Friday, May 23, 2014

Kahraman ırkıma bir gül

Murat  Yetkin 19 Mayıs münasebetiyle bir kompozisyon ödevi yazmış, yüz yıldır yinelene yinelene tiridi çıkmış klişeleri alt alta dizmiş. Murat Bey'in beyanlarına birkaç not ekleyelim:
“Haçin kaymakamı iken Fransız işgaline karşı Adana cephesinde direnişe katılan Saim Bey’in adı kurtuluştan sonra o ilçeye verildi: Saimbeyli oldu.”
Haçin nüfusunun tamamına yakını 1909’a dek Ermeni idi. 1909 Nisanında Adana valiliğinin teşvikiyle örgütlenen ve silahlanan çetelerce kasaba yakılıp yağmalandı, nüfusunun büyük bölümü öldürüldü. Sağ kalanlar 1915’te Suriye çölüne sürüldü. Onlardan hayatta kalabilenler, 1919’da Fransız ordusunun koruması altında yurtlarına dönüp evlerine, tarlalarına sahip çıkmaya çalıştılar. Bu esnada, Kozan ve Kayseri-Sarız’dan gelen birtakım Türkmen mütegallibesi, İttihat ve Terakki örgütünün desteğiyle Ermeni mallarını sahiplenmişti. (MHP milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun ailesi de onlardandır.) Geri dönen Ermenileri kasabaya sokmadılar; birkaç kişiyi pusu kurarak öldürdüler. Fransızlar çekip gitti. Ankara’daki Türk yönetimi resmen işe karışmazken, kaymakam Saim Bey el altından çetecileri destekledi ve silah temin etti.
“Bugünkü ismi Ağrı olan Karakilise’de Kulplu Şamil Bey son bir umut, kendi hükümetini ilan edip Kazım Paşa yetişene kadar işgale direndi.”
Karakilise kasabası 1828 büyük göçünden sonra Osmanlı ülkesinde kalan bir grup Ermeni mülteci tarafından, İran karayolu üzerinde bir alışveriş noktası olarak kurulmuştu. 1878’de Rus yönetimine girdi, kırk yıl öyle kaldı. 1918 ilkbaharında Türk ordusu tarafından ele geçirildi ve etnik temizlik uygulandı. Mütakereden sonra İngilizlerin müdahalesiyle Türk ordusu savaştan önceki sınırlarına çekildi. Bu esnada Rusya çökmüş ve yerine Ermenistan Cumhuriyeti kurulmuş olduğundan, Müslüman nüfus çoğunluğu olan Karakilise-Bayezid, Kars ve Ardahan livalarında Ankara hükümetinin ve İttihatçı teşkilatın üstü kapalı desteğiyle Türk-İslam direniş şuraları kuruldu. 1920’de Ankara, Moskova’da iktidarını pekiştiren Bolşevik rejimi ile anlaşarak bu yerleri ele geçirdi.
“Yıllarca terörist diye aranan, Galip Hoca kod adıyla Batı Anadolu’da direnişin sivil kanadını örgütleyen Celal Bayar…”
1913’te Balkan Savaşı yenilgisi üzerine Ege bölgesinde Rumlara karşı bir terör kampanyası başlatıldı. Balıkesir, Manisa, Salihli, Tire, Söke, Meğri (Fethiye), Seydiköy, Foça ve Urla’da Rum köyleri basıldı, çiftlikler ateşe verildi, cemaat ileri gelenleri öldürüldü. Paniğe kapılan Rumların yüz binlercesi yurtlarını terk edip 1913 yazında adalara sığındılar. İttihat ve Terakki teşkilatı mensubu olan Galip Hoca/Celal Bayar, bu terör kampanyasının başlıca faili olarak bilinir. Yakın dönemde Bosna, Kosova ve Hırvatistan’da, Irak ve Suriye’de, Darfur ve Myanmar’da yaşananlarla benzerlik çarpıcıdır.
“Mustafa Kemal, Samsun’a ne görevle gönderilmişti Payitaht’tan, yıllarca yaveri olarak hizmet ettiği Sultan Vahidettin tarafından?”
Mustafa Kemal Paşa’ya, Vahidettin’in cülusundan hemen sonra, Ağustos 1918’de sultan yaverliği payesi verildiğine göre, Mayıs 1919’da yıllarca değil dokuz aydan beri yaverdir. Yeni padişahın güvendiği komutan olarak nam salmıştır. 1918 Ağustos’unda Alman komuta kademesine karşı bir çeşit darbe mahiyetinde olmak üzere Filistin cephesi komutanlığına atanmış, Ekim ayında padişaha bir muhtıra yazarak kendisinin Enver Paşa yerine Harbiye Nazırlığı’na, yakın arkadaşları Rauf ile Fethi’nin ise Bahriye ve Dahiliye nazırlıklarına atanmasını talep etmiştir. Bu talebin yerine getirilmemesi üzerine Kasım’dan itibaren padişahla arasının soğuduğu iddia edilir. Buna rağmen, İngiliz komutanı Allenby’nin tavsiyesi, başbakan Ferit Paşa’nın kararnamesi ve Vahidettin’in onayıyla, tarihte pek az Osmanlı paşasına nasip olan diktatöryel yetkilerle donatılmış ve yüklü bir örtülü ödenekle desteklenmiş olarak Anadolu’ya gönderilmiştir.
Daha sonra Vahidettin’le neden “aralarının açıldığı”, modern Türk tarihçilerinin yeterli objektiflikle incelemiş oldukları bir konu değildir.
“Türk devleti, Osmanlı hanedanı altında altı yüz yıllık ömrünün son günlerini 1918’de Mondros Mütarekesi ile Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini kabul ederek saymaya başlamıştı.”
1918 Eylül’ünde Filistin’de bulunan üç adet Osmanlı ordusundan ikisi tüm mevcuduyla İngilizlere esir düştü, üçüncüsü çil yavrusu gibi dağıldı. Kırk günde bütün Suriye, Lübnan ve Ürdün kaybedildi. Aynı günlerde Ali İhsan Paşa’nın Irak ordusu Urmiye ve Musul’dan geri çekildi. Bundan birkaç gün önce Bulgaristan yenilmiş ve Selanik’ten gelen İngiliz-Fransız müttefik sefer gücü tarafından işgal edilmişti. Bulgaristan müttefik olduğu için Trakya sınırında Osmanlı tahkimatı yoktu; Bulgarlar teslim olunca İstanbul’un da bir-iki hafta içinde düşeceğine kesin gözüyle bakıldı.
Bu tarihte Osmanlı ordusunun toplam silah altındaki gücü, tamamına yakını yedekler ve çocuk yaşındakiler olmak üzere iki yüz bin civarındaydı. Almanya’yı yenmiş olan İngiltere ve Fransa’nın ise silah altında sekiz milyon dolayında askeri mevcuttu. Osmanlı devlet gelirleri 1915’ten bu yana sıfırlanmış, Alman askeri yardımı kesilmiş, Ermeni talanından elde edilen gelirler de bu tarihte tükenmiş bulunuyordu.
Bu şartlar altında imzalanan Mondros mütarekesi, başta Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Fethi Bey’le birlikte çıkardığı Minber gazetesi olmak üzere, Türk basınınca “olabileceğin en iyisi” olarak değerlendirildi. Mütarekeyi müzakere edip imzalayan kişi, yine Mustafa Kemal’in yakın müttefiki ve sonradan Milli Mücadele’nin “ikinci adamı” olan Rauf Bey idi. Türkiye’nın bugünkü Suriye ve Irak sınırları (Hatay ve Musul’a ilişkin iki pürüz haricinde) bu mütareke ile çizildi. Daha da önemlisi, Şubat 1920’de ilan edilen Misak-ı Milli beyannamesinde “gayrı kabili tecezzi” sayılan vatan toprakları, Mondros mütarekesinin çizdiği sınırlarla tanımlandı.
Cumhuriyet’i kutsama davasına girişenlerin, bir bakıma bugünkü Türkiye Devleti’nin kurucu belgesi niteliğinde olan Mondros mütarekenamesine gösterdikleri husumeti anlamak kolay değildir.


İlm-i Siyaset Sohbetleri - 3

Başkanlığın Faydaları

Geçen yazıda başkanlık sistemine dair iki teze değindik:

1. Yürütmenin başının özerkliği artar.

2.”Kutsal devlet”e karşı “milli irade” güçlenir. Bunlar ilk bakışta cazip tezlerdir. Doğruluk kırıntıları da taşıyabilirler. Ama yakından bakarsan fazla su tutmazlar.

Buna rağmen başkanlık sistemi iyidir diyeceğim. Üç sebeple.

1. Sistemin en belirleyici özelliği ne? Yürütmenin başı ile meclis parti grubu arasındaki bağı koparması. Başkan, meclis üyesi değildir, parti grubunun başı değildir, dolayısıyla kağıt üstünde parti lideri de olsa fiilen partiyi kontrol edemez. Çoğu örnekte, bakanlar meclis dışından seçilir. Böylece, parti grubu üzerindeki en önemli kontrol mekanizması Başkan’ın elinden alınmıştır.

Bunun birinci sonucu, yürütme ile yasamanın zıtlaşmasıdır. Tüm başkanlık rejimlerinde, Başkan ile meclis kavga eder. Ölçüsünde tutulabilirse, son derece etkili bir denetim mekanizmasıdır. ABD’de son devirde olduğu gibi ölçüsü kaçarsa, sistemi kilitleyebilir.

İkinci sonuç, Türk demokrasinin başının belası olan lider sultasının giderilmesidir. Başkan velev ki kendi sahasında padişahlığa bile soyunsa, parti grubunda kendini süreklileştiren türde bir hakimiyeti kolay kolay kuramaz. En kötü ihtimalle bir veya iki dönem borusunu öttürür, sonra emekli edilir. Kırk yıllık İnönü saltanatı, 36 yıllık Demirel saltanatı, yirmi küsur yıllık Bahçeli saltanatı gibi vakalara başkanlık rejimlerinde rastlanmaz. Bu saltanatların etrafında midye yığınları gibi biriken parti oligarşileri de nispeten daha mülayim şekil alır.

Ararsan istisnaları bulabilirsin şüphesiz. Ama temel dinamikte yanıldığımı sanmıyorum. Mekanizmanın ince ayarı elbette gerekecektir. Meclis grubunu gerçek anlamda özerkleştirmek için dar bölge seçim sistemi şartı mı, değil mi? Bakanlar meclisle bağını tamamen koparmalı mı? Başkanlık süresi 2x4 yıl mı, 1x7 yıl mı olmalı? Bütçe yetkisini Başkan’a kaptırmamak için hangi tedbirler alınmalı? Al sana tartışacak konu, bu yazının çerçevesini aşar.

2. Başkanlık sistemi (ve onun bence tamamlayıcısı olan dar bölge sistemi), kemikleşmiş parti oligarşileri dışındaki tiplerin kestirme yoldan yükselmesine fırsat tanır.

Parti oligarşilerinin serpilme sahası getto politikasıdır. Arkanı yüzde onluk, beşlik bir çıkar grubuna dayarsın, hayat boyu koltuk sahibi olursun. Oysa %50+1 almaya mecbur olduğun bir seçimde, bir şekilde herkese hitap etmek zorundasın. Parti örgütçüsü isen, çıkaracağın adayın yalnız kendi örgütüne değil, herkese cazip geldiğinden emin olmak zorundasın. Gece gündüz taze surat araman gerekir.

