Thursday, October 2, 2014

Geleneksel Türkiye



Klasik "geleneksel Türk ailesi" fotoğrafı. Abdullah Gül olması tesadüf: gazetede bunu gördüm bunu yazdım. Başka herhangi bir aile de olabilirdi. Zaten geleneksel demek o demek, milyonla benzeri var.
O ikonografinin içinde olmak ister miydik ayrı mevzu, ama hoş bir fotoğraf, şüphesiz. Dede belli ki güçlü ve ilginç bir insan, cüretle gülümsemiş. Sağdaki Reyhan Hanımın güzel bir yüzü var. Öndeki gençler sempatik insanlar. Abdullah Beyin tarzı rahat, geleneksel Türk bürokratına oranla insancıl.
Oturdukları şeyin adı kanape. Avrupa’dan ithal bir kavram. Ülkeye 19. yy’da girmiş, ama ancak son 30-40 yılda bütün sınıfların yaşamına girdi. Adı Fransızca. Türkçe eşdeğeri yok. Türkçesi divan veya sedir yahut seki olur, ayrı şey.
Giysiler batıdan ithal. Ceket-pantolon Batı’da Fransız ihtilali sıralarında standart oldu, bize 1830’larda geldi. Kravat Fransa’da çıkmış bir moda, o da II. Mahmut zamanında memlekete girdi. Ceket, pantolon, kravat üçü de Fransızca. Türkçe karşılıkları yok.
Arkada tül perde. Geleneksel Türk aile tablosunun vazgeçilmezlerinden. Tül Fransızca. Fransa’nın Tulle kentinde üretilen bir ince dokuma çeşidinin adı.
Selman’ın kolunda saat görünüyor. Şüphesiz ithal. Türkiye’de yanılmıyorsam saat imalatı yok. Mekanik saatleri Avrupalılar icat etmiş, Ortaçağ sonları olmalı, cep (ve kol) saatini geliştiren de onlar. Elektronikte şimdi Uzakdoğu ile rekabet var, ama mekanik saatlerde Batı hala tek tabanca.
Dede ve Macit Bey gözlük kullanıyorlar. Batının en olağanüstü icatlarından biri. Gözlük fikri bir yana, numaralı ve hassas ayarlı mercekler 19. yy’da Carl Zeiss’ın marifeti. Türkiye’de mercek yapılıyor mu bilmiyorum. Muhtemelen yoktur. Kaliteli sentetik mercekler her halükarda ithal.
Yerdeki halı Çin malı. Onu saymıyorum.
Evde ayakkabı çıkarmışlar. Hanımların başörtüsünü saymazsam en “Türk” olan detay o.
*
Ayakkabı detayını önemseyenler var. Mesela “Yeni Türkiye” savunucularından Ali Nur Kutlu adında biri, Yeni Şafak’taki yazısında http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/AliNurKutlu/beyaz-turklere-mektup/51448 ayakkabı çıkarmaya neredeyse kozmik bir anlam yüklemiş, peynir ekmek, tahin helvası ve annesinin süpürgesi ile birlikte:
“Siz eve ayakkabıyla girmeyi modernlik, biz rezillik sayarız. Siz şarabin tadını, markasını, biz Yunus’un, Mevlana’nın abı hayatını konuşuruz. Siz kruvasan ve kahve ile kahvaltı yaparsınız, biz peynir ekmek, tahin helvası yeriz. Siz Fransız peyniri Rokforu, biz Van otlu peynirini severiz. Siz evde kedi, köpek besler, çocuklarınıza 'hamster'ı sevdirmeye çalışırsınız, biz dini imanı bütün çocuk besleriz, evde hamster görüldü mü, necis diye annemiz süpürgenin sapıyla kafasına vurur.”
Anladığım kadarıyla bu mısraların yazarı gavur icadının her türlüsüne karşı, geleneğin saf halini savunuyor, bunda ahlaki bir değer görüyor. Öyleyse ceketi, kravatı, kanapeyi, tül perdeyi, saati ve gözlüğü de atmak gerekmez mi? Çorapta ve çorap kokulu Van peynirinde stop etmenin mantığı ne?
Tutarlı olmak istiyorsan ve cesaretin varsa sonuna kadar git bakalım. Ötekiler hiç olmazsa entelektüel anlamda daha dürüst. Ben eslafı takip edeceğim diyor, sakalının kesiminden, kılıcının kavsine kadar o yolda gitmeye gayret ediyor. O da deve yerine Toyota kullanıyor gerçi, ama mesela kafa kesme sevdasında 1400 yıl önceki rol modellerine bizim tatlı su muhafazakârlarından daha sadık.
Biri cesur, biri korkak. 
Başka fark görüyor musunuz siz orada?

13 yorum:

  1. Türkiye kelimesi Türkçe mi? Hatta iller ilçeler bölgeler köyler mahaleler ve diğerler.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
    2. Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
    3. Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
  2. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
    Yanıtla
  3. "Ceket, pantolon, kravat üçü de Fransızca. Türkçe karşılıkları yok."

    Kravat sözcüğünün 'boyunbağı' diye Türkçe kökenli bir karşılığı var. Ne kadar yaygın bir sözcük olduğu tartışılır ama Aziz Nesin'in bu sözcüğü birkaç yazısında kullandığını görmüştüm.

    Derleme Sözlüğü'ne göre çoğunlukla şalvar anlamında kullanılan tuman sözcüğü İzmir'de pantolon anlamında kullanılıyormuş. Sözcüğün kökeni Türkçe mi bilemiyorum. Sizin sözlüğünüzde de bu sözcük yer almıyor.

    Nogay Türkçesinde ceket anlamında sakev sözcüğü varmış.

    http://nogai.blogspot.com.tr/2008/06/szlk.html

    Sak- kökeninden türemiş olabilir. Ya da belki Rusça kökenlidir. Bilmiyorum.

    Köken bilgisine kafa yoran birisi olarak bu sözcükler hakkında da bizi aydınlatacağınızı umarım.
    Yanıtla
  4. "Oturdukları şeyin adı kanape. Avrupa’dan ithal bir kavram. Ülkeye 19. yy’da girmiş, ama ancak son 30-40 yılda bütün sınıfların yaşamına girdi. Adı Fransızca. Türkçe eşdeğeri yok.Türkçesi divan veya sedir yahut seki olur, ayrı şey."

