Wednesday, October 24, 2012
Saturday, October 13, 2012
Zındıklardan bir demet
Tanınmış birkaç düşünür ve yazarın İslam
peygamberi hakkındaki görüşlerini ele alalım. Baştan belirtelim ki bunlar BENİM görüşlerim değildir, sadece
sahiplerini bağlar.
[2] İngilizce metin http://en.wikisource.org/wiki/Epistle_to_Yemen/Introduction
[3] Inferno, Kanto 28.25 ve devamı:
Tra le gambe pendevan le minugia;
[5] Tam metin http://archive.org/details/lefanatismeouma01voltgoog
[6] İngilizce metin http://archive.org/details/satyarthprakashl00dayauoft
*
İlk yazarımız Moşe Maimonides, [1] ortaçağın büyük
filozofları arasında adı İbn Rüşd ve Thomas Aquinas ile bir nefeste
anılacaklardan biri. İslami İspanya’da doğmuş, Fas’ta medrese tahsili görmüş,
Arap ve Yunan klasiklerini okumuş. Arapça olan üç ciltlik Delâlet-ül Hâ’irin
(Guide for the Perplexed, Kafası Karışık olanlar için Yol Gösterici) adlı
eserinde tanrının bilinebilirliği, yaratılış, irade-i cüziye, kötülüğün ahlaki
kökenleri gibi konularla cedelleşmiş. Yahudi fıkhının temel eserlerinden biri
olan 14 ciltlik Mişna Tora’yı kaleme almış. “Bir masumun haksız yere
cezalandırılmasından ise, bin suçlunun cezasız kalması evladır” gibi insancıl
yaklaşımları var. Ayrıca tıp ve mantık üzerine eserler vermiş.
1172’de yazdığı Yemen
Risalesi’nde [2] Muhammed’den “Yalancı Peygamber” ve “Deccal” (meşugga משוגע) sıfatlarıyla söz ediyor. Hakiki dini bozmak ve
insanların yüreğine nifak sokmak amacıyla gelenlerin ilki, Maimonides’e göre,
adı lanetle anılan İsa’dır. “Din ulularımız” ona layık olduğu cezayı
vermişlerdir. Muhammed onun izinden gelmiştir. İsa’dan farklı olarak, dünyevî
iktidarı ve insanlara zorla boyun eğdirmeyi hedeflemiştir. Sadece “cahil bir
budala”, onun getirdiği öğretinin gerçek bir tanrısal din olduğunu
zannedebilir.
*
Dante insanlık tarihinin en
büyük şairlerden biri; aynı zamanda ciddi bir düşünür, tarihçi ve siyasi
aktivist. İlahi Komedya’da dinî düşüncenin ve ahlak felsefesinin en temel
konuları hakkında derin bir vizyonu ortaya koymuş. Yaşadığı devirde Avupa
entelektüel yaşamında Arap kültürü henüz ciddi ölçüde etkilidir; yazarın İslami
düşünceye dair en azından birkaç önemli eser okumuş olduğunu biliyoruz. Yani
İslam dininden habersiz biri değildir. Başta Selahaddin Eyyubi olmak üzere bazı
Müslümanlar, Komedya’nın ahlaki evreninde birçok Hıristiyandan daha yüksekte
yer alırlar.
Dante Cehennem’in en
dibinden bir önceki katmanında Hz. Muhammed ile karşılaşır. "Şirk ve nifak
tohumu ekenlerle" aynı kaderi paylaşan Muhammed kötü durumdadır: (Inferno,
Kanto 28.25 v.d.).
Bacakları arasından
sarkıyordu bağırsakları; iç organları ortadaydı, yenilenlerden bok (merda)
yapan zavallı keseyle birlikte.
Onu görmek için olanca
dikkatimi verince, bana baktı, göğsünü açtı elleriyle, “Bak nasıl yarıyorum
kendimi” dedi,
“Bak Muhammed nasıl
paramparça edildi! Önümde ağlayarak giden Ali, alnından çenesine dek yüzü
kesili.
Burada gördüğün öteki kişiler de yeryüzünde şirk ve nifak tohumları
ektiler (seminator di scandalo e di scisma), bu nedenle ikiye bölündüler.” [3]
*
Protestan reformunun
öncüsü olan Martin Luther öncekilere
oranla daha mutaassıp bir din adamıdır. Dili çoğu zaman saldırgan ve
dogmatiktir. Buna karşılık iman (inanç) hakkındaki düşünceleri, Augustinus’tan
bu yana çok az düşünürün yakınına yaklaşabildiği bir felsefî derinlik – ve
duygu zenginliği – gösterir. Boş bir adam değildir yani.
Muhammed’e ve İslam
dinine ilişkin görüşleri 1528 ve 1530’da kaleme aldığı Vom Kriege wider die Türken ve Heerespredigt
wider die Türken adlı iki vaazda yer alır. İkisi de sert metinlerdir.
Türkçeye çevirildiklerini veya çevirilebileceklerini sanmıyorum. [4]
Muhammed’e yönelik
eleştirileri üç noktada toplanır. İlk nokta sevap öğretisidir; tanrıyla bir tür
çıkar pazarlığına dayalı selamet anlayışını Luther ahlaksız ve imansız bulur.