Brezilya’daki eski başkan Lula ile şimdiki başkan Dilma Rousseff’i biliyor musunuz? Ya da Uruguay’daki eski terörist, şimdi filozof olan Jose Mujica’yı? Şili’deki  Michelle Bachelet’yi? Dördü de profesyonel siyasetçi tipinin çok dışında, alabildiğine “insan” insanlar. Klasik parti hiyerarşileri içinden oraya gelmeleri düşünülmeyecek kişiler. Varlıkları, dünya için bir talihtir.

Türkiye’de şu kırk gün içinde ortaya atılan, az ya da çok ciddiyetle tartışılan isimlere bakın, Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan allah muhafaza, İlber Ortaylı’sına kadar. Başkanlık sisteminin iyi bir şey olduğuna yeterli delil değil mi?

3. Dönelim bu yazı dizisinin başlangıcındaki CHP meselesine. %50+1’i şart koşan, ikinciliği ödüllendirmeyen seçim sistemlerinde getto partileri yaşayamaz. (Pardon, yaşayabilir, ama kimsenin umrunda olmaz. ABD’de Sosyalist Parti de var.) Erzurum’da %1 alıp ayakta kalamazsın. Ya Erzurum’da da eli yüzü düzgün oy alacak adayları bulacaksın, ya da öyle adayları bulan paritye yanaşıp onun koltuğu altına gireceksin, ya da eriyeceksin. Başka çaren yok.

Dar bölge ile takviye edilmiş bir başkanlık sisteminde, bügünkü haliyle CHP’nin varlığını sürdürmesine imkan yoktur. Ya çoğunluğa hitap edebilecek şekilde kendini dönüştürecek, ya da çoğunluğa hitap edebilecek bir koalisyonun şemsiyesi altına girecek. Türk siyasetinde olup olabilecek en büyük reform buymuş gibi geliyor bana.

“Dar bölge olursa AKP milyon sandalye alır” diye hesap yapanları da gülümseyerek karşılamak lazım. AKP cin de karşısındakiler o kadar aptal mı? Gettonun konforlu rehavetine ayarlanmış alışkanlıklarını, zoru görünce üç günde değiştirmezler mi?

Her iki tarafın %45-55 parantezinde oynadığı iki kutuplu sistemde, her iki tarafın da tek seçeneği karşı bloktan oy koparmaktır. Her iki taraf, ortadaki kararsız seçmene oynamak zorundadır. Öyle olunca uçtaki radikalleri kim dinler? De ki memleketin Kaidecisi, Selefisi, taşra yobazı, din elden gidiyor’cusu husursuz oldu, kopup kendi partisini kurdu. Peki, dananın kuyruğunun koptuğu gün kime oy verecekler? Gidebilecekleri başka yer yoksa, bunlara sempatik görünmek için liderin bin türlü şaklabanlık yapmasına gerek var mı?

Bana sorarsanız ülkeyi on yıllardan beri zehirleyen siyasi söylemleri ıslah etmek için öyle devasa sosyolojik dönüşümlere, kültür devrimlerine filan gerek yok. Seçim ve yönetim sisteminde bir-iki ciddi düzeltmeyle epey yol almak mümkün.

7 yorum:

  1. Baskanlik sistemi bizde pek tutmaz. Niye tutmaz onu da soyleyelim. Bir kere Amerikadaki gibi baskanin 2 donemden fazla (8 sene) secilmemesi lazim yoksa bizde zamanla diktatorluge donusur. Amerika herhangi bir mecburiyet olmamasina ragmen baskanlar 2 donemden fazla secilmezler. 4 defa secilen Roosevelt istisnadir. Ayrica baskanligin dogru durust islemesi icin 2 kamarali meclise ihtiyac var. Malum, bizde bu sistem yurutulemedi maalesef. Amerikada, ingilterede, Italyada, Fransada meclis w kamaralidir. Almanyada tek meclis var ama Almanyanin yakin tarihindeki yaptiklarinin neticesinde tahakkum altina girmesi neticesinde dikta rejimi kurmak zordur. Ayrica Almanyada merkezi sistem nispeten daha zayiftir. Guclu eyaletler, bunlarin kendi meclisleri ve cok guclu eyalet basbakanlari vardir. Bu durumda parlamento da bir nevi senato islevi gorur. Mesela dar bolge secim sistemi Ingilterede var. Fransada yaribaskanlik sistemi var. Ama herhangi bir kanun meclis ve senatodan gecse de Anayasa mahkemesi begenmedigi anda iptal, iktidardaki hickimse de " vay efendim bu atanmislar secilmislere nasil karsi cikarlar, milletin iradesini nasil hice sayarlar " diye honkurmez ve sessizce kabullenir. Turkiye konsolide demokrasi olmadigi icin hicbir sistem Turkiye vebenzeri ulkelerde demokrasiyi ihya edemez. Bunun icin ne yapip edip AB'ye girmesi ve dolayisiyle ABnin 120bin sayfalik Acquis Communitaire'ini anayasa ve kanunlari dahilinde kabul etmesi lazim. Bakin Macaristanin demokrasi dusmani basbakani Viktor Orban bile fazla palazlanamiyor, bizim Tayyip gibi esip kukreyemiyor. Biraz cizgiyi asmaya kalktigi anda diger Avrupa devlet buyuklerinden paparayi yiyor, fazla isi buyuturse AB'den her sene duzenli gelen milyarlarca € yardimin da ceza olarak aninda bicak gibi kesilecegini biliyor, ayrica ABye uyumlu Macaristan yasalari da elini kolunu bagliyor.

    Turkiye icin ya AB olur ya da yoksa Turkiyenin isi gercekten yas. AB olmazsa Turkiyede bu uyduruk Ortadogu esansli demokrasi oyunu ve rant ekonomisi ilelebed keyfekeder devam eder. AB olmadiktan sonra Turkiyede baskanlik sistemi olsun olmasib bir halta yaramaz. Bu da baskanlik sevdalisi Sevan Nisanyana duyurulur.
    Yanıtla
  2. Basbakanlik sarayi icin yurutmeyi durdurma karari cikiyor, basimizdaki takmiyorum diyor. Daha neler neler cikti ortaya Araliktan beri. Savci, hakim, polis hallac pamugu gibi atildi. Siz hala sistemden, kanundan falan bahsediyorsunuz.
    Turkiye'de kisa ve muhtemelen orta vadede bir iyilesme pek mumkun gorunmuyor. Dunyada genel olarak sig, yabanci dusmani, ic somurgeci akimlar yukselisteyken Turkiye neden duzelsin bilemiyorum. Bizim ulkemizde disarinin zorlamasi olmadan iyilesme gorulmus mu? Sistemin adina ne deseniz deyin. Adam yarin cikip ben padisahim dese, dis ulkeler de karismadi diyelim, hot diyecek bir guc var mi? Anca ekonomi coker, o nedenle millet galeyana gelir. Adam da ondan korkuyor zaten, hak, hukuk, gakguk gibi bir cekincesi yok.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Ben de en ustteki yorumda aynen senin soyledigini anlattim zaten. Gercekten de Turkiyede disarinin zorlamasi olmadan isler hayatta duzelmez. Eski hamam eski tas yurur, boyle gelmis boyle gider. Ya Avrupa, Amerika aba altindan (ya da ustunden) sopa gosterip Turkiyeye baski yaparlar, hatta sopayla Turkiyeyi biraz oksarlar, yoksa bu memlekete demokrasi daha sittin sene gelmez. Tabi diger Islam ulkelerinin hali hepten beter, onlar artik olumcul vaka.
  3. Yazilacabilecek en sacma sapan yorum olmus...Türkiye icin AB olur demis adam ya.Allah`im sana geliyorum.
    O kadar sacmaligi yazmaya nasil usenmedin?Hadi sen üsenmedin ,ben nasil okudum:)
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Usenmedim kardes, cunku dosdogru olani yazdim. Birkac kisi bile okuyup feyz alsa ne mutlu bana.
  4. Oyun | oyunlar1,oyun oyna,araba oyunu,oyun skor,oyuncini
    www.oyunoynaaraba.com/
    Birbirinden güzel ve yeni oyunların tek adresi Oyun oyna araba.com. En güzel Oyunlar1,oyuncini,oyun skor,oyunları oynuyabilirsin.
    Yanıtla
  5. Gerçekten de harika noktalara değinmişsiniz yazınızda; Şahsen büyük bir keyfle okudum, Kaleminize (Klavyenize) sağlık..
    Yanıtla

Wednesday, May 21, 2014

İlm-i siyaset sohbetleri - 2: Başkanlık, padişahlık mı

Başkanlık sisteminin siyasi sonuçları üzerinde ciddi bir şekilde düşünmeye otuz küsur yıl önce, üniversitedeyken başladım. İstikrarsız rejimlerde siyasi parti davranışlarına ilişkin doktora tezimi yazarken, Güney Amerika’nın birkaç ülkesinde sistemin işleyişini epey yakından izleme şansı buldum. 1986’da askerdeyken Ali Nesin’le bu konuyu uzun uzun tartıştık. O zamandan beri, başkanlık sisteminin Türkiye için en hayırlı seçenek olduğu düşüncesinden çok uzaklaşmadım

Tayyip Erdoğan adını o zamanlar duymamıştım. Turgut Özal’a da hiçbir zaman çok sempatim olmadı. Yani mesele kişiler değil. Erdoğan ya da Özal’ın padişahlığından ürküntü duyacak kadar aklım başımda çok şükür.

Rejim tercihi, memleketin geleceğini kuşaklar boyu etkileyecek bir tercihtir. Tayyip Erdoğan’ın 60 sene başta kalacağını sanmam. Hatta itiraf edeyim, isterseniz alay edin, bir kerecik bile başkanlığı tadacağına ihtimal vermiyorum. Yüzde 50+1 gerektiren bir seçimde yüzde 43’le nasıl maç alınır, benim matematik bilgimi aşan bir mevzu.

ZAYIF TEZLER
Başkanlık sistemini savunanlar genellikle sistemin iki niteliği üzerinde duruyorlar. İkisi de, lehte ve aleyhte, sonsuza dek tartışılabilecek şeylerdir. Eskiden önemserdim. Şimdi ikisi de bana pek belirleyici gelmiyor. Omuz silkmekten başka bir tepki veremiyorum.

1) Deniyor ki, parlamenter rejimin başbakanına oranla Başkan’ın eli daha rahattır, daha cesur kararlar alabilir, daha cüretkâr projeleri hayata geçirebilir. Kimine göre iyi bir şeydir, reformlara kapı açar. Kimine göre kötüdür, Tek Adam’cılığa meyledebilir.

Heyhat, gerçek dünya ne böyle bir korkuyu, ne böyle bir umudu destekliyor. ABD Başkanı’nın yahut Fransa Cumhurbaşkanı’nın, mesela Almanya veya Britanya Başbakanı’ndan daha etkin veya daha cesur olduklarına dair bir belirti yok. Başkanlık sistemine sahip G.Kore’de başkanın, parlamenter oligarşinin şahı Japonya Başbakanı’ndan daha güçlü biri olduğu duyulmadı. Türkiye’de de Meclis çoğunluğuna hükmeden başbakanların, ellerini korkak alıştırdığına tanık olmadık.

