26 Nisan 2010'da Diyarbakır'da çıkan çeşitli gazete ve web sayfalarında yer aldı.
Soru - 1915 öncesinde Anadolu'daki Ermeni nüfusunun 1.5-2 milyon arası olduğu söyleniyor. Soykırım iddialarını bir kenara bırakır ve Anadolu Ermenileri'nin sürgününe de iyimser bir yaklaşımla “Zorunlu Göçe” tabi tutulduklarını var sayarsak; bu yoğunluklu nüfusun savaş sonrası Türkiye'ye dönmemesi nasıl açıklanabilir?
Suriye'de hayatta kalan yarım milyon mültecinin bir bölümü 1918 Kasımı'ndan sonra döndü veya dönmeye teşebbüs etti. Ancak bunlar 1919 Mayısı'ndan itibaren çeşitli baskı ve saldırılarla tekrar kaçırıldılar. 1919'da örgütlenen Kuvay-i Milliye'nin asıl amacı, İngiliz-Fransız işgaline direnmek filan değildi: Ermeniler'in dönmesine engel olmak ve Rumlar'ın da Ermeniler'in peşinden defolup gitmesini sağlamaktı.
Ermeni mallarının yağmasından pay almış olan yerel mütegallibenin çoğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'ne katıldı, dönen mültecileri kovmayı bir “vatan meselesi” olarak halka benimsetmeyi başardı. 1919 sonunda Fransız güçleriyle beraber Adana-Maraş-Antep bölgesinde yurtlarına dönen Ermeniler, Ankara'nın örgütlediği silahlı çetelerin saldırısına uğradı. Aynı yıl Kuzey Irak'tan Hakkâri'ye dönen Nasturi Hıristiyan aşiretleri, 1924'te Cumhuriyet Hükümeti'nin düzenlediği bir askeri operasyonla imha edildi veya tekrar sınır dışına kaçırıldı.
Nihayet, tam tarihini hatırlamıyorum, yanılmıyorsam 1924'te çıkarılan bir yasayla Milli Mücadele yıllarında (kendi iradesiyle olsun, mecburiyet dolayısıyla olsun) yurt dışında bulunanların TC vatandaşlığını kazanması engellendi. 1927'de çıkarılan bir kanunla, geriye kalanların seyyar satıcılıktan şimendifer memurluğuna kadar, bin çeşit işi yapması yasaklandı. Vakıf ve cemaat mallarına el kondu. Hemen her gün uyduruk bir gerekçeyle azınlık mensupları vatan hainliğiyle, casuslukla, vergi kaçakçılığıyla suçlandı; basında terörize edildiler; ekonomik açıdan çökertildiler. İstanbul ve İzmir dışındaki illerde yaşamaları imkânsız hale getirildi.
Soykırım, 1915'te olup biten bir hadise değildir. 1913 civarında başlayıp günümüze kadar aralıksız devam eden bir devlet politikasının adıdır.
Soru - Ermeni tehcirine yol açan olayların gelişimi ve sonrasına bakıldığında sürekli olarak İttihat ve Terakki Partisi suçlu gösteriliyor. Bu görüşün doğruluk payı nedir?
Doğru değildir. Ermenilere yönelik zulüm ve katliam politikasını başlatan İttihat ve Terakki değil Abdülhamit'tir. Ermeniler ilk başta İttihat ve Terakki'ye, kendilerini Abdülhamit zulmünden kurtaracak bir umut olarak baktılar. Bu durum 1909 ile 1913 yılları arasında, tam olarak araştırılmamış bir sürecin sonunda, tersine döndü.
Soru - İttihat ve Terakki Partisi'ni tek suçlu olarak kabul edersek, zorunlu göçe tabi tutulduğu söylenen Ermeniler'in, yeni kurulmuş Cumhuriyet tarafından topraklarına geri dönmeleri bir jest olarak sağlanamaz mıydı?