İkinci nokta silah zoruyla (yazarın deyimiyle “cinayet ve yağma” yoluyla) din
yayma fikridir. Üçüncü nokta, İslam dininin çok eşlilik ve cariyeliğe izin
vermesidir. Her üç noktada Luther İslam peygamberinin kişisel ahlakını
lanetler. “İğrenç ve utanç verici bir kitap” olarak tanımladığı Kuran’ı herkesin
tanıması için (auff das yderman sehe welch ein faul schendlich buch es ist)
vakit bulduğunda Almancaya çevirmeyi vaat eder.
*
Voltaire 18. yüzyıl
akılcılığının büyük temsilcisidir. Tarihçi, filozof, romancı ve şairdir. Başta
Katolik Kilisesi olmak üzere müesses dinlerin amansız düşmanıdır. İnandığı
şeyler uğruna rahatını ve hayatını defalarca tehlikeye atmıştır. Zekâsı nefes
kesici keskinliktedir. Alaycıdır. Antipatiktir. Ama kişiliğinin gücünden etkilenmeyecek
kimse düşünemiyorum.
Mahomet ou le Fanatisme [5] isimli beş perdelik trajedisi, Muhammed’in
tarihi kişiliğinden ziyade genel anlamda dinî fanatizmi ve ikiyüzlülüğü konu
edinir. Hikâye Muhammed’in evlatlığı Zeyd b. Harisa ve onun eşi iken ayrılıp
kendisiyle evlenen Zeyneb bt. Cahş olayı üzerine kuruludur. Muhammed entrikacı,
zalim ve kadın düşkünü biri olarak gösterilmiştir. Zeyd’in Zeyneb’e ilgisini
kıskanır. Zeyd’i Mekke ileri gelenlerinden birine suikast düzenlemekle
görevlendirir. Zeyd adamı öldürür. Ancak adamın, çocuk yaşta köle edilen Zeyd
ve Zeyneb’in babası olduğu ortaya çıkar. Zeyneb intihar eder. Muhammed ölüm
döşeğinde vicdan muhasebesi yaparak günahlarını itiraf eder.
*
Hindu cephesinden de
bir örnek verelim, eksik kalmasın.
Swami Dayananda Saraswati 19. yüzyıl sonlarında Hindu
dininde büyük bir reform başlatan Arya Samac hareketinin manevi lideridir. Puta
tapıcılığa, türbe ziyaretlerine, atalara tapmaya, hayvan kurban etmeye,
rahipçiliğe, kast sistemine, çocuk evliliklerine karşı çıkmış, Hinduizmi
evrensel bir ahlaki öğreti olarak canlandırmaya çalışmıştır. Zahid ve alimdir.
Hindistan’ın bağımsızlığı fikrini ilk ortaya atanlardan biridir. Rabindranath
Tagore’un ilham kaynağıdır.
En önemli eseri olan Satyarth Prakaş’ın [6] 14. bölümü,
Kuran’a ve İslam dinine karşı acımasız bir polemiktir. 70 küsur sayfada
Kuran’daki çelişki ve mantıksızlıklar, olağanüstü akılcı ve berrak bir dille
ortaya konur. Kuran’da dile getirilen tanrı fikrinin ahlaki zaafları ve
cahilliği dile getirilir. Hz. Muhammed'in “sahtekâr” olduğu savunulur.
Yukatıda saydığım dört
yazara oranla, en okumaya değer olanı budur.
*
Tekrar edelim. Bunlar
BENİM düşüncelerim değil, adamların düşüncesi. Bana sorarsanız Montgomery
Watt’ın teslimiyetçiliğini onaylamasam da, hiçbir büyük inanç hareketinin,
hiçbir büyük sosyal olayın, bu derece tek yanlı bir reddiyeyi hak etmediğini
düşünürüm. Nöldeke’nin veya Margoliuth’un kritik zekâsı, Rodinson’un sosyal
gerçekçiliği bana bunlardan daha yakın geliyor.
Ama soru benim bu
görüşlere katılmam veya katılmamam değildir. İsteyen katılır, isteyen katılmaz.
Bana ne? Sana ne?
Soru şudur: birtakım kara kalabalıkların
duyguları incinecek diye Maimonides, Dante, Luther, Voltaire ve Saraswati
okumaktan – ve yayımlamaktan – vaz geçecek miyiz? Geçmeyecek miyiz?
Senden ve benden bir
hayli daha derin düşüncelere sahip olan bu adamlara – bazı fikirlerine
katılmasak da – saygı gösterecek miyiz? Göstermeyip onları cühelanın öfkesine
kurban edecek miyiz?
Başkalarının gündemi neyse ne. BENİM ne
zamandır tartıştığım konu budur. Ve bu açıdan bakınca, Etyen Mahcupyan gibi
birinci sınıf bir düşünürün bile konu hakkında söyledikleri bana o kadar
alakasız, o kadar tanjant geliyor ki tarif edemem!