    Çekyat sözcüğü kanepe sözcüğünün eşdeğeri değil mi?
    Yanıtla
  5. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
    Yanıtla
  6. fransız rokforu dediği bizim konya'nın küflü peyniri. kedi dediğinin anadolu köylerinde girmediği ev yoktur. milliyetçi ve köylü bir türk olarak türk muhafazakarının en sevmediğim yanı kendi yarattıkları "geleneği" bu ülkenin özü sanmaları. köydeki akrabalarının arasında ciddi bir harem selamlık yoktur. kadının giyimi daha rahattır. bunlar şehirde ebelerinin nenelerinin çarşaf giydiğini, edepten yüzünü göstermediğini söylerler.
    Yanıtla
  7. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
    Yanıtla
  8. Nişanyan;

    tamam anladık içerdesin ama bu kadar da boş verilmez. Çok boş bıraktın dükkanı.. Çarşı karışık bu aralar ama ben yine de bikaç istek parça rica edeyim;

    1- şu peygamber karıları mevzuları bayağı ilgi çekiciydi
    2- Tarihteki ilk pezevenk hikayesi
    3- Lut ve kızları konusu

    senin yorumunla okumak ilaç gibi gelirdi....

    kal sağlıcakla..
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Türkiye'nin "Türk" kısmı Türkçe, -iye eki ise Latincedir, yani Turcia. Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde "Türkiya" تركيا olarak, yani elifle bir "alafranga" kelime olarak geçer. "Türk" ise Arapçada geçtiği için vavsız yazılırdı. Ailemdem bazı yaşlılardan da "Türkiya" telaffuzunu işitmişimdir. Meselâ alafranga adetlerle alay eden 11 Teşrin-i sanî 1326/24 Kasım 1910 tarihli Kalem mecmuasında çıkan, geleceğin Beyoğlu'sunu tahayyul eden karikatürün başlığı "Elli sene soñra Türkiya" yazar (Palmira Brummett "Dogs, Women, Cholera, and Other Menaces in the Streets: Cartoon Satire in the Ottoman Revolutionary Press, 1908-11" International Journal of Middle East Studies, Vol. 27, No. 4 (Nov., 1995), pp. 433-460 bkz. s. 439). İttihatçı yanlısı Türk - Suriye Komitası ise 19. asır sonu - 20. asır başında "turkiyâ al-fatât تركيا الفتاة / La Jeune Turquie gazetesini çıkarmıştır. Türkiya resmî vesikalarda ilk olarak Ankara hükûmeti tarafından "Türk" kısmını Türkçe addetterek vav ile yazılarak kullanılmıştır توركيا . Cumhuriyetin ilânına doğru ise ses uyumuna bağlanarak "Türkiye" توركيه olarak he ile yazılıp kullanılmıştır. Bu aynı zamanda Latince yer adlarında bulunan -ia ekini Türklerin aşina olduğu Arapça ism-i nisbet ekine benzetmiştir.
  9. yerdeki halı çin malı diyerek niye uçtunuz ki?
    Yanıtla

Friday, August 15, 2014

Eski zaman IŞİD'leri

                                                                                         


İki-üç haftadan beri YKY'den çıkan 4000 küsur sayfalık Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ni hatmetmekle meşgulüm. Asıl amaç benim sözlük çalışması için kelime bulmak. Ama arada başka ilginç şeyler de çıkmıyor değil.

Mesela Sultan IV. Murat'ın Bağdat fethi, sene 1636.

"Bağdâda eyle hücumlar oldu kim Kızılbaşların başları yine kaygulu işe uğradı. Gördiler kim gayri çare yok, hemân burc u bârûlar üzre beyaz emân bayrakları diküp, 'Amân elamân ey güzidei Âl-i Osmân' deyü feryâd u nâlâni sad-hezar etdiler."

Bağdat'ı tutan Şiiler pes edip teslim olurlar.

"Derûni kal'adan beş aded hân boğazlarına kılıçlarını asup huzur-i Murad Hân'a çıkdıklarında (...) ser ber-zemin edip Bağdâd'ın miftahlarını [anahtarlarını] teslim edüp emân ile çıkmağa üç gün mehil isterler. Murad han mehil vermeyüp, 'Uryân u bi-silâh [çıplak ve silahsız] bu ân kal'adan çıkup bir canibe revân olun' dedikde, 'Ber ser-i çeşm' [başım gözüm üstüne] deyüp bu hânlar Murâd Hân yanında rehin kalup derûn-i kal'aya asker-i islam mâl-a-mâl olunca niçe bin Kızılbaş-i evbâş Akkapu'dan piyade ve esb-süvâr [yayan ve atlı] cânib-i nehr-i Diyâle'ye firâr edüp gitmede."

Şiilerin önderleri gelip Murat Han'a teslim olurlar. Onlar rehin olarak tutulurken İslam askeri (i.e Osmanlı) kaleye dolar. Ne görsünler? Şiiler Akkapı tarafından firar edip gitmekte!

"... derûn-i askerden bir sada zahir olur kim, 'Tîz Kızılbaş kırılsın" derler.Azâmet-i Hüdâ an saatde kırk bin piyade şâh tolusun içmiş [iran şarabı içmiş] tülüngi Kızılbaş ve yigirmi bin de gayri evbâş seyf-i miczem ile başları tırâş olup [keskin kılıç ile başları traş edilip] derûn-i Bağdad'da hûn-i Râfiziyân nehr-i âb-ı revân gibi cereyân etdi [zındıkların kanı akarsu gibi aktı] ve niöe bin atlı guzât cânib-i nehr-i Diyâle'ye gitdi ve emân ile mukaddemce çıkan Kızılbaş'a yetdi ve bu perîşân olmuş Kızılbaş'a girişdiler ve eyle kırdılar kim az Kızılbaş, 'Feryâd-reses yâ Ali' deyüp nehr-i Diyâle'ye urdular."

Şehir içinde kan oluk oluk akarken bir kısım gaziler de Diyale nehrine kendini atmış olan Şiilere yetişir. Kızılbaşlar "feryadımızı duy ya Ali" diye bağırırlar.

"Düldül-süvâr Ali de bu Havâricîn'in [Haricilerin] feryâdlarına res olmayup cümle Diyâle'de gark-ı âb oldular [boğuldular]. Yetmiş bin Kızılbaş'tan ancak altı bin mıkdârı tırkazlarda ve merhamet-i dest-i Osmanlı'da hâlâs oldu deyü kendüleri nakl ederler. Hakkâ böyle bir kırgın dahi diyâr-ı Acem'de olmamışdır."

Yetmiş bin Şii'den ancak altı bin kadarı Osmanlı'nın "merhametli ellerinde" canını kurtarır.

Şimdi devir değişmiş, üçyüz-beşyüz kişilik kafa kesme vakaları dünya medyasına haber oluyor.