1919 yazından itibaren Anadolu'da iktidarı ele geçiren Müdafaa-yı Hukuk hareketi çok büyük oranda İttihat ve Terakki kadrolarından oluşmaktaydı. Az önce belirttiğim gibi tehcir ve katliam zenginleri, bunların arasında önemli bir pay tutmaktaydı. “Kurtuluş Savaşı” adı verilen hadise büyük ölçüde 1913-1915'te başlatılan tehcir politikasının sürdürülmesi ve sonuca ulaştırılmasından ibaret bir olaydır.
Soru - Ermeniler'in Anadolu'dan sürülmelerinin ardından yeni kurulan Cumhuriyetin aldığı ilk kararlardan biri de,"kaçak ve yitik kişilerle, başka yerlere nakledilenlere ait gayrimenkullerin Devlete intikaline dair Nisan 1923 tarihli kanun"un yürürlüğe konulması ile ilgili. Söz konusu kanunda, "gerçekleşecek hak taleplerinde de Lozan Antlaşması'nın yürürlüğe girdiği 6.8.1924 tarihinde malının başında bulunması şartına bağlıdır" hükmünün getirilmiş olması, yaşanan trajedinin salt kışkırtma ya da bağımsızlık hevesi olmadığının; ekonomik temellerinin de olduğuna bir kanıt olarak gösterilebilir mi?
1913-1922 yılları arasında gerçekleşen Rum/Ermeni yağması esnasında, Türkiye'deki menkul ve gayrımenkul servetin en az üçte biri el değiştirdi. Bu varlığa el koyanlar, doğal olarak, öncelikle İttihat ve Terakki rejimine yakın olan, tehcir ve katliam olaylarında aktif katkısı bulunan kişilerdi. Aralarında özel bir gayreti olmadan tesadüfen mala konan ve bu sayede ekonomik durumunu düzelten kişiler de olabilir belki, ama şüphesiz bunlar azınlıktadır. Bu kişilerin 1919'da, hem yeni edinilmiş servetlerini savunmak, hem de kendilerini muhtemel suçlamalardan korumak için büyük bir gayret içine girmiş oldukları şüphesizdir.
Cumhuriyetin ilk iki kuşağında ortaya çıkmış olan servetlerin tamamına yakını, incelenirse, Rum ve Ermeni mülklerinin gaspına dayanır. Buna Koç, Sabancı vs. gibi, 1946 sonrasında Türk kapitalizminin belkemiğini oluşturan isimler dahildir. Daha önemlisi, Atatürk döneminde siyasi iktidara kavuşan Cumhuriyet elitinin neredeyse tümü dahildir. Başta Atatürk dahildir. Düşünün ki Çankaya köşkü sonuçta Kasapyan çiftliğidir. Memleketin dört bir yanındaki “Atatürk evlerinin” tümü, bazısı demiyorum HEPSİ, gayrımüslimlerden ele geçirilmiş ganimet malıdır.
Soru - Birkaç yıldır “Ortak tarih komisyonu” önerileri gelmekte. Bu komisyonun kurulması durumunda, bugüne kadar bir muhasebeci edasıyla kimin kimden daha fazla katlettiğini iddia eden tarafların bir araya gelerek, net bir karara varması muhtemel midir?
Temel ahlaki değerlerde uzlaşma olmadıktan sonra komisyon filan boş işlerdir. Önce açık yürekli ve samimi bir barışma iradesi olacak ki, oturup konuşmak bir işe yarasın. Amacınız eğer kan davasını çözmek değil sürdürmekse, oturup konuşmak barışa hizmet etmez; eski yaraları tekrar kaşıyıp durumu büzbütün içinden çıkılmaz hale getirmeye hizmet eder.
Soru - Ermeniler'in son derece örgütlü ve ağır silahlı oldukları iddialarına karşılık, 1.5-2 milyon "son derece iyi silahlanmış ve örgütlü Ermeni"nin topluca katarlara katılması ve sağ-salim Suriye'ye vardırıldıkları iddiaları gerçekçi midir?
Resmi ideoloji tellallarının, tutarlı olmak veya inandırıcı olmak gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum. Kurt kuzuya “suyumu bulandırdın” demiş. “Ama sen derenin yukarısındasın” deyince, “vay sen bana cevap verdin” deyip kuzuyu yemiş. Hesap, işte o hesap.
