Tuesday, June 5, 2012

İran notları

Aslanlı Yol kitabımın yazımı bittikten sonra bisikletimle İran turuna çıktım. 16 Mayıs’ta Van’dan yola koyuldum. Hoy, Salmas, Urmiye, Mehabad, Bukan, Kermanşah, Hemedan, Reşt, Astara, Tebriz, Mako üzerinden 31 Mayıs’ta Doğubeyazıt’a döndüm. Astara’da Azerbaycan’a geçmeyi deneyip göz altına alınmamı Aslanlı Yol’da anlatmıştım.
Kadın
15 gün İran’dan sonra Doğubeyazıt’ta ilk izlenim: Sokaklarda kadın yok. Olanların büyük çoğunluğunun başı örtülü. Açık olanların yüzünde, kibirle nefret karışımı bir savaş maskesi: Dokunursan yakarım! Göz göze gelmenin imkanı yok.
İran’ın her yerinde sokak halkının yarısı kadın. Hepsi örtülü tabii ama epey bir kısmının yüz ifadesi cıvıl cıvıl, kafanın arkasına kaymış uyduruk bir eşarp. Gözlerine baksan gülmeye başlıyorlar.
Hemedan’da beş sürücüden biri kadın. Mehabad ve Senendec gibi ağır taşra kasabalarında on sürücüden biri kadın. Doğubeyazıt’ta bir tane kadın sürücü görmedim.
Şiddet
Diğer fark: Havaya sinmiş şiddet hissi. Doğubeyazıt çarşısında amaçsızca dolanan bir sürü erkek, onar-on beşerli gezen ayakkabı boyacısı çocuklar, gözlerinde çakal pırıltısı. Sınırdan girer girmez, “humm hümmm htannn htünnn” diye hömkürerek talim yapan askeri birlik, elde otomatik tüfekler. Adım başı polis, ağır silahlı. Biliyorum, doğu böyle, batı o kadar kötü değil. Gene da var memleketin havasında bir şeyler.
İran daha yumuşak, daha mülayim. İnsanlar genellikle nazik. Polis Türkiye’yle kıyaslanmayacak kadar az, çoğu temiz suratlı genç çocuklar, soru sorunca utangaç utangaç gülümsüyorlar. Uçsuz bucaksız bir Yozgat çarşısı düşün: Öyle. Daracık bir dünya içinde kendince kibar, konuksever. Daha alçakgönüllü.
Trafik kaotik, ama genellikle Türkiye’den daha saygılı. Diğer sürücülere sövüp sayan az. Arabanın biri küt diye önüme kırdı. Ben “oha” hareketi yapınca adam arabadan indi, el salladı, özür diledi.
Harici (yabancı) görünce şaşırıyorlar. Otomatik refleks, buyur, çay içelim, sohbet edelim. Fakat bizdeki o yapışkan ısrar da yok.
Bisikleti hiçbir yerde kilitleme gereği hissetmedim (hoş, zaten kilidim yoktu). Doğubeyazıt’ta ilk kez biraz endişelendim. Otelin avlusu bile pek güvenli gelmedi.
Kırk kişiden duyduğun mantra: “İran’da emniyyet waar, azadî yoox.”
Kitap
İran’a girerken gümrükte ilk izlenim. Çantamdaki kitaplara takıldılar. Bunlar ne? Abrahamian, A History of Modern İran. Geert Mak adlı Hollandalının In Europe isimli gezi/tarih kitabı (nefis bir eser, okuyun derim). J. M. Synge, The Aran Islands, İrlanda romantik milliyetçiliğinin klasiği. Bir de Sedat Laçiner’in İçimizdeki İsrail adlı hezeyannamesi. Bu kitaplarla İran’a giremezmişim. O zaman girmem dedim. Epey tartıştık. Sonunda saldılar.
Memleketi biraz tanıyınca anlıyorsun. Alışık değiller. Piyasada kitap diye bir şey yok. Urumiye 400.000 kişilik şehir, Kermanşah 700.000, Hamedan 300.000 ama bir sürü üniversitesi var. Allah için bir tane kitapçı dükkânı yok. Ders kitapları okulda fotokopi olarak verilirmiş, din kitapları da camide. Başkaca kitap yok. Tahran’ı bilmem ama taşrada görülmüş şey değil.
Doğubeyazıt çarşısında 100 metre dahilinde üç tane kitapçı/kırtasiyeci. Üçünde de güncel çoksatanlar, bir sürü Kürt propagandası, aşk romanları. Fakat sonuçta seviyesi yerlerde sürünse de kamu fikriyatını ilgilendiren bir sürü kitap var ve anlaşılan satıyor da. Soner Yalçın’ın boktan kitabının bile bir memleket için ne büyük lüks olduğunu idrak ediyorsun.
Sosyalizm
