Saturday, March 18, 2017

Cemaat ve tarikatler tarihinden bir sayfa


San Francisco kentine ve şimdiki papaya adını veren kişi, Aziz Francesco (İt.) veya Francis (İng.) veya François (Fr.) . İtalya’daki Assisi’de zengin çocuğuyken İsa çağırmış, 1205 veya 1206 ‘da malı mülkü terk edip dilenci ve derviş olmaya karar vermiş. Babası dava edince mahkeme huzurunda giysilerini de çıkarıp çıplak kalmış, bir çuval parçası ile örtünmüş, beline ip bağlamış. Şehir dışında bir kilise yıkıntısına sığınmış. İnşaatlarda ücretsiz çalışma karşılığında verdikleri bir tas yemekle karnını doyurmuş.
Çoğu kentin zengin ailelerinden gelen on bir müridi ona katılmış. Kural koymuşlar: Bireysel ve kolektif, asla mal ve mülk edinilmeyecek. Paraya el sürülmeyecek. Birine amir pozisyonda asla çalışılmayacak. Yollara düşülüp insanlar tövbeye davet edilecek. Her yere yayan gidilecek. Yola çıkarken asla eşya alınmayacak. Fratres Minores, yani “ufak kardeşler” veya “ uşak kardeşler” adını seçmişler; Tevazu, Sadelik, Fakirlik ve Dua’yı ilke edinmişler. Peşlerinden gelenlere postulantes, yani Taliban adı verilmiş.
Hareket çığ gibi büyümüş. Önce İtalya’yı, sonra tüm Avrupa’yı sarmış. Her sınıf ve tabakadan on binlerce insan çul giyip dervişlere katılmış. İki üç yıl sonra İspanya’lı Aziz Dominik’in, tebliğ ve irşada biraz daha fazla ağırlık veren rakip hareketi ortaya çıkmış. Onlar da eşit ölçüde yaygınlık kazanmışlar.
Papa önce biraz tereddüt ettikten sonra 1210’da Fransiskenleri, 1215’te Dominikenleri birer ordo, yani tarikat olarak tescil etmiş. Böylece dervişler din görevlisi olarak tanınmışlar; vergiden ve feodal yükümlülüklerden muaf olmuşlar; kendi teşkilatları üzerinden direkt papaya baş vurma hakkı kazanmışlar. 1215’te Azize Clara’nın önderliğinde kadınlar şubesi de kurulmuş. Dervişliği göze alamayan fakat onlara özenen siviller için 1221 ‘de bir de Üçüncü Yol teşkilatlanmış. Bu yola mensup olanlar için şehirlerde birer cemaat evi açılmış. Hafta içi gelemeyenler Pazar günleri o evde ibadet ve zikir için bir araya gelmişler.
Dağlar dereler başıbozuk vaizlerle dolunca önce disiplin, sonra barınma meselesi gündeme gelmiş. 1217’de ilk kez yerel ve bölgesel yöneticiler atanmış; yetkileri, atama ve azil koşulları belirlenmiş. 1220’de derviş çulu giymeden önce bir yıl acemi eğitimi (novitiatus) zorunlu kılınmış. Çalı çırpıdan barınaklar yerine her şehir ve kasabada düzgün birer konukevi (conventus) yapılmasına veya edinilmesine karar verilmiş; Türkçesi tekke olsun. Bunlardan ilkini Azizin kendisi, Compostela‘da, yılda bir sepet balık karşılığında almış. Sonrakilerde mülkiyet sorunu çeşitli şekillerde çözülmüş. Kiminde vakıf kurulup kullanımı kardeşlere tahsis edilmiş; kiminde sivil kişiler mütevelli sıfatıyla mülkü üstlerine almışlar. Bakım ve onarım için ayrıca fonlar oluşturulması gerekmiş; dolayısıyla her konvent’e bir hazinedar bir de acemilerin eğitimi için hoca kadrosu ihdas edilmiş. Normal kilise papazlarıyla derviş vaizler arasındaki çekişmeler ayyuka çıktığından, 1230’lara doğru papa derviş  tarikatlerine kendi kiliselerini edinme veya inşa etme yetkisi tanımış. Bunların finansmanı ister istemez sivillerden toplanan bağışlarla sağlanmış. Kardeşlerin bağış toplamak için bazen zorlayıcı yöntemlere başvurduklarına, ölümü yaklaşan mülk sahiplerinin etrafında “ akbaba gibi” beklediklerine ilişkin şikâyetler sıklaşmış.
1223’te papanın onayladığı tarikat tüzüğü (regula) birçok yenilik getirmiş. Mesela tekkelerin eğitim amacıyla kitaplar edinebileceği (ki o devirde kitap, olağanüstü pahalı bir lükstür), ileri gelenlerle seçkin konukların kardeşlerden ayrı odada yemek yiyebileceği, yolculukta kitap ve diğer gerekli eşyanın taşınabileceği, sağlık durumu gerektirirse ata binilebileceği, şahsi olmamak şartıyla mülk, borç, ipotek ve kira işlemleri yapılabileceği, görevli kardeşlere yolluk ve tahsisat verilebileceği vb. karara bağlanmış.
Aziz Francis bu gelişmeler üzerine derin bir yeise kapılmış. “Benim yolum, benim kardeşliğim, benim idealim bu değil” diye isyan etmiş. “Ben“ diye ısrar etmenin kibir olduğunu, bunun da bir dervişe yakışmadığını kendisine hatırlatmışlar. Bunun üzerine üç yoldaşını yanına alıp La Verna dağının tepesindeki kayalarda inzivaya çekilmiş. Çalı çırpıdan yapılmış kulübesinde bir yıl aralıksız dua etmiş. O kadar derin bir acı çekmiş ki el ve ayaklarında Hz. İsa’nın çarmıhının izleri (stigmata) belirmiş. Ama nedense hayattayken bu husus gizli tutulmuş. 1226’da vefatının ertesi günü müjdeli haber müminlere iletilmiş.
Stigmata mucizesinin de etkisiyle Francis ölümünden hemen sonra aziz ilan edilmiş. Cenaze töreni papanın ve çeşitli hükümdarların katılımıyla büyük bir şaşaa ve debdebeye sahne olmuş. Mezarının olduğu Assisi’de muhteşem bir türbe ve kilise inşası için kollar sıvanmış. O kilise Ortaçağ İtalyan mimarisinin şaheserlerindendir. Duvar resimleri Rönesans sanatının ilk kıpırtıları arasında sayılır. Halen Avrupa’nın önemli dini ziyaret merkezlerindendir. Yapının finansmanı doğal olarak bir servet gerektirmiş. Güçlü kişilerden himmet parası toplamışlar. Tarikatın o dönemki yöneticisi olan Cortona‘lı Elias daha sonra yolsuzluk iddiasıyla görevden alınmış. Bunun üzerine papaya karşı savaşan Alman imparatoru 2. Frederik’in hizmetine girmiş; Bizans hükümdarını o koalisyona dahil etmek amacıyla 1241’de İstanbul’a bile gelmiş. İstanbul’da kendisine Hakiki Haç’ın bir parçasını hediye etmişler, ya da satmışlar, tam anlamadım; halen Cortona’daki kilisede durur.
Tarikat içinde Aziz Francis’in sadeliğini savunanlar hep olmuş. Bazen yatıştırmışlar, bazen baskı görmüşler. Bir kısmı zındık ve isyancı ilan edilip idam edilmiş. Bir süre sonra Observant‘lar adıyla ayrı bir tarikat kurup ayrılmışlar, ama onun da akıbeti öbürlerinden çok farklı olmamış sanırım.
John Moorman, A History of the Franciscan Order, (Oxford Univ. Press 1968) 1517 yılına kadarki tarikat-içi çekişmeleri 600 küsur sayfada anlatılıyor. Siyasi hizipleşme ve entrika hikâyelerine meraklı olanlar için derslerle dolu bir öykü.
Kıssadan hisse
Çıkaracağımız dersler neler?
Bir, bu dünyada temiz kalamazsın.
İki, kazanan kaybeder.
Üç, gücün mantığına direnemezsin.
Mamafih bazı dini önderler diğerlerinden daha temiz kalabilmiş. İktidar şansını bulunca yallah atlamamış; dünyevi hakimiyetin tuzaklarından kendini sakınmış; Medine'de padişahlık yerine Arafat dağında inzivayı tercih etmiş. “Allahım ben ne yaptım” diye kendine sorma erdemini koruyabilmiş. Bu da övgüye değer bir şey sanırım.
Doğu bağlantısı
1219’da Francis İslam diyarına seyahat edip, bir yılı aşkın bir süre Mısır ve Suriye’de bulunmuş. Görünürde amacı Müslümanları İsa dinine davet etmek, ama bunun daha ziyade iç tüketime dönük bir söylem olduğu anlaşılıyor. Kahire’de Selahaddin Eyyubi‘nin oğlu Melik el-Kâmil ile görüşmüş, onun konukseverliğini ve yardımlarını görmüş. Amaç tebliğ olsa şüphesiz öyle olmazdı. Uzun süre kalıp belki oralara yerleşmeyi de düşünmüş, ama İtalya’dan elçi gelen kardeşlerin ısrarlı ricasını kıramayıp dönmüş.
Yazık ki elimin altında kaynak yok, tam kronolojiyi çıkartamıyorum. Ama hatırladığım kadarıyla İslam aleminde derviş tarikatlerinin, Kalenderiliğin, Melamîliğin, Ahiliğin patlama halinde geliştiği, Muhiddin Arabi'nin [1165-1240], Sühreverdi’nin [1144-1234] etkin olduğu yıllar tamı tamına bu yıllardır. Ahi Evran rivayete göre Ahilik teşkilatını 1204 ila 1206'da, yani Francis'in derviş çulunu giydiği günlerde kurar. Baba İlyas ve Baba İshak derviş hareketleri birkaç yıl sonra patlak verir. Hacı Bektaş büyük ölçüde efsanevi bir karakter de olsa, yaşadığı rivayet edilen dönem o yıllara tarihlenir.
Rastlantı olamayacak kadar büyük bir paralellik var ortada. Ama etki yönü hangisidir, iletişim kanalları varsa nelerdir, ya da benzer hareketler iki tarafta ortak sosyal ve ekonomik koşulların ürünü olarak mı ortaya çıktılar, onu bilmiyorum. Ciddi bir şekilde bu soruları soran, araştıran, cevap bulan çok fazla tarihçi olduğunu da sanmıyorum.
Batıda bu mevzulara ilgi gösterenler genellikle Katolik öğretisine bağlı dindar insanlardır; Şark kaynaklarına vukuf ve ilgileri kısıtlıdır. Doğuda durumlar malum. Bu şartlarda kim çıkıp da bu denli ilginç ve önemli bir konuyu inceleyip önümüze koyacak, şimdilik bilmek mümkün görünmüyor.