Soru - Türkiye'de kalan az sayıda Ermeni için soykırımın olmadığını kabullenmeleri dayatılırken, bir yandan da okul kitaplarında ya da günlük hayatta (üzülerek söylüyorum bunları) hain, çapulcu gibi aşağılayıcı sözlere katlanmak mı daha zordu?
Irkçılık, cumhuriyet ideolojisinin en temel vasfıdır. Eğitim sisteminin, devlet söyleminin, egemen basının her hücresine ırkçılık sinmiştir. Her gün, her an, her yerde karşınızdadır. Adeta soluduğumuz hava gibi etrafınızı sarmıştır; çoğu kişinin artık farkına bile varmayacağı şekilde doğallaşmıştır.
Tabii, ilkokuldan beri o ırkçılığın hedefi olanlar için bunun bıkkınlık verici bir şey olduğunu takdir edersiniz. Ama ben şahsen bunu kendim adına olumsuz bir şey olarak hissetmedim; aksine hep beni güçlendirdiğini düşündüm. Benim kadar inatçı olmayanlar ise, ilk fırsatta memleketi bırakıp gitmekten başka çıkış yolu göremiyorlar.
Soru - Nisan ayı sürekli bir "Soykırım sendromu" ile geçiyor. Bu korkuyu ve soykırım depresyonunun yaşanmaması için yapılması gerekenler nelerdir? Ermeniler'in yaşadığı felaketlerin bir benzerini Cumhuriyet sonrası Kürtler'in yaşadığını düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız, Kürtlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Tabii. 1925'te Sünni Kürtler, 1936-38'de Dersimliler aynı şeyleri yaşadılar. Ermeni tehcirinin sanki tüm ayrıntılarıyla tekrar tekrar sahnelendiğini görürsünüz. Toplum liderlerini ayırıp sürmeler, suikastler, idamlar, köy baskınları, provokasyonlarla insanları isyana zorlayıp “tedip” etmeler, köy meydanlarında toplu katliamlar vs. Özellikle Dersim olayında ortada mantıklı bir sebep de yoktur; adeta bir kez kötü yola düşmüş bir caninin aynı suçu tekrar işlemeden duramaması gibi psikolojik bir durum sözkonusudur.
1960 darbesinden sonra gene aynı hastalık nükseder. 1980-83'ten sonra bir daha nükseder. “Atalarımız bunları kesti, bizim neyimiz eksik” gibi ruh haleti içindeler sanırsın. Günümüzde koşulların biraz değişmiş olması kimseyi aldatmasın; ben Kürtler'in ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduklarına inanıyorum. “Açılım” vs. klasik aldatmacadır. Unutmayın, 1914'te de “Ermeni Açılımı” yapılmıştı, bir sürü reform vaadi ortaya atılmıştı. Sonunu biliyorsunuz.
Ne tavsiye ederim? Zor soru.
A) Uluslararası güvencelere bel bağlamayın, işlerine geldiği gün sizi satacaklardır.
B) Hazırlıklı olun, ama silahlı mücadeleye güvenmeyin. Silahlanmak provokatiftir; tepki doğurur. Askeri açıdan daha güçlü olanın ekmeğine yağ sürer.
C) Cephenin önünü değil arkasını düşünün. Türk kamuoyunu elde etmeye çalışın. Türk siyasi hayatında ben Kürtler'in çok daha aktif ve olumlu bir rol oynayabileceklerine inanıyorum. Maalesef o alanda şu ana kadar pek başarılı görünmüyorlar. Tüm siyasi eylemlerinde kendilerini marjinalleştiren, dışlayan bir tutum içindeler.
Soru - 1915 öncesinde Anadolu'daki Ermeni nüfusunun 1.5-2 milyon arası olduğu söyleniyor. Soykırım iddialarını bir kenara bırakır ve Anadolu Ermenileri'nin sürgününe de iyimser bir yaklaşımla “Zorunlu Göçe” tabi tutulduklarını var sayarsak; bu yoğunluklu nüfusun savaş sonrası Türkiye'ye dönmemesi nasıl açıklanabilir?