16 yorum:

  1. Merhaba,

    Olaya konu olan toplum kızılbaş adı ile geçiyor ve Ali'ye feryad ediyor. Yazınızda Şii olarak geçmiş. Alevi olması gerekmez mi? Kaçırdığım bir yer mi var?
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. azeriler Kızılbaş diyor kendilerine hala
    2. şimdi aleviler kendilerine Kızılbaş derler ama Kızılbaşlar Şah taraftarı olan çoğunlukla Türkmen kökenli tayfalardı. Şah İsmayıl İrana Şiiliği/Caferiliği getirdi o yüzden şii demek daha doğru. zaten alevi ve caferiler şii çatısı altında aynılar!
  2. Yani hocam öyle bir şey yazıyorsunuz ki amacınız ne hakikaten merak ediyorum. 17.yy olan savaşları 21.yy ile mi kıyaslıyorsunuz ? Bundan neredeyse 2000 sene evvel (sayıyı yuvarladım M.S 70 diyelim tarihe) Roma (Vespasianus ve Oğlu Titus) Yahudileri göçe mecbur etti, bir çoğunu katletti kutsal mabetlerini param parça etti,Yahudiler tam 2000 küsür yıl sonra vatanlarına dönebildiler haydi ölmüş imparatorları yuhalayıp, romalıları lanetleyelim.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. 'La Clemenza di Tito' Mozart'ın ünlü operasının adı. (Gerçi konu başkadır) Merhamet denince silahıma davranırım. Roma en azından Aquaeductus götürdü (bkz. Life of Brian), Osmanlı merhamet dışında ne sikim götürdü?
  3. Şia Ali taraftarı demek. Ama İran'daki Caferi mezhebi mensupları olarak günümüzde özel anlam kazanmış. O dönemde Şii / Alevi ayrımı tam yoktu. Şah İsmail'i falan düşünürsen Anadolu'da da İran'da da kızılbaşlar egemendi. Sonradan İran'daki başka biçim kazandı, devletleşti.
  4. http://ebumuaz.blogspot.com.tr/2014/09/haricilere-mucahid-diyen-fitneci-sapk.html
    Yanıtla
  5. bu söz kesilen başların sahiplerinin ölü canlarını dahi yakar. Yazı çok anlamlı fakat "kafa kesme" tabiri hiçbir zaman böyle rahat kullanılmamalı.. Can yakıyor..

    Saygılarımla
  6. Hocam siiye de kizilbas derler. Hem alevi mi? Ne alevisi? Alevi ne arar la Bagdat'da?
  7. Sevan Nisanyan in Türkiyenin en ciddi tarihcilerinden birisi oldugunu bilerek , Islam dininin, ayni sekilde Hiristiyanligin ve Yahudiligin de hatta antik yunan ve asurun mitolojilerini de bildigini farzeden birisi olarak , sasirdim. Ne uhamedin yasadigina dair ne de o dönemde kuranin yayinlandigina dair bir tarihi veri yok.Sevan Nisanyan da gösteremez. Sahih hadisler dedigi derlemelerin ilk yayinlanmasi 8. yüzyil oldugunu kendisi yapiyor ayrica. Bu hadis derleyicilerinin ve kuran mushafinin Muhammedin yasadigina dair ve hatta 4 ilk dört halifenin yasadigina dair bir tarihi belge veri gösterebilecegini sanmiyorum.Muhammedin kurdugu iddia edilen devletin varligini dogrulayan tek bir tarihi vesika , anit, tas vs yoktur. Neden Sevan mitolojik anlatilari tarihi veri olarak kullanir , anlayabilmis degilim.. Özcan SOYSAL/Almanya
    Yanıtla
  8. En son yazıları okuyup ta deha karşısında şapka çıkarmamak olmaz. Keyif aldım, teşekkürler ve esenlikler dilerim. Evet, deha, ama belli ki Şakran havası da yaramış. Hele, "Her başbakan istifayı tadacaktır" saçmalığıyla kıyaslanacak olursa? Demek ki bu entelleri arada - sırada içeri tıkmak lazım ki şarj etsin! Kimse "diyalektik ve tarihi materyalizm" den bahsetmesin. Ne tarihi; iki yazı arasında bir senecik geçmiş yahu! Bu olsa - olsa Sülü'nün "dün, dündür; bugün - bugündür" vecizesine benzer.
    Yanıtla

Saturday, July 19, 2014

Ütopya İnşa Etmek

Şirince’de, vaktiyle Müjde’nin satın aldığı bir köy evimiz vardı. Yaklaşık 150 yıllıktı. Duvarları çamur dolgulu taştan, yer yer bir metre kalınlığında ve biraz yamuktu. Banyonun içinde büyük kayalar vardı, yağmur yağdığında içlerinden su çıkardı. Mutfağın tavanını bir kestane tomruğu tutardı. Bahçe duvarından incir ağacı çıkmıştı. Çok güzeldi. O eve aşıktık.

Dokuları gözünüzün önüne getirin. Üstünde kertenkelelerin güneşlendiği yığma taştan bahçe duvarı. Ot bürümüş kiremit çatı. Aşındıkça insan teni dokusunu almış taş zemin. Kuşaklar boyu ellendikçe fildişi kıvamını kazanmış ahşap trabzan. Ege’nin kayasına bin yıl önce oyulmuş bir niş.

Bunları sevmeyen yoktur. Zannederim insanda içgüdüsel olan bir şeyi tatmin ederler. Nedense hiçbir mimarda, özellikle modern mektepli hiçbir mimarda, bu dokuları üretecek vizyon yahut cesaret yahut teknik bilgi yoktur. Belki vardır, ben denk gelmedim. Türkiye’de hiç denk gelmedim. Viyana’da Hundertwasser bir yere kadar denedi belki, ama o da kendine anti-mimar anti-Arkitekt diyordu.

Yapı maceramız Şirince’de o evi onarmaya çalışmakla başladı. İhtiyar bir evi, kişiliğini bozmadan nasıl yenileyebilirsin? Ustaların ve mimarların her müdahalesi, evin kendinden bir şeyler kaybetmesiyle sonuçlanıyordu. Onlara kulak asmamayı öğrendik. Yerel malzemeyi öğrendik. Taş duvarı, çamur sıvayı, kestane ağacını, çit tekniğini, eski kiremidi öğrendik. Köydeki eski binaları didik didik edip, eski Rum ustaların usullerini anlamaya çalıştık.

Bahçeye, orada sundurma dedikleri bir açık oturma yeri yapmamız gerekiyordu. Öyle bir şey yapalım ki, sanki hep varmış, 150 yıllık evin uzantısıymış gibi dursun dedik. Köydeki ve komşu köylerdeki emsalleri etüt ettik, onların dilini öğrendik. Çoğu harabeydi. Biz de yaptığımız sundurmayı kısmen harap ettik, ucuzundan, yüz yıllık tarih ekledik.