7 yorum:

  1. franciscan tarikatını ilk defa umberto eco'nun gülün adı romanında duymuştum. daha sonra sean connery'nin oynadığı bir filmi de çekildi.

    romanda franciscan tarikatının vatikan'da yerleşik hemen her anlayışla neredeyse zıt yönlere baktığını görebiliyorduk.
    Yanıtla
  2. Ustad, su doktora tezi ilginizi ceker mi? Kopyasini ulastiralim mi?

    http://gradworks.umi.com/32/95/3295918.html

    Beyond the social and the spiritual: Redefining the urban confraternities of late medieval Anatolia

    by Goshgarian, Rachel, Ph.D., HARVARD UNIVERSITY, 2008, 311 pages; 3295918

    Abstract:

    This dissertation is the first comprehensive study of the phenomenon of the urban confraternity in 13th and 14 th-century Anatolia. Urban confraternities in late medieval Anatolia played a range of roles in cities like Ankara, Erzincan, Konya and Sivas. The important political and social void filled specifically by akhī organizations in 13th and 14th-century Anatolia can only be understood within the context of the importance of urban centers during this time period of political instability and attempts at reform, launched by both Christian and Islamic religious institutions.

    Despite the fact that these associations of men living in urban centers in late medieval Anatolia have been addressed in scholarship, a real understanding of what functions the organizations performed, how they were organized, their relationship with cities and with various contemporary religious and political authorities has not been established. This is due both to the consistently changing nature of the brotherhoods and also to the ability of the concept of futuwwa (Arab., qualities of youth) to transform itself depending on the social and political reality within which it existed. This dissertation presents a detailed reconstruction of the basis of the moral code of futuwwa as it changed over time; it is also a study of the way in which that code was articulated in Anatolia (in Arabic, Armenian, Persian and Turkish). This dissertation attempts to reconsider one aspect of the history of 13th and 14th-century Anatolia from the perspective of regional urban history rather than a standard rule-oriented (i.e., Seljuk or Cilician) viewpoint. The goal in doing so is to present a more complete picture of the time. This dissertation shows that all over Anatolia in the 13th and 14th centuries urban associations of men existed playing similar roles and interacting with authorities (whether they were Christian or Muslim, Armenian or Turkish) in similar ways. Re-assessing the history of the region from this new perspective allows us to better understand the social realities of the age.
    Yanıtla
  3. Sevan üstad. Sizi ilgiyle ve cezaevinde bulunuşunuzu kısaltacak (hukukuki, sivil topluma dayalı) bir etkide bulunamadıgım için yetersizlik hisleri ile takip ediyorum. Sizi ve doğru bildiğinize dair inadınızı ayakta alkışlıyorum. Can Celiloglu.
    Yanıtla
  4. Ahmet T. KARAMUSTAFA; TANRININ KURAL TANIMAZ KULLARI İSLAM DÜNYASINDA DERVİŞ TOPLULUKLARI 1200-1550
    Bu olmasını istediğiniz çalışmaya denk düşüyor gibi geldi bana...
    is.pol.16@hotmail.com
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Bak hele! Ahmet Karamustafa lisede en yakın arkadaşlarımdan biriydi.
  5. Evet, ayni paralel Celali isyanlariyla Avrupa'daki Reformasyon sonrasi mezhep savaslari arasinda da var. Anadolu'da Luther gibilerinden ozenip isyan baslatmaya calismislar sanki. Tutmamis.
    Yanıtla
  6. Küçücük bir not;
    "Bunun üzerine papaya karşı savaşan Alman imparatoru 2. Frederik’in hizmetine girmiş; Bizans hükümdarına o koalisyona dahil etmek amacıyla 1241’de İstanbul’a bile gelmiş."
    1204-1261 yılları arası İstanbul'da Bizans değil de Latin krallığı'nın hüküm sürdüğününü hesaba katarsak, İstanbul yerine İznik'e gitmiş olması gerekiyor sanki
    Yanıtla