Suriye'de hayatta kalan yarım milyon mültecinin bir bölümü 1918 Kasımı'ndan sonra döndü veya dönmeye teşebbüs etti. Ancak bunlar 1919 Mayısı'ndan itibaren çeşitli baskı ve saldırılarla tekrar kaçırıldılar. 1919'da örgütlenen Kuvay-i Milliye'nin asıl amacı, İngiliz-Fransız işgaline direnmek filan değildi: Ermeniler'in dönmesine engel olmak ve Rumlar'ın da Ermeniler'in peşinden defolup gitmesini sağlamaktı.
Ermeni mallarının yağmasından pay almış olan yerel mütegallibenin çoğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'ne katıldı, dönen mültecileri kovmayı bir “vatan meselesi” olarak halka benimsetmeyi başardı. 1919 sonunda Fransız güçleriyle beraber Adana-Maraş-Antep bölgesinde yurtlarına dönen Ermeniler, Ankara'nın örgütlediği silahlı çetelerin saldırısına uğradı. Aynı yıl Kuzey Irak'tan Hakkâri'ye dönen Nasturi Hıristiyan aşiretleri, 1924'te Cumhuriyet Hükümeti'nin düzenlediği bir askeri operasyonla imha edildi veya tekrar sınır dışına kaçırıldı.
Nihayet, tam tarihini hatırlamıyorum, yanılmıyorsam 1924'te çıkarılan bir yasayla Milli Mücadele yıllarında (kendi iradesiyle olsun, mecburiyet dolayısıyla olsun) yurt dışında bulunanların TC vatandaşlığını kazanması engellendi. 1927'de çıkarılan bir kanunla, geriye kalanların seyyar satıcılıktan şimendifer memurluğuna kadar, bin çeşit işi yapması yasaklandı. Vakıf ve cemaat mallarına el kondu. Hemen her gün uyduruk bir gerekçeyle azınlık mensupları vatan hainliğiyle, casuslukla, vergi kaçakçılığıyla suçlandı; basında terörize edildiler; ekonomik açıdan çökertildiler. İstanbul ve İzmir dışındaki illerde yaşamaları imkânsız hale getirildi.
Soykırım, 1915'te olup biten bir hadise değildir. 1913 civarında başlayıp günümüze kadar aralıksız devam eden bir devlet politikasının adıdır.
Soru - Ermeni tehcirine yol açan olayların gelişimi ve sonrasına bakıldığında sürekli olarak İttihat ve Terakki Partisi suçlu gösteriliyor. Bu görüşün doğruluk payı nedir?
Doğru değildir. Ermenilere yönelik zulüm ve katliam politikasını başlatan İttihat ve Terakki değil Abdülhamit'tir. Ermeniler ilk başta İttihat ve Terakki'ye, kendilerini Abdülhamit zulmünden kurtaracak bir umut olarak baktılar. Bu durum 1909 ile 1913 yılları arasında, tam olarak araştırılmamış bir sürecin sonunda, tersine döndü.
Soru - İttihat ve Terakki Partisi'ni tek suçlu olarak kabul edersek, zorunlu göçe tabi tutulduğu söylenen Ermeniler'in, yeni kurulmuş Cumhuriyet tarafından topraklarına geri dönmeleri bir jest olarak sağlanamaz mıydı?
1919 yazından itibaren Anadolu'da iktidarı ele geçiren Müdafaa-yı Hukuk hareketi çok büyük oranda İttihat ve Terakki kadrolarından oluşmaktaydı. Az önce belirttiğim gibi tehcir ve katliam zenginleri, bunların arasında önemli bir pay tutmaktaydı. “Kurtuluş Savaşı” adı verilen hadise büyük ölçüde 1913-1915'te başlatılan tehcir politikasının sürdürülmesi ve sonuca ulaştırılmasından ibaret bir olaydır.