De Gaulle’ün “monarşik” Cumhurbaşkanlığı’nın ilk yılları belki karşı örnek olarak ileri sürülebilir. Ama öyle anlaşılıyor ki her sistem, kendi iç dengelerini kısa sürede kuruyor. Kimseye kolay kolay açık çek vermiyorlar. Garibim Pompidou, bir tane sanat merkezinden başka neye imza atabildi? Thatcher başbakandı, kimden korktu?

2) Devletin başının halk tarafından seçilip nihai egemenlik yetkileriyle donatılması daha demokratiktir diyenler var. Bizde kod adı “milli irade”dir. “Kutsal devlet” zırhına bürünen bürokratik egemenliğe karşı etkili bir çare olduğu ileri sürülür. Bilhassa bu ülkenin 60 küsur yıl boyunca başının belası olan asker sultasını gidermenin en kestirme yolunun bu olacağı savunulur. Savunulur-du. Biz de yıllarca bunu savunduk.

Ama, işte, öyle olmadı. Askerî vesayet parlamenter sistem dâhilinde yenildi. Hem de fazla zorlanmadan yenildi. A.Necdet Sezer zamanında veto yiyen reformların hepsi iyi kötü yürürlüğe konabildi. Başkanlık tezinin dayanağı kalmadı.

Üstelik karşı tez, yabana atılamayacak bir ağırlık kazandı. Memleketin üstüne çökmüş bir gücü bertaraf etmek için bir karşı-güç odağının oluşturulması lazım. Peki. Ama o karşı-gücü kim dengeleyecek?

Memleketi yeniçeriden kurtardık diyelim. Kurtarıcıdan kim kurtaracak?

2010’dan beri ülke gündemine oturan bu sorulara kimsenin henüz tatmin edici bir cevap verebildiğini sanmıyorum.

*Şakran 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi

Tuesday, May 20, 2014

İlm-i Siyaset sohbetleri

Türkiye’nin en temel ve en acil siyasi problemi CHP’dir” derken, hayır, CHP’nin ideolojisini yahut duruşunu beğenmediğimden ya da beyaz Türklere gıcık kaptığımdan öyle demiyorum. Onlar da var gerçi, ama 32 senedir bu görüşte ısrar etmemin esas nedeni onlar değil, başka bir şey. CHP’nin getto partisi olması ve görünür gelecekte öyle kalacak olması.

Bu parti ve türevleri, (istisna olan 1977’yi ayrı tutarsan) 1960’tan beri yüzde 33 ile yüzde 21 arasında oynamış. 1983’ten bu yana uzun vadeli eğilim düşüş yönünde. Eğilimin tersine döneceğine ilişkin bir belirti yok. On yıl önce de yoktu, yirmi yıl önce de yoktu. Bu ne demek?
 
1) Sağ hegemonyadan rahatsız olan seçmen, demokrasiden umudunu kesmek zorunda demek. “Devrimcilik”, askercilik, “Atam gel bizi kurtar”cılık, Gezi’cilik, “Satayım memleketi, Kanada’ya göçeyim”cilik arasında yalpalamaları ondandır.
 
2) Ebedi iktidara mahkûm olan sağın güç sarhoşluğuna düşmesi “rakibim yok istediğim gibi at koştururum” hezeyanına kapılması demek.
 
3) Üçüncüsü pek üzerinde durulmamış bir mevzu. Obezleşen sağın, radikal marj partileri üretmesi demek. Bkz: MNP-MSP, MHP, BBP, Saadet vs.

Sağ iktidar, soldan değil, kendi sağından sürekli tehdit hissederse ne olur? Basit, retoriğini sağa göre ayarlamaya mecbur olur. Ortadan ve soldan seçmen avlamak yerine kendi yumuşak karnını oluşturan aşırı sağ seçmene göre pozisyon almak zorunda kalır. Demirel’in de, Özal’ın da, Erdoğan’ın da trajedisi oradadır. Üçü de aslında pekâlâ aklı başında, modern kafalı adamlar iken saçma sapan bir “vatan, millet, düşman, peygamber” edebiyatına meyletmelerinin sebebi budur. Memleketin ruhunu kurutan facialardandır.
 
ŞOK TEDAVİSİ
Aşağı yukarı 1982’den beri kafam bu konuda net. “Türk demokrasisi nasıl düze çıkar” sorusunu, “CHP nasıl ıslah ve/veya tasfiye edilir” sorusundan ayrı düşünemiyorum.

Efendim, parti reformu yapılsın, lider değişsin, anket yapılsın, yeni sol parti kurulsun, halka inilsin, başörtülülere kapı açılsın... bunları geçin bir kalem. Benim ilkokulda olduğum 1960’lardan beri bunlar tartışılır. (Kasım Gülek vardı, hatırlar mısınız?) Bir şey çıkmaz. Elli küsur yılda tek ciddi çıkış denemesi Ecevit popülizmi idi, o da fiyaskoyla sonuçlandı.
 
Benim görebildiğim tek bir çözüm vardır. O da başkanlık sistemi ve bence onun mütemmim cüzü olan dar bölge sistemidir. İkisinin de özü, tüm siyasi aktörleri “yüzde 50+1 veya hiç” ikilemine mahkûm etmeleridir. İkinciliğin ödülünü sıfırlamalarıdır. Şok tedavisidir. Gettolara sıkışmış partilerin yüreğine “ya seçim kazanırız ya ölürüz” ateşini düşürme yöntemidir. Ani etkidir.

CB seçiminin konuşulmaya başladığı şu kırk gün içinde CHP’nin geldiği yere bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Doksan senelik parti, galiba tarihinde ilk kez ciddi ciddi seçim kazanmaya odaklanmış bulunuyor. Ve eski getto refleksleri nüksetmez de, Metin Feyzioğlu yahut Baykal veya hanım profesör gibi çıkmaz yollara çarpmazlarsa, bana sanki kazanma şansları hiç de zannedildiği veya zannettirildiği kadar zayıf değilmiş gibi geliyor.

*Şakran 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi

Sunday, May 4, 2014

Akademi inşa edeceklere öğütler

Viyana’da doktora yapan Murat Tuğrul yazmış, “Akademi mimarisinde önemli olan hususlar nelerdir sence? Bir mimar neye dikkat etmeli? Matematik Köyü özelinde şunu şöyle yapsaydık iyi olurdu dediğin neler var?”diye sormuş. Matematik Köyü özeline girmekten kaçındım, netameli konular onlar. Ama hayallerimi şöyle paylaştım:

Sevgili Murat,

Üç hafta oldu mektubunu alalı, hala cevap yazamadığım için sıkıntıdaydım. Akademi mimarisinde önemli olan nedir? Vallahi bilmiyorum. Üç haftadır kafamda çeviriyorum, yazmaya cesaret edemedim.

Liseye Robert Kolej, üniversiteye Yale’e gittim. Hayalimdeki ideal lise ve üniversite kampüsü tesadüfe bak (!) onlara çok benziyor. Yale’den güzel bir tek Oxford ve Cambridge var. Peki, I hate to admit it, Harvard daha güzel sanırım. Princeton ve Stanford da harika; oğlumun gittiği St. Andrews’a da bayıldım. İşte model!

Sanırım şöyle kavramlaştırabilirim. 1- güzel olmalı, 2- sevimli olmalı, 3- unutulmaz olmalı, 4- tükenmez olmalı. Ayrıca 5- şehre hem yakın hem uzak olmalı, 6- içinde saklanacak ormanları olmalı, 7- mimarisi tutarsız olmalı.

Bir kere, güzel. Üniversitinin asıl işlevi insanın ruhunu yüksek bir yerlere çekmek olmalı – hatta neredeyse ulaşılmayacak kadar yüksek, bir yükseklik özlemi veya ideali. Sıradan mimari ile olmaz. Sıradan mimari insanın ruhunu öldürür. Adileştirir. Günlük hayatın sıradanlığını norm ve hapishane haline getirir. O halde, akademi mimarının temel ilkesi, pragmatizmin tuzağından kendini korumak olmalı. Her detay güzel olmalı. Her detay uçuk ve cömert olmalı. Hiçbir şey ucuz olduğu için, ya da “şimdilik işimizi gördüğü için”, ya da “herkes böyle yapıyor” diye yapılmamalı. Her yerde – avlularda, pencerelerde, kafeteryada, çamaşırhanede, dolaplarda...
kıvılcımlar olmalı, “vay” dedirten şeyler olmalı, kusursuz oranlar gözetilmeli.

Klasik mimarinin normları, bir şekilde “mutlak, transcendent” bir güzellik olduğu hayalini beslediği için bana cazip geliyor. Prensip olarak modern veya büsbütün yeni bir şey de o
labilir; ama sanki modernde bir bitmemişlik var. Sanki mutlak bir Güzellik’ten ziyade keyfi bir kaprisin peşinde gidiyormuş hissi veriyor. 

Deha yepyeni bir şeyden de Güzellik çıkarabilir. Deha yoksa, klasiğe sadık kalmak daha kolay.

İkincisi, sevimli. Akademi insani ve davetkar olmalı. "Burası benim evim, hayatımı burada geçirebilirim” duygusunu beslemeli. Klasik Anglo-Amerikan üniversite mimarisinin başarısı oradadır: aynı anda hem nefes kesici derecede güzel, hem de insancıl, sempatik, rahat, girintili çıkıntılı, labirentimsi, asimetrik. Modern anıtsal mimarinin hemen tüm örnekleri bana boğucu, ürkütücü geliyor. Cam ve çelik minimalizmi, dev boyutlu çıplak yüzeyler, insanın ruhunu ezen şeyler. Totaliter bir anlayışın temsilcisi. Daha önemlisi, bilimi, benim çabalarımın eseri değil, yabancı ve mutlak bir veri olarak hissettiren anlayışın temsilcisi. Kural: Hiçbir duvar tam düz olmamalı. Hiçbir motif sonsuza dek monotonlukla tekrarlanmamalı. Her kuralın istisnası olmalı. Tüm yapısal unsurlar, insan bedeninin oranlarını ve ölçülerini esas almalı. Pencereler insan bedenini çereçevelemeli. Duvarlarda el, göz ve omuz hizasında ayraçlar veya aksanlar olmalı. Adolf Loos ne demişse, tersi doğrudur.

Üç, unutulmaz. Bu galiba birinci maddenin tekrarı. Sıradanlık öldürür. Hayatının en belirleyici birkaç yılını geçireceğin yerin, hayatın boyunca unutulmayacak, seni başka ufuklara taşıyan, ruhunda pencereler açan bir yer olması lazım. Büyüdüğünü sana hissettirmesi lazım.

Dört, tükenmez. En az dört sene orada yaşayacaksın. Sıkılmaman lazım. Dört sene boyunca daha keşfedeceğin sırlarının olması lazım. Sevgilinle kaçacağın, bunalınca saklanacağın, yeni gelen çömezlerden gizli tutacağın yerleri olması lazım. Bu yüzden monotonluktan, motif tekrarından kaçmak gerekiyor. Yale’deki büyük kütüphanenin asansörle çıkılamayan gizli bir katı ve hiçbir yerden görünmeyen gizli bir avlusu vardı. Bilim ruhunun timsalidir bence: her şeyi bildiğini zannederken, karşına bilmediğin yeni odalar çıkar.