Friday, March 17, 2017

Ne güzeldi eskinin zorbaları

“Her büyük sosyal değişim, ardında birilerine nostalji konusu olacak bir taze Altın Çağ bırakır” demiş Mark Lilla[1].
“Nostalji umuttan daha güçlü bir itkidir” diye eklemiş. “Umut fos çıkabilir, oysa nostaljiyi kimse yenemez. (Hopes can be disappointed. Nostalgia is irrefutable.)
Aklının bir köşesine yaz bunu. Toplumsal koşullar ne kadar feci olursa olsun, ve onları en nihayet sahadan silen değişim ne kadar rasyonel ve kaçınılmaz olursa olsun, birileri mutlaka çıkıp “ah, eski günler” diye gözyaşı dökecektir.
Al, Abdülhamit. İlk üç-beş yılını saymazsan berbat bir çağdı. Otuz  üç sene kasvet, durgunluk, korku, yozluk ve yolsuzluk hüküm sürdü. Seveni hiç yoktu. Nihayet devrildiğinde bütün memleket, genciyle yaşlısıyla, cahiliyle alimiyle, müslimiyle gayrimüslimiyle, delirmiş gibi bayram etti. Birkaç ay geçti, ne oldu? Anı imalatı başladı. “Ah mirim, sabık Hakan zamanında….”
Al Stalin. Otuz yıllık iktidarı kan, katliam, açlık, savaş, ihanet ve korkuyla geçti. Öldü, dünya bir rahat nefes aldı. Sonra özlemeye başladılar. İşin enteresanı, en çok özleyenler o devri hatırlayan yaşlılar değildi, diktatör öldükten sonra doğan kuşaktı. Özlemleri bir şey bildiklerinden değil, belki ana babalarını özlediklerindendi. Daha doğrusu, bugünden şikayetçi olduklarındandı. Demin not ettik: umudu inşa etmek zordur, risklidir, yenilgi ihtimali vardır. Geçmişe sığınmak daha kolay, daha güvenli.
Almanların kahir çoğunluğu daha düne kadar Hitler’i özlerdi, sanki adam ülkenin taş üstünde taş kalmamacasına yıkımına neden olmadı. İngilizler hala eski imparatorluğu özler, sanki irrasyonel ve  sürdürülemez bir düzen olduğunu idrak edip kendileri tasfiye etmediler. Beni daha çok hayrete düşüren, Etiyopya’da 2000’lerden sonra çiçeklenen Haile Selassie sevgisi. Ortaçağdan kalma bir sefil serflik rejimiydi. 1970'lerde devirdiler. Şimdi başkentteki Hilton’un lobisinde Haile Selassie büstü ve sergisi, gazetelerin her sayfasında mutlaka en az bir tane Ulu Önder HS güzellemesi.
Kemal Atatürk kültü de farklı değildir, kuşkunuz olmasın. Peki: 1930 ve 40’larda “yarın daha güzel olacak” diye bir umut vardı, bunu inkâr edemem. O dönemi övenler belki bu açıdan bir haklılık payı ileri sürebilirler. Ama o cılız umut parıltısını saymazsan, bu ülkedeki hemen herkes için kasvet, çaresizlik ve korku yıllarıydı. Çok fazla tarih bilmene gerek yok, gazete arşivleri internette duruyor, biraz oku yeter.
Buna rağmen bugün hala birileri “ah Atam, vah Atam” edebiyatı yapıyorsa bunu toplum psikolojisinin tuhaflıkları faslından incelemek sanırım daha doğru olur.
Gelecek korkusudur. Riskten kaçıştır. Umudu taşıyamamaktır.


[1] Mark Lilla, The Shipwrecked Mind: On Political Reaction, NYRB 2016. Altın Çağ dememiş, Eden demiş. Eden’i burada cennet diye çeviremeyiz, çünkü Eden “geçmişteki cennet”tir, Adem ile Havva‘nın kovulduğu yerdir. Oysa Türkçedeki cennet, gelecekteki bir saadeti ima eder.

2 yorum:

  1.   Hala 'Ah Atam vah Atam' diyenler, Türkiye'de sesi gür çıkan, siyasi psikozla malul bir azınlık, ülke halkında ciddi tabanı yok. Bunu Sevan da iyi biliyor aslında. Türkiye'nin en büyük problemi cehalet ve ortalama eğitim seviyesinin düşüklüğü, ve elbette çarpık şehirleşme, innovatif olmayan, ancak düşük teknoloji imal edebilen zayıf bir sınai altyapı. Maalesef, gençlerin de pek çoğu iyi eğitim alamıyor ve yeni nesil de cahil yetişiyor. Bu, Türkiye'nin istikbalinin de karanlık olduğuna işaret eder.

      Mamafih, 2. Abdülhamid'i ve Menderes'i darbeyle devirmek iyi fikirler değildi. Gelen gideni arattı, maziye duyulan romantik hasretin sebebi budur bir yerde. Şunu ilave ediyorum:

      "...İslamiyet’in gerek teori, gerek pratik açısından muzır bir akım olduğunu hep düşündüm, hala düşünüyorum. Islah edilebilir mi? Beş sene önce olsa iyimser bir cevap verirdim. Şimdi emin değilim. Fakat ortada taş gibi bir gerçek var. Bu memlekette insanların yüzde yetmişi, sekseni Müslümanlığı ciddiye alıyor ve yakın gelecekte bu durumun değişebileceğine dair hiçbir belirti yok. Bu durumda önümüzde iki yol görünüyor. Ya demokrasi ve fikir özgürlüğü hayalinden vaz geçeceğiz, ya da Müslümanlığın demokrasi ile bir şekilde bağdaşabileceğine dair umut beslemeye ve çıkış yolları aramaya devam edeceğiz..."

     Sevan Nişanyan 7 Ağustos 2015
    Yanıtla
  2. Eee, siz değil miydiniz hipotetik olarak monarşi kalsaysı daha iyi olurdu diyen? Millet belki onun için özlüyor.
    Yanıtla