İlk gün Hoy, ertesi gün Salmas. Ben bu duyguyu tanıyorum. Evet, 1980 Çekoslovakya, ya da 1990 Erivan. Aynı kasvetli kıstırılmışlık havası, sosyalist rejimin riya ve propaganda dolu zehirli atmosferi. Adım başı, vatandaşa ulusal görevini hatırlatan propaganda tabelaları: Namaz sütun-e İslam est, Allahü ekber, Ya Ali ya Veli vs. Marx ve Lenin yerine, Hazreti Ali portreleri, aynı devrimci ciddiyet, çatık kaş, kalkık çene. Tüm sokak adlarında rejim propagandası: Oktobr İhtilali yerine Şehidan caddesi, Leninski Prospekt yerine Veliülasr bulvarı, Proletarski yerine Vahdet veya Risalet meydanı.
Bunları ciddiye alan bir Allah’ın kulu var mıdır? Sanmam. Orta kademedeki memurun bir üst kademeye sadakat bildirme eylemidir bunlar. Yoksa sokaktaki adamın umurunda bile değil. Mollaların sülalesine küfredip geçiyor, o kadar.
Buradaki kasvetin sosyalist rejim kasvetinden tek farkı küçük girişimciyi yok etmemişler. Aksine, memleket bir baştan bir başa küçük dükkâncı, küçük tamirci, küçük taksici, küçük pazarcı, küçük imalatçı ile dolup taşıyor. Esnaf Cumhuriyeti. “Küçük kapitalist sosyalizmi” desek uyar mı acaba?
Kapitalizm
Küçük sermayeyi serbest bırakırken, büyük sermayeye nefes aldırmamışlar. Büyük işletmelerin tamamına yakını devlet tekelinde. Hayır, devlet demek yanlış, molla mafyasının tekelinde: Siyasi sadakat ve korku üzerine kurulu dev bir çıkar çarkı. Eski Sovyetlerdeki parti mafyasının eşdeğeri.
Büyük üretim durmuş, çürümüş. Taşıt araçlarının hepsi 1970’ler modeli ve dökülüyor. Beyaz eşya sektörü Türkiye’nin kırk yıl önceki seviyesinde: Kaba, ilkel, özensiz. Benzin istasyonları çöplük görünümünde, her birinin önünde yüzlerce araçlık kuyruk. İnşaat sektörü kasaba taşeronluğu seviyesinin ötesinde hayat belirtisi göstermiyor Tahran belki farklıdır, bilmem; Tebriz’deki yeni binalara bizim Selçuk belediyesi dönüp bakmaz.
Televizyon beş yahut yedi kanal; hepsinde aynı içi geçmiş molla propagandası, devlet bültenleri, ilkokul müsameresi tadında diziler, çiçekli fonda Kuran ayetleri. Reklam sektörü taş devrinde çünkü reklamı yapılacak marka yok. Doğru dürüst büyük mağaza yok. Starbucks yok. AVM yok. Turizm yok. Her şehirde Şah zamanında yapılmış bir iki otel, Tusan otelleri tadında, belli ki o günden beri tamirat görmemiş. Çoğunda o günden beri çarşaflar da pek değiştirilmemiş.
Kredi kartı ile daha tanışmamışlar. Oto kiralarlar mı diye araştırdım, henüz öyle bir şey duyulmamış.
Büyük kapitalizm olmaz olsun, peki. Fakat o olmayınca, o kapitalizmin ve onun getirdiği gelir ayrışmasının gölgesinde büyüyen özgürlük adacıkları da hak getire (ne sanat galerileri ne özgün butikler, kaçık kafeler, sıra dışı lokantalar, duyulmamış müzikleri çalan radyolar, alışılmamış fikirleri söyleyen yazarlar). Her yerde aynı sıradanlık, aynı ucuzluk, aynı uçsuz bucaksız ve çıkışsız vasatlık. İlk bir iki gün sempatik gelebiliyor doğrusunu istersen: Yozgat çarşısı da sevimlidir, bir yere kadar. Fakat hayat boyu buna mahkum olduğunu düşün!
Doğubeyazıt’ta MM Migros vardı. Tavaf eder gibi dolaştım, rafları okşadım. O bolluk, o ihtişam, o emek! Bir sürü alacalı bulacalı işe yaramaz mal belki, evet. Fakat başka ve uzak bir dünyaya açılan bir kapı. İnsanları o sefil kasaba yaşantısının ötesine çağıran bir siren şarkısı.
Dünya
Dünyadan çok kopuklar.