Odunluk gerekiyordu. Odunluğu kimse mimari projenin parçası olarak düşünmez. İş bittikten sonra, biraz briket ve tel örgüyle bir şeyler çırpıştırılır. Neden öyle olsun dedik. Neden odunluğumuz bir şaheser olmasın, baktıkça “iyi ki varız ve iyi ki yaşıyoruz” demeyelim? Eski evlerin bitişiğindeki kubbeli fırınları andıran bir taş yapı ekledik. Kapısını komşu kasabada yıkılan bir konaktan söküp getirdik.

Şirince’nin tarihi kimliği bize ayrı bir sorumluluk yüklüyordu. Başka yerde olsa belki el yordamıyla kendi çözümlerini üretebilirsin. Ama köyün tutarlı bir bütünlüğü varsa ve güzelse, o zaman eklediğin her ayrıntının, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, o bütüne uygun olmasına özen göstermelisin. Şu sonuca vardık: Yüz yıl önceki ustaların yapmayacağı hiçbir şeyi yapmayacağız. Onların kullandığı malzemeden, onların tekniklerinden, oranlarından, süslemelerinden, dokularından şaşmayacağız.

Söylemesi kolay, yapması zordur. Öncelikle, tevazu ister. Kendi aklına değil, ölmüş ustanın aklına uyacaksın. Ayrıca disiplin ve inat ister. Sol omuzundaki şeytan durmadan dürter, şuraya da Kalebodur yer karosu yapalım, bir kerecikten bir şey olmaz diye. Kanarsın. Kanmamalısın.

Restorasyonun temelindeki teorik çelişki ile tanıştık. Restore ettiğin zaman işlev değişikliği yapıyorsun. İşlev değişince biçimi nereye kadar koruyabilirsin? Korumalı mısın? Bugünküişlevi çözmek için, yüz yıl önceki Yorgo usta hangi biçimi kullanırdı? Bizim köydeki evlerin alt katı hayvan barınağıdır. Şimdi orayı mutfak ve banyo ve oturma odası yapacaksan, rutubet sorununu, ışık sorununu, statik sorununu ona göre çözeceksin. Copy-paste yapmakla iş bitmiyor. Çözüm üreteceksin. Eski mimariyi değerli ve sevimli yapan özü keşfedip, o çerçevede yeni bir şey üreteceksin.

Yorgo usta müze memuru değildi, Anıtlar Kurulu zaptiyesi de değildi. İhtiyaca göre yeni bir şey yapan ve bunu yaparken bir şekilde eskinin ırzına geçmemeyi başaran bir esnaftı. O yapabiliyorsa biz neden yapamayalım?

Anıtlar Kurulu’nun öküz memuruna tabii bunları anlatamazsın. Zaten kuşku ile bakıyor, bunlar hem şehirli takımı, üstelik devletin emirlerine saygısız olan cinsten, üstelik de Ermeni. Sen işlev ve gelenek ve estetik diye ağzını açınca onun aklına mevzuat geliyor, hangi maddeden mühürlerim diye hesap yapmaya başlıyor.

1992-2002 yılları arasında Şirince’de 12 tarihi evi onardık; tamamen yıkılmış olanları tarihi dokuya uyum sağlayacak şekilde sıfırdan inşa ettik. Sonra, köyün biraz dışındaki bir arazide, taştan küçük bağ evlerinden oluşan, hayalimizdeki köyü inşa etmeye koyulduk. 2007’de sıra Matematik Köyü’ne geldi.

Matematik Köyü’nde işler yepyeni bir boyuta taşındı. Çözmek zorunda olduğumuz işlevler, köyün tarihi dokusuna yabancı işlevlerdi. Eski ustalara sadık kalacağız ama, eski ustalar konferans salonu ve kütüphane ve 300 kişilik yemekhane çalışmamış ki? Köy havasını, köy dokusunu, köy estetiğini, köyün bin yıldan beri değişmemiş duygusunu veren doğallığını ve spontanlığını koruyarak modern bir eğitim kampüsünü nasıl inşa edersin?

Yedi yıldan beri bu soruların cevabını bulmaya çalışıyoruz. Tiyatro Medresesi ile birlikte, otuz küsur binadan oluşan ufak bir kasaba çıktı ortaya. Yorgo ustanın deneyimlerine bütünüyle sadık kalamayacağımızı kabul etmek zorunda kaldık. Onun yerine, Yorgo ustanın kendi yaşadığı çağda, Andolu’nun Ege ve Akdeniz kıyılarında görse yadırgamayacağı formlarla çalışmanın doğru olacağına kanaat getirdik. Artık Eski Şirince’de benzeri olmayan hamamlarımız, medresemiz, kulemiz, kaya mezarımız var. Ama hala post-20. yüzyıl stili bir betonarme gecekondumuz yok, villa tipi konutlarımız yok, İsviçre-Kaliforniya kırması şalemiz -eğer dikkatle bakmazsanız- yok.

Gelenler Matematik Köyü’ne bayılıyor. Taparcasına seviyorlar. Doğallığını ve eklektizmini beğeniyorlar. “Sanki kendiliğinden olmuş gibi” diyorlar. “Sanki yüzyıllardan beri buradaymış, siz ortaya çıkarmışsınız” diyorlar. “Tarih kokuyor” diyorlar.

Ali Nesin ile ben ise, yaptığımız her binada hatalarımızı ve eksiklerimizi görüp birbirimizin başının etini yiyoruz. Her seferinde sıfırdan düşünmeye başlayıp, kusursuz ütopya mekanının nasıl bir yer olacağını bulmaya çalışıyoruz.

10 yorum:

  1. Bende düşündüm bir zamanlar buna benzer şeyler. Sanırım dört dörtlük mekan imkansız. Çünkü doğanın işleyişi bozuk. Güneşin doğuşu, batışı, duruşu. Ağaçlar, toprak, su, taş, ay, yıldız filan hep düşününce iş sarpa sarıyor. Aydınlanma, ısınma, beslenme, sevişme, yürüme, çay, kahve, meyva suyu dedikçe kafa patlıyor. Cennette bile yoktur bizim sizin düşündüğüm(n)üz köy, bölge, mekan her neyse. Bilemiyorum, ben böyle mükemmel bir bölge için ümitsizim.
    Yanıtla
  2. İyi ki yapmışsın Sevan örtmenim. Ben de birkaç ay önce canım burnumdayken senin ütopyaya uğrayıp nefes almıştım. Tesadüf, aktivite vardı köyde, bi güzel de besledi beni elemanlar. Gözlüğü çıkarıp kütüphanenin önündeki güverteden dağa taşa kayaya odaklandıydım--ev terapisi. Aman diyim hapiste zihnini aktif tut, esneme haraketlerini yap, çıkınca daha gür uzayasın!