Wednesday, March 15, 2017

Enver Paşa

“Enver Paşa ne yapsa beceremedi” klişesi çoluk çocuğun beynine iyice yerleşti, düzeltmek artık zor. Gene de sorgulamadan durmamak lazım. Belki bir iki kişinin kafasına ufak da olsa bir soru tohumu eker. Ya da memlekette hala biraz tarih bilen bir avuç insanın yüreğini bir tık soğutur, saç baş yolmaktan kelleşen kafalarında iki kıl kurtarır.
Enver Paşa modern Türk milliyetçi projesinin kurucu figürüdür. O projenin içinde milletin “Türk” diye tanımlanması vardır. Bin yıllık İslami hamasetin “modernlik” cilasıyla cilalanması vardır. Gayrimüslim nüfusun yok edilmesi vardır. İngiliz düşmanlığı vardır, ki sonradan Amerikan düşmanlığına evrilmiştir. Harf devrimi ve dil devrimi vardır. Anadolu’da yer adlarının değiştirilmesi vardır. Köhnemiş Osmanlı hanedanının tasfiyesi fakat kurucu ideolojisinin (“Viyana kapılarına dayanan ecdadınız …”) korunması vardır. “Vatan mevzubahis ise gerisi teferruattır” düsturu vardır. O anlayışın getirdiği gözüpek pragmatizm vardır. Projenin teorik sözcüsü Ziya Gökalp’tir, ama kurucu ve yönlendirici irade Enver’dir.
Halefi olan paşa oportünisttir - fırsatçı yani. Enver’in boşaltmak zorunda kaldığı alana yerleşmiş, işine geldiği ölçüde onun fikir ve projelerine sahip çıkmış. Enver'de belirgin olan naiv imanı Cumhuriyet'in kurucusunda pek göremezsin.
Memleketin kaderine yüz yıl boyunca damgasını vurmuş birine her şey söylenebilir de, “beceriksiz” demek haksızlık olur sanırım.
Evet, girdiği savaşı kaybetti. Kişisel kariyeri trajediyle sonlandı. Ama kişiliğinde yer yer absürtlük sınırına varsa da romantik bir kahramanlık boyutu olduğunu inkâr edemeyiz. 1908’de Resneli Niyazi ile birlikte dağa çıkıp, kendisini yakalamak için seferber olan Osmanlı ordusuna kırk küsur gün meydan okuması “becerisizlik” midir? 1913’te bir avuç adamıyla Babıali’de hükümeti basıp iktidarı ele geçirmesi “becerisizlik” midir? Tacikistan dağlarında elde kılıç, arkasında yirmi tane çapulcuyla Sovyetler Birliği’ne savaş açması komedi midir, yoksa Homerik bir destan mıdır, ben karar veremiyorum şahsen. O dağlarda son nefesini verdiği günlere dek kendine Türkistan Emiri unvanı vermiş; Afganistan kralına, Buhara beylerine emirnameler göndermiş. İlk bakışta gülünç diyorsun. Sonra Cengiz’le Timur’u, hatta İskender’i hatırlayınca o kadar emin olamıyorsun. Büyük risk almadan büyük adam olunur mu?
Ülkeyi Birinci Dünya Savaşına sokmakla suçlanıyor. Peki, başka seçeneği var mıydı sahiden? Kumardı evet. Ama savaş dışı kalma ihtimali var mıydı? Türkiye’nin sipariş ettiği iki dretnota 1918'de İngilizlerin el koymasından sonra İngiltere ile uzlaşma imkânı kalmış mıydı? O açıdan bakınca Göben ve Breslau hadisesi dahiyane bir taktik hamle olarak görünüyor.
Sarıkamış’ta yüz bin askeri telef ettiği söyleniyor, ki gerçeği 40.000 kadar ölü ve bir o kadar esir ile bir miktar asker kaçağıdır. İyi de Kars taarruzu Alman büyük stratejisinin hayati ögelerinden biriydi; Türkiye’nin “hayır” deme şansı yoktu. Amaç Rus ordularının bir kısmını Kafkas cephesine çekip Doğu Avrupa cephesini rahatlatmak olduğuna göre, sonuçta harekâtın pekala başarılı olduğu da söylenebilir. O operasyonda Enver’e ait olan fikir, askeri Allahüekber Dağından aşırıp Sarıkamış’ı arkadan vurmaktı. Çılgın bir riskti ve hezimetle sonuçlandı. Ama ya başarılı olsaydı? Sanırım bugün bir askeri dehadan söz ediyor olurduk.
İsmet İnönü’nün hayatının son demlerinde Abdi İpekçi ile yaptığı röportaj dizisini okuyun bence. Cumhuriyet tarihinin ilginç belgelerinden biridir. Bir yerinde İnönü yanlış hatırlamıyorsam “Atatürk bir stratejist değildi” der. İpekçi “kimdi stratejist” diye sorar. İnönü “Enver Paşaydı” cevabını verir, sonra iki eleştirel cümleyle cevabın şokunu yumuşatmaya çalışır.
Enver’in gerçek bir günahı varsa tabii Ermeni soykırımındaki rolüdür. Ama sonradan Enver’i silmeye çalışanlar bunu itiraf etmekten aciz oldukları için, geçmişi unutturmaktan ve karikatürize etmekten başka çare bulamadılar.

  1.   Orası öyle, fakat Meclis-i Mebusan reisi Ahmed Rıza'ya göre Ermeni Jenosidine yol açan Tehcir işinin asıl beyni Bahaeddin Şakir ve uygulayıcıları Büyük Efendi(Mehmed Talat), Küçük Efendi(Kara Kemal), Dr Nazım gibi figürlerin yanında aslında Enver Paşa'nın rolü ikincildir. 1917 ve bilhassa 1918'deki Enver Paşa'nın mektuplarını okursanız pek çok yerde "Artık Ermenilerle barışmak lazım gelir, Ermenilerle husumeti bitirelim, Ermenilerile sulh yapılmalı... vs" gibisinden sözler göze çarpar. Benim anladığım kadarıyla bu işten cidden rahatsızlık hissetmeye başlamış. Üstü kapalı da olsa böyle bir pişmanlık duymaya, İttihatçı zevatın, (bu işe en baştan beri karşı olanlar haricinde) geri kalanında rastlamak pek mümkün değil.

      Hatta belki biraz da bu yüzden amcaları Halil Paşa'nın(Halil Kut), Enver'in kendisi gitmeye çok hevesli olmasına rağmen, 1918'deki Azerbaycan harekatına Enver'in biraderi Nuri'yi gönderdiği rivayet edilir. Ben mesela bizzat Azerilerden işitmiştim, Nuri Paşa'nın emrindeki İslam Ordusu askerlerinin, Azerbaycan'daki Ermenileri nasıl kılıçla doğradığını, ki onlar da kendi babalarından dedelerinden kendilerine anlatılanları naklediyorlardı.

       Enver'in üzerinde durulması gereken asıl diğer bir suçu da mürtekip olması, gerçi İttihatçıların ekserinin hırsız olduğu bilinmektedir. Kukla padişah Sultan Reşad'ın, Talat Paşa hükümetine yaptığı tek ikaz, yolsuzlukların artık ayyuka çıkması yüzündendir.
    Yanıtla
  2. Anlamadığım nokta zaten adam tu kaka ,beceriksiz, bir de ölümüne kadar deli. Neden opportunist halefi - bir de medeni dünyaya meraklı, vizyon desen yerinde, soykırımı Enver'ın üstüne atıp kaçmaz da habire hummalı bir saklambaçtır oynanır?
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Seni destekleyen Anadolu eşrafının çoğu Ermeni mülküne konmuşsa hatta oturduğun Çankaya köşkü bile Ermeni malıysa inceden meseleyi örtersin unutulur diye umarsın.
    2. Cumhuriyet döneminde de yağma devam etti. Gayrımüslimlerin elinde avucunda kalanlar da Varlık vergisiyle gitti.
    3. Ermenilerin o malları nasıl edindiklerini hiç araştırdınız mı? Bu soruyu zamanında Nişanyan'a da sormuştum, verdiği yanıt kaçamak ve konuyu kapatmaya yönelikti: "Çalış senin de olur".

      Ancak konu öyle "çalış senin de olur" denerek alaya alınacak kadar basit değil. Sorum şuydu: "Ermeniler, tarihi Hayastan dışındaki bunca malı mülkü, köşkü, sarayı nasıl edinmişlerdir? Örneğin Çankaya Köşkü Ankara'dadır ve Ankara tarihi Hayastan içinde değildir".

      Yanıt basit, tefecilik, hile, hurda ve hülle ile. Haram yoldan, gaspla gelen mallar benzer biçimde elden çıkıp gitmiş desek yeridir, bir tür İlahî Adâlet, tıpkı önüne geleni içeri alan fetöcülerin şimdi kendilerinin içeride olmaları gibi, İlahî Adâlet işliyor...