Resmi televizyon içler acısı. Sanırım başörtüsüz kadın göstermek yasak olduğundan hayvanlar alemi belgeselleri dışında yabancı film oynatamıyorlar. Basın beş on sayfalık propaganda bültenlerinden ibaret. Kitap yok. Yabancı basına ulaşmak imkansız ötesi. İnternette bildiğin büyük sitelerin hepsi (face, twitter, blogger, youtube) yasak. Türk basınının çoğu yasak. Aradıklarımdan sadece Taraf serbestti nedense; o da paralı olduğundan, kredi kartının duyulmadığı bir ülkede kimseye faydası yok.
Turizm yok: 15 günde, bir iki Türk kamyon şoförü ile Suriyeli bir üniversite öğrencisi dışında tek yabancıya rastlamadım. Yabancı dil bilen yok gibi bir şey. Pasaport almak çok zor değilmiş. Lakin herhangi bir ülkedeki fiyat düzeyi İran’ın ortalama beş ila on katı olduğundan servet sahibi olmadıkça yurt dışına seyahat etmek zor.
Herkeste uydu varmış gerçi. Batıdaki Türk vilayetlerinde millet sadece Türk televizyonu izliyor. Oradan bakınca Türkiye refahın, zenginliğin, uygarlığın, özgürlüğün adeta Kâbesi. Reklamlara bak, ağzın açık kalır. Ne mutlu insanlar! Ne kibar bankalar! Özgürlüğün güvencesi, esnek ve emici pedler!
Türkiye’nin bu derece ezici bir kültürel/ekonomik üstünlük kazandığı bir dünyada, yarın öbür gün İran’ın başına bir şey gelirse beş yüz yıldan beri Acemlerle yaşamaktan memnun görünen İran Türkleri ne tepki verir? Türkiye’nin başına bundan dolayı hangi gaileler açılır? Doğrusu kestirmek kolay değil.
Türkler
İran’da herkes Türkçe bilir diye anlatırlardı. Tam doğru değil. Son derece net bir coğrafi bölünme var. Doğu ve Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan vilayetlerinde toplam sekiz milyon kadar Türk yaşıyor. Bu bölgelerde standart konuşma dili Türkçe. Sokakta herhangi birine hiç tereddüt etmeden Türkçe hitap edebiliyorsun. Köy isimlerinin birçoğu Türkçe. Hoy ve Maku civarındaki Kürt azınlık da ikinci dil olarak Türkçe konuşuyor. Astara civarında Talış dili konuşan Sünni azınlık çarşıda gündelik iletişim dili olarak Türkçe kullanıyor.
Türk bölgesinin dışına çıkınca Türkçe bilen insan binde bir. Güneye doğru inince Mehabad’dan öteye standart dil Kürtçe. Daha güneyde, Kermanşah’ı geçince Lurice başlıyor. Hazar Denizi kıyısındaki Reşt civarında yerli ahali Farsçanın yanı sıra Gilaki konuşuyor; Türkçe bilen yok. Harbi Farsileri sadece Hemedan’da gördüm galiba.
Erdebil-Tebriz-Merend-Maku üzerinden Doğubeyazıt’a gelmek tuhaf bir duygu. Türk diyarından çıkıp Kürdistan’a geliyorsun.
İslam
On beş gün boyunca İran’da alenen namaz kılan kimseye rastlamadım. Türkiye’ye geçince dakika bir gol bir, Gürbulak gümrüğünde amca kamyonun yanına seccadeyi sermiş, akşam namazında. İlk Cuma Salmas’ta, ikinci Cuma Fuman’da Cuma camiine uğrayıp kapıdan içeri baktım. Ahım şahım bir kalabalık yok, bizim Selçuk’taki Tahsin Ağa camii daha işlektir.
Karşılaştığım herkes, istisnasız, Humeyni’nin, Ahmedinejad’ın, mollanın, rejimin ebesini sinkaf etme kararlılığındaydı. On beş ayrı şehirde belki yüz kişiyle sohbetin akışı: “İran’ı nasıl buldun?” “Ehm, çok yahşı, ehali mihmanperveer, gak guk.” Muhatabın yüzünde acıma ve küçümseme ifadesi belirir. Mollanın ve Ahmedinejad’ın ebesi anılır. Sohbet ilerlerse Humeyni de anma faslından nasibini alır.
Hatırlar mısınız, eski Sovyet bloku ülkeleri dünyada sosyalizme inanan kimsenin bulunmadığı yegane ülkelerdi. İran da galiba o yolda, Müslümanlığa inanan kimsenin kalmadığı bir ülke. Ben (Hemedan’da iki üniversiteli genç dışında) entelektüel kesimden kimseyle karşılaşmadım ama bizim Celal Mordeniz’in anlattığına göre, dünyanın hiçbir yerinde Tahran’daki kadar çok ve radikal ateiste rastlamamış.

Türkiye’nin de böyle bir molla tedavisine ihtiyacı var mıdır acaba?

No comments:

Post a Comment