Tabii asimetrinin anlamlı olması için, bir simetri çerçevesine oturması lazım. Kaos monotondur. Kuralı koyup bozma oyunudur asıl keyifli olan ve tükenmez çeşitlilik sağlayan.

Şehre hem uzak hem yakın olmak mühim. Sıkıldığında kaçabilecek kadar yakın, ayrı ve ayrıcalıklı bir dünyada yaşadığını hissetmene izin verecek kadar uzak. Princeton mesela çok uzaktır. Columbia ise aşırı yakın. İdeali Harvard sanırım, yahut Stanford.

Orman şart. Akademi yorar. Parlak ışıklar altında yaşarsın. Kaçabilmen lazım. Heidelberg’in ormanı bir şaheser, ama Cambridge de geri kalmaz sanırım. Yale’inki çok uzaktı, Harvard’ın hiç yok. Ama onun da nehri var.

Mimari tutarsızlık, dördüncü maddenin devamı. Sürprizlerle dolu olmalı, sıkılmana fırsat vermemeli. Monoton olmamalı. Eğer üniversite eski ise, zaman içinde o tutarsızlık kendiliğinden gelişecektir. Yeni yer kuruyorsan, tutarsızlığı suni olarak yaratmaktan başka çaren yok. Genel ilke: her üç veya beş adımda bir, senden beklenenin tersini yap. Hem eğlenirsin, hem yaptığın binada yaşayacak olanların sıkıntıdan ölmemesini sağlarsın. Sevaptır. İyi gelir.
 

*
Bilmem bir şeye benzedi mi. Gerçi bana uyup da iş yapacak olanın vay haline. Ama ufak da olsa doğruluk kırıntıları var sanırım söylediklerimde.

Sevgiler, sana ve kız arkadaşına kolaylıklar.

Thursday, May 1, 2014

Neden sosyalist değilsin arkadaş?

Ne diyor adam? “Sen TÜRKsün. Seçkin bir ırkın mensubusun. Dünyaya bedelsin. Kahramanlık destanları yazan bir milletin evladısın. Titre ve büyüklüğünü keşfet.”

Öbürü ne diyor? “Sen Müslümansın. Allahın kainata bahşettiği en büyük şerefle müşerrefsin. Diğer herkes cehennemde cayır cayır yanarken sen onurlandırılacaksın. Kendini bil ve şükret.”
 
Sosyalist ne diyor? “Sen işçisin, ezilmişsin, garibansın. Sokağa çık bağır. İşe yaramaz, ama belki yarar.” Neden seçimlerde %0,3 alıyorlar ve ebediyen öyle alacaklar, yeterince açık, değil mi?

*
Kim o binde üçü verenler, onu düşün. Kendini dünyalara üstün gören müzmin üniversite öğrencisi. Yeteneğiyle başarısı oransız müzmin loser. Ülkenin en seçkin ailelerinin, kültürü arttıkça toplumsal etkinliği azalmış çocukları. Kalplerindeki baskın duygunun elit küskünlüğü olduğunu vatandaş anlamaz mı sanıyorsun? “Fakir halkı” yüceltir görünürken aslında aşağıladığını bilmez mi?
 
Belki de “Türk” (veya “Kürt”) ve “Müslüman” etiketleriyle tatmin olamayacak kadar mağrurdur, daha iyisine layık olduğuna inanıyordur, küskünlüğü ondan.

*
Binde üç barajını aşmanın bilinen tek yöntemi var. Onlar da bir kimlik ve kahramanlık öyküsü anlatacak. Bu sefer “tarihe destanlar yazmış bir ırkın evladısın” değil, daha mütevazı. “1919-1922 Yunan Harbi’nde destan yazmış bir ulusun evladısın.” Yedi düvele meydan okudun. Mazlum milletlere örnek oldun. Emperyalistleri denize döktün. Hatırla, ve yeniden atıl Milli Mücadeleye!

Bugüne dek bulabildikleri tek çıkış yolu budur. Binde üçlerden yüzde yirmilere çıkmalarına yardım eder belki, ama ötesine yetmez. Kül Tigin’den Fatih Sultan Mehmet’lere uzanan bir zafer anlatısının yanında, tarihte bir defacık, üstelik gariban Rum ve Ermeni komşunu katledip malını yağmalamakla kazandığın bir zaferin ne hükmü olur ki?

Türk sosyalizminin, sonradan “ulusalcılık” adı verilen, bildiğimiz, babadan kalma gavur düşmanlığına mahkum olduğunu, ben 1979 dolayında fark ettim. O zamandan beri de, Allah’a bin şükür, solla ve sosyalizmle işim olmaz.

*
Türkiye’de değil, dünyadaki sola ve sosyalist teoriye ilişkin bir şeyler de yazarım bir ara. Bugünlük bu kadarı yetsin. 
 
 
8 yorum:
  1. Yillardir tereddütdeydim acaba yanlismi yaptim diye :) kisa bir aydinlama yasamis oldum tskrler
    Yanıtla
  2. Allah'a bin şükür? :)
    Yanıtla
  3. kalemine, zihnine sağlık üstat
    Yanıtla
  4. Çok çapsız olmuş bu, yakışmadı.
    Yanıtla
  5. lütfen solculuk, marksizim hakkındaki hatta leninizim, stalinizim, troçkizm, hatta pabloculuk hakkındaki derin ve engin görüşlerinizi bizimle paylaşın hocam.

    bir de ince bir soru, türkiye de ki doktorcular,
    sizce ne alemdeler ?

    saygılar.
    Yanıtla
  6. dünyadaki sola ve sosyalist teoriye ilişkin değerlendirmelerini merakla bekliyoruz usta. vaktin varsa biraz uzun yaz ne olur. fazla da geciktirme. gündem değişiyor, araya başka şey giriyor.
    Yanıtla
  7. Yazıyı okumaya başladığımda türkiye sosyalist hareketi hakkında irdelenmemiş yönleriyle önemli bir eleştiri, her zamanki gibi, sivri dilinizin getirdiği özgünlükle beraber zeka parıltıları içeren bir yazı bekliyordum. Sizin kaleminizden böyle bir yazı çıktığını görünce gerçekten ümitlenmiştim.

    Şu anda olduğu gibi türkiye tarihinde de ulusalcılık kisvesi altında şekillenmiş sosyalist yapılanmalar mevcut fakat türkiye sosyalist hareketine bakıldığında ilk fark edilen göz önündeki birkaç sosyalist yapılanma kastedilerek 'ulusalcılık, babadan kalma gavur düşmanlığı' ithamlarını, bunlar olmadan güçlenemeyeceği iddiasını ve bu tarz yüzeysel eleştirileri doğru bulmuyorum.

    Dünyaya kıyasla türkiyedeki sosyalist hareket nasyonel düzlemde yeşermediği sürece güçlenemeyeceği iddiasında doğruluk payı var(dı) fakat tarihsel sürecine bakıldığında safi ulusalcı eksende şekillenmeye mahkum türkiye sosyalizmi, zamanla bu eksen dışında da kendini var etmeyi, güçlenmeyi başarmıştı ve hala bu yönde giderek güç kazanıyor. Ayrıca “Sen işçisin, ezilmişsin, garibansın. Sokağa çık bağır. İşe yaramaz, ama belki yarar.” doğrultusundaki sosyolojik değerlendirmeden uzak bilinçsiz devrimci vizyonu mevcut, bu eleştiriye kısmen katılıyorum fakat bu mantaliteyi genele indirgeyen, tüm sosyalist harekete mal eden sığ eleştirileri de haksız buluyorum.

    Sadece günümüzü değerlendirecek olsak bile; nasyonel sosyaliszmin türkiyedeki temsilcisi dendiğinde ilk akla gelen parti, ideolojik tutarsızlığıyla ve en basitinden parti başkanının şuursuz açıklamalarıyla bile kendini sosyalist hareketten tasfiye etti ve parti olarak da giderek zayıflamakta. Buna ek olarak türkiyenin ilk komünist partisinin ismini taşıyan sadece heyecan dolu üniversiteli sosyalistleri hedefine almış, emekçi sınıfını hakir gören, dev-genç/dev-sol/dev-yol sürecinden ders çıkartmamış yapılanma kendi vizyonsuzluğundan dolayı güç kaybetmekte. Mevcut türkiye sosyalist hareketi dendiğinde evet ilk akla gelen yapılanmalardan ikisi bu durumda fakat bahsettiğim gibi, bu tarz yapılar ulusalcı veya elitist ideolojileri yüzünden gücünü ve meşruluğunu kaybederken giderek güçlenen sağlam ideolojili sosyalist yapılar mevcut.

    Fazla ayrıntıya girmeden; zamanında Deniz Gezmiş ve onun tarzındaki fikirler benimsenirken Mahir Çayan ve fikirlerinin giderek daha çok kabul görmüş olması bile türkiye sosyalizminin güçlenmek için ulusalcılığa ihtiyacının olmadığını bize gösterir. Yine en basitinden bir örnek; bir yandan 70'lerde mahkum olduğu ulusalcı-şoven eğilimli sosyalist yapıdan kendini kurtarmış giderek güç kazanan yeni sosyalist yapılanmalar oluşmuşken, o artakalan ulusalcı-kemalist eğilimli sosyalist yapının bile önde bayrak sallayanlarından; örneğin Mihri Belli'nin bile kemalist-ulusalcı tutumdan zamanla uzaklaşıp, mesela kürt mücadelesinden yana yapıcı tavır sergilediğini görürüz.

    Sosyalist ideal kendi dinamiklerini yenileyen kendini geliştiren bir ideoloji olduğu için şahsi fikrim eleştirirken özen gösterilmeli daha ayrıntılı gözlenmeli diyalektik süzgeçten geçirilmelidir zira sosyalizm, eleştirel açıdan çırıl çıplak ortada duran bütün okların kolay hedefi ‘din’, ‘milliyetçilik’ gibi konulara benzemez. Sanırım özensizce attığınız her okun teolojik konuları kolaylıkla vurmasına fazla alıştınız Sevan Bey.
    Yanıtla
  8. Çok sığı bir yorum. Kişisel düşüncelerin kanıtlanmış gerçekler gibi sunulmasına itiraz ediyorum.
    Yanıtla

Wednesday, April 30, 2014

Sorularınıza itinayla cevap verilir 2


-Hocam, RTE AYM’yi pasifize edebilir mi? Edemezse ne yapar sizce?
 
Öyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Kullanışlı bir araçtır. Yapılması gereken, ama kendi yapmak istemediği işleri ona yaptırıyor. Askerlerin salınması, HSYK yasasının (amacına ulaştıktan sonra) iptali, Twitter’ın açılması işine gelmedi mi sanıyorsun?

Rahatsız olduğu şey, Haşim Kılıç’ın açıkça Cumhurbaşkanlığına oynaması. Gerçi ondan da ne derece rahatsız olduğunu kestiremiyorum. Sanki kendi teşvik ediyormuş gibi davranıyor. “Cübbeni çıkar da gel” ne demek? Adamın niyeti yoksa bile aklına geliverir.

-Mustafa Kemal’e mi, Muhammed’e mi daha gıcıksınız?

  
İkisine de değilim. İkisi de büyük adamlar. Büyük maceralara girmişler, yırtıcı bir zeka sergilemişler. Sıradanlığı aşan insanları, sıradan ahlaki yargılarla değerlendirmek kolay değil, doğru da değil.