      Osmanlı zamanında servetin ve piyasanın %90'ı Gayri Müslimlerin elindeydi, başta Rum ve Ermeniler, ikincil olarak da Yahudi ve Süryaniler. Bu durum, yüzyıllar boyu Müslüman halkta bir tür alerji ve kıskançlık yaratmıştı. Tıpkı bugün görece daha iyi eğitimli olan ve dolayısıyla daha iyi yaşayan Kemalistlere İslamcılar kin ve nefretle karışık bir kıskançlık duymaları gibi. Mesela bugün Kemalistlere bir soykırım yapılsa, mallarına mülklerine el konsa kimse kılını bile kıpırdatmaz hatta herkes "oh olsun" der, çünkü Kemalistler uzun bir süre şeytanlaştırıldılar, bu durum daha önce Rumlara ve Ermenilere de yapılmıştı, sonucu soykırım oldu. Ergenekon ve Balyoz gibi fetöcü kumpaslarda aslında Kemalistlere yönelik düşük yoğunluklu bir soykırım izledik, herkes ayakta alkışladı bu zulmü. İşte Rum ve Ermeniler kesilip mallarına konulurken de böyle bir psikolojik ortam vardı, herkes "oh olsun gavurlara" dedi, "onlar bizi yüzyıllardır sömürüyorlardı, hak ettiler" dedi halk...

      Osmanlı devrinde bunca malı mülkü sermayeyi ve piyasayı elinde tutanlar Türk kodamanlar olsaydı, yapılan devrimi solcular alkışlayacak ve "Yaşasın Mustafa Kemal yoldaş, burjuvalara dersini verdi" diyecekti, ancak bizdeki burjuva kesim Rum ve Ermeni olduğu için, halkı sömüren bu kodamanlar eleştirilemiyor, bu ayrıntı gözden kaçıyor. O köşkleri, yalıları yapan Ermeni kodamanlar, kaç gariban Ermeni'nin, Türk'ün, Kürd'ün malını, hile hurdayla ele geçirmiş, topraklarını nasıl cukkalamış bunları irdeleyen yok. Hepsi alın teriyle kazanılmış mallar sanki...

      Urartular kimdi ve Urartulara ne oldu meselâ soran bile yok. Çünkü Ermeniler sağ olsunlar, geriye "bir tek" Urartu dahi bırakmadıkları için, Urartuların acı dolu öykülerini dinleyemiyoruz, ne Urartu'yum diyen biri kaldı ne Urartuca diye bir dil... İlâhî Adâlet diye bir şey var ağalar, Tanrı hiç bir şeyi unutmaz... Kim, kime ne yaşattıysa aynısını kendi yaşar, İlâhî Adâlet sistemi böyle işler. Kürtler mazlum halk değil mi? Mazlum evet, Hurrilere ne olmuş, onu da bilmiyoruz, onlar da geriye "bir tek" Hurri bırakmadıkları için onların öyküleri de anlatılmıyor, sanki tarih Ermeni ve Kürtle başlıyor Anadolu'da...

      Özetle, Kürtler Hurrilere, Ermeniler Urartulara, Rumlar da Anadolu yerlileri olan Hititler, Luviler, Frigler, Lidyalılara neler yaşattılarsa kendileri de onu yaşadılar. Sen kesip mala konarken "oh oh", ancak sıra sana da gelince "hünk hünk" olmaz ağa, yukarıda yazdık, Tanrı unutmaz.

      Bugün Müslümanlar neden bu hâlde? Onlar da geçmişte yaptıklarının karşılıklarını görüyorlar...

      Konu dağılmış gibi gözüküyor oysa tam da konunun merkezinden yazdım.
    4. Sayın Adsız; ufuk açıcı bir metin kaleme almışsınız. Teşekkür.
    5. iyi de 50 kusak oncesinin kabahatlerini simdiki kusaga odetmek nedir ki?
    6. Sen bu sonuca varmak icin nereleri arastirdin? bizlere de soyle de anliyalim...oyle aklina geleni savurmayla bu isler yurumuyor maalesef, Ermeniler kimlerin mallarini talan etmisler? her zenginlik , talan sonucumudur? o zaman bugunku zenginlere ne diyeceksin? baskalarina bok atmakla bu isleri temizliyemezsin kardesim ! bir de su var...sayet dedigin gibi ilahi adalet var ise, o zaman hazirlan, cunku faturalariniz cok kabarik !
    7. @Adsız (7 Mart 2017 15:37)- cevap: "Çalış senin de olur" cevabının zarafetini idrak edemeyecek kadar kalın kafalı biri, belli. İstanbul ve çevre illerinin Katolik Ermeni cemaatinin tamamı 1828 yılında Sultan Mahmut fermanıyla Ankara'ya tehcir edildi. Feci bir trajediydi; çok insan öldü, sağ kalanlar sefil oldular.

      O sürgünlerdir Ankara'da kök salıp tiftik keçisi üretiminini canlandıran, Avrupa'ya ihraç eden, ciddi bir ekonomik değere dönüştüren, moher (=muhayyer) yününü icat eden, Ankara'yı modern bir kente dönüştürme yolunda ilk adımları atan, Keçiören'de ilk kooperatif evleri mahallesini kuran vb. Çankaya köşkü o yün sektörünü yaratan ailelerden Kasapyan'ların yazlık evidir. Saray maray değildir, altı yedi odalı konforluca bir bağ evi.

      Yazarın geri kalan saçmalıklarına cevap yazmaya değmez. Budalanın teki.
    8. Niye hakaret ediyorsun adama.Efendi olmak bu kadar zor olmasa gerek.
      Soru kabaca şu: " Ermenilerin o malları hakkaniyetle kazandığı konusunda emin miyiz?" Bi sefer sana yakışmayan bir üslupta, efendice, cevap ver bakalım.
      Yapabilirsin, zorla biraz kendini, herkes annesinin karnından efendi doğmuyor.
  3. Atatürk Enver Paşa dır nokta.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Ragıb Cüneyd8 Mart 2017 12:15
      Nasıl yani?
  4. Çoğu hamlesi bir deha belirtisinden ziyade şartların zorlaması veya "topa gelişine vurma" tadında hamleler gibi.
    Yanıtla
  5. Milliyet arşivinde var o röportajlar. 10 Kasım 1967 de başlıyor. İsmet paşanın Enver hakkında öyle bir demeci yok.
    Yanıtla
  6. İstanbul'a Rus işgali olmadığı müddetçe İngilizler Osmanlı ile ittifak kurmazlardı bence ve Ruslar yüzünden savaş dışı kalma ihtimali yoktu. Ben olsam Ruslara odaklanırdım. Bunlar gayrimüslim tebaayı kaybettikleri için bir hoşnutsuzluk duymadıklarından, İngilizlere odaklanıyorlar belki fakat Yunanistan'ın bağımsızlığı, ilk parçalanma arkasında Ruslar var.
    Yanıtla
  7. hocam siz kime fazla vursalar vicdan yapip onu savunuyorsunuz :) ki memleketteki linç kültürüne ve entellektüel kolaycılığa vicdani bir başkaldırı olarak değerlidir.farklı açılardan da bir insanın hayat trajedisi okunabilir.
    Yanıtla
  8. Evet Sevan hocam biraz da Ermeni Urartu, Kürt Hurri, Rum Lidya mevzuuna girip bizleri aydinlatirsiniz artik. Bu kadar iddia'dan sonra size bir söz hakki dogmustur artik.
    Yanıtla
  9. Hocam varolun sizin kadar olaya objektif bakabilen bir tarihçiye bugüne kadar rastlamadım.Ya Osmanlıcı islamcı olup Abdülhamid Hanı indirdiği için Abdülhamidin yapamadığı her şeyi yapacakken Enver Paşa yüzünden yapamadığı söylerler diğer taraftan Atatürkçülerimiz Atatürke siyasi bir alternatif olarak gördüklerinden II. Meşrutiyet döneminde yaptıkları yüzünden Cumhuriyet döneminde eline yüzüne bulaştırdığı her şeyi Enver Paşanın hatalarına bağlarlar günah keçisidir Enver Paşa bu ülkede Enver Paşaya o kadar kızgındırlarki hayal bile kurdurtmaya korkuturlar çocuklarını.
    Yanıtla
  10. Enver bir idealistti.Ama gelen zaman ve olaylar ona izin vermedi.Kader diyelim veya talih ondan yana değildi diyelim tarihte öyle o çok istemesine rağmen ideallerini gerçekleştiremedi.belki yeni donanımları veya yeni dünyayı kurgulamak ona göre değildi o bir selahaddin bir kılıçarslan olmak istiyordu ama zaman o zaman değildi.Gelen zaman daha seküler ve ulusçu bir dönemdi.Fakat hakkı teslim edilmeli ve Enver her yönüyle bilinmeli tanınmalıdır.O bir islâmi harekete ve geleceğe inanıyordu bunu inşaa etmek istiyordu ama gelen devir ve dönem başkaydı.ruhu şad olsun.açıklamalarını saygınca yapan herkese teşekkürler.Enver'e rahmetle..
    Yanıtla