    Anadolu tanrıları sana Betmen gibi kuvvetli zihin/sabır bahşetsin. Veleddelin-amin!
    Yanıtla
  3. Sabırla emek vererek bir şeyler inşaa etmişsiniz tebrik ediyorum kusursuz ütopya varetmek bir sonraki aşama için yapılacak bir şeyin olmaması demek tıpkı yarış gibi 2. olan hep 1. ci olmak için çalışıp çabalayıp 1. olma hayali ile yaşar yani UMUT :)
    Yanıtla
  4. Sevgili Sevan Nişanyan'ın adının, Şirince denen köyle birlikte anlıma sebebi herhalde hepimizin malumudur.Bunu kimse yadsıyamazken,yapılanların tüm dünya tarafından takdir edildiği meydandayken,sırf Ermeni,ve devletin memurlarının akılsızlığına tahammül edemiyor diye,içeri tıkmanın utancını bu ülke yüzyıllarca üzerinden atamayacaktır.
    Garo Kapriyelyan
    Yanıtla

Wednesday, July 2, 2014

Sanmak/saymak

Samak eski Türkçe'nin en temel fiillerinden biri. To think anlamında, ama düşlere dalmayı ya da kukumav kuşunu akla getiren "düşünmek" gibi değil. İnsan aklının en belirgin fonksiyonu olan simgesel eşdeğerlik bağı kurma anlamında. Arapçası addetmek ya da itibar etmek. İngilizcesi belki to consider. Latincesi concipere ya da comprehendere, her ikisi de analiz edersen "bir-arada-almak" demek. Bir şeyi bir şeyle eşitlemek. Mesela: aslan = tehlike. Hava ışıdı = sabah.

Tek heceli sonu açık fiillerin Türkçe'den düşmesi kuralı uyarınca samak kaybolmuş. [Eskiden düzinelercesi vardı, şimdi iki tane kalmıştır, demek ve yemek.] Anadolu ağızlarında yakın zamana kadar canlıydı. Şimdi yapım ekine dönüşmüş bir kalıntısı kaldı. Azımsamak ("az saymak"), küçümsemek vb.

Fiilin iki türevi günümüz dilinde canlı. Biri refleksif yani dönüşlülük ekiyle, sa-n-mak, öznenin o işi kendi kendine yaptığını söylüyor, tıpkı kaşımaktan kaşınmak, taşımaktan taşınmak, takmaktan takınmak gibi.

Diğeri transif yani geçişlilik ekiyle, sa-y-mak. Özne bu sefer bir şeyi veya birini eyleme konu ediyor. Oradaki ek aslında t'dir. Tüm Türk dillerinde seslinin arkasına ek olarak gelince /d/ halini alır. Sesliyi izleyen d ise sadece Oğuzca'da (ve dolayısıyla Türkiye Türkçe'sinde) yumuşayıp önce /dh/ ve daha sonra /y/ sesini verir. Yani bin küsur yıllık süreçte satmak > sadmak > sadhmak > saymak olmuş.

Modern kullanımda saymak fiili, mantıki açıdan son derece ilginç bir anlam yelpazesi sunuyor. Birinci anlamı bir şeyi bir şey saymak, yani addetmek. "Seni adam saydık" cümlesindeki gibi. İkincisi saygı göstermek, yani itibar etmek. "Büyüklerimizi sayalım" gibi. Üçüncüsü insan zihninin nispeten geç bir devirde, her halükarda dilin oluşumundan çok sonra, birçok kültürde belki son 3 ila 5 bin yılda ulaştığı bir simgesel işlem olan sayı saymak. Arapça'da aynı bağlantı var: addetmek > aded (sayı). İngilizce to count, hem bir şeyi bir şey saymak, addetmek, hem sayı saymak. Kökü Latince'den, computare, birlikte (con) algılamak (putare). İnsan zihninin en ilginç özelliği, iki şey arasında simgesel eşdeğerlik kurma.

Bir başka ilginç türev, 'adı sanı yok' deyimindeki san. Esasen "ün, itibar", ve dolayısıyla "ad". Buradaki +n, fiilden isim yapan standart yapım eki. Bir şeyi bir şey saymak ile a) ona saygı göstermek ve b) ona ad vermek birbiriyle bağlantılı ve hatta eşdeğer işlemler, düşünürseniz.

*
Buraya kadar anlattıklarım standart bilgiler; ben bir şey eklemedim. Satmak fiiline gelince daha spekülatif alana giriyoruz. Literatürde buna dair bir şeye denk gelmedim. Yanılıyor olmam pekala mümkün. 

Oradaki t, geçişlilik eki olan t midir? İlk bakışta cevabımız "hayır" olmalı, çünkü eğer t yapım eki ise ardına sesli alınca yumuşaması lazım. Git > gider, güt > güdü, tat > tadım. Bu arkadaş yumuşamıyor: satılık, satın almak. Öte yandan anlam bağı çok bariz. Satmak = bir şeyi başka bir şeyin yerine saymak, eşdeğer kabul etmek. Para ekonomisi yanıltmasın. İnsanlar binlerce yıl boyunca satmak deyince iki malı veya hizmeti takas etmeyi düşündüler. Yani satmakla satın almak arasında fark yoktu; hatta "satın almak" diye bir fiil de yoktu, sonradan çıktı.

Anadolu'da Satılmış diye kişi adı vardır, bilirsiniz. "Bedel" demektir, genellikle evliyadan birine yapılmış bir adağın bedelidir. Böyle düşününce, Sayılmış ile eş anlamlı olmuyor mu?

*
Ne yaptık? Türkçe bir fiilden hareket edip insanoğlunun saymayı ve alışveriş yapmayı öğrendiği çağlara geri gittik. Arada toplumsal itibarın kökenlerini irdeledik. Claude Lévi-Strauss olsa ancak bu kadarını yapardı.


15 yorum:

  1. Tek sesli acik fiil olarak "yumak" var. Yikamak anlaminda...
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. O " Yuğmak " benim bildiğim. " Yıkamak " ın varyantı.
    2. Yumak veya yuymak olarak kullanılır. Yunus Emre şiirlerinde dahi kullanılır. Mesela "yudı" şeklinde çekimlenmişi...
  2. elinize sağlık...ufuk açıcı
    Yanıtla

  3. <<

    Fiilin iki temek türevi günümüz dilinde canlı.

    >>

    Bir de basit pasif, -il=


    <<

    Diğeri transif yani geçişlilik ekiyle, sa-y-mak.