Her ikisinin ikonudur beni rahatsız eden. Bağnazlığın, sürü ruhunun, cahilliğin, farklı ve yalnız olanı ezme içgüdüsünün vesilesi olarak kullanılmaları.

Adamlar ölmüş gitmiş, arkalarından taş atmak neye yarar? Maksat onları değil, müritlerini rahatsız etmek.

-Hocam, Peygamberimizin adının otuzlu yaşlarına dek Kasım olduğu doğru mu? 


Hiç duymamıştım. Kaynak neymiş? Kutsal anlatılarla ilgili bu tür (olumlu veya olumsuz) bir bilgi duyduğunda önce kaynak sor. Sonra, imkanın varsa o kaynağın bu “bilgiyi” hangi amaçla piyasaya sürmüş olabileceğini düşün. Doğruya epey yaklaşırsın.

Muhammed’in tek eseri olan kitabı, ölümünden yaklaşık 60 yıl sonra, kanlı bir polemik ortamında derlenmiş. Yaşamına ilişkin anekdotlar, 90 ila 180 yıl sonra kaleme alınmış. Hakkında, kendisiyle çağdaş olan hiçbir tanıklık yok. Yazılı bir belgede adı ilk kez ölümünden 10 yıl sonra anılıyor. Böyle birinin, eğer yaşamışsa, kariyer-öncesi gençliği hakkında ne bilebiliriz? Nasıl bilebiliriz? Ne kadar bilebiliriz?

-Gençlik ve çocukluk yıllarınızda inançlı olup olmadığınızı merak ediyorum. Çevremdeki çoğu insanın müslüman olmasının beni toplumdan uzaklaştırdığını hissediyorum. Siz de benzer şeyler yaşadınız mı? 

İlkokul 4. sınıftayken “tanrı” kavramının absürt ve tutarsız bir düşünce olduğu kanısına vardım. O günden beri de fikrimi değiştirmedim. Annem kendi çapında dindardı, ama aydın bir babam ve kültürlü bir aile çevremiz vardı. Sivri dilim bazen eleştirildi ise de başka rahatsızlık yaşamadım.

Yakınlarına şunu anlatmaya çalış. Dedelerinizin inandığı şeylere inanmamak “inançsızlık” değildir. İnanç, adanmışlık, manevi değerlere sadakat, onlarsız da mümkündür. Hatta konformizmin konforundan yoksun olduğu için öylesi daha gerçek ve daha değerlidir.

Birazcık ufuk sahibi iseler sana kulak vereceklerdir. Öbür türlü zaten uğraşmaya değmez. Ninen ise, üzme “sen haklısın” de gönlünü al. Öbürlerini şutla gitsin.

-Kültür unsurlarına (din, dil, gelenek, sanat...) sahip çıkmak, onları koruyup gelecek nesillere iletmek önemli midir?

  
İnsanlığın temel değerleriyle bağdaşıyorsa evet, toplumun hayatına zenginlik katar, ortak bir dil sağlar. Yoksa unutmak ve unutturmak evladır. Dedelerin görevi iletmek olsun; fikir önderlerinin sorumluluğu, iletilenleri aklın ve vicdanın terazisinde tartmak olmalı.

-Kendini resimlemek anlamında “selfie” diye bir kelime yaygınlaştı. Buna Türkçe bir karşılık üretmeye çalışmalı mı, yoksa olduğu gibi kabul mü etmeli?

  
Selfie “kendini resimlemek” değil ki? “Mobil cihazın reverse kamerasını kullanarak kendini veya kendi dahil olduğun bir grubu resimlemek.” Öbür türlüsü otoportre olur. Ne olabilirdi? Terso? Aynalı? Cepgeri? Oto çek? I-ıh, hiç biri. Selfie kusursuz. İlk duyulduğu gün oy birliğiyle maçı aldı.

Tuesday, April 29, 2014

Bıktık mı artık bu memleketten?



Bir arkadaş yazmış, uzun uzun içini dökmüş, okumaya değer. Benim cevabım aşağıda.


Selamlar,

İsmim Semih, mailim biraz uzun olacak, içimi dökeceğim, sizden de sanki yanınızdaymışım da beraber fikir teatisi yapıyormuşuz gibi soracaklarımı kendinize sormanızı isteyeceğim. Çünkü, neredeyse son 5 senedir yazdığınız her şeyi ama her şeyi okudum. Üstüne saatlerce kafa patlattım. Ayrı düştüğümüz konularda allah allah neden şimdi böyle dedi ki diye günlerce düşündüm. Ya da beni ikna ettiğiniz noktalarda "adam haklı tabi lan" deyip kendimi güncelledim ama son zamanlarda o kadar keskin bir ayrılık yaşıyoruz ki, boşa koysam dolmuyor, doluya koysam almıyor. Eğer içeri girmiş olmasaydınız atlayıp şirinceye gelir, kovsanız da bi şekilde karşınıza çıkıp şimdi yazacaklarımı sormaya çalışırdım. Neyse başlıyorum.

Problemimiz tahmin edebileceğiniz gibi son zamanlardaki Akp çıkışınız. İddiam da kendinizi zamanın ruhuna uygun olarak güncelleyemediğiniz. Gerçi sizin içerde olduğunuz son zamanlarda makas o kadar ani açıldı ki, dışarı da olsaydınız şimdi düşündüklerinizi asla ama asla düşünmeyeceğinizi düşünüyorum. Sanırım yaşlanıyorsunuz ve yaşlandıkça kendi davanıza atfettiğiniz kutsallık, sizin de kendi ilerleyişinizi durduruyor. Blogunuzda Murat Belge ve Ömer Laçiner ile ilgili yazdığınız yazıda 1980 sonrası Ömer Laçiner'in zihinsel evriminin durduğunu anlattığınız kısımda bahsettiğiniz şeyi siz yaşıyorsunuz.

En baştan başlayalım. Devletimizin kurulduğu günden beri kendi içinden düşman üreterek, elinde tuttuğu güçlerin konsolidasyonunu sağladığı bir gerçek. Bunlardan en önemli iki tanesi de Kürtler ve İslamcılar. Ve bu baskı altında temsil üretemedikleri için de terör yarattılar. Hatta islamcılarınki küresel boyutlara ulaştı ama 2000lerin başında esmeye başlayan siyasal islam rüzgarıyla islamcılara "silahlarınızı bırakıp partinizi kurun seçimlere katilin, bakın sizi de adam yerine koyuyoruz" dendi. Bence de güzel fikirdi. Gerçekten de bir kısmı silahları bıraktı, sakalları kesti, "moderate" olup seçimlere girdiler ve AKP örneğinde olduğu gibi daha önce toplumun hiç oy almadığı kesimlerinden de oy alıp meclislere girdiler. Sizin gibi benim gibi bir takım batı öğretileriyle yetişmiş insanlar da aşağı yukarı şunu düşündü, düşündük; "Yahu adamlara bi şans verelim, bizim 90 yıllık öküzlerden daha kötü olamazlar, hem herkesin partisi olacağız derken belki de gerçekten öyle olacaklar? " 2007ye kadar gerçekten iyilerdi. Sivilleşme sağlandı. Ordudaki bi takım beton kafa generallerin dediğim dedik tavrı bitti. AB uyum yasaları süratle meclisten geçti. Bunlar gerçekten hoş gelişmelerdi.

Fakat sonra ne olduysa oldu ve hükümet sivilleşme, demokratikleşme vs vs vs adına ne derseniz diyin hamlelerini sadece ama sadece kendi gücünü kuvvetlendirmek için kullanmaya ve kendi seçmeninin isteklerini de - olması gereken - olarak empoze etmeye başladı. ve o dakikadan sonra AKP seçmeni olanlarla olmayanlar arasındaki makas giderek açılmaya başladı. Sizin gibi, (benim gibi) bir takım iyi niyetli insanlar hala bi dakika canım bakın hem bunun Avrupa'da da benzer örnekleri var, Kemalist teyzeler ve memur emeklisi amcalar abartıyor demeye devam etti. Askeri vesayetten sıtkı sıyrılmış herkes yine de iktidarın icraatlerine destek vermeye devam etti. Ama kafalardaki "LAN ACABA?" sorusu giderek güçlenmeye başladı.

Mesela sizce, Dsip falan gibi bir takım cihangir showmanlerinin Yetmez ama Evet dediği o referandumun akşamında başbakan kurmaylarıyla konuşurken, HELAL OLSUN LAN ÇOCUKLARA NE DEMOKRAT İNSANLARMIŞ mı dedi? Yoksa AHAHAHAH BU SALAKLAR DA KENDİ KENDİLERİNE DEMOKRATIKLIK OYNUYO NE GÜZEL DE EKMEĞİMİZE YAĞ SÜRDÜLER mi dedi? Yani şunu soruyorum ülkedeki demokratikleşme çabalarını kendi gücünü arttırma dışında bir gıdım önemsedi mi? önemsiyor mu?

Gelelim bu işin toplumsal yansımalarına;

Benim de sizin yaptığınız gibi bu ülkedeki her kötü şeyi kemalizmin kurumsallaşmış diktatoryasına bağlamak gibi bir huyum var. Bugüne kadar da hiç yanılmadım. Ülkeyi eline alıp herkese batılılaşmayı öğretmeye çalışan bir takım Selanik kıroları ne kadar batılıydılar ki, ya da batıdan ne anlıyorlardı ki bana batıyı öğretebilecek kudreti kendilerinde görüyorlardı? Biraz Fransızca bilip iki Russo okumakla bu iş olur mu ki? Kaldı ki modernizm denilen şey virüs gibi bir şeydir. Yayılmaya başladı mı karşısında hiç bir şey duramaz. Şapkayı alalım ama eşcinsel hakları gelmesin, yahut serbest piyasa okey ama rica edicem latin alfabesi gelmesin demek olmaz. Derseniz hiç ama hiç olmaz, kılçığın biri çıkar inadına getirir. iyi de eder. Gazi paşa ve arkadaşlarına sonuna kadar vuralım, vurdukça da bu toplum değişecek ve güçlenecek bunda hem fikirim.

Ama bu sefer gelin değişik bir şey yapalım ve denklemden bu değişkeni çıkaralım ve öyle düşünelim. Elimizde kurumsal olarak da liderlik kültü açısından da çok güçlü bir yönetim ve 10 senedir değiştirdiği bir Türkiye var. Biraz bunun üzerinden gidelim. Gezi olayları sırasında Başbakan'ın Fatih Altaylıya konuk olduğu bir program vardı hatırlarsınız. Ne demişti? "Ben bazen dolmabahçeden etrafa bakıyorum, vapurdan inen kadınların kıyafetlerinden utanıyorum" minvalinde bir şeyler söyledi. Gelin beraber düşünelim kim bu değişik değişik giyinen kadınlar? Söyleyeyim, Annem, kız arkadaşım, okul arkadaşlarım, Üst komşu, eski eşleriniz, kızınız, Kolejden arkadaşınız vs vs vs. Vapur ulan bu hergün kadıköyden beşiktaşa binlerce benden, sizden, çevremizden çok da farklı olmayan olsa da sizin benim umrumuzda olmayan insan geçiyor. NE KADAR DEĞİŞİK OLABİLİRLER Kİ?