Mal mülk meseleleri

“Mustafa Kemal’in yapmayı düşündüğü toprak reformu hakkında ne düşünüyorsun hocam” diye sormuş, sevgi ve saygıyla yazan bir arkadaş. “Dünyanın hiçbir yerinde tarla alıp iskân geldiğinde milyoner olan yoktur ya da olmamalı” diye eklemiş.

Cevabım onu üzecek korkarım.

Toprak reformu konusu benim bildiğim kadarıyla MK değil İnönü zamanında, 1940’larda gündeme geldi. Allahtan gerçekleşmedi. Devlet eliyle özel mülkün talan edilmesi bir ülkenin başına gelebilecek en büyük afetlerden biridir. Deprem, yangın ve sel afetinden beterdir. Hele talancı kalabalığın çığlıkları arasında bunun olması beterin beteridir. Bireyin ve toplumun devlet karşısında direniş potansiyelini, etkisi kuşaklar boyunca düzelmeyecek şekilde tahrip eder. Toplumu iradesiz, korkak, zavallı bir sülükler yığınına çevirir. Şekil 1a’da bunu görüyoruz.

Devletimiz hamdolsun sülük sevmeyenlerden değildir; arzusu ve tecrübesi yoktur diyemeyiz. Ancak toprak reformundan imtina etmiştir. Neden diye sorarsan önce şunu unutma ki, örnek alınan Rusya’nın ve Latin Amerika ülkelerinin aksine burada büyük toprak mülkiyeti önemli bir problem değildi. Ancak Urfa ve Mardin’de ciddiydi; bir de Ege’de, 19.yy’ın anarşik koşullarından doğan ve Rum emlakinin yağmalanmasıyla semiren bazı büyük malikâneler vardı. Toprak reformu projesi esasen bu ikisini hedef aldı. Güneydoğu'da devletin toprak reformuna niyetlenmesinde stratejik kaygılar rol oynamışolmalı; bunlar çok güçlü, yarın öbür gün Kürtlük ve Araplık davasına girerler, bellerini kıralım diye düşündüler. Ege’de 1935’te isyana dönüşen Serbest Fırka vakasından korkuldu. Lakin sonuçta rejimin gücü yetmedi. Güneydoğuda belki mülk sahiplerinin belini kırıp devlete ram etmenin daha kolay ve etkili yolları bulundu. Ege’de “reform” tasarısı 1946’da Demokrat Parti’nin kopmasıyla sonuçlandı. Olmadı.

x
Emlak spekülasyonundan para kazanmak meşru mudur? Neden olmasın ki? Piyango ya da kumar meşru ise, tahvil ve hisse senedi spekülasyonu hak ise, emlak neden farklı olsun? Borsada hissesine yatırım yaptığın şirket Kazakistan’da petrol bulursa yahut Kore’de askeriye ihalesi kazanırsa jackpot’u vuruyorsun, bostanının yanına TOKİ gelince neden vuramayasın? Emlakta alım satımın serbest olduğu her ülkede böyledir, Amerika bunun üzerine inşa edilmiş. Milletin şansı yaver gidip para kazanması neden kötü olsun? Zorla almıyor, satın alan haklı bedel ödediğini düşünüyor. Ee?

İskan kararının veriliş şekli tabii muazzam bir yolsuzluk kapısı açan, “kamu çıkarı” kavramının kökünden çürümesi sonucunu doğuran bir şekil, orası gerçek. Tarlan var, potansiyel kârının yarısını belediyeye ya da bakanlığa yemlik olarak yatırıyorsun, karşılığında iskân veriyorlar, para kazanıyorsun. Bunun yatırımcı açısından ahlaki sakıncasını göremiyorum. Ama klasik anlamda “kamu hizmeti” ya da “devlet” fikrini yerle yeksan eden bir yol olduğu muhakkak. Ahlaksızlığı yönetim normu haline getiren en önemli kurumsal faktörlerden biridir.

Altta yatan sebep nedir? Elbette ki nüfus artışı ve kitlesel göçtür. Tarih boyunca yeni iskân hep istisna idi; hemen her zaman kolektif kararla ve sahipsiz araziye yapıldı. Bazen kılıç zoruyla yapıldı. Bugün ise çıldırmış bir dalga gibi yeryüzünün tümünü istila etme eğiliminde. 

Peki bunun doğrusu nedir? İskân kararlarını kim vermeli, neye göre vermeli? Bir avuç miskin devlet memurunun “burası sit kardeşim, iskân edemezsin” diye yasak koyması çözüm müdür?

Vallahi var kafamda birkaç fikir kırıntısı ama çok ciddi düşünülmüş şeyler değil, paylaşmaya değmez. Sizde varsa dinlerim. Ama “milyoner olmasınlar, hepimiz gariban kalalım, saz çalıp türkü söyleyelim” diye söze başlarsanız ciddiye almam.  