Soru - Ermeniler'in Anadolu'dan sürülmelerinin ardından yeni kurulan Cumhuriyetin aldığı ilk kararlardan biri de,"kaçak ve yitik kişilerle, başka yerlere nakledilenlere ait gayrimenkullerin Devlete intikaline dair Nisan 1923 tarihli kanun"un yürürlüğe konulması ile ilgili. Söz konusu kanunda, "gerçekleşecek hak taleplerinde de Lozan Antlaşması'nın yürürlüğe girdiği 6.8.1924 tarihinde malının başında bulunması şartına bağlıdır" hükmünün getirilmiş olması, yaşanan trajedinin salt kışkırtma ya da bağımsızlık hevesi olmadığının; ekonomik temellerinin de olduğuna bir kanıt olarak gösterilebilir mi?
1913-1922 yılları arasında gerçekleşen Rum/Ermeni yağması esnasında, Türkiye'deki menkul ve gayrımenkul servetin en az üçte biri el değiştirdi. Bu varlığa el koyanlar, doğal olarak, öncelikle İttihat ve Terakki rejimine yakın olan, tehcir ve katliam olaylarında aktif katkısı bulunan kişilerdi. Aralarında özel bir gayreti olmadan tesadüfen mala konan ve bu sayede ekonomik durumunu düzelten kişiler de olabilir belki, ama şüphesiz bunlar azınlıktadır. Bu kişilerin 1919'da, hem yeni edinilmiş servetlerini savunmak, hem de kendilerini muhtemel suçlamalardan korumak için büyük bir gayret içine girmiş oldukları şüphesizdir.
Cumhuriyetin ilk iki kuşağında ortaya çıkmış olan servetlerin tamamına yakını, incelenirse, Rum ve Ermeni mülklerinin gaspına dayanır. Buna Koç, Sabancı vs. gibi, 1946 sonrasında Türk kapitalizminin belkemiğini oluşturan isimler dahildir. Daha önemlisi, Atatürk döneminde siyasi iktidara kavuşan Cumhuriyet elitinin neredeyse tümü dahildir. Başta Atatürk dahildir. Düşünün ki Çankaya köşkü sonuçta Kasapyan çiftliğidir. Memleketin dört bir yanındaki “Atatürk evlerinin” tümü, bazısı demiyorum HEPSİ, gayrımüslimlerden ele geçirilmiş ganimet malıdır.
Soru - Birkaç yıldır “Ortak tarih komisyonu” önerileri gelmekte. Bu komisyonun kurulması durumunda, bugüne kadar bir muhasebeci edasıyla kimin kimden daha fazla katlettiğini iddia eden tarafların bir araya gelerek, net bir karara varması muhtemel midir?
Temel ahlaki değerlerde uzlaşma olmadıktan sonra komisyon filan boş işlerdir. Önce açık yürekli ve samimi bir barışma iradesi olacak ki, oturup konuşmak bir işe yarasın. Amacınız eğer kan davasını çözmek değil sürdürmekse, oturup konuşmak barışa hizmet etmez; eski yaraları tekrar kaşıyıp durumu büzbütün içinden çıkılmaz hale getirmeye hizmet eder.
Soru - Ermeniler'in son derece örgütlü ve ağır silahlı oldukları iddialarına karşılık, 1.5-2 milyon "son derece iyi silahlanmış ve örgütlü Ermeni"nin topluca katarlara katılması ve sağ-salim Suriye'ye vardırıldıkları iddiaları gerçekçi midir?
Resmi ideoloji tellallarının, tutarlı olmak veya inandırıcı olmak gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum. Kurt kuzuya “suyumu bulandırdın” demiş. “Ama sen derenin yukarısındasın” deyince, “vay sen bana cevap verdin” deyip kuzuyu yemiş. Hesap, işte o hesap.
Soru - Türkiye'de kalan az sayıda Ermeni için soykırımın olmadığını kabullenmeleri dayatılırken, bir yandan da okul kitaplarında ya da günlük hayatta (üzülerek söylüyorum bunları) hain, çapulcu gibi aşağılayıcı sözlere katlanmak mı daha zordu?