    >>

    Yok. En basit izah fonetik. Ya *sa:= (uzun) > say= ya da *sa= > *sa:= > say= . Bir uzun vokalin diftonglaşması. Bu kadar.

    diş arası seslendirilmiş sürtütşmeli (interdental voiced fricative) için: δ

    "Anadolu ağızlarında yakın zamana kadar canlıydı" ise niye *saδ= eseri yok? Diğer Türk dilleri için san= (Clauson). Demek ki sa= Türkçede fonetik değişiklikle say= olarak muhafaza edilmiş diğer Türk dillerinde kaybolmuş.

    <<

    Tüm Türk dillerinde seslinin arkasına ek olarak gelince /d/ halini alır. Sesliyi izleyen d ise sadece

    >>

    Böyle bir kaide yok. Oğuz dillerinde eski uzun vokalden sonraki vokal arası duraklar seslendirilir.

    Mesela: gök < gö:k, kö:k ~ göğü ; kök ~ kökü . a:t (ad, isim) ~ adı, at "binek hayvanı", at ~ atı . ot (bitki) ~ otu , o:t (od, ateş) ~ odu .

    Fiilde aksat= ~ aksatır .

    Eski uzun vokaller Kaşgari''nin eserinde Arap harfleriyle ifade edilmi yaşayan Türkmence, Tuvaca, Yakut-Dolganca ve Halaçça ile de tesbit edilir. Ayrıca bazen dolaylı olarak Runik yazılardan tesbit etmek mümkün ve Macarcadaki Bulgar Türkçesinden gelen kelimelerde mevcuttur (Macar Latin imlası vokal uzunluğunu tefrik eder).

    <<

    Oğuzca'da (ve dolayısıyla Türkiye Türkçe'sinde) yumuşayıp önce /dh/ ve daha sonra /y/ sesini verir. Yani bin

    >>
    "Fonem" (yani /.../ işaretiyle) degil de "ses" ifade edilince [...] kullanılır. <...> ise "harf" ifade eder.

    Kaşgarlı Mahmud (11. asır) /δ/ > /y/ Oğuzca ve Kıpçakça için veriyor. Moğol devrinden sonra eski Uygur dili terkediliyor, yerine Çağatay Türkçesi geliyor, ve Orta Asya'da da /δ/ > /y/ tamamlanmış oluyor. Bunun sebeplerinden biri Moğol devrindeki siyasetleri icabı kavim karışmasıdır.

    Bunun haricinde sadece: Halaçça d, Sibirya'da: Tuvaca d, Hakasça z, Yakutça (Yakut, yani Saha, ve 1990'larda "dil" statüsüne gelen Dolganca) t .

    Çuvaşça'da ekseriya δ > *z > r , bazı hallerde δ > y . *z hali farazidir. Ancak Kaşgarlı Mahmud Bulgar Türkçesi için veriyor. Bir de aδak (ayak) "nehrin ağzı" manasına ıtlak edilir. ve Azak Kalesi ve Azak Denizi'nin ismi Bulgar Türkçesi konuştuğu söylenen Hazarlardan kalmış olabilir.

    Çuvaşça'da -d- > *-δ- > *-z- > -r- hadisesi de var.


    Evvelce bahsettiğim gibi, yeni nazariyelere göre Proto-Türkçe'de ve Prot-Altayca'da duraklar üçlüydü. Yani dişlilerde */t/ */d/ ve /dh/ (dh üflemeli, yani aspire, erken zamanda frikatif, yani yumuşamış). Önseste */δ/- erken devirde y- olmuş, kelime sonu ve ortasında daha sonra oldu.

    <<

    küsur yıllık süreçte satmak > sadmak > sadhmak >saymak olmuş.

    O zaman niye "satmak" haliyle kalmış? Böyle etimoljik dubletler arada bir olur ama izah etmek lazıM.

    >>


    <<

    Bir başka ilginç türev, 'adı sanı yok' deyimindeki san.


    san diger Türk dillerinde "sayı" demek.

    <<

    Buradaki +n, fiilden isim yapan standart yapım eki. Bir şeyi bir şey saymak ile a) ona saygı

    >>

    Eskiden işlek olan, TDK'ca tekrar canlılık verilen.

    <<

    Oradaki t, geçişlilik eki olan t midir? İlk bakışta cevabımız "hayır" olmalı, çünkü eğer t yapım

    >>

    Bence "evet", Clauson da bu fikrde.

    <<

    eki ise ardına sesli alınca yumuşaması lazım. Git > gider, güt > güdü, tat > tadım.


    >>

    Dediğim gibi bunlar eski uzun sesliye delalet eder. Ayrıca bu kelimerdeki -t lerin yapım eki olduğu malum değil, benzemiyor, bence değil.



    <<

    Satılmış diye kişi adı ... Sayılmış ile eş anlamlı olmuyor mu?

    >>

    saydırılmış ile.
    Yanıtla
  4. <<

    umuşamıyor: satılık, satın almak. Öte yandan anlam bağı çok bariz. Satmak = bir şeyi başka bir şeyin yerine saymak, eşdeğer kabul etmek. Para ekonomisi yanıltmasın. İnsanlar binlerce yıl boyunca satmak deyince iki malı veya hizmeti takas etmeyi düşündüler. Yani satmakla satın almak arasında fark yoktu; hatta "satın almak" diye bir fiil de yoktu, sonradan çıktı.

    >>

    İlk devirlerde (Eski Uygurca) sadece "almak" sonra satın almak, yani sayıp almak veya (değeri sayılmış, tesbit edilmiş almak. Eski Uygurlarda para ekonomisi mevcuttu.

    Neyse, haksız değilsiniz, mülahazada bulunuyorum.

    <<

    Anadolu'da Satılmış diye kişi adı vardır, bilirsiniz. "Bedel" demektir, genellikle evliyadan

    >>

    1960'larda ODTÜ solcuları, itiraf etmeliyim ki çok haksız olarak, Rektör Kemal Kurdaş'a "(Amerika'ya) Satılmış!" derlerdi. Ofisinde (rektörlük binası "Beyaz Saray" olmuştu, hakikaten de beyaz sıvası var) ise Satılmış isminde bir çaycı varmış. Kemal Kurdaş da ona espriyle "adaşım" dermiş. Hey gidi günler. Sonra onu mumla aradık.

    <<

    birine yapılmış bir adağın bedelidir. ...