Notlar
[1] Arapçada cari olan adıyla Ebu İmran Musa bin Meymun bin Ubeydullah el-Kurtubî.
[2] İngilizce metin http://en.wikisource.org/wiki/Epistle_to_Yemen/Introduction
[3] Inferno, Kanto 28.25 ve devamı:
Tra le gambe pendevan le minugia;
la corata pareva e ’l tristo sacco
che merda fa di quel che si trangugia.
Mentre che tutto in lui veder m'attacco,
guardommi e con le man s'aperse il petto,
dicendo: "Or vedi com'io mi dilacco!
vedi come storpiato è Mäometto!
Dinanzi a me sen va piangendo Alì,
fesso nel volto dal mento al ciuffetto.
E tutti li altri che tu vedi qui,
seminator di scandalo e di scisma
fuor vivi, e però son fessi così.
[4] Dileyen http://www.lutherdansk.dk/WA%2030%20II/WA%2030%20II1.htm sayfasından orijinal metinlere bakabilir.
[5] Tam metin http://archive.org/details/lefanatismeouma01voltgoog
[6] İngilizce metin http://archive.org/details/satyarthprakashl00dayauoft
20 yorum:
Adsız13 Ekim 2012 03:17Musa da ısa da mitolojik şahsiyetler , varlar mı yoklar mı belli belirsiz. Muhammed'in ise özel hayatının detaylarını dahi biliyoruz. Kayda gecmis sözleri ve isleri var. Seveni var sevmeyeni var. Ölümünden hemen sonra en yakınları birbirini öldürmüş. Kendi görevlendirdiği zekat memurları rüşvet almış mesela... Yani , "asr-i Saadet" çok da Mesut değilmiş anlayacağın. Zamanında bile çok münakaşa olmuş, edilmiş. Şimdi, 14 asır sonra bile lafı, tenkidi yapılmayacaksa ne anlamı var onun reel bir karakter olmasının ? Pagan gibi ilahlastiracagima bedevi gibi münakaşa ederim arkadas...Yanıtla
Yanıtlar
Adsız13 Ekim 2012 12:421.Asr-ı Saadet yaşadığı döneme denir. 632'de sona erer. Sonrasındaki mücadeleler haliyle bu dönemin dışındadır.
2.Zekat memuru çalıyorsa o zekat memurunun suçudur, islam böyle emretti, peygamber bunu öğütledi denebilir mi?
Mevcut bilgilerinizi gözden geçirip tekrar deneyebilirsiniz.
Bugün gördüğüm kadarıyla islam dini, emirleriyle yasaklarıyla değil de bunları layıkıyla yerine getiremeyen beceriksizlerle eleştiriliyor. Uygulayıcının kötülüğü uygulamanın kötü olduğu anlamına gelmez. Diğer taraftan, isterseniz kırk bin yıl öncesini eleştirin, bunu kimse umursamaz. Umursanan kimin söylediğidir. Müslümanların (kafatasçılık bulaşmamış olanları) Sevan abiye kırılmaları, onu ''Sevan abi'' gördükleri için.
hocam dinciliğin altında köylülük mü gizli murat belge'nin dediği gibi?farklı olan sevilmez,aykırı hayat tarzları ve görüşler cezalandırılır.avrupa'dan yasa tercüme etmekle aşılamıyor köylü/lumpen sorunu.Yanıtla
Yanıtlar
Aslinda Ahmet Altan'in bir yazisi var Kasaba kulturune dair. Mahalle baskisini bile ku kasabali kulturune dayandiriyor. Yazisinin adi 'Din, Ahlak ve kasaba' 22 Nisan 2012, Taraf Gazetesi. Firsatiniz olursa okumanizi tavsiye ederim yazi soyle baslar yazi:
"Köyler, baskının rahat kırıldığı yerlerdir."
.jpg)
Adsız14 Ekim 2012 03:01"Yeniden doğmak için", diye şarkı söylüyordu Gibreel Farishta gökyüzünden düşerken, “önce ölmen gerekir."Yanıtla
Böyle başlıyor Salman Rüşdi'nin "Şeytan Ayetleri" adlı kitabı...
1988'de İngiltere'de yayınlanan ve Booker Ödülü’ne aday gösterildikten hemen sonra Whitbread’i kazanan kitap, "duyguları incinen" o kara kalabalıklar tarafından şöyle karşılandı;
1989 yılının Şubat ayında Ayetullah Humeyni ağzından salyalar akıtarak, Rüşdi'nin ve yayıncılarının görüldükleri yerde öldürülmesinin "din" açısından faydalı olacağı ile ilgili fetvasını verdi.
1991'de kitabın Japon çevirmeni Hitoshi Igarashi öldürüldü, İtalyan çevirmeni Ettore Capriolo ağır şekilde yaralandı.
1993'de kitabın Norveçli yayıncısı William Nygaard bir suikastten kıl payı kurtuldu.
1994'de Aziz Nesin kitabı Türkçe'ye çevireceğini/çevirteceğini duyurdu, neler oldu hep beraber yaşadık, gördük. Sivas'daki o köpeklerin (köpekleri tenzih ederek) orada toplanmalarının asıl nedeniydi o kitap...