Almanya'da doğup büyüdüm, Türkiye'ye geldik ortaokul lise falan derken Bahçeşehir Üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okumaya başladım. Her gün cahilliğim biraz daha yüzüme vuruluyormuş gibi hissettim. Sinirlendim bu iş böyle olmaz dedim. Okudum, gezdim, dinledim, araştırdım, anlamaya çalıştım, empati yaptım. Bu işler derya deniz dedim bi o yana bi bu yana koşuşturdum. Fransızca öğrendim, Galatasaraya girdim yüksek lisans yapmaya, aman tanrım ne kadar çok şeyi bilmiyormuşum diye krizler geçirdim. Osmanlıca sözlüklerin üstüne uyuyakaldım. Beethoven belgeseli izlerken bi bölüm daha izliyim sonra giderim doktora derken apandıştımı patlattım. Falanlar filanlar. Komik olan ne biliyor musunuz? Hani klasik bir söz vardır ya, "Durumumuz yoktu kardeş, okuyamadım." diye, heh işte o söz neredeyse KUSURA BAKMA KARDEŞ DURUMUMUZ VARDI OKUDUM gibi abuk bi şekle dönüştü. Elitizm yapmamak için cahilliği over duruma geldik. Halbuki ikisinin arasında kapkalın kocaman bi çizgi var. Politik doğruculuğa bulanmış vicik vicik bir köylü seviciliğin ortasında battıkça batıyoruz. Ama sorsalar kemalist dikta, sivilleşme etc. etc.

Bakın Sevan Amca, bugüne kadar yazdığınız en güzel yazıların birinde doğu ile batının arasındaki savaşı çoktaaan batının kazandığından bahsediyordunuz, imanın sadece tanrısal manasının olmadığını, Macellanın, Galileo'nun adanmışlığının ne kadar önemli olduğunu ve batının işte tam da bu yüzden kazandığını anlatıyordunuz. Totalde baktığımızda kemalist dıktanın da şimdi onun yerini alan ve sevdiğinizi belirttiğiniz AKP yönetiminin de dayandığı "milli irade" aynı insanlar. Ama bir de ülkede sizin gibi benim gibi, bir takım batı öğretileriyle büyümüş bir nesil var ve ciddi olarak azınlıktayız. Akp'nin bu "sivilleşme" adına yaptığı reformlar vb. bir takım hareketler bu niteliksiz  çoğunluk tarafından onaylandıkça size ve bana kala kala kol saati kalıyor. Siz de ben de zihinsel çabalarımız ve inandığımız bir takım temel değerler yüzünden bu insanların ontolojik düşmanlarıyız. Katlımız vacıb.

Kemalist rejimin üstten bakan tavrını eleştirirken tutturulan motto empati yapmak idi. Haklılık payı yok muydu? Vardı elbet ama bugün gelinen noktada ben artık empati yapmaktan sıkıldım, bunaldım ve yoruldum. İSTEMİYORUM. yozgattaki eşek şikenle, diyarbakırdaki kızını vuranla empati falan yapmak istemiyorum. Ağır geliyor artık. Çünkü inandığımız bir takım değerler uğruna, onları da yanımıza çekeriz düsturuyla yıllardır yaptığımız bu empati hep bi tarafımızda patladı. Şunun adını koyalım artık ÖKÜZ ANADOLULU'nun benimle empati yapmak gibi bir derdi yok. Hatta hiç olmamış. Biz öğretebiliriz sanmışız, onlar AHAHAH KERİZE BAK demişler. Bugün gelinen noktada -sadece sivilleşmeyi sağlıyor diye- AKP'ye oy vermek, bu saçma sapan tavırların hepsini onaylamaktan başka hiç bir şey değil. Yozgattaki adam için ahirindaki eşek benim, yozgatta uzun saçla gezebilme özgürlüğümden daha değerliyse, kusura bakmasın onun için yapabileceğim hiç bir şey kalmamıştır artık. Bahsettiğim kalabalık öyle bir noktadaki başbakan yürüyün aslanlarım dese, Kasımpaşadan bi çıkarlar Asmalimescitten yukarıya doğru kese kese ilerlerler. Çünkü artık onların gözünde onların dışındaki herkes marjinal ve edindikleri bilgi ve tecrübeleri sadece onlar için kullanmakla mükellefler. Hani çok anlatılan sağlık reformu var ya, doktorlar o yüzden dayak yiyor paso işte.

Birlikte yaşama pratiğine alışamayan bizler değiliz. Yan komşum sakallı olmuş, alevi olmuş, cihadçi olmuş, fahişe olmuş, eşcinsel olmuş umrumda değil benim. ve ayrıca benim gibilerin. Aksine merak ederim tanımaya çalışırım. diyalog kurmak isterim. Artık çok daha net anlıyoruz ki, bu ayrımı yapanlar, beraber yaşamaya bi türlü razı olamayanlar onlar. Allah razı olsun sayelerinde bu yanlış anlaşılmadan da kurtulduk. Yıllarca bu jakobenler öbürlerini yanlarında istemiyor diyorlardı. Alakası yokmuş. Daha doğrusu biz adapte olabiliryormuşuz da, öbürleri onlardan olmayana ev bile vermiyormuş.

Bir adım ileri gideyim, bu verili koşullar ele alındığında, Batı yanlılarının (Geçmişten günümüze) asker sevdasını şimdi daha iyi anlıyor musunuz? Zihinsel bir ayrımda çoğunluk sizin düşündüklerinize günah, ayıp, din düşmanlığı vs vs gibi baktığında bu vahşi kalabalığı size karşı koruyabilecek yegane unsur olarak ellerinde bir tek modern devletin monopoly of viölence'i idare etme gücü kalıyor elinizde.

Sistemin vatandaşına zulüm ettiği nokta artık kemalist öğretilerin kurumsallaşmış gücü falan değildir. Modern öğretilere inanmış bireylerin karşısındaki vahşi çoğunluk karşısında inim inim inlemesine sebep olan çoğulculuktur. AKP de bu mekanizmanın onay noktasını oluşturuyor. Atılan her oy bahsettiğim bu çoğunluğa haklısın abicim onayı veriyor. Ve belki de ironilerin en hası burda ortaya çıkıyor. Yıllardır vurduğumuz zihniyetin partisi CHP strategic voting için bugünkü alternatifimiz oluyor. neden BDP değil diyeceksiniz, çünkü Kürt siyasetinin etrafındaki duvarlar ortadan kalktığından beri, sahip olduğunu düşündüğümüz çapın o kadar da geniş olmadığını gördük. Hala aynı terane, eziliyoruz. Bunu 90larda söylemek olaydı. Artık klasik solcu ağlamasından başka hiç bir şey değil. Ülke öyle bir noktaya geldi ki, yanyana gelen herhangi 5 kişi DURUP DURURKEN devletin zulmüne maruz kalabiliyor. Bu yüzden gruplar halinde "biz daha çok ezildik, hayır biz daha çok" kavgası hiç bir şey anlatmıyor. Bugün artık bu ülkede devlet şiddetine, baskısına maruz kalmamış bir grup kalmamıştır.

Farkında mısınz bilmiyorum ama heryerde kendimize bir takım gettolar kuruyoruz. Facebook ve twitter timelinelarımız dahil olmak üzere, yaşadığımız yerler, gezerken gittiğimiz sokaklar, alışveriş yaptığımız marketler falan hep bir yaşamsal alan seçilimi üzerine kurulu. Giderek de bu seçilim büyüyor. Beşiktaşta oturuyorum. Taksiminde boku çıktı artık, şişli ve kadıköyden başka çok çok az yere gidiyorum istanbulda. Bu ilçelerin hepsinde CHP'nin yönetimde olması tesadüf mü? Daha doğrusu benim gibi sizin gibi insanların istanbulda yaşarken en rahat ettiği ilçelerin bunlar olması tesadüf mü? İronik olan ne biliyor musunuz? Zamanında kürt hareketiyle özdeşleşen bu yerellik olayının artık beyaz türk'ünde gündemine oturması. Adamlar haklı olarak bağcılardaki çarıklı orda ne bok yerse yeşin ama ordan attığı oy benim burdaki bilmemne festivalime etki etmesin diyor. Göreceksiniz bu görüş giderek toplumsal bir destek kazanacak. Kürt hareketinin talep edip sonucunda kafasına sopayı yediği bu "eyaletleşme" belki de beyaz türk'ün canını kurtaracak.

1920lerde iyi tahminle yüzde 12sinin okuma yazma bildiği bir toplumda öyle yada böyle demokrasi rejimi kumak gerçekten şaka gibi. yani iki açıdan saka gibi. adama hem salak mısın? hem de helal olsun derler. Bu yüzden de etrafta ilanları dağıtılan HIZLANDIRILMIŞ İNGİLİZCE KURSU gibi süreçlerden geçti ülke, biz suçu hep insanların kafasına vuran kemalizmde bulduk. Haklıydık da. Hala da haklıyız ama bugün, şu an, şu saatte bunu söylemek artık hiç bir işe yaramıyor.

Toparlayayım. Siz de siyaset bilimi okudunuz. Canınız ne zaman isterse şeytanın avukatlığını yapacak bilgi ve donanıma sahip olduğunuzu çok iyi biliyorum. Bu mektubu size hadi bakalım atayist buna da cevap ver demek için yazmadım. Bu kadar yakınen takip ettiğim birinin seçimlerle ilgili attığı 5 tivite olan cevabım bu yazdıklarım. Düşündüm düşündüm bulamadım, size sorayım dedim. Belki de haddim olmayarak amcacım göremiyor musun bunları yani demek istedim. Bilimsel bilginin en önemli özelliğinin yanlışlanabilir olması olduğunu bilen biri olarak biraz da, BÖYLE DEĞİL Mİ YANİ? de demek istedim. Söyleyecekleriniz belki de benim bu konudaki bakış açımı değiştirecek bunu da heyecanla bekliyorum. Bakarsınız üstüne koya koya ilerler hakikate ulaşırız. Esen kalın.




Semih,

Avam zorbalığından tiksinmişsin. Eyvallah. Ben elli senedir oradayım. Annemle babam 6 Eylül 1955 günü İstiklal Caddesi’nde düğün alışverişinde imişler. Kasımpaşa’dan Asmalımescit’e kese kese gelen kalabalığı ta oradan hatırlıyor olabilirim.

Bugünküler dünkülerden daha mı kötü? Ya da daha mı egemen? 1930’larda "idealist gençlik” diye çıkanlardan yahut 1960’larda Kıbrıs Türktür mitingi yapanlardan, veya Milliyetçi Cephe güruhlarından, Kenan Evren şakşakçılarından daha mı tehlikeliler? Ya da ortaokuldan hatırladığım Kemal yalakası sadistlerden? Yozgat gerçekten memleketi istila mı etti sence? Yoksa İş Bankası reklamlarındaki danslı fistanlı 1930’ları gerçek mi zannediyorsun? Tavsiye ederim, 1930’ların, 40’ların, 50’lerin, 60’ların, 70’lerin, 80’lerin gazete koleksiyonlarını tara. Ben sözlük çalışması için yıllardır tarıyorum. Kasımpaşa ve Yozgat hep oradaydı, hep egemendi. Değişen bir şey yok. Pardon, var, iyiye doğru. Eskisinden daha aşağılık bir ükede yaşamıyoruz. Epeyce daha rahatız. Sadece beklentilerimiz arttı, o yüzden belki daha fazla batıyor bunlar.

