. Medeniyet demek zor; daha ziyade bir tefessüh hali.
İslamın Faydaları - 2
Mamafih “İslamın Faydaları” yazısının konusu İslam kültürünün neyinden hoşlanıyoruz, neyinden hoşlanmıyoruz değildi, başka bir şeydi. İnsan evladının bilgi ve beceri birikimine ne katkıda bulunmuş? Bu idi konu.
Bundan on iki bin sene önce henüz koyunu, keçiyi, buğdayı, çanak çömleği, kumaşı, tekerleği, ev ve köy yapmayı bilmeyen sefil bir memelinin bugün geldiği yere bak. İslam medeniyetinin bu maceradaki yeri nedir? Katkısı nedir?
Cevap bence olabildiğince nettir. 700 ile 1200 yahut 1300 arasında bir sürü katkısı olmuş. Bunlar gerçi çok orijinal şeyler değil, Eski Yunan’ın yaratıcı enerjisiyle kıyaslanamaz; çoğu Antik Yunan’ın üzerine inşa edilmiş ya da Hindistan’dan aktarılmış. Ama yok sayılacak şeyler de değiller: alkol, sözlük, trigonometri, sıfır, üniversite, kayısı, şeftali, ut vb..
1200’den, hadi diyelim 1500’den sonra durmuş. O günden bu güne geçen beş yüz küsur yılda hiçbir katkı yok. Hiç yok. Sıfır. Nul. İnsanlığın evriminde bir adım sayılacak bir tanecik fikir, bir tanecik beceri ya da bilgi kırıntısı ortaya koymamışlar. Sadece tüketmişler. Son devirde tüketmekle de yetinmiyorlar; bir de üstelik öfkeleniyorlar.
Oturduğun yerde etrafına bak. Son beş yüz yılda birtakım insanların alın teriyle yaratılmış en az yüz tane eser göreceksin. Elektrikle işleyen her şeyi geç. Matbu olan her şeyi geç. Gazeteyi, kâğıt parayı, kredi kartını, taksitli kredi kartını geç. Numaralı gözlüğü ve kontakt lensi, ayrıca bifokal lensi ve astigatizmi düşün. Birkenstock sandalların kavisli tabanını ve yirmi senede eskimeyen mantarını düşün. Pet şişeyi ve pet şişenin üzerindeki yivleri düşün. Apandisit ameliyatını ve kan dolaşımını, tansiyon hapını ve şeker ilacını düşün. Mısır hiyerogliflerinin ve Orhun yazıtlarının okunmasını düşün. Jüpiter’in aylarını, işçi sendikasını ve sosyal sigortayı, emekli aylığını, Nutella’yı, Amerika’nın ve Avustralya’nın keşfini, buharlı gemiyi, Kalaşnikov’u, parlamentoyu ve güven oylamasını, Lego’yu, yüz katlı binaları, karbüratör memesini, spiral telli defteri, çıtçıtlı tırnak makasını, plaj şezlongunu, kuşe kâğıdı, ince uçlu pilot kalemi ve verem aşısını düşün. Bunların her bir tanesi birtakım insan evladının canhıraş çabasının ürünüdür. Emekle ve yaratıcılıkla ve binbir fedakârlıkla ortaya konmuşlardır. O yetmez, bu insanları eğiten, teşvik eden ve ödüllendiren yapılar yüzyıllar boyunca sonsuz emek ve özveriyle tasarlanmış, kurulmuş, korunmuş, onarılmış, yenilenmiştir. O da ayrı bir emektir.
İstisnasız hepsi, Batı Avrupalıların ve onların şubesi olan Kuzey Amerikalıların eseridir. İslam aleminin beş yüz yıllık katkısı sayıyla sıfırdır.
Ha belki Behçet hastalığı var, bilmem. [Çiçek aşısını da ayrıca tartışırız isterseniz.]
Oryantalizm?
Olaya bu açıdan bakınca meşhur “oryantalizm” muhabbeti bana pek anlamsız geliyor. Emek veren emek vermeyene neden saygı göstersin? Üreten üretmeyenle neden aynı onuru paylaşsın? Öylesi, çalışıp üretene hakaret olmaz mı?

9 yorum:

  1. Her zamanki gibi pek lezzetli, ellerinize sağlık.
    Yanıtla
  2. 500 yıllık üreten Batı, tüketen İslam dünyası denkleminde Uzak Doğu ülkelerinin yeri nedir ? Son 50 yılın gelişen teknoloji- bilgi birikimi yalnızca Batı Avrupa- K.Amerika' nın mı eseridir ?
    Yanıtla
  3. Islam kılıçla yayılmamıştır ikna yoluyla yayılmıştır diyenlere hangi kaynakları gösterebiliriz dediklerinin öyle olmadığına dair
    Yanıtla
  4. Iyi ki varsın ve hala bir şekilde seni okuyabiliyoruz.
    Yanıtla
  5. Kafa acici tespitler var ama hakikati eksik soylediginde hakikat olmuyor
    Bati medeniyeti denilen olgunun yazida belirtilen kaydettigi 'gelismeleri' terazinin bir kefesine koyacaksak digerine de bunlari saglayabilmek icin hangi bedellere katlandilar ve insanligi katlandirdilar kismini koymak lazim
    Boyle yaptiginda mantari 20 yil eskimeyen Birkenstock terlik giymeyeydik diyesi geliyor insanin
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Her hastalandiginda can simidi gibi sarildigin antibiyotigi de bulmasalardi diyor musun mesela?
  6. "İbn Haldun’da orijinal olan şey sanırım sekülerliği değil, tarihte (tanrıdan başka) bir soyut yönetici güç araması. Bir tarih teorisi önermesi. İyi bir şey midir? Emin değilim. Belki de Allah’tan boşalan yere onun kadar hayali bir başka soyut aktör koymaya teşebbüs etmiş. Ha Uhud savaşına katılan melekler, ha “üretici güçler” yahut “devlet ruhu” veya “sınıflar” – aynı derecede mitolojik birer soyutlama değil mi?"

    "Sınıf" soyut ve muğlak bir kavram olabiliyor. Onun yerine "meslek" veya insanların geçim yolları gibi somut ifadeler kullandığımızda Marksizmin birçok yargısı doğrulanmaz mı?
    "Bir ülkede egemen fikirler egemen mesleklerin [sınıfların] fikirleridir" cümlesinde olduğu gibi. Ülkemizde neden bürokrasinin fikirleri (veya sizin bir tabirinizle "bürokratik hayasızlık") egemen? Çünkü egemen meslek onlar. Batıda neden daha çok özgürlük ve çoğulculuk var? Çünkü orada kimse tam egemen değil. Ne bürokrasi, ne "kapitalistler", ne orta sınıflar, ne de "işçi sınıfı".
    Marksizmin çelişkisinin ve başarısızlığının nedenlerini de burada aramak lazım belki. "İşçi sınıfının", daha doğrusu işçi sınıfı adına hareket eden bir zümrenin tek egemen olması ve hakikatin tek temsilcisi kabul edilmesi ancak totaliterlikle sonuçlanabilir.
    Yanıtla