Yıl 2012, hala yayınlanmış bir Türkçe tercümesi yoktur kitabın.
Rüşdi onların "cennete" gitmesini engelleyecek değildi hoş... Üstelik eğer varsa bir cennet, bu yazdıkları yüzünden Rüşdi kaçırıyordu iri siyah gözlü hurileri, tadı bozulmayan süt ırmaklarını, cennet ağaçlarını...
Peki neden bunlar olayları "allaha havale" etmek yerine, bizzat can almaya girişiyorlar?
Saçma bir adet vardı eskiden, bilirmisiniz bilmem; cami önünde kuşları kalabalık ve şekilsiz bir kafeste tutan -ki çoğu ölürdü bu yüzden- bir adamdan kuş satın alınır, sonra "azat-buzat, cennet kapısında beni gözet" nidaları eşliğinde serbest bırakılırlardı.
İnançlarına göre allahın bir yaratığı olan, zaten özgürce gezinen kuşu, kimbilir hangi kumpaslarla yakalayan birinden para karşılığı satın alırlar, sonra ona zaten hakkı olan özgürlüğü geri verirken "bak, cennette yardımlarını bekliyorum haa!" diyerek şartlı tahliye ederlerdi! Kendilerini tam bir gerizekalıya yakışacak şekilde kandırmaktan öte, bir de inançlarına göre onları o cennete alıp almamaya karar verebilecek tek yetkiliye de, özgür bir kuşu önce tuzağa düşürüp sonra salarak üçkağıt açarlardı.
Rüşdi'ye de saldırmaları, işte bu "allahı kandırmak", "kübralarında attıkları olmayan bir görevi icra ederek yaranmak" dürtüsünden kaynaklanıyor. Kendi haline bıraksalar belkide cehennemin yedi kat dibinde yanacak! birini, işgüzarca katletmeye çalışıyor ki cennet kapıları ardına kadar açılsın:) Cezasını, "sizi kendi suretimden yarattım" diyen allahına bırakmıyor, oradan bir cennet ayrıcalığı çıkarmak için, inandığı tanrının suretinin canını kendisi alıyor. Cinayetini allah için filan değil, tamamen çıkarına öyle uygun düştüğünü için işlediğinin kendi bile farkında değil.
Diyeceğim; zaten bomboş geçirdiği bu izansız hayatı sona erince, sırf seni öldürmüş olması yüzünden, bu dünyada rüyasında bile göremeyeceği ödüllere kavuşacağını zanneden biriyle nasıl anlaşırsın?
Ne dersin de onu bu eyleminden vazgeçirirsin? Ölümü bir hediye, seni öldürmeyi de o hediyenin anahtarlarından biri olarak gören bir zihniyete nasıl laf anlatırsın?
Velhasıl, çok özür dilerim ama, bırakın Dante, Martin Luther yada Voltaire'in yazdıklarını yayınlamayı, onların deryasının yanında bir kum tanesi gibi kalan Sevan Nişanyan'ın dahi hayatının tehlikede olduğu bu ülkede, ya "duyguları incinecek birtakım kara kalabalıkların" dediği olacak, ya da siz, ben, bizler onların sahte cennetinin uyduruk biletleri olmamak için tabanca, tüfek dolaşacağız. Çünkü aslında kalem, kılıçtan keskin filan değil.
Bence bu saatten sonra, kafatasçıların şu "ya sev, ya terket" söylemini hayata geçirmek lazım.
Ben sevmiyorum kardeşim!!! Ailemi gönderdim, benim de elim kulağımda, bu yaştan sonra o kuyudan o taşı çıkaracak 40 akıllının içinde yer almaya ne halim, ne de isteğim var.
Saygılarımla.
Tarık Arman

Adsız14 Ekim 2012 16:55''Ancak adamın, çocuk yaşta köle edilen Zeyd ve Zeyneb’in babası olduğu ortaya çıkar. Zeyneb intihar eder. Muhammed ölüm döşeğinde vicdan muhasebesi yaparak günahlarını itiraf eder.''Yanıtla
Yani ?...Zeyd ve Zeyneb kardeş mi imişler ?.Eğer öyle ise sadece bu sebebten boşanmaları gerekirdi.İslami kaynaklar bu olayı farklı anlatır.Zeyneb kocası Zeyd'i sürekli hakir görüyordu.Kendisi Mekke'nin ileri gelen , yani aristokrat bir aileye mensub bir kişi ;Kocası Zeyd ise azad olmuş bir köle oduğu için. Yani Zeyneb kocası Zeyd'e '' Nefret söylemi ve ÖTEKİLEŞTİRME'' uyguluyordu.
Adsız15 Ekim 2012 10:15"Soru şudur: birtakım kara kalabalıkların duyguları incinecek diye" insanlık tarihinin en saçma ve en gereksiz icatlarından biri olan dîn'e her daim boyun eğecek miyiz?Yanıtla
Son derece saygılı bir üslupla yazmış olduğum ve ne dediği de gayet açık olan bir yorumum yayınlanmadı.Yanıtla
Bu kasıtlı ise ve "dükkan benim" diyorsanız, tutumunuz sürekli eleştirme çabasında olduklarınızınkinden hiç 'iyi' değil.
"Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma" kuralı sizi mahkum eder.
"Nefret söylemi" vb. tartışmalar sonra gelir.
"Ben kural tanımam, keyfim ne isterse o diyorsanız", söz biter.
Saygılı bir uslupla yazılsa dahi incir çekirdeğini doldurmayan, boş klişeleri tekrar eden, yazarının zekâ düzeyi hakkında olumlu bir izlenim uyandırmayan yorumların çoğunu siliyorum. Tartışmayı çöple ve parazitle doldurmamak, okurlarıma karşı olan saygımın gereğidir.Yanıtla
Adsız16 Ekim 2012 15:06Tüm dinler batıl inançtır. İnsanlar kendi varlıklarını ve başlarına gelenleri açıklamak zorunda hissetmese din diye bir şey olmazdı. Bir nevi öğretmen bana taktı ondan kaldım demek. Öğretmen taktıysa yapacak bir şey yok.Yanıtla
Şimdi de din babadan oğula geçen bir masal gibi. Politikacılar da düzeni korumak için kullanır vazgeçemezler.
Din insanların zor sorularına çok kolay yanıtlar getirdiği için pratiktir. Vazgeçmek bu pratiklikten vazgeçmek demektir.
Bence gerisi boş. Dini dindarla tartışmak epey anlamsız. Sizden beklenen sanki sizin sorumluluğunuzmuş gibi Tanrının yokluğunu ispat etmenizdir. Tartıştıklarınız sizi karşılık veremeyeceğiniz anlamsız bilgiye boğarlar sonunda da söyleyeceğiniz en mantıklı doğruyu bile kabul ettiremeyeceğiniz kesindir.
Adsız16 Ekim 2012 23:16Tavsiye ederim Herkese Lazım Olan İman kitabını muhakkak okuyunuz. Burada örneklerini verdiğiniz bir kaç yazar görüşüne (Ki herbirisi İslam düşmanıdır) muhalif, bir çok aleyhte görüşüde bilmeniz kalben iman etmenize vesile olabilir. İnsaf ile okuyunuz.Yanıtla
bie anektod okumuştum.çok ta hoşuma girmişti.bir türk -galiba- tunus seyahatı sonrası arkadaşına dert yanmış. ne biçim bir ülke bu.burgiba havaalanına indik. burgiba caddesinden geçtikten sonra burgiba meydanındaki otele geldik .her yer burgiba.Yanıtla
eee.
sen hangi havaalanına indin?atatürk havalimanı.
hangi caddeden geçtin? atatürk cd.
evin nerde? ataşehirde.
hangi sitede oturuyorsun.atakentte.
yani...
diyeceğim o ki;başkasına b.k atan kendi içinde olduğu durumu da bilmeli. bu yüzden kendisi başka bir dine,dogmaya inananın, yaptığı eleştiri ve değerlendirmeleri kaale almam. çünkü bu işi yapmaya sevk eden saikin kendi dogmasını yüceltmek olduğunu bilirim.
yukarıda saydıklarınızdan sadece voltaire ' i ciddiye alırım. kalanı çöp benim nazarımda...
Adsız20 Ekim 2012 15:34Hocam buna kafa yormak gerekirse sabaha kadar düşünelim sonuç bulamayız.Çünkü sen-ben-biz ve daha önceki insanlarda bunları muhakkak ki düşünmüşlerdir.Ben şuna kızıyorum;Benim patronum vardı 5 vakit namazında allah kabul etsin yeni araba,işyeri,ev almıştı şimdilerde hacca gidecem diye uğraşıyordu.Ama elemanlarına doğru düzgün para vermezdi.Para istediğin zamanda yok derdi.Madem Allah korkun var biz senden dükkanı istemiyoruz maaşa zam istiyoruz.Bir de şu var.Geçenlerde peygambere hakaret içeren filmin introsuna baktım.Film demeye 1000 şahit ister.Yani derler ya bir yerde bir kriz çıksa mutlaka biri ekmek yer diye aynı onun gibi.Adamlar mısırda amerikan elçiliğini basıyorlar.Akıl var mantık o adamın suçu ne.Siz diyebilir misiniz şimdi.Amerika ırak'a girdi sözde demokrasi üzerine halkı sömürdü.Bütün amerikan halkı pisliktir.Bu tamamen saçmalık.Artı dediğim gibi adam ortadoğunun göbeğinde kimyasal silah deniyor bir allahın kulu ses çıkarmıyor ama iş filme afişe geldi mi anasını belliyorlar!Yanıtla
Merakı olanların ilgisine hitap edebilir düşüncesiyle paylaşıyorum. Ancak, inkârına teslim olmuş/esir olmuşların ilgisine hitap etmeyeceğini peşinen ifade edeyim...Yanıtla
http://www.muhammadfilm.tv/
N_S
Adsız3 Ocak 2013 16:13Sevan bey, bu yazınızı okuyalı epey oluyor. Her zamanki gibi zevkle okumuştum. (Bir süredir yurtdışında olduğumdan, henüz Aslanlı Yol'u edinemedim, bayağı merak ediyorum, memlekete gelir gelmez alacağım.)Yanıtla
Her neyse, daha önce de ola-olot'la ilgili bir not yazmıştım size. Amacım ukalalık yapmak değil, ama bu kez de Maimonides'in zikrettiğiniz ifadeleriyle ilgili bir tartışmadan bahsetmek istiyorum. İlkin gözümden kaçmış, sonradan fark ettim.