15 sene önce Beyoğlu’nda kaç tane içkili lokanta vardı sence? Kadıköy vapurundaki mini etek-mini şortlu sayısı artmış mıdır, azalmış mıdır?
Kemal Paşa’nın daha “modern” ya da özgürlükçü bir şeyleri temsil ettiği külliyen yalandır. Zamanın gerçeklerine göre kıvırmış; ama özünde, Milli-İslami geleneğin bir başka mezhebinin temsilcisidir. İlk hatırladığımda ellerinde Kemal büstleriyle İstanbul Rumlarını denize döküyorlardı. 1964 olmalı. Lisedeyken, saçı uzun öğrencilerin kafasını İstiklal Marşı eşliğinde traşlıyorlardı. Aynı sınıfsal nefretin diğer adıdır. CHP’nin o geçmişi reddettiğini daha duymadım.

Kendini biraz daha iyi hissetmek istiyorsan şöyle düşün. Bu ülkede demokratik yoldan iktidarı hedefleyen herkes popüler islami “kültüre” (“kültür” sözü tırnak içinde) kuyruk sallamak zorunda. İki kere iki gibi bir kural bu, matematiksel bir zorunluluk. CHP bunu beceremiyorsa “modern” filan olduğundan değil, aptal olduğundan. Öteki daha iyi beceriyorsa inandığından, ya da “onay noktasını oluşturmayı” sevdiğinden değil. Daha akıllı olduğundan. Bkz:Bakara-makara. Başbakan’ın o saçmalıkları Egemen Bağış’tan daha fazla ciddiye aldığını sanır mısın? Ben sanmam. İş yapıyorlar. Ellerinde başka meşruiyet olmadığından ona isnat etmek zorundalar. Oy alacaksa Yozgat’tan alacak, Erzurum’dan alacak, Diyarbakır’dan alacak. Mecbur öyle oynamaya.

Yalnız oy değil, bir de para boyutu var. Petrolü olmayan, sanayii olmayan bir ülke nasıl tutturacak %7 kalkınmayı? Petrolü olanın parasını alarak. E, Arap'tan para istiyorsan Arap’a hoş görüneceksin. Elin mahkum. Abartalım istersen: Beyoğlu’nda bugün 6000 tane içkili lokanta-kafe arasında tercih yapma lüksüne sahipsen, biraz da bu hükümet Araplara kuyruk sallayıp cilve yapmayı bildiği için sahipsin. Ya!? Parasız olmuyor.

İslam dininin bir cahillik ve nefret ideolojisi olduğundan yana şüphem yok. İlk gençliğimde öyle düşünürdüm, hala öyle düşünürüm. Aileden miras olmalı; ama 50 yıllık deneyim ve tefekkür de var üstüne.

90’lara doğru şunu keşfettim. İslam istediği kadar kötü olsun, birtakım dürüst ve - bu dünyada olunabildiği kadar - temiz insanlar, İslam bünyesinde kalarak özgürlüğü, modernliği ve rasyonel bir toplum düzenini tasavvur etmeye çalışıyorlar. Bunların iyi niyetinden, dürüstlüğünden şüphe etmedim; hatta çoğu zaman taş kafalı Kemalcilerden daha dürüst olduklarını düşündüm. Orjinal bir düşünce çabası içindeydiler - bu topraklarda kelaynak kuşundan daha nadir bir vakadır. Yaptıkları işin mantıken tutarsız olduğunu, çıkmaz yol olduğunu ısrarla savundum - yüzlerine karşı savundum, dergilerine yazdığım yazılarda savundum. Ama “keşke yanılayım” demedim değil. Sempati duydum. Alman rasyonalizminin 18.yüzyılda Pietizm’den doğduğunu, Amerika’nın en iyi üniversitelerinin Püriten yobazlar tarafından kurulduğunu kendime hatırlattım. Ama “aa, islam iyi bir şeymiş, özgürlüklerle bağdaşırmış” diye bir cümle çıktığını duyan olmadı ağzımdan. “Mantıken bağdaşmaz, ama Allah’ın mucizesi belli olmaz, iyi yoldasınız, aferin size” dediğim olmuştur belki.
O iyimserliğimin yaklaşık iki-üç yıldır azaldığını itiraf etmeyelim. 2011-12’den beri, gitgide yaygınlaşan islami kabullere karşı daha sert bir dille mücadele etmeyi savundum. Özellikle Gezi günlerinde, Abdurrahman Dilipak gibilerinin, dili kanlı birer fanatiğe dönüşmesi beni sarstı. Bıçak kemiğe dayandığında öyle davranacaklarını biliyordum, teorik olarak biliyordum, defalarca söylemiştim. Ama gene de sarstı. Kan kokusunu duymak başka türlü bir şey.

Evet, o cahillik ve nefret ideolojisiyle mücadele etmek lazım. Üç tane temel gerçeği unutmamak şartıyla. 1) Ötekisi de aynı yolun yolcusudur, 2) Demokratik siyaset, toplumun gerçeklerine -ve önyargılarına- boyun eğmek zorundadır, 3) İdeoloji boktan da olsa o bünye içinde iyi ve dürüst insanlar olabilir ve vardır. O insanları yok sayamazsın.

Ayrıca Yozgatlılar (ve diğerleri) zannettiğin kadar da nefret dolu insanlar değiller. Asmalımescittekilere tahmin ettiğinden daha fazla saygıları ve hatta onların yaşam tarzlarına özlemleri vardır. Sen dışlayıp aşağıladıkça öfkeye kapılıyorlardır belki.

Selamlar, sevgiler.

19 yorum:

  1. Ben size demiştim, ben Arapça bilmem, Kuran’dan anlamam, kim beni sever ve bir şeyler verirse ona inanırım. Ne sevdiniz, ne bir şeyler verdiniz, şimdi de oturmuş benden şikayet ediyorsunuz?
    Yanıtla
  2. Sayin Seminin konuyu isleyis mizahi tarzda sayin Sevan Nisanyani yapmis oldugu bazi yorumlari animsatmakta fakat senelerin gelismesindeki olaylar ustunde bizlerden cok daha fazla kafa yordugu da inkar edilemez.
    Uzerinde durdugu sorular hic de kucumsenecek sorular dayil ve yanit olarak sayin Nisanyanin yazdiklari da bir o kadar "hakikaten cok dogru" denebilecek cinsinden olusu konu hayli ilgi cekici bir alana getirerek siklimadan bastan sona kadar okunabilecek hale oldugudur.
    Tessekurler her ikisine de .
    Sayin Sevan Nisanyanin bu memlekete yapmis oldugu hizmetleri hatirlanmasinda sahsinin bir an evel devlet yetkililerince takdir tebrikleri ile ozur dilenmesini yazmadan da edemiyecegim.
    Ornek oldugu cesaretin'e ve bilgisine sonsuz tessekurler.
    En kisa zamanda yavrularina kavusmasi temmenileri ile.
    Sevgi ve Saygilar.
    Yanıtla
  3. "15 sene önce Beyoğlu’nda kaç tane içkili lokanta vardı sence? Kadıköy vapurundaki mini etek-mini şortlu sayısı artmış mıdır, azalmış mıdır?"
    Doksanları hatırlıyorum, çok daha az olduğunu hiç sanmam. Ayrıca içki epey daha ucuzdu, çıkıp içebiliyorduk. Şimdi mali durumum kat be kat daha iyi ama çıkmadan 3 kere değer mi diye düşünüyorum, bütün çevremde de durum bu.
    Daha öncesini hatırlamıyorum ama mesela 1 yıl kadar Adapazarı'nda yaşadım, yaşadığım sokakta 1 (bir) başı açık teyze vardı. Bana 70'li yıllarda arkadaşlarıyla rahatça mini etekle gezdiklerini anlattı. Şimdi çık bakalım orada mini etekle pazara yiyor mu. Tabi bunu diyince de "başörtüsü düşmanı" oluyoruz... Ama artık siklemiyorum, benim için de empati devri kesin olarak bitti.
    İdeoloji boktan da olsa o bünye içinde iyi ve dürüst insanlar olabilir ve vardır. O insanları yok sayamazsın.
    "İyi ve dürüst" nazi var mıydı? "İyi ve dürüst" komünist var mıydı? Varsa bile yok sayıyorum. Bunları yok saydığım gibi.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Amenna. Sen de haklısın.
  4. Merhaba, Peki 1920 lerde ne yapılsaydı bugünden daha iyi bir konumda olabilirdik sizce?
    Yanıtla
  5. Semih sen ne dangalak bir adammışsın birader?
    Yanıtla
  6. Abi sen Semih'in esas derdini atlamak istemissin herhalde. 1960'in kalabaligi senin icin degil belki ama Semih icin elbette daha az tehlikeliydi. Semih (i.e. ben) ilk kez simdi dogrudan hedef olabilecegine uyandi.

    Ben soyle sorayim: Bu sefer bu kotulugun karsisinda durmak zorunda kaldik, belki istedik (yalan) diyelim. Gotumuz yemiyor hapis falan. En azindan simdilik yemiyor. O beyinsiz solcular gibi surec (ahiret) pesinde falan da degiliz, bu hayatta mutlu olmak istiyoruz. Zaten solcudan cok fena tiksiniyoruz. Arada bir rahatlikla mutlulugu karistiriyor da olabiliriz. Ne yapalim, sen deyiver? (biliyorum, dedin ama ozet gec bir daha, net olsun)

    Dinledigim seceneklerin ozeti:
    -Baska yere kacalim (master yapiyor, doktoraya basvuracak bu).
    -Zengin olalim (annesinin arazisi var).
    -Gettomuza siginalim (sabanci'da 4 yil planlayan izmirli).
    -Vicdan yesertelim (umit kivanc).
    -Asker gelsin kurtarsin (malum).
    -Tek yol devrim (malum).
    -Mucadele edelim (kemalciler, solcular, sen).

    Neyle mucadele edelim? Soyut olma bak ama simdi, ideoloji deme bana. Hem nasil? Goliath'la (akromegalili bir garibanmis o da) dovusulur mu? De ki dovustuk, expected return ne? Unutalim mi yani beklentiyi? Yok artik. Hakkimizda menkibeler de yazilsin.

    Ustelik belki daha fenasi su: Hadi arada heyecanlandik da kafamizi uzatak dedik, yanimiza yoremize bakinca "midyeyi kabuguyla yemisler, ehehohoe"cileri gorduk. Bak Kemalist de degil bunlar. Utaniyorum bildigin yahu. Ofke, azim falan degil, ardisik utanclar iste.

    Sen mucadele ederken mutlu olabiliyorsun, biliyoruz. Hayraniz zaten. Ama bizi gazliyor olma? Nadiren iyi adam bulduk diye sevinirken sen de bize rahiplik yapiyor olmayasin? Alttan alta cesaret veriyor, aciktan cagirmiyor da ornek oluyor. Tasakli. Hem de yalniz. Hem de kafasi basiyor.