    >>
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Satılmış, Anadolu'da bildiğim kadarıyla Arapça Eyvaz karşılığı. Aslında tam karşılığı değilse de bu manada kullanılmış. ( Halid, Haldun karşılığı Durmuş, Dursun olması gibi) Türkler Islam'a geçmeye başlayınca bazen isimlerin Türkçelerini almaya başlamışlar. Gariptir, bu isim Ermenilere de çokça geçmiş. Köroğlu'nun yanındaki Ermeni çocuğun isminin Eyvaz olması mesela. Ayvazyan soy ismi yaygın. Hatta meşhur Ermeni asıllı Rus ressamın soy ismi Ayvazovskiy. Hacivat'ın da asıl ismi Hacı Ivadh(Ivaz, Eyvaz).
  5. Satılmış=Uzun ömürlü olması için doğumundan önce ermişlere adanan çocuk.
    Yanıtla
  6. Azımsamak örneğinin doğruluğundan emin misiniz? Kelimedeki eki +ImsA- sayardım ben oysa.
    Yanıtla
  7. n
    an, en, ın, in, on, ön, un, ün
    s-an, s-en, s-ın, s-in, s-on, s-ön, s-un, s-ün
    sa-n, se-n, sı-n, si-n, so-n, sö-n, su-n, sü-n

    s-an-at
    sa-nat
    s-en-e
    se-ne
    s-en-et
    se-net
    an-ıt
    a-nıt
    on-ur
    o-nur
    ün-lü
    ın-ka, ın-ık
    un-ut, uy-ut, uy-uk
    ay-ıt, ay-ık, ay-ıt
    s-in
    s-in-em
    s-in-yora
    b-an-al
    s-an-al
    s-an-ıl
    y-an-ıl
    an-ı
    an-ım, an-ak, an-ık, an-l-ık
    az-ım, az-ak, az-ık
    sü-nn-et, sü-n-net, erkeklik
    k-an-ıt - k-ay-ıt, k-un-ut, k-uy-ut, kaydı kuydu = kandı kundu = yazılmışlığı silinmişliği = belliliği büllülüğü

    m => şems, necm, kamer
    Yanıtla
  8. m => gök, gökyüzü, uzay

    melaike, sema, necm, şems, mearic, ……...
    Yanıtla
  9. at - atmak > satmak, katmak, batmak, yatmak, fırlatmak, patlatmak, ……

    atılmak > satılmak
    Yanıtla
  10. Ben de aynen. Sevan hocam sanki biraz spekülasyon yapmış.
    Yanıtla
  11. benim bildiğim satılmış= esasen tüm mahlukat'ın asıl sahibi allah'tır, anlayışı uyarınca, doğan bebekleri defaaten ölen/yani allah'ın yanına aldığı bebeklerin ''allah'ım artık bu bebek bize/ebeveylere satıldı'' deyu ''bunu da alma yanına'' duasıdır.

    doğaldır ki görülen/bilinen geçmiş zaman ile değil; duyulan/öğrenilen geçmiş zaman kipiyle çekilir. :)
    Yanıtla
  12. spekülasyon yapıyor da olabilirim : )
    Yanıtla

Saturday, June 28, 2014

Alaturka nağmeler

"Almanya'da yabancılara Türk sanat müziğini anlatırken "türkische Kunstmusik" diyoruz. Türk Sanat Müziği ismi sizce uygun mu? Yoksa bu da uydurulmuş bir isim mi?"

"Türk sanat müziği" TRT'nin yanılmıyorsam 1960'larda, hatta 1970'lerde uydurduğu bir bürokratik kamuflaj tabiridir. Sanat olmayan müzik mi var? Varsa hangisi?

Bence bu kasten yanıltıcı başlık altında birbiriyle alakasız üç müzik türü bir araya getiriliyor. Aralarındaki ilişki aşağı yukarı Beethoven ile Beatles arasındaki kadardır - aynı coğrafya, benzer perde dizileri, o kadar.

Birincisi Osmanlı saray müziği, osmanische Hofmusik diyelim, 17. yüzyıldan ya da Lale Devri'nden 1850-60'lara kadar. Rafine ve hoş bir müziktir. Zevkle dinlenir. Çağdaş Batı müziğine oranla ifade yelpazesi ve keşif cüreti çok kısıtlıdır. "Ne zarif bir dil, keşke söyleyecek bir şeyi olsaydı" dedirtir.

İkincisi geç Osmanlı pop müziğidir. 1860'lardan 1930'lara kadar sürer. Fesle çağdaştır. İstanbul orta sınıflarının popüler eğlence müziğidir. Batıda o devirde ortaya çıkan "Yüksek müzik" (Wagner, Mahler, Schönberg ...) ile şanson ve kabare ve müzikhol müziği ayrımında net bir şekilde ikincisine tekabül eder. Şevki Bey ve Tanburi Arif Beylerle başlayıp Lemi Atlı ve Münir Nurettin'e kadar devam eder. Hoş popüler melodileri ve hayli basit bir duyarlılığı vardır. Nostaljiktir. Rakıyla iyi gider. 

Üçüncüsü 'proto-arabesk' diyebileceğimiz 1930-1970'ler meyhane müziğidir. Gerek güfte, gerek beste kalitesi açısından ("ben seni ellerin olsun diye mi sevdim") ülkenin o devirdeki gerçeklerine uygun, feci bir bayağılığın temsilcisidir. 1970-80'lerde kalite bakımından biraz evrilerek arabesk müziği doğurmuştur.

Nevzat Atlığ yönetiminde TRT korosu tarafından asık suratlı, kaskatı bir taşra ciddiyetiyle icra edilmek dışında bu üç müzik tarzı arasında ne gibi bir ortaklık olabileceğini anlamaktan acizim. Makam dersen, Madonna ile Beyonce'nin de do majör ile la minörden şaştığını duymadım. Sırf bu yüzden onları da çağdaş Haydn mı sayalım?

*
Madem bu mevzulara girdik, sor bakalım 19. yy sonlarında bir Osmanlı "yüksek müziğinin" (Rauf Yekta Beyin teorik çabalarına yahut Darülelhan bünyesindeki birtakım cılız arayışları bir yana bıraksan) gelişememiş olmasını nasıl açıklayacağız. Dede Efendi'den neden bir Brahms Efendi yahut bir Kemani Piyotr İlyiç türemedi?

Geç devir Osmanlı seçkin sınıfının, gerek ekonomik gerek kültürel özgüvenden yoksun, son derece dar bir zümre olması mıdır sebep? O küçük azınlığın da, özgün bir müzik geleneğini desteklemek yerine Batı müziğinin tüketicisi olmakla yetinmesi midir? (Keçecizade Fuad Paşa da, Damat Ferid Paşa da klasik Batı müziği hayranıdır; Mecelle müellifi Ahmet Cevdet Paşa kızlarına Avrupalı hocalardan piyano dersi aldırır.)

Rusya'da, Macaristan'da, hatta uyduruk Romanya'da, yerli gelenekle alakası olmadığı halde, Avrupai tarzda iyi besteciler çıkarken burada ilaç için bir tane çıkmamasının sebebi nedir? En üst tabaka Batı müziğine yönelirken, orta sınıfın o müziği benimsememesi, alaturka santimantal popla yetinmesi midir?