Dil bağlama büyüsü nasıl çözülür


Bunu geçenlerde Hikmet İncileri saçarken söylemiştim. Devam edeyim.
Çocuklarımın okulundan ve kişisel gözlemlerimden biliyorum. MEB lisanslı İngilizce öğretmenleri arasında İngilizce bilenin oranı yüzde üçü beşi bulmaz. Az biliyor, bozuk biliyor değil, hiç bilmiyor. Doğru iki cümleyi bir araya getirmekten aciz. Hayatında Mistır Bıravn dışında ilaç için İngilizce bir kitap okumamış. Olmayacak bir skandal, ama gerçek.
Ayrıca ders kitapları içler acısı. Cezaevinde birkaç defa onları kullanarak kurs vermeye kalktım, olmayan saçlarımı yolma aşamasına geldim. Belli ki kitapları hazırlayanlar ve öğretmenleri sınayanlar da İngilizce bilmiyorlar – ya da öğretilmesini istemiyorlar. Yani problem ciddi. Radikal ameliyat olmadan düzelmez.
Ameliyat ne olabilir? 2007 seçimlerinden hemen önceydi yanılmıyorsam, birkaç gün gazetelere çıktı, sonra gömüldü. Milli Eğitim Bakanlığı yurt dışından kırk bin İngilizce öğretmeni getirecek diye bir haber: ütopik, ama heyecan verici.
Düşün: Dünyada anadili ya da ikinci dil mertebesindeki kültür dili İngilizce olan ülkeler bir değil, iki değil. İrlanda’yı, Yeni Zelanda’yı, Trinidad’ı, Malta’yı, Hindistan’ı, Singapur’u da saysan kırka yakın. Yavrularımıza süt tozu verecekler, misyonerlik ve casusluk yapacaklar diye korkuyorsan çeşit yaparsın olur biter. İrlanda casusundan korkacak halimiz yok herhalde.
Dünyada üniversiteli işsiz problemi had safhada. Kırk bin genç öğretmenin maliyeti ne olacak ki? Bilemedin bir milyar dolar, pili bitmiş emeklilere ikramiye diye dağıttığın paranın küsuratı. İkili anlaşmalarla bunun bir kısmını muhatap ülkelerden tahsil etmek de imkansız olmasa gerek.
Sonuçları hayal et: Mesele sadece dil öğrenmek değil, dünyaya bir pencere açmak. Eşek ahırına hapsedilmiş milyonlara bir nefes borusu uzatmak. Sırf dil yoluyla da değil. Kafası iki Mustafalarla haşat edilmemiş kırk bin tane genç insanı memleketin her köyüne ve kasabasına serpiştiriyorsun.[1] Ülkenin çocuklarına bundan büyük bir hizmet, bundan değerli bir hediye olabilir mi? Ahırdan öte bir hayat var fikri genç beyinlere daha güzel ekilebilir mi?
Niye karşı çıkıyorlar? Tabii ki milletin eşek ahırından kaçmasından korktukları için. Solcu geçineni de öyledir, paşacı geçineni de, dinci geçineni de. Ya yavrumuz Onuncu Yıl marşını unutursa? Ya dedelerinin kokmuş hurafelerini sorgulamaya başlarsa? Ya buranın bıktırıcı dedikodularını bırakıp dünya çapında bir şeyler düşünmeye başlarsa? Nice olur halimiz?
Senin benim halimiz değil, muhafaza memurlarının hali.
*
Ya işsiz kalacak fedakar öğretmenlerimiz ne olacak? Tayin bekleyen pırıl pırıl gençlerimiz? Onların Devlet kapısına kapağı atıp ense semirtme hayalleri?
Pis cevap: Verirsin beşer dönüm tarla, iki tane de inek, bari topluma faydalı bir iş yaparlar.
Temiz cevaplar da vardır mutlaka. Mesela ikili anlaşma yaptığın ülkelerle konuşup oraya bir süre staja ya da çalışmaya gönderirsin, çifte açılım olur, bunların da ufku açılır.
Yahut Adalet Bakanlığına güruh güruh infaz koruma memuru alıyorlar, yatay geçiş yaptırırsın, meslek değiştirmiş sayılmazlar.



[1] Başka memleket insanının kafası başka şeylerle haşat edilmemiş demek değil bu. Ama onların hurafesi buraya yabancıdır, uyuşturmaz, uyarır. Maksat bariyerleri kırmak. Sonrası sonranın konusu.

Monday, March 13, 2017

Betonarme notları

Hapse girişimden bir iki ay sonra Ali Nesin’e bunu yazmışım. O sırada Matematik Köyü’nde betonarme iskelet üzerine giydirilmiş büyükçe bir han binası yapıyorduk. Fikir benimdi gerçi, ama sonradan yanlış olduğuna hükmettim. Betonarme sadece bir teknik değil. Estetik bir tercih. Tasarımı belirliyor ve sınırlıyor. Betonarmeye rağmen orijinal bir tasarım yapabilirim diye düşünüyorsun (Frank Llyod Wright sendromu). Ama betonarme seni ister istemez uzman uygulayıcının uzmanlığına ve onun alışkanlıklarına mahkûm ediyor. Sonunda Betoncu Mustafa’nın dediği oluyor. İşin başında hayalperest ve inatçı biri olmayınca da, el mahkûm, piyasa ortalamasını tutturuyorsun. Uzun vadede de ister istemez böyle olacak. O yüzden, mea culpa deyip, kesin ve dogmatik bir karar almak lazım. Bundan böyle Matematik Köyünde asla ve katiyen betonarme inşaat yapılmayacak, betonarme kolon çıkılmayacak, betonarme tabliye (döşeme) yapılmayacak, betonarme istinat duvarı inşa edilmeyecek. Nokta. İstisnası olmaması lazım. Yoksa, Nasrettin Hoca’nın karpuzu misali, bir istisna, iki istisna derken vasatın tercihleri yavaş yavaş egemen olur. 

Bir tek istisnaya razı olurum: betonarme temele izin olsun. Bunu sadece güvenlik kaygıları açısından söylüyorum. Bir de, oranın zemini (Şirice’nin aksine) killi ve çürük olduğu için büyük yapılarda geleneksel tekniğin sonuçlarına güvenemediğim için. Temeller haricinde demirli beton yasak diyeceğiz, konu kapanacak. En kötü müteahhidi bile getirsen, yığma taş binada çok fazla yanlış yapamaz. Yanlış da olsa sevimli görünür. 

Gençlere nasihat

Yirmili yaşlarının eşiğinde duran bir arkadaş yazmış. Hayata ilişkin umutsuzluğundan dem vurup benim böyle “başına buyruk” olmayı nasıl başardığımı sormuş. “İnsanları rahatsız etmekten” korkmayışımı övmüş. Köyde yaşamak seni bağımsız kılıyor ama ben onu göze alamam diye devam etmiş. Cevap yazmışım, tam üç yıl önce, Şakran cezaevinden.

“İnsanları rahatsız etmeyi” sevmiyorum, hayır, kesinlikle yok öyle şey. Aksine bir hayli utangaç ve çoğu zaman kibar biri olduğumu sanıyorum. “Rahatsız etmek” dediğin şey, tecavüze uğrarken çıkardığım seslerdir. 58 senedir durmadan iki Mustafaların ve onların gübreleyip beslediği kör cehalet ortamının tecavüzüne uğruyorum. Daha hala alışabilmiş değilim. Bana iğrenç ve insanlık dışı geliyor. Belki tecavüzcülere değil de, kendileri de sürekli tecavüze uğradıkları halde pek ses çıkarmayan ya da alışmış görünenlere ulaşmaya çalışıyorum. İnsanları aydınlatmak gibi bir misyonum olduğunu sanmıyorum. Olsa olsa kendime üç beş kader ortağı arıyorumdur.

Kökü dışarıda eğitim almışlığımın da bir etkisi vardır mutlaka. Robert C artı Amerikadaki üniversitelerimde bize fikirlerimizi derli toplu, net ve belirgin şekilde ifade etmeyi öğrettiler, bu memlekette pek bilinmeyen bir sanat. Türkiye’den gidip o eğitimi alan (yani ciddi bir okulda iş idaresi ve mühendislik dışında bir şeyler okuyan) üç beş bin kişi vardır. Onların da yüzde doksandan fazlası yurt dışında kaldı. Salak mısın, sen neden döndün dersen vallahi bilmiyorum derim.