"1172’de yazdığı Yemen Risalesi’nde [2] Muhammed’den Yalancı Peygamber ve Deli (meşugga משוגע) sıfatlarıyla söz ediyor." diye yazmışsınız.
Yemen Risalesi yahut Yemen'e Mektup denen bu eserin İbranice çevirilerinde "deli" tabirine rastlanıyor gerçekten. Ama araştırmacılar arasında, mektubun Arapça aslında bu sözcüğün bulunup bulunmadığına ilişkin bir tartışma var. Sözgelimi, Maimonides'in en kapsamlı biyografisini yazan Joel L. Kraemer bu konuda şöyle yazmış (şu anda çeviremeyeceğim aslını alıyorum): "Expressions such as 'madman' (ha-meshugga') for the prophet of Islam are almost certainly by translators. Maimonides called Muhammad al-shakhs ('the individual' or 'that person') in his Epistle to Yemen, which translators replaced with ha-meshugga'."
Bu elbette mektubun yer yer sert ifadeler içeren, cesur bir metin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ama şurayı vurgulamak lazım: Maimonides'in esas amacı, İslam'ı ya da Muhammed'i yermek değil, baskı gören ve ihtidaya zorlanan Yemen Yahudilerine teselli, tavsiye ve umut vermek. Bu bağlamda, hakiki ve ilahi dinin Yahudilik olduğunu belirtip, ötekileri tabii ki inkâr ediyor. Mesela şurada: "Our religion differs as much from other religions for which there are alleged resemblances as a living man endowed with the faculty of reason is unlike a statue which is ever so well carved out of marble, wood, bronze or silver."
Bunun Arap-İslam Devletlerinin gücünün doruğunda olduğu bir dönemde, Arapça yazıldığını ve yayıldığını hatırlatırım...
Alber
Wednesday, October 3, 2012
Hasbıhal babında
[Aslanlı Yol'dan bir bölüm. Bugünkü duruma da uygun. Şahsiyata girmem affedilir, umarım.]
Çok fazla şey öğrenmişsin. Çok çeşit insan tanımışsın, farklı hayatlara girip çıkmışsın. Bir yer gelir, karşılaştığın herkes sana eksik gelmeye başlar. Ne kadar küçüktür dünyaları! Ne kadar uyduruk varsayımlar üzerine kuruludur yargıları! Ne kadar emin görünürler kendilerinden! Kimliklerini, folklorik bir kıyafet gibi üstlerinde taşırlar. Bu: solcudur. Şu: esnaftır. O: akademiktir. Öteki: mazlum Ermenidir. Beriki: üstün dünyaların Almanıdır. Seni de kendilerinden sayarlar, bağırlarını açarlar. Oysa sen onlardan değilsindir. Gittiğin her yerde “ben burada değilim” duygusuyla yaşarsın. Feci bir yalnızlıktır.
Çok bilen çok yalınır, doğrusu bu.
Senin sırtında taşıdığın bohçayı gözleri görmez. Ne bilecekler? Sabahlara kadar Aristoteles’le mi boğuşmuşlar? Askeri mahkemede kırk sene istemiyle mi yargılanmışlar? Polonya’da paravan şirket mi kurmuşlar? İmparatorluğun yöneticileriyle kadeh mi tokuşturmuşlar? İhtilal semineri mi vermişler? Cree Kızılderililerinin barında çalışan sevgilileri mi olmuş? Bursa’da bayi toplantısı mı yapmışlar? Çekoslovakya’da mazlum Almanların izini mi sürmüşler?
Kendini farklı bir yere koyman değildir mesele. Her olduğun yerde sen sensindir. Sanki oraya aitmişsin gibi davranmayı, sanki onlardanmışsın gibi hissetmeyi bilirsin. Bilmesen zaten oralara gidemezdin, tökezlerdin. Bilgisayar satarken bilgisayarcısın, sektör muhabbetinin alasını yaparsın, bayilerin hayran olur. Akademikken akademinin dilini zorlanmadan konuşursun; bir makaleye dörtyüz dipnot atarsın, ağızları açık kalır. Solcuyken sosyalistliğin feriştahını bilirsin; jargonu paylaşırsın, onlarla aynı sigarayı ve aynı çayı içersin. Washington’ın koridorlarında da rahatsın, Varşova’da da zorluk çekmezsin.