Irkçılık, cumhuriyet ideolojisinin en temel vasfıdır. Eğitim sisteminin, devlet söyleminin, egemen basının her hücresine ırkçılık sinmiştir. Her gün, her an, her yerde karşınızdadır. Adeta soluduğumuz hava gibi etrafınızı sarmıştır; çoğu kişinin artık farkına bile varmayacağı şekilde doğallaşmıştır.
Tabii, ilkokuldan beri o ırkçılığın hedefi olanlar için bunun bıkkınlık verici bir şey olduğunu takdir edersiniz. Ama ben şahsen bunu kendim adına olumsuz bir şey olarak hissetmedim; aksine hep beni güçlendirdiğini düşündüm. Benim kadar inatçı olmayanlar ise, ilk fırsatta memleketi bırakıp gitmekten başka çıkış yolu göremiyorlar.
Soru - Nisan ayı sürekli bir "Soykırım sendromu" ile geçiyor. Bu korkuyu ve soykırım depresyonunun yaşanmaması için yapılması gerekenler nelerdir? Ermeniler'in yaşadığı felaketlerin bir benzerini Cumhuriyet sonrası Kürtler'in yaşadığını düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız, Kürtlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Tabii. 1925'te Sünni Kürtler, 1936-38'de Dersimliler aynı şeyleri yaşadılar. Ermeni tehcirinin sanki tüm ayrıntılarıyla tekrar tekrar sahnelendiğini görürsünüz. Toplum liderlerini ayırıp sürmeler, suikastler, idamlar, köy baskınları, provokasyonlarla insanları isyana zorlayıp “tedip” etmeler, köy meydanlarında toplu katliamlar vs. Özellikle Dersim olayında ortada mantıklı bir sebep de yoktur; adeta bir kez kötü yola düşmüş bir caninin aynı suçu tekrar işlemeden duramaması gibi psikolojik bir durum sözkonusudur.
1960 darbesinden sonra gene aynı hastalık nükseder. 1980-83'ten sonra bir daha nükseder. “Atalarımız bunları kesti, bizim neyimiz eksik” gibi ruh haleti içindeler sanırsın. Günümüzde koşulların biraz değişmiş olması kimseyi aldatmasın; ben Kürtler'in ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduklarına inanıyorum. “Açılım” vs. klasik aldatmacadır. Unutmayın, 1914'te de “Ermeni Açılımı” yapılmıştı, bir sürü reform vaadi ortaya atılmıştı. Sonunu biliyorsunuz.
Ne tavsiye ederim? Zor soru.
A) Uluslararası güvencelere bel bağlamayın, işlerine geldiği gün sizi satacaklardır.
B) Hazırlıklı olun, ama silahlı mücadeleye güvenmeyin. Silahlanmak provokatiftir; tepki doğurur. Askeri açıdan daha güçlü olanın ekmeğine yağ sürer.
C) Cephenin önünü değil arkasını düşünün. Türk kamuoyunu elde etmeye çalışın. Türk siyasi hayatında ben Kürtler'in çok daha aktif ve olumlu bir rol oynayabileceklerine inanıyorum. Maalesef o alanda şu ana kadar pek başarılı görünmüyorlar. Tüm siyasi eylemlerinde kendilerini marjinalleştiren, dışlayan bir tutum içindeler.
tşk.
bişey garibime gidiyo yalnız...niyeyse herkeste bi skilme korkusu...burdaki arkadaş,facebooktaki profilinizde zuhur eden ama daha önce çok duyduğum ''o adam olmasa ananı bacını ingiliz fransız askerleri skiyo olurdu'' klişesi...sanırsın adamların ülkesinde kadın kalmamış buraya gelme amaçları aslında o...karşı bişey söylicekseniz söyleyin de şu skilme muhabbetini bırakın be kardeşim
Sermaye akımlarının globalleştirdiği dünyada,düşman gibi bazı terimlerin etrafında dönen metinlerin mesajları old-fashioned kalıyor galiba.