Köye yerleşmemin amacı insanlardan soyutlanmak değildi, hayır. Şirince’ye geldiğim ilk günlerden beri aşırı olmasa da oldukça yoğun sosyal hayatım oldu. Sonraki dönemde gerek otel gerek Matematik Köyü münasebetiyle, hem fikir pırtlatıcısı sıfatıyla ortalığa dökülmem nedeniyle, binlerce insan ağırlar olduk. Bundan şikâyetçi değilim. İnsan ilişkilerini seviyorum. İki şartla.

1) Gol atabileceğin sahalarda oynayacaksın. Gençken o kadar kolay değildir, acemisin, korkarsın. Ama akıllı olursan gol atabileceğin sahaları zamanla bulursun, oyunu öğrenirsin, becerine göre ufak ya da büyük sahalarda zevkle top koşturursun.

2) Kaçacak yerin olacak. Oynadığın oyuna mecbur olmayacaksın. Sıkılınca kapanacağın bir evin, sığınacağın bir köyün, herkesin bilmediği ikinci ve üçüncü hayatların olacak. Emniyet supabıdır. Maçta sakatlık geçirince dinlenip iyileşmen için lazımdır.

Normal kariyerin ne olursa olsun, yanı sıra, ne bileyim, mesela çiftçilik yap, abinle beraber nalbur dükkânı aç, tropik hastalıklara yahut Japon şiirine çalış. Göreceksin ki normal kariyerin de daha zevkli + heyecanlı gelmeye başlar.

Sunday, March 12, 2017

Azizler kültü

Konu şu. 4. yy’dan 6. yy’a kadar Hıristiyan aleminin her bucağını aziz kişiler sardı. Her kent ve kasabada en az bir, çoğu zaman birden fazla aziz kişi kültü oluştu. Mezarları, yörenin veya dünyanın dört bir yanından müminlerin akın ettiği ziyaret yerlerine dönüştü. İnsanlar azizlere dua etmeye, onlardan şefaat dilemeye, kısmetsiz kızlarını onlara okutmaya, mallarını azize vakfetmeye, ölünce azizin ayağı dibine gömülmek için canhıraş işler yapmaya başladılar. İslam evliyalarından farkı, aziz her zaman ölüdür; hayattayken aziz olunmaz. Antik tanrılardan ve tanrıcıklardan farkı, aziz her zaman ölümlü bir insandır, çoğu zaman mütevazı ve günahkar bir hayat sürmüş ve daha sonra Allah’ın inayetine mazhar olmuştur. Hemen hepsi feci ve acıklı bir şekilde ölmüş ya da öldürülmüştür.

Tours’da Aziz Martin, Nola’da Aziz Felix, Milano’da Aziz Gervasiıs ve Protasius, Mısır çölünde Aziz Antonius, Demre’de Aziz Nikolas, Urfa’da Aziz Kosmas ve Damianos o çağın ünlülerindendir. Yerli azizin yoksa, başka bir yerde ölmüş bir azizin cesedinin parçasını, ya da sakalının kılını, eşyasını, eteğinin ucunu getirsen de aynı işi görür. Mesela Compostela’daki Aziz lago/James, İskoçya’da, Patras’ta ve İstanbul’da ayrı ayrı ziyaretgâhı olan Aziz Andreas/Andrew bunlardandır. Hepsinin haslet ve meziyeti, ziyaret ve ibadet usulü ayrıdır. Saymaya kalksan on binleri bulurlar. Haritaya bak. Batı Avrupa’nın Katolik diyarlarında adı Saint/Santo/San, Rum diyarında Ayios/Aya, Ermeni ülkesinde Surp (mesela Erzincan’da Sürbehan = Surp Ohan), Süryanistanda Mor ile başlayan yerleri say, bitiremezsin.

Hıristiyan düşüncesi bünyesinde ilk günden itibaren büyük itirazlar oldu, “gerçek Hıristiyanlık bu değil” diye çırpındılar. İlk Hıristiyanların toplantı mahallerinden (ekklesia = cami, “cemaat yeri”) değil, aziz türbelerinden yürümüştür, şeklini, töresini, adını, çoğu zaman öyküsünü türbeden almıştır. Vatikan’daki S. Pietro/Peter mesela o isimli azizin türbesidir; Viyana’nın büyük kilisesi Aziz Stepan’ı, Paris’in eski ve asıl katedrali Aziz Denis’i yad eder.

Toprağın azizleriyle başa edemeyince kilise kendi alim ve rahip azizlerini üretmeye başladı. Filozof Aziz Aquino’lu Thomas, ziyaretçi Aziz Thomas More, Kayserili teolog Azizler onlardandır. Ama bunlar pek nadiren öbürleri gibi gerçek ve yerel ibadetin konusu oldular; köre göz, topala ayak, evde kalmışa koca veremediler. Başına felaketler gelip kötü bir şekilde öldürülmedikçe dört dörtlük aziz olamıyorsun, anlaşılan.

[Mesela bir Ertuğrul Kürkçü, Deniz Gezmiş olabilir mi? Ya da Aziz Fidel, Che’nin eline su dökebilir mi?]

Okuduğumuz kitabın adı The Cult of the Saints: Its Rise and Function in Latin Christianity. Peter Brown, geç Antik çağın önemli tarihçilerinden biri. İyi bir kitap mı? Bence değil. Dar ve hasis bir akademizmanın, bulanık, korkak diliyle malul. Olgular denizine cesur ve uyanık bir gözle dalmak yerine, Kardak kayalıkları kadar küçük bir adaya sığınıp, gelecek olası saldırıları savuşturmakla meşgul oluyor. Gene de okumak, okumamaktan iyidir. Kafanda bir sürü soruyu uyandırıyor.

Bellibaşlı iki konu üzerinde durmuş. Bir, ölümlü ve ölmüş insanları ilahi aleme aracı saymak, Antik dünyanın asla düşünemeyeceği ve kabullenemeyeceği bir şey. Eski Yunan ve Romalılar cesedi murdar sayar ve tapınma yerini kirleteceğine inanırlar. O halde bu noktaya nasıl gelinmiş? Acı çekmiş ve yenilmiş birtakım faniler hangi gerekçeyle ibadetin odak noktasına konulmuş? Ne değişmiş ki insanlar böyle bir şeyi makul ve tercihe şayan bulmuşlar?

İkincisi, Hıristiyan dünyasında tam o devirde ortaya çıkan siyasi ve sosyal iktidar yapılarıyla bu olgunun alakası ne? Episkopos (bishop) adı verilen il-önderleri 4. yy başından itibaren belirip, Batı’da tamamen, Doğu’da kısmen devlet egemenliğinin işlevlerini üstlenmişler; bunu yaparken azizler tapkısıyla el ele, kol kola yürümüşler. O değişimin nedeni neydi ve azizlerin o süreçteki işlevi neydi?

Güzel sorular bunlar, keşke cevabı da aynı ölçüde güzel olsaydı.

Ben olsam üçüncü bir soru sorardım. Hıristiyan dünyasının en uzak köşesinde bu dönemin sonunda ortaya çıkan yeni din, acaba azizler kültüne yönelik bir tepkiden mi beslendi? Muhammed’in “şirk” konusundaki ısrarı, ilahi alemin aracıları konusunda güncel ve sıcak bir tartışmanın yansıması mıdır?

Bugünkü Selefilerin türbe ve tekkelere olan tavrıyla islam peygamberlerininki arasında, tahmin ettiğinizden öte bir benzerlik mi vardır?