(Ne yerli, ne Avrupai "yüksek müziğin" yetişmediği bu topraklarda, yıllar sonra, 1930-40'larda, devlet serasında suni ilkahla alafranga besteci yetiştirme denemeleri yapılacaktır. Sonuç, Adnan Saygun'dur.)

Önemsiz sorular değil bunlar. Osmanlı medeniyeti neden çürüdü ve tükendi sorusuyla yakından bağlantılı mevzular. Ahir zamanda Osmanlı'yı ihya etmeye kalkışan fantezistleri de ilgilendirse gerek.

11 yorum:

  1. Sevan hocanın sualine cevap:

    Gene dinle alakalı. Avrupa Hristiyan medeniyetinde resim de, müzik de hatta tiyatro ve mimari de dahil, diğer nice sanatların kökeni kilisedendir. Evet gerçekten de bizim topraklarda orta sınıf tasvip etmediği için Avrupaî tarzda sanat kadük ve sakil kalmıştır. Günde 5 vakit ezan dinleyen, mescitte Arapça ilahi okuyan, teganni makamla okunan Kur'an ı tilavet eden bir milletteki Arab-esk aşkı ölmez. Suret zaten katiyen haram olduğu için ne resim ne heykel(=put) inkişaf etmez. Bunları, hat, tezhip, tezyinat ve resimvari minyatür ikame eder. Tabi az biraz coğrafyanın tesiri var. Ibn Haldun, " Coğrafya kaderdir " der. Türkiye’nin coğrafi pozisyonunun Ortadoğuda olması da onu Avrupa'dan uzaklaştırıcı bir unsur.
    Yanıtla
  2. Hak verdiğim noktalar olsa da: Müzikleri bu şekilde, "ideolojik" olarak karşılaştırmak ne kadar anlamlı? Batı müziğinde çok-seslilik var, bizim müziklerde kompleks ritmler ve makamların zenginliği. Batıda akademi var, bizde meşk sistemi. Ki onu da hiç hor görmezdim. Salih Bilgin gibi bir usta neyzen size 19. yüzyıla kadar 8 kuşak hocalarını ve hocalarının hocalarını sayabiliyor. Brahms efendi derken de beklentiniz en yüksek yere koyduğunuz Avrupa akademik müziği olsa gerek. Müzikleri "yarıştırmak" belki güzel bir yazı ekzersizi, ama müziğin numarası, birkaç notayla bütün bunları anlamsız kılması - ister Bach, ister Dede Efendi, ister o harika akademik çevrelerde yıllarca "primitif" olarak hor görülen Afrika müzikleri olsun.. (konuyla tam alâkalı değil ama Steve Reich'ın Hugh Tracey'nin ellili yıllarda Afrika'da yaptığı alan kayıtlarını dinlediğine adım gibi eminim). O yüzden, bu ilginç bir yazı olsa da ben cd-çalara bir "türk sanat müziği" albümü koyayım da pazarın keyfi çıksın. Müzik, hakkında ne yazılırsa yazılsın yine de daha güçlü çıkıyor, bu da yazarlara dert olsun.
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. Şunu eklemek isterim: Bu zor şartlarda bloga yazı yazmaya devam ettiğiniz ve hatta yorumları yayınladığınız için teşekkürler. Takip ettiğim en nitelikli bloglardan biri. Her dediğinize katılmasam da, her yazı üzerinde düşünülesi ve ufuk açıcı. Emeğinize sağlık. Umarım yakında bu saçmalık biter ve özgürlüğünüze kavuşursunuz. Saygılar
  3. Sahip olduğunuz lisan ve kültür bilginizin fevkaladeliğine rağmen musiki hakkında bu derece sığ ve iptidai analizler yapmış olmanız düşündürücü olduğu kadar esef de verici. Daha önce hiç şaragan dinlememiş olmanız mümkün olabilir mi?
    Yanıtla
  4. Uydurulmayan isimmi var ki?

    Sanat, san at olmalı değil mi? Sanlık diye bir şey. Saygınlık, itibarlık, şanlık, ünlük, şöhrlük (şöhret).
    Yanıtla
  5. Hocam sizi yıllardır okuyorum takip ediyorum,size çok sövüyorum yalanım yok. Böyle arada sırada eleştiri yazasım geliyor karalıyorum bir bakıyorum tehditler alıyorsunuz,siliyorum tüm eleştirilerimi,yine tam güzel bir eleştiri yazmak istiyorum hop hapistesiniz. Yazı yazsam gayri ciddi yazarım,kimse takmaz ama olsun takan olur da diyorum bu mahallenin huysuz ihtiyarına karşı kullanır.

    Bende bu yüzden daha sığ eleştiriler yapacağım, bir taşlama yaparken gaydırı gubbak romanya demeniz çirkin olmuş konu ne ? Yazının amacı ne ? Verilen örnekler yazıya anlam katmamış,saldırganlık katmış. Gelelim konuya bunun bir çok sebebi olduğu zaten aşikar sadece din değil,işte bir burjuvazi olmadığından osmanlı'nın üst zümresini sadece bürokratların oluşturduğundan dem vurarak konu genişletilebilir,açılabilir,sosyal ve ekonomik yapısından örnekler vererek konu somut deliller ile anlamlandırılabilir vs.

    Sonuca da gelirsek mesaj vermek istediğiniz kesim zaten yazınızı algılamayacak. Bu elde var bir. Onun dışında Edward Gibbon okuyorsunuz acaba Roma'nın çöküşü müziksizlik le mi alakalı ? Veya Roma'nın yükselişinde ve çöküşünde müziğin ne gibi yeri ve önemi var ? Hiç araştırdınız mı ? Bu elde var iki. Bir üçüncüsü bu yazının sonucu olarak elitizm övgüsü çıkar,burjuvazi aşkı çıkar. Yüksek Müzik ne ola ki ? Ne kadar çirkin bir sözcük. Sanatın böyle tanımlanması elitist romantizmi olsa gerek.
    Yanıtla
  6. Sanat, sayat saymak saygınlık oluyorsa, o zaman sanat müziği, saygınlık müziği, saygınların müziği mi oluyor? Diğer müzikler saygınlığı olmayan insanların müziği.

    Müzik, neşe veren, üzgün olmayan, üzgünlüğü gideren ise, böylece sanat müzik, saygın neşelik filan oluyor herhalde.
    Yanıtla
  7. Türk sanat müziğinin kökeni Bizans müziği diye duymuştum, ne derece doğru bilemem, ama Yunanistan'da bir kilise ayini müziğinin nameleri türk sanat müziğine benziyordu ama çok seslisi...
    Yanıtla