Bu adam yazı yazmış. Suç işlememiş, adam öldürmemiş, vergi kaçırmamış, tecavüz etmemiş.
Yazıyı beğenelim ya da beğenmeyelim. Saygıyla okumasını bilmeliyiz. Katılırız ya da katılmayabiliriz. Her halikarda eleştirimizi veriye dayalı yapalım. işkembeden atacaksak ta destekli atalım.
Gökkuşağının güzelliğinin değişik renkleri içermesinden kaynaklandığını unutmayalım. Siz hiç yanlızca kırmızı renkli olan bir gökkuşağı gördünüz mü?
Bir ülkenin en büyük zenginliği insan kaynağıdır.
Abraham Lincoln demiş ki 'I firmly believe in people'
Sevgiyle kalın ve değişik renk ve seslere saygı gösterin.
ve dusman evinize kadar girmisse, baska bir care de bulamamissaniz, uzerine bok atacaksiniz paragrafini eklemeyi unutmussunuz,
hatirlatayim dedim, bu iyiligimi unutmayin
öncelikle o ayna değil ayine.birine akıl verir tarzda ukalaca konuşurken bari alıntıladığınız sözün doğrusunu bilin yahu...
ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz sözüne bir de benim blogumdaki aynı başlıklı yazının tarafından bakın...ne kadar ''özeleştirisel''siniz,ne diyeceksiniz merak ettim...
bi de sizden kişisel bi ricam var,bu adam ufacık aklıyla yale,columbia gibi mekanlarda takılıyosa -oraların hangi kıtada olduğunu bilmeniz bile beni şaşırtır ama-,siz bu kocaman aklınızla bir boğaziçine olmadı mülkiyeye hiç uğraşmadan kesin girersiniz.hadi göriim sizi de memleketi böyle hainlere bırakmayın,dünya atatürkçü görsün ulan!!
*Cem Ertem'nin yorumundan.
Benim de 'Humancipate' diye bi filmim vardı, insanların zihinsel olarak özgürleşmesi üzerine, belki ilgi çeker burada da henüz Türkçesi yok maalesef, ingilizce: Humancipate - Vimeo
siz olsaydınız böyle yazardınız mutlaka. dünyanın en güçlü ülkelerini bu topraklardan hayatınız pahasına atabildikten sonra heralde en fazla bu kadar "insacıl " olunabiliyor. ama ne yazık ki o siz olamamışsınız. en fazla oturdugunuz yerden baskalarinin yaptiklarini elestirebilirmişsiniz ortaya yoktan yeni birşey koyabilmek yerine.
sizin deyiminizle "kan-vatan-düşman edebiyatının şahikası " demeniz bile taraflı olduğunuzu göstermeye yetiyor.
sizin en sevdiğiniz lider yada kişi var mıdır merak ettim. söyleyin de biz de herşeyi dosdoğru yapan o ulvi şahsiyeti tanıyalım.
ben olsaydım diyorsunuz. peki empati adına şunu yapalım. sizin yerinizde ben olsaydım önce adımı değiştirirdim. gay i çağrıştırıyor. sonra taraf gazetesinin sitesindeki resmimi değiştirridm. nitekim kelin ışıkların altında yansıması adapazarı kabağı gibi duruyor. sonra üç beş kuruş alıcam, ünlü medyatik yada marjinal bir radikal olacağım diye sağa sola çamur atmaktan vazgeçerdim. türk lerin atalarının güzel bir lafı vardır. yemek yediğim çanağa tükürmekten vazgeçerdim.
sizin yerinizde ben olsaydım.
anlatabiliyor muyum ?
ha
ha.
Pek eğlenceli yorumlar. Ama küfürler biraz daha orjinal olabilirdi, bu kadar mıydı yaratıcılığınız? 12 Ocakta yazan adsız: "sizin en sevdiğiniz lider yada kişi var mıdır merak ettim." demişsiniz. İlla ki insanın "en sevdiği lider" olması mı gerekiyor sizce? Bu kişiye tapınılması mı gerekiyor?