Ama o rahatlık, aynı zamanda senin çıkmazındır. Burada rahatsın evet. Ama orada da rahatsın. Her yerde rahatsın. Sıkıştın mı kaçacağın yerler vardır. Bir ayağın hep dışarıya çeker. “Tüh, ceketimi Peru’da unutmuşum, gidip alayım bari,” der gibisin. “Siz beni beklemeyin.”
İnsanlar senin kaçıcılığını sezer ve tehlikeli görürler. Senle ilgili, tanımlayamadıkları bir huzursuzluğa kapılırlar. Seni kaygan bulurlar. Başta seni ne kadar benimseyip kendilerinden saymışlarsa sonraki düş kırıklıkları o kadar büyük olur. Tüh, kandırmış bizi! Oysa kandıran filan yok, kartları baştan alabildiğine açık oynamışsın.
Yüreği daha geniş olanlar bazen cüret eder, seni kucaklamaya çalışırlar. “Gel benim yalnız ve kaypak evladım, ben seni sıkı sıkıya tutarım,” derler. Yarana merhem olmaya çalışırlar. İyi insanlardır; belki bir süre kanarsın, Kirke’nin iksirini içmeye yeltenirsin.[1] Ama çok geçmeden hafakan basar. Kucak sana dar gelir. Sen ki kaçışın binbir yolunu bilen adamsın, kendini inkâr etmeden o küçücük alana nasıl sığacaksın?
“Tek çaresi vardır bu illetin, o da aşk,” diye bazen kendini kandırırsın. Birisi seni kayıtsız şartsız sevse. O musun, bu musun diye dert etmese. Hikâyelerden ördüğün labirentin gerisinde seni çıplak halinle, hayvan halinle tanısa. Öyle bir senin var olduğuna inansa. Seni de inandırsa. Ah!
Hayaldir tabii. Hiçbir aşk, benliğini tümüyle tüketmez. O ilişkinin sınırları içinde bir yere oturursun eninde sonunda. Alışkanlıkların oluşur, huyların – ve huysuzlukların – şekillenir. Nesneleşirsin. Bir gün gelir, “İşte seni tanıdım, gizlin saklın yok benden,” derler. Tam da o gün senin kaçacağın tutar, “Tüh, ceket gene Peru’da kalmış, ben bir dolanıp geleyim.”
[1] Odysseia 10.212 v.d.
13 yorum:
Adsız3 Ekim 2012 11:10Ceketinizi Peru’da unutmuşsunuz Nişanyan, gidip alın bari.Yanıtla
Sahiden gidin isterim; en azından bu dönem için. Bunca aptalla uğraşmaya değmez, üstadım.
Adsız3 Ekim 2012 13:22Ermeni oğlu ermeni git ermenistanda yaşa Türkiyeye ve müslümanlara bulaşma !!!! madem öyle sevmiyorsun müslümanları dinleri git ermenistanda kendi soydaşlarınla yaşa bizim ülkemizde bizim değerlerimize saygısızlık yapmaYanıtla
hoşa giden sözler söylerken anlaşılmak kolaydır. herkes kendi bulunduğu kampta, açıkça o kamptan olmayan birisinin kendi söylemek istediklerini cesurca söylemesine bayılır. Herhalde "Yanlış Cumhuriyet" okurken Müslümanlar, "Hocam Allah'a Peygambere sövmek günah mı?" kitabını okurken materyalist kemalistler zevkten dört köşe olmuşlardır. Oysa dünyada çoğunluğun bile hemfikir olacağı bir düşünce/felsefe sistemi yoktur sanırım. Dünyanın geride kalan çoğunluğunun argümanlarını bu kamplara anlatmak ne kadar zor bunu son 2-3 günde çok iyi anlamış olduk. Seni uzaktan seviyoruz ve kucaklamıyoruz ama başına birşey gelmesine dayanamayız.Yanıtla
Adsız3 Ekim 2012 14:40bence abd deki film çeken pornucu ile türkiyedeki bu karaktersiz sevan ismli kişiyi aynı karanlık mihraklar kiraladı..yani bu iki insan müsveddesi tetikçi aynı kaptan yallanıyorlar..o yüzden bu ermeni bozmasına hukuk yoluyla hesap sormak gerekYanıtla
Adsız3 Ekim 2012 15:40Sonun geldi serefsiz ibert verici bi sekilde gebereceksin Allah senin o Pis canini öyle alacakki ibreti alem olacak ecnebi itiYanıtla
Adsız3 Ekim 2012 17:23adam ruhunun en derininden gecenleri yazmis, baskalariyla paylasiyor, millet ecnebi, ermeni bilmemne diye sovmeye gelmis. ne adamlar var yahu.Yanıtla
Adsız3 Ekim 2012 21:59Hayatimda nasil hissettigimi daha iyi anlatan bir yazi okumamistim, kendim bile yazmis olsam .Yanıtla
Hodri Meydan'da sarabimi icerken de kendimi evimde hissetmistim.
Tesekkurler Sevan Nisanyan.
Kulenin gaz lambasini ben kirdim. Bir sonraki gelisimde yenisini getirecegim. Affedin beni!