    Belki en iyisi, sen cikinca su paravan sirketi kuralim da gidelim. Sirince'yi de Berkeley'e tasiyalim, tum ogrencileriyle. Herkes icin daha iyi olmaz mi?
    Yanıtla
  7. Semih Bey'i (Yozgatlıyı Diyarbekirliyi belki rencide edebilecek genellemeler yapması haricinde) takdir ettim. Kendi tabirimle "liberciligin" temel çelişkisini, jakobenligi elitizmi eleştirirken gericilige taviz verir hale gelmesini görmeye başlamış. Nişanyan ise onu libercilige geri kazandırmaya çalışmış tabii.
    Ben de içimi dökeyim bari. Eskiden ben de liberciydim. Ama bilhassa Suriye Savaşından sonra realiteyi farkettim. Birincisi gericiligin ne kadar vahşileşebilecegine, kafa kestigine, çocukları kurşuna dizdigine şahid oldum. İkincisi de, Sünni Alevi Hristiyan, dindar laik, Arab Kürd Türkmen Ermeni, halkın çoğunluğunun bu saldırıya birlikte karşı koyduğuna. Çünkü ilerici Baas hareketi zamanında Ixwan zihniyetine geçit vermemiş, farklı inanç ve kültürlerin karşılıklı hoşgörüyle ve yurtsever duygularla bir arada yaşayabilecegi bir Suriye yaratmıştı. Türkiye’den daha az “demokratik” olan Suriye, daha medeniydi. Zira Batılıların geçirdigi tarihsel süreçleri tam olarak yaşamamış toplumlarda Batılı degerleri, medeniligi ancak güçle hakim kılabilirsiniz.
    Mesela diyelim ki, bir Ortadoğu ülkesinde yöneticisiniz ve kadın haklarıyla ilgili, kadınların toplumsal hayatta daha fazla yer almasına yönelik bir düzenleme getirmek istiyorsunuz ve bunu referanduma sundunuz. Ne olur? Tabii ki kadınları daha da kısıtlamaya yönelik bir sonuç çıkar. İşte libercilik “demokrasi”ye aşırı bir deger atfettigi için bu noktada çaresizdir. Ben olsam, böyle bir düzenlemeyi oylamaya sunmazdım. Toplumda kadınlardan dahi böyle bir talep gelmedigi, hatta “milletin degerleri” buna ters düştügü halde onu uygulamaya koyar, karşı çıkan medeniyet düşmanlarını ise cezalandırırdım. Medeniyete deger veren herkes de bunu yapar.
    Irkçı ve dinci gericiligi ezmeden demokrasi uygularsanız, gericiler populizmle kimlik istismarıyla iktidarı ele geçirmelerinin ardından toplumun çoğunluğunun geri ve cahil kalacağı, yoksul bırakıldığı halde sadakaya rıza gösterecegi adımları atarlar (mesela egitime müdahale), ve sürekli istismar edip oy alabilecekleri kitlesel çoğunluğu yaratırlar. Türkiye’nin 65 yıllık sorunu budur.
    Yanıtla
  8. Semih kardeşim içinde büyüdüğü, sınıfsal aidiyetinin olduğu kesimlerin, zümrelerin tabularını, kırmızı çizgilerini epey zorlamış anladığım kadarıyla. Bunun için bir araba bedel ödediğini de tahmin edebiliyorum. Bilmediğini bilme erdemi, özellikle mevzubahis çakma aydınlık kesimlerde, çok ender rastlanan bir şey.
    Maamafih, kendisinin zihinsel olarak dönemediği, dönmemekte ısrar ettiği bir köşe kabak gibi göze çarpıyor: Kendini toplumun üzerinde konumlamak. Yozgat'taki zoofiller senin onları geliştirmen, dönüştürmen için orada - veya artık burada - değiller güzel kardeşim. Onlar seninle aynı biyolojik türün mensupları. Aranızda evrimsel rekabet var. Kedi-köpek gibi 'eğitemezsin' insanları. Kafandaki ideal dünya resminde sen bizzat sorumlu sınıfların bir üyesi isen, hayalinde öyle konumluyorsan kendini içgörü, entellektüel dürüstlük kalemlerinden yemen gereken daha 20 fırın ekmek var demektir.
    İçine girmiş olduğun sürecin sınıfının seni geri almasına varmaması dileğiyle.
    Not: Yozgatlı köylü bir ailenin çocuğuyum. Eşeğin gönlü olduğu sürece eşek sikmekte de beis görmüyorum. :D
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Esas sorun da bu ya essegin gönlünün olup olmadigini bilmiyorsunuz. Bilmediginiz birseyi yapmakta da sizin deyiminizle beis görmüyorsunuz. Büyük cogunlukta yaptigi bir cok seyi ayni sizin gibi düsünerek yapiyor ve beis görmüyor. Sanirim sorunda bu.
    2. Gönlü olmayan bir eşşeği sikebilen cengavere ben de hiç çekinmem domalırım. 'Çifte' diye bir mefhum vardır. Bilmem hiç duydunuz mu?
    3. Cocugun gonlu oldugu surece cocuk ve hatta bebek tacizinde beis var midir Yozgatli?
      Suslu laflarin icine gizlenmis ilkel hirslar goruyorum. Beyin korteksi gelisti diye hayati algilayabilmek ve sorular sormak insani evrenin merkezine mi koyar?
      Insan sadece oyle zannediyor..
  9. Semih Bey'i (Yozgatlıyı Diyarbekirliyi belki rencide edebilecek genellemeler yapması haricinde) takdir ettim. Kendi tabirimle "liberciligin" temel çelişkisini, jakobenligi elitizmi eleştirirken gericilige taviz verir hale gelmesini sorgulamaya başlamış. Nişanyan ise onu libercilige geri kazandırmaya çalışmış tabii.
    Ben de içimi dökeyim bari. Eskiden ben de liberciydim. Ama bilhassa Suriye Savaşından sonra realiteyi farkettim. . (Aslında bu kısmı başta söylemem riskli oldu, zira Suriye düşmanlarının yalanlarına kanıp dediklerime inanmıyorsanız muhtemelen okumayı müteakib cümlelerden sonra bırakacaksınız) Birincisi gericiligin ne kadar vahşileşebilecegine, kafa kestigine, çocukları kurşuna dizdigine şahid oldum. İkincisi de, Sünni Alevi Hristiyan, dindar laik, Arab Kürd Türkmen Ermeni, halkın çoğunluğunun bu saldırıya birlikte karşı koyduğuna Çünkü ilerici Baas hareketi zamanında Ixwan zihniyetine geçit vermemiş, farklı inanç ve kültürlerin karşılıklı hoşgörüyle ve yurtsever duygularla bir arada yaşayabilecegi bir Suriye yaratmıştı. Türkiye’den daha az “demokratik” olan Suriye, daha medeniydi. Zira Batılıların geçirdigi tarihsel süreçleri tam olarak yaşamamış toplumlarda Batılı degerleri, medeniligi ancak güçle hakim kılabilirsiniz.
    Mesela diyelim ki, bir Ortadoğu ülkesinde yöneticisiniz ve kadın haklarıyla ilgili, kadınların toplumsal hayatta daha fazla yer almasına yönelik bir düzenleme getirmek istiyorsunuz ve bunu referanduma sundunuz. Ne olur? Tabii ki kadınları daha da kısıtlamaya yönelik bir sonuç çıkar. İşte libercilik “demokrasi”ye aşırı bir deger atfettigi için bu noktada çaresizdir. Liberci çaresizligi Sevan Nişanyan da yazısında yeterince ifade etmiş: “Bu ülkede demokratik yoldan iktidarı hedefleyen herkes popüler islami “kültüre” (“kültür” sözünü iğrenerek kullanıyoruz) kuyruk sallamak zorunda.”, ” Demokratik siyaset, toplumun gerçeklerine -ve önyargılarına- boyun eğmek zorundadır”
    Halbuki ben, böyle bir düzenlemeyi oylamaya sunmazdım. Toplumda kadınlardan dahi böyle bir talep gelmedigi, hatta “milletin degerleri” buna ters düştügü halde onu uygulamaya koyar, karşı çıkan medeniyet düşmanlarını ise cezalandırırdım. Medeniyete deger veren herkes de bunu yapar.
    Irkçı ve dinci gericiligi ezmeden demokrasi uygularsanız, gericiler populizmle kimlik istismarıyla iktidarı ele geçirmelerinin ardından toplumun çoğunluğunun geri ve cahil kalacağı, yoksul bırakıldığı halde sadakaya rıza gösterecegi adımları atarlar (mesela egitime müdahale), ve sürekli istismar edip oy alabilecekleri kitlesel çoğunluğu yaratırlar. Türkiye’nin 65 yıllık sorunu budur.
    Yanıtla
  10. Sevan bey, yaklaşımınızı epeyi sorunlu buluyorum; temelde savunduğunuz şey bunlardan öncekiler daha mı iyiydi ya da etrafta daha iyisi mi var ki merkezli bir bakış açısı. Eğer bizi yönetenlerin yönetim şekillerinden memnun değilsek eyvallah sandıkta hesap soralım ama burada şikayet edilen temel insan hakları ve demokrasi yoksunluğu ise burada emsal göstereceğimiz bundan öncekiler veya alternatifler olamaz, evrensel kriterler olabilir. Biz de eleştirilerimizi evrensel değerlere göre yapar, savunur veya karşı çıkarız. Beni şaşırtan ise iktidar ile aynı dili kullanıyor olmanız, beyoğlunda kaç içkili lokanta vardı, kaç katına çıktı, yüzde yedi büyüme için arap sermayesi, ahh 1930 ların tek parti iktidarı, vs. Aydınların olayları / durumları farklı yorumlamaları gayet doğal ve paylaşmasam da bir çok düşüncenizi eleştirmem fakat aydınların kişisel özgürlükler, demokrasi, insan hakları gibi konularda seçme özgürlüğü olduğunu düşünmüyorum, doğru olan tarafta ikircikli davranmadan durmak gerekiyor. Bu konularda taraf olma sorumluluğu aydın olduğunu iddia etmekle beraber geliyor. Sağa sola yalpalayanları da herkes görüyor, kendi hükmünü veriyor.
    Yanıtla
  11. Beş yıl önce, üniversitede okurken, ayda bir defa spor salonunda parti olurdu. Elimizde 3TL'lik teneke biralar, kafamız dağılır, müzik dinler, dans eder, sohbet ederdik.

    Artık bu yasak

    Hatta senede bir gün şenlik zamanında dahi yasak

    Mezuniyet gününde şarap içmek dahi yasak.

    Şakşakçılık ve göt yalama serbest tabi.
    Yanıtla
  12. Nişanyan'ın unuttuğu birkaç nokta var (ya da bilerek es geçiyor). Birincisi 6-7 Eylül olaylarını yapan zihniyet bugünkü Akp zihniyetidir, Demokrat Parti ve Menderes tarafından bizzat tertip edilmiştir. İkincisi 6-7 Eylül olaylarında da Yozgat'tan, Çorum'dan trenlerle eli sopalı adamlar getirtilmiştir. Yani "bunlardan öncekiler" tezi geçersizdir. 6-7 Eylül'deki zihniyet 12 yıldır iktidardadır.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. http://en.wikipedia.org/wiki/1934_Thrace_pogroms
  13. Ya o değil de kim bu 'Semih Bey'? İsmi var,soyismi yok. Tivaytirdan bir bakayim diyordum.
    Yanıtla
  14. 2014 yerel seçimlerinde sırf AKahPe'nin ve bilhassa Tayyip'in tahtı sallansın diye istemeye istemeye(tiksinerek) sandıkta CHP'ye vermiş bir yurddaş olarak söylüyorum ki Valla Sevan hoca tastamam haklıdır.
    Yanıtla