Yazınızı çok beğenmekle birlikte yorumlardaki kutuplaşmadan o derece rahatsız oldum. Neyi eleştirdiğinizi açıkça görebiliyorum. Ben kendimi sizin karşı taraf olarak gördüğünüz tarafta görüyorum ama bana bu yazı hiç rahatsız edici gelmedi. Bence orjinaliyle yanyana koyulup okunmalı. Değiştirilmesine bu kadar tepki gösterenleri anlamadığımı söylemeliyim. Atatürke bu kadar hakaret edenleri de. Türkiye geçmişiyle birgün hesaplaşıcak evet ama hem buna daha çok zaman var hem de esas zor olan hesaplaşma Atatürk dönemi olmayacak bence. Ölümünden sonra onu efsaneleştirenler putlaştıranlarla olacak esas hesaplaşma. Burada size küfür edenleri yaratan zihniyet malesef Atatürk değil onun yaptıklarını söyleyenlere yeni nesillere yanlış aktaranlardır. Keşke doğru aktaranlar daha çok olsa, keşke daha hoşgörülü nesiller yetiştirebilsek.
Bugün Türkçe'nin özellikleriyle ilgili güvenilir bir siteye girip araştırma yapıyordum. Orada bazı Türkçe sözcüklerin kökeni itibariyle Türkçe olup olmadığı ile ilgili bir tablo vardı. O tabloda menşei Türkçe zannedilen kelimeler örneklerle gösterilmiş ; farklı dillere ait olduğu belirtilmişti. Sonda da sizin adınız geçiyordu. Şaşırdım. Bir Ermeni vatandaşın böyle bir konuda kişisel ya da akademik ihtisas yapması cidden ilgimi çekti. Sonra sizinle ilgili yazılar yazan siteleri , sözlükleri dolaştım. Sizi araştırıp da entellektüel birikiminize de hayran kalmamak mümkün değil ; zira kaldım da.
Sonra bu siteyi buldum. Farklı zamanlarda , farklı gazetelerde neşredilmiş yazılarınızı okudum. Bu yazınızı altında yatan şey nedir ? Kan ve Savaştan , emin olun Türk Milleti çok muzdariptir. Sizi, Kemal Paşa'nın gençliğine bu hitabeyi göndermesini eleştirmenizin altında yatan şeyin, yıllardır Ermeni ebeveynlerin çocuklarına aşıladığı Türk düşmanlığı olduğundan kaynaklandığını da düşünmüyor. Çünkü sizin gibi mürekkep yalamış bir kişinin böyle ucuz nasyonalist doktrinlerin menfur etkilerinden sıyrılmış olmanız gelir!!! Size kızamam çünkü Atatürk'ü eleştiren Türk aydınları da var bu ülkede. Yani en azından Sevan Nişanyan Ermeni olduğu için Atatürk'e eleştiriyor deme hakkım yok. Fakat sizin bu provake edici yazılarınız malum toplumda kriz yaratır. Türk'e ve Türklüğe ve Atatürk'e yıllardır gizli ya da alenen kin güden Ermeni , Kürt ve Yobazları kışkırttığınızın ve Türklük bilincini taşıyan herkesin nefretini kazandığınızın farkında değil misiniz ?
Yetmedi mi kustuğunuz kin? Bu kadar mı düşmansınız bu memlekete, bu memleketin insanlarına? Allah aşkına sizi buraya mecbur eden nedir? Erivan İstanbul'a kaç km'dir?
Birgün, öldüğün zaman. Nerede ve ne zaman olursa olsun. Isterlerse seni ermenistanın kalbine, isterlerse atinaya, isterlerse grönlanda gömsünler.. Şunu bil ki, o gün tekerlekli sandalyede dahi olsam, gelip de mezartaşına işeyecek biri var. şirince ye gelirsen bunu bizzat sen yaşarken, yüzüne işeyeceğim. Ama sayende itthat ve terakkinin de, Mustafa Kemal'in de ne kadar doğru işler yaptıklarını anlıyoruz. Teşekkürler.