Didem
Adsız4 Ekim 2012 15:30'' Çok bilen çok yalınır, doğrusu bu.''Yanıtla
Böyle yazmışsınız.Doğrusu ''Çok bilen çok yanılır'' olacak .
Adsız4 Ekim 2012 17:15sevan itoğluyan ve ona destek yazıyarı yazan züppe takımına tek sözümüz..lağımınızda başbaşa yaşayınYanıtla
Adsız5 Ekim 2012 00:39Mana arıyorsan şekilden geçeceksin. Canını, layık olan canana teslim edeceksin.Yanıtla
“Ey can korkusuyla canandan kaçan” …Ne zamana kadar kaçmaya devam edeceksin?
Biri konuştu. Allah’a, peygamberliğe, meleklere inanmadığını ortaya koydu. O gaflettekiler, yanlarında Kuran okunduğunda uyuklayanlar, o akrabalarıyla çekişip duranlar, o namazlarını esneyerek zorla kılanlar, imandan bir zerre nasibi olanlar uyandı ve teyakkuza geçtiler. Gönüllerindeki gerçekliğe müracat ettiler, onu orada hazır buldular, tasdiklediler ve imanlarını tazelediler.
“ Zıt zıddı ortaya çıkardı.”
Oyşa konuşanın niyeti aşağılamaktı. Onun başka hesapları vardı. Fakat neticede iman uyandı. Ayağa kalktı. (Tabi ki provakatörler ve düşünce suçuna ölüm biçenler kastedilmiyor)
Hayret bu konuşan kendiliğinden konuşuyorsa netice nasıl ondan bağımsız. Neden istediği neticeye ulaşamadı. Hayret bu konuşanın gerisinde bir konuşturan var hayret!
Sebepten de sonuçtan da haberdar. Bütünüyle bilinçli. Sebebi yaratan da sonucu yaratan da o.
Hayret görünenin ardında bir görünmeyen var. Hayret konuşanın ardında bir konuşturan var. Hayret isteyenin ardında bir isteten var. Hayret sözlerin ardında bir mana var. Eğri büğrü çizgiler söze dönüştü hayret. Her şey mana içinmiş hayret.
“Mana haktır. Hak Allah’tır.”
Bize düşen hayranlıktır. Dua edin emirdir.
Şimdi tüm varlığından arındın. Sesler, görüntüler, iç sesler gitti. Bir tek mana kaldı.
“En aciz, en düşkün, en korkak, en yalnız anlarında kaldığı gibi.”
Geçmişinden, geleceğinden arındın. Sadece şu an var.
“Zamansızlık zamanındasın”
Emir yerine geldi ve böylece konuştun. Dedin ki;
“Ya Rabbi. Küfür senin emrinle hiçbir şeyin yapamayacağı derecede imanı uyandırıyor. O çirkine ne de üstün bir görev vermişsin. Onu savunanları da bundan habersiz bırakmışsın. Kendini üstün sanmış.”
İşte tam şu anda sırrını gördün. Tekrar bir dönüm noktasındasın. Seçim yapmak için.
“Allah” mı yoksa “diğerleri” mi.
Seçimini yap. Yeryüzü sahnesinde izin verdiği kadar yaşayacaksın. Ona döndüğünde mahcup olma. Keşke diyenlerden olma. İyi ki diyenlerden ol.
“Allah’a inananlar aşağılandıklarında dua silahını doğrulturlar. Sonra da Allah’ı andıkça hayat bulmaya devam ederler. Bu hayat onları zerrece çıkardan korkarak, ihtiyaç sahiplerine yardıma koşmaya, en muhtaç olana en çok şefkat göstermeye, doğruluktan taviz vermemeye yöneltir. Onlar çıkarların olmadığı yerde gerçek sevgiyi bulurlar.”
“Allah’ım bağışla, çünkü bilmiyorlar.”
Biz böyle yapmayı Hz. Muhammed’den öğrendik. Çünkü biz onun ruhuna aşık olduk.
Sense sadece bir arap lider görüyorsun, çıkarları peşinde koşan. (Sadece görünenler aleminde bile bu haksızca bir yorum. Bütünüyle incelenmeden yapılmış yanlış bir değerlendirme. Muhammed Hamidullah gibi tamamen belgeye dayalı, yorumdan uzak kalmış alimlerin eserleri incelenebilir. Samimiyetle gerçeği arayan insanlar için. )
Bu güne dek görünmeyen, sadece işaretlerle bilinen “aklına” güvendin. Görünmeyen isteklerine ve onları eyleme dönüştürebilme yeteneğine- “iradene” dayandın. Allah daima işaretleriyle ayan beyan iken O’na inanmadın. Haksızlık ettin, yazık ettin. Kendine verilen özelliklere- emanetine hıyanet ettin. Oysa bunlar kulluk içindi. Küfür zıddı net bir şekilde ortaya koymak içindi.
İstesen de istemesen de Allah içindin.
“İsteyerek gel.”
İzni olmaksızın istemekten aciz olan.
Gidecek başka yer yok Allah’ım. Affet.
Subscribe to:
Posts (Atom)
3 yorum: