Thursday, November 16, 2017

Türkçe tarihi 3: Terimler Sözlüğü

Bir başka son derece önemli dönüm noktası Antuan Tıngır ile Krikor Sinapyan’ın 1891 ve 1892’de iki cilt olarak yayımladıkları Fransızcadan Türkçeye Istılahat Lugati’dir. (İstanbul, Bağdadlian Matbaası). Tıngır ve Sinapyan sözlüğü, idari bilimler, mimarlık, astronomi, bankacılık, kimya, ticaret, diplomasi, gastronomi, coğrafya, finans, matbaacılık, matematik, tıp, madencilik, eczacılık, felsefe, zooloji gibi türlü bilim ve sanat dallarında kullanılan kırk bin dolayında Fransızca teknik terime Türkçe karşılıklar vermek gibi devasa bir işe soyunur. Söz konusu terimlerin ezici çoğunluğu, sözlüğün yayımlandığı tarihten kısa bir süre öncesine dek Türkiye’de duyulmamış olan kavramlara ve nesnelere ilişkindir. Adeta yeni bir kıta keşfedilmiş, ve bu kıtayı oluşturan birimlerin Türkçe adlandırılması ve anlamlandırılması işine girişilmiştir.

Yazarların önsözüne göre,

Son yıllarda Türkiye’de sanatlar ve bilimler dikkate değer bir gelişme göstermişlerdir. Her gün yeni kitaplar, bilimsel ve edebi mevkuteler yayımlanmaktadır. Siyasi gazeteler dahi sıklıkla bilimsel, ekonomik ve edebi bahislere dair uzun makalelere yer vermektedir. Yeni kavram ve nesneleri ifade etmek için alimlerimiz ve yazarlarımız yeni kelimeler yaratmak zorunda kalmakta, ya da dünyanın en parlak medeniyetlerinden birine vasıta olan Arap dilinin hazinesinden buldukları unutulmuş terimleri gün yüzüne çıkarmaktadırlar.

Yazarlar yeni kelime yaratma hakkını kendilerinde görmezler. Sözlükte yer verdikleri kelimelerin tümünü var olan Türkçe metinlerden derlediklerini belirtirler.

Bu eserde yer verdiğimiz Türkçe terimlerin tümü, efkâr-ı umumiyenin tanıdığı ve değer verdiği yazarların ve alimlerin eserlerinden alınmıştır. Kelime icat etme hakkını asla kendimizde görmedik. Fransızca bir terimin karşılığını bulamadığımız zaman, birkaç sözcükle anlamını açıklamakla yetindik.

Sözlük, Fransızca sözcüklerin aynen Türkçeye aktarılması konusunda oldukça temkinlidir. Örneğin oksijen yerine müvelledül humuziye, hidrojen yerine müvelledül ma, otomobil yerine müteharrik binnefs, radikal yerine cezrî, depo yerine ardiye, kritik yerine tenkidat ve münekkid, fokal yerine ihtirakî ve mihrakî karşılıklarını tercih eder. Sonuç olarak Fransızcadan aynen aktarılan sözcüklerin sayısı beş yüz dolayında kalır:

albinos, alüminyom, diyapazon, dosya, elektrik, espanyolet, furgon, gardenya, gliserin, gotik, iskelet, kinin, kloroform, maroken, merinos, mimoza, nikotin, obua, ozon, ökaliptüs, prostat, protein, ray, rokoko, sonda, stronsiyom, üniversite, üre, valf, virüs...

Sözlükte yer alan terimlerin takriben üçte biri kadarına, Türkçenin yerleşik sözcük hazinesinden az ya da çok tatmin edici karşılıklar bulunmuştur:

şeker illeti (diabet), katran ruhu (kreozot), ahenk miyarı (diyapazon), kanlı ishal (dizanteri), çetme veya gedme (dantela), ayaklık (pedal), taban ağacı (demiryolu traversi), turşu ve reçel (konserve), tulumba kasırgası (siklon), eşref saat (horoskop)...

Binlerce terim, o dönemde az ya da çok yaygın kullanıma girmiş olduğu anlaşılan deyimler ya da dolaylı (perifrastik) ifadelerle karşılanmışlardır.

külliyat-ı ulûm ve fünûn (ansiklopedi), emtia kaimesi (fatura), maraz-ı asabî (nevroz), cünun-ı ğulmet (nemfomani), cinnet-i harikiye (piromani), ahcar-ı semaviye (gök taşı, meteorit), mikyasül gazat (gazölçer, manometre), mukavelat muharriri (noter), levzül mide (pankreas), tahvil-i terkib (metabolizma), fart-ı enaniyet (egoizm), heyet-i sarrafiye (banker sendikası), kemâkân (status quo ante), darülfünun (üniversite)

Bunların ötesinde, sayıları yine binleri bulan yeni tabirin, 1930’ların Yeni Türkçecilerini aratmayacak bir cüret ve yaratıcılıkla Arapça (ve daha ender olmak üzere Farsça) köklerden uydurulduğunu görüyoruz. Özellikle tıp ve kimya alanında tam bir terminoloji sistemi oluşturacak nitelikte olan bu ‘Yeni Osmanlıca’ terimlerin, belki Encümen-i Daniş veya Tıbbiye Mektebi bünyesinde sistemli ve örgütlü bir şekilde üretilmiş olduklarını varsayabiliriz.

dur-nüvis (telgraf), hurde-şinû (mikrofon), kehrübaiye ve seyyale-i berkiye (elektrik), lifîn (gluten), hulvîn (gliserin, Ar hulv = Yun glykos = tatlı), duhanîn (nikotin, Ar duhan = tütün), lülüîn (margarin, Ar lülü = Yun margaron = inci), madde-i demağiye veya demağîn (lesitin), intan (enfeksiyon), teşelşül (duş), zevahıf (sürüngenler), mihrak (fokus), irtisam ve intıba (empresyon), isticvab ve mülâkat (interview), müsteşrik (oryantalist), mezabe-i bürkâniye (lava), ekalliyet (parlamentoda minorite), işrakiye (panteizm), mihaze (reseptör), tahtelbahir (sous-marin, denizaltı), müberrid (frigorifik), hüvamî (entomolojik), muğeym (nebülöz)

Yukarıdaki neo-Osmanlıca yeni sözlerden sadece iki üçünün (intiba, müsteşrik, belki ekalliyet) hayata tutunmuş ve diğerlerinin tamamen günümüzde unutulmuş olması dikkat çekicidir.

Sözlüğün üçte birini aşkın bir bölümünde, Fransızca tabirin kullanışlı bir karşılığı bulunamadığı için tanım ve tasvirle yetinilmiştir:

Pingouin: Tuyur-i mütekeffifetür recüli ğavvase [insana benzer dalgıç kuşlar] fırkasından sebtariyye fasilesinin nümunesi bulunan ve bahr-i müncemid-i cenubiyyeye [Güney kutup denizine] mahsus olan bir nevi balıkçın kuşu.

Vandalisme: Ulûm ve fünûndan nefret etme mezhebi.


(Penguen sözcüğü Türkçe metinlerde 1910’larda, vandalizm 1920’lerde boy gösterecektir.)

Wednesday, November 15, 2017

Türkçe tarihi 2: Öztürkçenin sonu

Eski Türk Dil Kurumu’nun 12 Eylül rejimince 1982’de tasfiyesiyle birlikte, belki bundan kısa bir süre önce, “Yeni Türkçe” adını verdiğimiz sözcük üretme metodolojisi üretkenliğini kaybetti.

Nişanyan Sözlük’te “Yeni Türkçe” olarak işaretlediğimiz 724 adet maddebaşı veya madde altında ilk yazılı örneği belgelenmiş sözcük bulunuyor. Bunların tümü, kanımca, güncel Türkçe kelime hazinesine mal olmuş ve genel kullanımda benimsenmiş olan sözcüklerdir. 353 adedi 1934 ile 1939 yılları arasında, 244 adedi 1940’larda, 41'i 1950’lerde, 39'u 1960’larda ve 43'ü 1970’lerde ilk kez yazılı kullanımda tespit edilmiştir.
  
1980’li yıllara ait olan 12 Yeni Türkçe sözcük bulabiliyoruz. Bunlardan sadece dördü (dolayım, kayaç, özüt, üstlenici) 1983'ten geçtir; onların da bir veya ikisinin daha eski olup en erken örneklerini henüz tespit edemediklerimizden olması güçlü olasılıktır. 1990’larda ötekileştirme, çalıştay ve yapısöküm, 2000’lerde ön izleme, çevrimiçi, çözünürlük “Yeni Türkçe” akımının morfolojik özelliklerini sergileyen örneklerdir. Başkası yoktur veya bir elin parmakları kadardır. Bulunabilecek olası örnekler, dar bir akademik veya edebi çevre dışında kullanım alanı bulamamış denemeler olsa gerekir.

Bu verilerden hareketle, 1932’de resmen başlatılan “Dil Devrimi” sürecinin, elli yıllık bir serüvenin sonunda, 1982 dolayında sona erdiği sonucunu çıkarabiliriz.

Bu tespitten, “Türkçenin üretkenliğini yitirdiği” gibi bir çıkarıma atlamak mümkün görünmüyor. Yeni dönemde, yapım ekleriyle yeni leksikal birimler üretme yöntemi büyük ölçüde terk edilmiş olabilir. Buna karşılık belki Türkçenin alışkanlıklarına daha uygun düşecek bir şekilde, kalıp deyimler üretimine ağırlık verilmiştir.

Aşağıdaki deyimler 24 Kasım 2014 tarihli bir gazetenin sadece ilk beş sayfasında tesadüf ettiğimiz, tümü 1980 veya 1990’lı yıllardan sonrasına ait olan deyimlerden birkaçıdır.

atölye çalışmaları, bilgi işlem merkezi, boşanma süreci, büyüme hedefleri, canlı yayın, dağıtım kanalları, dereceye girmek, destek vermek, dönem başkanlığı, gelişmekte olan ülkeler, haber sitesi, ihtiyaç kredisi, insan kaynakları, işlem hacmi, katılım payı, marka yüzü, müşteri odaklı, ön izleme, pazar payı, performans sergilemek, performans verileri, politika faizi, sahne almak, servis etmek, sıcak bakmak, sıfır noktası, siber saldırı, son çeyrek, soruşturmayı derinleştirmek, ticari araç, ürün ailesi, yapımcılığını üstlenmek (31)

Listelenenlerin tümü, belirgin bir kavramı ifade eden ve kullanımda varyasyona izin vermeyen kalıp ifadelerdir. Bu anlamda, bağımsız birer leksikal birim olarak kabul edilmeleri doğrudur. Atölye çalışmaları yerine mesela işlik çalışmaları veya atölye işlemleri/etkinlikleri/emeği/egzersizleri, bilgi işlem merkezi yerine bilgi işleme merkezi, malumat işlem merkezi, info-operasyon merkezi, bilgi işlem odağı vb. ifadeleri kullanılamaz; kullanıldığı takdirde “yanlış” olarak algılanır. Dolayısıyla bu deyimler, herhangi bir sözcük kadar Türkçe leksikonun parçasıdır.

Öte yandan, aynı kavramlar şayet 2000’lerde değil 1930 veya 1960’larda Türkçeye gelmiş olsa bunlara monoleksemik karşılıklar bulunmaya çalışılacağı, örneğin atölye çalışmaları yerine belki çalışka, bilgi işlem merkezi yerine bilgütay, boşanma süreci yerine boşanılsama, büyüme hedefleri yerine ereksellikler, canlı yayın yerine dirigörüt, dağıtım kanalları yerine dağıtağlar, dereceye girmek yerine ödülgemek, destek vermek yerine yardamak, dönem başkanlığı yerine kısıtbaşlık… gibi sözcüklerin ya da benzerlerinin denenmiş olacağını tahmin edebiliriz. Bu tür “Öztürkçe” kelimeler yaratma alışkanlığının 1980’lerden sonra bırakılmış olması, Türkçenin üretkenliğini yitirdiğini göstermez, sadece üretim yöntemini değiştirdiğini gösterir.

Yeni yöntemin eskisine oranla a) sözlü Türkçenin alışkanlıklarına daha uygun, b) daha esnek, c) daha verimli, d) daha demokratik ve e) dünya trendlerine daha uygun bir yöntem olduğu kanısındayım. Türkçenin alışkanlıklarına daha uygundur, çünkü

[Gerisi eksik. “Ekşi Sözlük, Zaytung örnek ver, Murat Menteş, Pucca” diye not almışım. “... kalıp deyimlerden kurulu bir ağın ustaca manipüle ve yer yer ihlal edilmesine dayalı bir espri anlayışı...” diyerek post-milenyal Türk edebiyatının değerlendirmesine girişmişim, ama toparlayamamışım. Perihan Mağden’i de mutlaka sokardım araya. 

Bitiş cümlesi: “Kabul etmek gerekir ki bu denli cüretkâr ve başarılı cümlelere 20. yüzyıl Türk edebiyatının tutuk dilinde pek sık rastlanmaz.]

*

Başka bir yerde YTü kategorisini şöyle tarif etmişim:

"YTü: 1935 ile 1983 yılları arasında TDK tarafından önerilen veya onaylanan Yeni Türkçe sözcükler. Belirgin özelliği, Türkçe yazı dilinde var olan Batı kökenli (çoğu Fransızca) ve/veya Osmanlıca sözcüklerin çevirisi olmalarıdır. Söz konusu “çeviri tadı”, YTü kelime hazinesinin tanımlayıcı özelliğidir. YTü sözcüklerin Fransızca ve/veya Osmanlıca karşılığını kolayca hatırlayabiliriz, ve hatırladığımız zaman (eğer bu iki dile az da olsa vakıf isek) sözcüğü “daha iyi anladığımız” duygusuna kapılırız. Örnek: ikilem > dilemma, ilke > prensip, ilgeç > edat, imgelem > tahayyül, imleç > cursor, istenç > irade, izlek > tema, izlenim > impression, intıba, kent > şehir, kentsoylu > burjuva... "Haa, anladım".

Yine 1920’lerden sonra beliren ve Türkçe köklerden üretilmiş olan aşağıdaki sözcükleri ele alalım. Bunlarda “çeviri tadı” yoktur – hatta çoğunun başka bir dilde karşılığını bulmakta zorlanırız. TDK tarafından üretilmemişlerdir. Bu nedenle, birçoğu YTü sözcükler kadar "yeni" oldukları halde, YTü olarak etiketlenemezler.
açma [bir tür hamur işi], akbil, asmolen, atmasyon, aymaz, bıçkın, daral gel-, dokunmatik, gerzek, hababam, içerlek, kıytırık, küçümen, örtbas et-, soydaş, taklavat..."

Tuesday, November 14, 2017

Türkçe tarihi 1: İngilizce sözcüklerin yazımı

Türkçe'nin Tarihine İlişkin Notlar önce sözlüğe önsöz olarak düşünüldü, daha sonra şişip bağımsız bir kitap projesine evrildi. 2014 sonu ile 2015'in ilk aylarında Yenipazar'da, 2015 sonu ile 2016 Ocak ayında Söke Cezaevinde epeyce çalıştım. Toplasan yüz elli sayfa kadar yazmışım.

Gerçekçi olmak gerekirse o kitap çıkmaz ayın son Çarşambasından önce bitmez. O gün geldiğinde de bu yazdıklarımı beğenmem, baştan yazarım.  

O yüzden, bari yazılanlar bir işe yarasın diye içlerinden derli toplu birkaç pasajı burada sizinle paylaşayım diyorum. Önümüzdeki birkaç gün bunlarla geçecek. 

*
İmla duvarının sarsılması

1980’li yılların ortalarında Türkçe yazımda henüz yeterince farkına varılmayan, ancak uzun vadede çarpıcı sonuçları olabilecek bir yeni eğilim belirdi. İngilizceden alıntılanan sözcüklerde Türkçe fonetik yazım kuralı terk edildi.

Batı dillerinden alınan kelimelerin Türkçe fonetik imlaya göre yazılması eski yazıdan kalma bir alışkanlıktı. Arapça ve Farsçadan alınmış olan sözcükler, Türkçe telaffuzu ne olursa olsun, eski yazıda orijinal dilin imlasına uygun olarak yazılırken, Arap alfabesi kullanmayan dillerden, örneğin Rumca, İtalyanca ve Fransızcadan alınan sözcüklerin fonetik olarak Arap alfabesine çevrilmesi teknik bir zorunluluk idi. Latin alfabesine geçildikten sonra da, teknik zorunluluk ortadan kalktığı halde, Batıdan alınan kelimelerin fonetik olarak aktarımı elli yıla yakın süreyle norm kabul edildi. Fransızcadan alınan üç bini aşkın sözcüğün tamamı Türkçeleştirilmiş fonetik yazımla benimsendi (elektrik, pano, sistem, kordonblö, kürdan, kruvaze, anket, enstrüman, jandarma, şömine, şofben, pötibör vb.). Aynı şekilde İngilizceden alınanlar da, tramvay (tramway), istimbot (steamboat), cazbant (jazz-band), dretnot (dreadnought), vinç (winch), ofsayt (offside), taç (touch), nakavt (knockout), blucin (blue jeans) gibi, Türkçe fonetik imlaya adapte edildi.

İngilizceden alınan sözcüklerde izlenen yöntemin, 1982 ila 1985 yıllarına isabet eden bir tarihte, sessiz ve muhtemelen bilinçsiz bir kolektif kararla, tersine döndüğünü görüyoruz. Bu tarihten sonra Türkçe kullanıma giren İngilizce kökenli kelimelerde genel kural, İngilizce imlanın korunmasıdır. Email, fast-food, network, off-road, piercing, wireless, workshop, showroom, delete etmek, upgrade etmek ve benzerleri normdur. İmeyl, festfut, netvörk, ofrot, pirsink, vayrles, vörkşop, şovrum, dilit, apgreyt… kullanılmaz, veya kullanıldıkları takdirde “yanlış” olarak algılanırlar.

Tercih edilen yazım, sözcüğün hangi tarihte Türkçe genel kullanıma nüfuz ettiğine ilişkin bilgi verir. Kamyon çeşidi olan treyler 1950’li yıllardan beri kullanımdadır; “film fragmanı” anlamına gelen trailer Türk basınında ilk kez 1995’te görülmüştür. Aynı İngilizce sözcük 20. yy başlarında futbol terimi olarak aut veya avut, 1980’li yılların ikinci yarısında moda terimi olarak out şeklinde Türkçeye girmiştir. Türkçede 1930’lardan beri kullanılan kovboy v ile, 1980’lerde yaygınlaşan western w ile yazılır; Türkçe metinde cowboy yazımı yadırgandığı gibi, vestern yazımı da yadırganır. 

İngilizce imla ile yazılan sözcükleri diğerlerinden daha az “Türkçe” saymak için tutarlı herhangi bir neden gösterilemez. Maç (match) ya da mayın (mine) “Türkçe” sayılarak sözlüklerde yer alırken, Türkçe metinlerde onlarla yaklaşık aynı sıklıkta veya daha sık kullanılan email veya web sözcüklerinin “yabancı” sayılması için makul bir neden yoktur. “Top auta gitti” cümlesindeki aut Türkçe sözlüklerde yer alırken “dar yakalar bu sene out” cümlesindeki out’un dışarıda bırakılması herhangi bir tutarlı gerekçeyle savunulamaz.

Domuz tabusunun işlevi ve simgesel anlamı


Domuzu daha önce yazmış mıydım hatırlamıyorum. Tekrara düşersem affedin, bir yaştan sonra oluyor böyle.


Neolitik devrimden sonra Eski Dünya’da iki çeşit toplum türedi. Bir, toprağı ekip biçen, dolayısıyla bir köye bağlı yaşayanlar. İki, hayvancılık yapan, dolayısıyla mera peşinde durmadan gezenler. İkisi birbirini sevmezler. Eski destan literatürü baştan aşağı o kavgayla doludur. Köylü göçebeyi eşkiya ve zorba olarak görür; göçebe yerliyi pis koktuğu için, bokuyla iç içe yaşadığı için, cılız ve hastalıklı olduğu için hor görür. Unutma ki o zaman daha kanalizasyon yok, belediyenin çöp kamyonu da yok.
İnsanoğlunun kadim çağlarda evcilleştirdiği hayvanları düşün: köpek, keçi, koyun, sığır, deve, eşek, at, tavuk, kedi. Hepsi göçebe hayata ayak uydurur. Yürü dersin yürürler, ya da tavuk ve kedi gibi taşınabilirler. Bir tek domuz yürümez, elli metre götürsen yeri göğü birbirine katar. O yüzden domuz, sadece yerleşik tarım toplumlarının baş edebileceği bir hayvandır. O yüzden göçebe toplumlar köylüden tiksindikleri gibi domuzdan tiksinir, onu köylü mundarlığının simgesi ve taşıyıcısı olarak görürler. Tarımın egemen olduğu antik Yunan ve Anadolu’da, İtalya’da, Balkanlarda, Çin’de, Güney Hindistan’da, Yeni Gine’nin dağlık kısmında domuz baş tacı edilmiş. Hayvancılığın – daha doğrusu hayvancı elitlerin – egemen olduğu Yahud diyarında, Arabistan’da, Orta Asya’da, Kuzey Hindistan’da iğrenç mahluk ilan edilmiş.
Yani hayvancağızı yasaklama fikri evrenlerin rabbi olan Allahın değil, o da Araplarla Yahudilere aldanmış olmalı.
Bu tür simgesel davranışlar tabii zamanla ikincil (sekonder) işlevsellik kazanabiliyor. Mesela konuyla alakası pek dolaylı bir millet olan Türkler, şu veya bu nedenle domuz tabusunu ulusal kimliğin tanımlayıcı bir ögesi olarak benimseyebiliyor, ondan sonra o toplum tarımcıymış, göçebeymiş, büroda dokuz beş çalışırmış, fark etmeyebiliyor. Hiç düşündünüz mü bilmem, bugünkü Türk ulusal kimliğinin en belirgin, en vazgeçilmez unsurlarından biridir hatta başlıcasıdır domuz tabusu. Bıyığını kesen Türk çok, koka kolayı ayrana tercih eden Türk çok, Atatürk’ü iplemeyen Türk bile var, ama git bir yabancı ülkede restorana gör ki Türk’ü tanımlayan en tipik davranış özelliği hangisiymiş. İmanım gevredi buradaki garsonlara, yok, anladım, problem yok, tamam, getirebilirsin diye laf anlatmaktan.
Dinle açıklayamazsın bunu, çünkü Kuran mesela şarabı da yasaklamış, üstelik daha net ve kesin bir dille ve gerekçeli olarak yasaklamış, buna rağman elhamdülillahlı cümleler kuran Türklerin çok büyük bir bölümü şaraptan pek o kadar tiksinmez. Faiz mevzuuna, zinaya ve saireye girmiyorum bile.
Yazsa ya birisi bir doktora tezi, İslamı Benimseme Sürecinde Türklerde Domuz Tabusunun İşlevi ve Simgesel Anlamı diye?

Monday, November 13, 2017

Hapse ve özgürlüğe dair

2015 ilkbaharında, bugün yarın çıkarım beklentisine girdiğim günlerde hayalim bisikletime atlayıp Santiago de Compostela’yı ziyaret etmekti. Fransa’da bir yerden, ya da belki İtalya’dan başlanır, Chaucer'in hacılarının izinde, bir bir buçuk ay içinde İspanya’nın kuzeybatı ucuna varılır. Hatta Etyen’e de bir not yazdım, o yazıları yazmayı artık bırak, ruhunu taksiratından arıtmak için gel yolun hiç olmazsa bir kısmında bana katıl diye. Olmadı tabii, çıkışıma üç beş gün kala altı yıl ek cezayı çaktılar. Ertesi sene bir de ne görelim? Kızım İris Barselona’dan çıkıp yürüyerek Santiago’ya gitmeye karar vermiş. “Kopya çektin mızıkçı” dedim. Yemin etti ki benle hiç böyle bir muhabbet geçmemiş, benim niyetimi bilmiyormuş, tamamen kendi kararıymış, Coelho’nun kitabını okuyunca aklına girmiş.

Evladın yapınca peşinden gitmek olmaz, taklit olur. O yüzden o proje yattı, ya da ertelendi.

Compostela’da umre farizasını ifa ettikten sonra güneye saparım diye düşündüm. Para az, hatta o günlerde bazı nedenlerle hiç yok görünüyor. O zaman, altmış senedir hayalini kurduğun şeyi nihayet yap, Marakeş’e git, altı ay, bir yıl, beş yıl, gücün ne kadar yeterse, Büyük Meydan’da dilen. Onca insan yapabiliyor, sen niye yapamayasın? Yapamıyorsan acizsin demektir, güç ve beceri gösterilerin palavradır, alışkanlıklarının esirisin, konforlarının müptelasısın. Ötekiler gibi bir kölesin. Yuh!

Birkaç hafta boyunca kesin kararlıydım, kendimi manen yeni kariyerime hazırladım. Beni tek düşündüren şuydu: tek bir yaşama, tek bir kimliğe hapsolmak beni bunaltır. Kafesteki maymun gibi hissederim. Gündüz dilenciysem gece software yazmam ya da yatırım danışmanı olmam lazım, yoksa fıttırırım. Dilencilik de böyle bir çeşitliliğe izin veren bir yaşam değil muhtemelen.

Peki, öyleyse bir dener, olmazsa güneye devam ederiz. Mali’de esir tüccarlığı? İşte hayallerimin mesleği! Esir tüccarlığı olmaz, yapamam, ama mülteci ve göçmen nakliyeciliği pekala olur, Mali de o sektörün önde gelen ülkelerinden biri. Bir sürü makale getirtip okudum, o işte iyi para olduğu kanısına vardım. Haftada bir beraber spora çıktığım koğuşta göçmen işinden yatan birkaç kişi vardı. Onlardan tüyo aldım, işin püf noktalarını anlamaya çalıştım. Gözüme makul göründü. İyi kazanırsam parayı alır çıkar mıyım? Yoksa milis kuvveti kurup... Bekle, zaman gösterir.

Arthur Rimbaud, gençken Fransızcanın en uçuk şairi, sonra Endonezya’da paralı asker, inşaatlarda ustabaşı. Otuz yaşındayken Habeşistan’ın Harar kentine yerleşip kahve ve silah ticareti yaptı. Etiyopya’dayken sırf onun evini görmek için Harar’a gitmeye niyetlenmiştim. Kuzeydeki manastırlarda uzun süre takılınca vakit yetmedi.

Gine denilen ülkede altın madeni işine girmiş bir teyzeoğlu var, bir keresinde rehin alıp bir yıl bir sefil otel odasına hapsettiler, buna rağmen orada kaldı. Belki onun yanına uğrarım. Ama yok, çenesi çekilmez.

*
Alışkanlıklar insanın hapishanesidir. İnsanı bir kimliğe ve bir yaşama hapseder, ufkunu daraltır, ihtimallerini kısar, ruhunu küçültür, omuzlarını çökertir. Onlarsız yaşayamazsın: çıldırır ve kaybolursun. Onlarla da yaşayamazsın: solar ve ölürsün.

Cezaevi garip bir deneyim. “Normal” yaşamınla – yani alışkanlıklarınla – bağını tak diye kesiyorlar. İki seçenek var önünde. Ya “ah alışkanlıklarım, vah alışkanlıklarım (işim, eşim, aşım vb.)” diyerek aylar ve yıllar boyu ağlayacaksın. Ya uykundan uyanacaksın ve fark edeceksin ki, a aa, eski alışkanlıkların olmadan da yaşanıyormuş. Korkunç derecede tehlikeli bir uyanıştır bu. Rulman dağıtabilirsin. Seri katil veya sanatçı da olabilirsin. Seri katil dediğin ne ki? Alışkanlıklarını aşmış bir adam.

O yüzden gerçek ve uzun soluklu cezaevi deneyimi olan insanlar o deneyimi anlatmayı pek sevmezler. Cezaevi heyulasını sıradan korkular ve abartılmış üzüntülerle anan dostları belli belirsiz bir gülümsemeyle dinlerler.

Alışkanlıkları aşmak demek sevdiğin ve değer verdiğin ve önemsediğin şeyleri terk etmek demektir. Dünya ile arana mesafe koymaktır. Yalnızlaşmaktır. Belki bir ölçüde bencilliktir. Aynı zamanda özgürleşmektir. Desem ki cezaevi özgürlüktür, biraz abartıyorum belki, ya da bir epigram uğruna hakikati azıcık deforme ediyorum, ama düşünürsen çok acayip bir gerçek payı var orada.

1986’da askeri mahkemede 42 yıl hapis istemiyle tutuklandığım gün, yıllardan beri şehvetle içtiğim sigarayı pat diye bırakmıştım. Bu sefer neleri nereye kadar terk ettim henüz bilmek için erken, ama geldiğimden beri dört aydır bir gün bile Şirince’yi düşünmemiş olmam acaba bir işaret midir?

*
Sonuçta ne kadar atarsan at, bazı ipler seni hala tutmaya devam ediyor. Sözlüğe aylar ve yıllar boyu emek verdim, azıcık işi vardı, yarım bırakamazdım. Yumuldum, ha bugün ha yarın derken üç ay onunla uğraştım. O üç aylık çaba birtakım alışkanlık ağlarını ince ipliklerle yeniden ördü. Birçok insanlar geldi, hocam şu konuyu da anlatsan, patron şu işi de halletsen, oğlum şunu eksik bırakmışsın bırakmasan dediler. E, nazik bir adamım aslında, kimseye kolay hayır diyemem, etrafımda yavaş yavaş bir yükümlülükler ağı oluşmaya başladı. Ev lazımdı. Ev ararken eski huylar depreşti, ev bana yetmez köy lazım noktasına geldim. Hoş geldiniz Sevan Bey.

Bunların hepsi özgürlükten kaçıştır, biliyorsunuz. İnsanoğlu alışkanlıklarından kolay kurtulamıyor. Başından attığın her şey bir süre sonra geri geliyor. İyi de ediyor sanki. İnsanın alışkanlıkları konforlu şeyler, eski bir pijama gibi yumuşak ve ılık. Onlarsız yaşamak da, doğrusunu istersen, çekilir iş değil.

Sunday, November 12, 2017

Yanlış Kutup


[Aralık 2014'te Yenipazar Cezaevinden bir arkadaşa yazdığım mektup. 7 Mayıs 2017'de Foça Cezaevinde iken temize çekip bu blogda yayınladım. Sonra beni benden fazla düşünen arkadaşlarımın ricalarını kıramayıp kaldırılmasını istedim. O hengâmede eldeki tüm dijital kopyalar silinmiş, ben kuş olup uçtuktan sonra da bir türlü bulunup yerine konamadı. 

Meğer şurada burada birtakım sitelerde kopyası varmış. Bugün arkadaşlar hatırlattı, sağolsunlar, yeniden yayınlama fırsatı buldum.]


Sevgili xxx,

Gönderdiğin kitapları dikkatle okudum. [Seyyid Kutup, Yoldaki İşaretler; Ebüla'lâ Mevdudi, İslam’a Göre Dört Terim] Teşekkür ederim. İlaç tedavisi gibiydi, mide bulandırıcı ama faydalı.

İslamın – genelde dini fanatizmin – herhangi bir türüne tahammülüm hiç kalmadı sanıyorum. İnsanlığa hakaret ve medeniyete tehdit görüyorum sadece.  “İyi niyetli” olduğu söylenen biçimlerinin dahi mantıki varsayımları ve sonuçları o kadar belirgin ki, bunlara müsamaha göstermenin bile bile ladesten farkı yok.

*
Temel mesele, benim Aslanlı Yol’da (özellikle önsözünde) değindiğim konudur. İnsanlar beş kıtada, binlerce yıldır, bir şekilde bu hayata bir anlam yüklemeye çalışıyorlar. Kimi inanç ve töreleriyle, kimi siyasi mücadeleyle, sanatla, emekle, felsefe ve hukukla, kimi sevgiyle, kimi inatla, kimi meydan okuyarak, savaşarak ya da kaçarak, kimi cinayetle ve eroinle.

Bu adamların ideolojisi bu sonsuz çeşitliliğin – ve onların ardındaki emeğin ve insan ruhunun – topyekûn inkârı üzerine kurulu. Bir cehalet ve nefret ideolojisi. Cehalet, yani kendi ufacık doğrularının dışında kalan insanlar alemini bilmeme, tanımama, bilmek istememe. Nefret, yani kendi o ufacık pencerelerine sığmayan insan yaşamlarını yok etme arzusu.

Silahlı ve muktedir olmadıkları sürece o nefret, teorik-folklorik bir motif gibi görünebilir. İktidara kavuştuklarında ve/veya köşeye sıkıştıklarında, o nefretin üretebileceği şerden Allah korusun.

*
Burada bahsettiğim şey “derin” cehalet. Mesela, mühendislik eğitimi için ABD’ye gönderilen Mısırlı bir gencin, orada çektiği yabancılık ve ezilmişlik sonunda, insanları ve kültürü algılama, iletişim kurma yeteneğini kaybedip toptan reddiyeye girmesi anlamında cehalet.

Bir de daha yüzeysel, göze daha kolay batan bir cehalet düzeyi var. Basit doğrular diye ortaya koyduğu safsataların yüzlerce yıldan beri tekrar tekrar çürütülmüş mantık hatalarıyla delik deşik olduğunu bilmeme anlamında cehalet. Kültür yoksunluğu anlamında cehalet. “İki kere iki beş eder” deyip bunun üzerine tez kurarken, bunun böyle olmadığına dair kaç tane kanıt olduğundan haberdar olmama hali.

*
İslamın temel ilkesi “la ilahe illallah”tır diyor. İlkokul bir seviyesinden başlayalım. İslamın temel ilkesi bu değildir, iki tanedir. İkincisi “Muhammedun resulullah”tır. İkisi birbiriyle temelden çelişkilidir. Sadece birine yüklenip öbürünü gözden saklamakla bir yere varamazsın. Sadece çelişkiyle yüzleşeceğin günü ertelemiş olursun, o kadar.

İslam sadece mutlak ve soyut bir ilahi iradeye boyun eğmeyi emretmemiş. Aynı zamanda, tarihi gerçeklik içinde varolan somut bir insana, 7. yy’daki bir Arap politikacısına, onun başlattığı siyasi akıma ve onun tanımladığı siyasi topluluğa boyun eğmeyi emretmiş. Bunu ahlakın, hukukun ve insanlığın temel şartı olarak vazetmiş. Allaha inanmak ve iradeni onunkine teslim etmek yetmiyor. Aynı zamanda belli bir tarihi geleneğe ve onun temsil ettiği siyasi kolektiviteye boyun eğmen gerekiyor. Peki ikisi çeliştiği zaman ne olacak? Ümmet pisliğe battığında sadakatin hangi yönde olacak? Ya ümmet ilk günden beri, Abdullah b. Cahş eliyle ilk Mekke kervanını vurduğu günden beri pisliğe batmışsa ne olacak?

Hatırlar mısın, bir İsveç sorusu sormuştum. İsveçliler mesela ahlaki temizlik açısından Müslümanlardan daha Müslümansa, Müslümanlar ne yapacak diye. Cevap: hiçbir şey yapmayacak. Çünkü Müslümanlık sadece bir ilke yahut ihlâs meselesi değildir. Bir tarihi cemaate itaat meselesidir. Müslümanlığın şiarı sadece “la ilahe” değildir, Muhammed'e mensup olmaktır. Bu anlamda Müslümanlık, doğası gereği bir tür milliyetçiliktir. Filistinliler haklı da olsa haksız da olsa Müslümanlar, iman gereği, Filistinlileri tutmak zorundadır.

Filistin yerine AKP’yi koy, “Türkiye”yi koy, Selefileri koy, gönlüne o an uyan aidiyet düzlemi hangisiyse onu koy, farketmez. Bir yaşam felsefesinin temeline cemaat mensubiyetini koydun mu konu kapanmıştır. Partizanlık, tarafgirlik, ilkenin ve etik kaygının önüne geçmiştir. Böyle bir insanın gerçek anlamda “ahlaklı” olmasına imkân yoktur. İslam ve ahlak, bağdaşmaz.

*

İslam, insanın insana kulluğunu reddeder diyor. Temel tezi bu, argümanın en çürük noktası da bu. Çünkü bunların Allahı aciz bir Allah. Kendi düzenini kuracak güçten ve iradeden yoksun. Dünyanın her yerinde sürekli olarak küfre ve putlara yenik düşme halinde. Allahın iradesini yorumlayıp icra etmek, birtakım kişilerin yetkisi ve görevi olmuş. Bu kişilerin başka kişilerden tek farkı, “Allah” namına söz söylüyor olmaları. E, papazlar da onu iddia ediyorlar. Hitler “Alman ulusunun ruhu” adına, Stalin “proletaryanın bilimsel çıkarı” adına konuştuğunu söylüyor. Farkı ne?

Üstelik bu Allah vekilleri, Allahın kendisinden bir hayli daha iddialılar. Gariban Allah, kendi bileceği nedenlerle, egemenliğini bunca bin yıldır dünyaya empoze etmemiş ya da edememiş. Bunlar ise tüm dünyaya boyun eğdirmeyi hak ve hedef olarak görüyorlar.

Sf. 75: “İslamın amacı kendi iradesini zorla benimsetmek değildir… İnsanların akıllarına ve ruhlarına kendi davetini sunduktan sonra, kendi özgür iradeleriyle imanı seçip seçmeme konusunda onları serbest bırakır.”

Ve lakin aynı sayfada: “Ancak bu, onların heva ve heveslerini tanrı edinmeleri anlamına gelmez. Onlara kula kul olmayı seçme hakkını da vermez.”

Demek ki neymiş? Bu sözde özgür kişiler kula değil Allaha boyun eğmeliymiş. Allah kim? Suya sabuna karışmayan bir aciz ihtiyar, neyi isteyip neyi istemediğine bizim arkadaşlar karar veriyor. Sıkıysa kula kul olmayı seçme bakalım.

*

Bunlarınki, kelimenin en radikal anlamıyla şirktir. Kendilerini Allahın vekili yerine koyuyorlar. Allahın yapmadığını yapma davasındalar.

Evet, mutedil orta yolcu Müslümanlara oranla bunların İslamın orijinal iddiasına ve orijinal üslubuna daha yakın olduklarını düşünüyorum. İslamın yayılmacı, tahakkümcü ve saldırgan bir öğreti olduğunu savunuyorlar, ki tarihi sicil de bu görüşü destekler yöndedir. M. de ilk baştaki mütevazı maskesini çıkardıktan sonra, Allahın iradesinin eli silahlı temsilcisi olarak, kan dökmekten, rakiplerini imha etmekten, kervan soymaktan, ahdini bozmaktan, esir ve cariye ticareti yapmaktan geri durmamıştı.

Hem la ilahe illallah hem Muhammedun Resulallah olmaz. Hem iman hem siyaset olmaz. O iki kıta arasında fay hattı vardır. O fay hattı köprü tutmaz. Köprü kurduğunu sanırsın. Suriye’de bir ufak sarsıntı olur, köprü yıkılır.

*

Dünyevi otoriteye karşı bir isyan çağrısı yapıyorlar. Bugün dini ve cemaati temsil eden kurumlar tükenmiştir, Şeytanın aracı olmuştur, dinin saf mesajını temsil eden biz Vekil’lere kulak verin diyorlar. Orijinal metinlere dönmeyi öneriyorlar.

16.yy Protestanlarına şaşılacak kadar benzeyen bir yönleri var. Luther ve Calvin de, aşağı yukarı aynı fanatizm ve aynı nefretle, var olan kurumların tümüne karşı cihat açmış, İncil’den ve İsa’nın yaşamından başka hiçbir otorite tanımadıklarına ilan etmişlerdi.

Saf bir entelektüel muhalefetin temsilcisi oldukları sürece, evet, bu davette cazip olan bir şey var. İmanı sarsılmış, güveni zedelenmiş olan kitleleri cezbedici bir yön var.

Ama o kitleler “peki biz geldik” dedikleri zaman ne olacak? İnsan yaşamının çıkmazlarını basit bir iman formülüyle çözebileceklerini iddia edenler ya cahildir ya dolandırıcı. Allahın krallığını bu dünyada kurmaya kalktığın zaman, bugüne dek krallık kurma hevesine kapılan herkesin geçtiği yollardan geçmek zorundasın. Allah bile yapamamış, sen nereden buldun anahtarı?

Bir seçenek Luther’inkidir. İsyanını ilan ettikten üç sene geçmeden yerleşik otoriteyle uzlaşmış, kralların danışmanı olmuş, Saksonya dükü ile Brandenburg elektörünün Papa’ya karşı siyasi mücadelesinde taraf olmuş, Anabaptistleri ve köylü isyancılarını ve benzeri “teröristleri” en katı yöntemlerle bastırmak için politika üretmiş.

Diğer seçenek Calvin’inkidir. Calvin kraliyet kurumuna karşı radikal eleştirisinden geri adım atmamış. Cenevre’de radikal bir cumhuriyet (CİD?) kurmuş. Beş seneye varmadan, en yakın ideolojik müttefiki ve anti-kralcı ideolojinin baş filozofu olan Michel Sevetius’u – Allahın otoritesine karşı gelmekten – idam etmek zorunda kalmış. İngiliz Kalvinistleri, ülke tarihinin en yobaz ve ideolojik ihtilâlini çıkartıp ülkeye hakim olmuşlar, 12 sene boyunca terör estirmişler. 12 senenin sonunda bir de ne görsünler? Devirdikleri rejimin tıpkısının aynısı olan bir rejim oluşmamış mı? “E ne anladık böyle cumhuriyetten, bari eski rejimde cumhura baş seçimi daha kolay oluyordu” deyip, eski kralın oğlunu tahta çağırmayı uygun bulmuşlar.

En radikal (ve mantıklı) denemeyi yine İngiliz Kalvinistlerin bir kolu olan Püritenler yapmış. Eski dünyada pisliğe ve kavgaya bulaşmadan Tanrının cumhuriyetini kurmak imkânsız bari dünyanın öbür ucunda boş bir yer bulup oraya kaçalım demişler. Gidip Massachussetts’e yerleşmişler. Yeryüzünde ideolojik cehenneme en çok yaklaşan rejimi kurmuşlar. İki üç kuşak sonra “aman, aman” deyip vazgeçmişler. New England Kalvinistleri, hâlâ laf düzeyinde Allahçılıktan vazgeçmezler. Ama dini din yapan unsurlarda – töre, itikat, iman, taassup – onlar kadar dinsiz dünyada ve Amerika’da kimse yoktur.

Özetle: Allahla ülke yönetimi arasında sonsuz bir uçurum vardır. Köprü kuramazsın. Kurduğun köprü ilk esintide devrilir.

*
Bu cehalet ve nefret ideolojisinin en çirkin tezahürü, şüphesiz, aile ve cinsiyet meselesindeki riyakârlığıdır. Neolitik çağda oluşmuş ve bugün çökmeye yüz tutmuş bir aile düzenini ahlakın temel direği haline getiriyor. O dönüşümün sancılarını çeken, el yordamıyla yeni düzenin anlamını çözmeye ve ahlakını kurmaya çalışan milyonlarca insanı, iğrenç bir taassupla “heva ve heves" = hayvani arzu kurbanı ilan ediyor.

Heva ve heves, insanın varoluşunun değişmez bir unsurudur. Müslümanların heva ve hevesten arınmış olduklarını sanmıyorum. Nüfus artış hızları daha yüksek olduğuna göre, tersi olmalı. İnsan olan her insan, heva ile heves gerçeğini bir ahlaki çerçeve içinde anlamaya ve zaptetmeye gayret eder; hayatının büyük kısmı bu mücadele ile geçer. Gayrimüslim Batıda bu çabanın daha derin, daha dürüst ve ahlakın daha ciddi olduğunu görmek için üç tane ucuz Hollywood filmi seyretmek yeter sanırım, insanların fiilen ne yaptıklarını değil, yaşamlarını nasıl algıladıklarını ve neyi önemsediklerini görmek için. Bunu ahlaksızlık sayıp sırıtanlar, üç günlüğüne Batı ile tanıştıklarında gazetelerin sadece magazin ve seks sayfalarını okuyup, Avrupa’nın kerhanelerinde müşteri rekorları kıran dini bütün Müslümanlardır.

Neden değişiyor cinsel roller ve aile yapıları? Basit ve karşı konulmaz nedenlerle değişiyor. Ev ve çocuk bakımı artık birinin full time fiziksel emeğini gerektirmediği için değişiyor. Ekonomik koşullar her iki eşin çalışmasını zorunlu kıldığı için değişiyor. Eğitimin yaygınlaşması tüm bireylerin daha fazla özgürlük ve saygı talebine yol açtığı için değişiyor. Doğum kontrol yöntemleri, denetimsiz cinsel ilişkiyi eskisi kadar ölümcül tehlike olmaktan çıkardığı için değişiyor. Elbette sancılı bir süreçtir. Arkada tarım toplumunun icadıyla başlayan, on - on iki bin yıllık bir alışkanlık var. Dürüst ve cesur insanlar, yeni koşulların ahlakını formüle etmeye çalışır. (Sadakat nedir? Sevginin sınırları nelerdir? Sorumluluk nereye kadar taşınır?…) Bugünün gerçeğini yok sayıp, Neolitik insanın ev düzenini tek ve mutlak tanrının değişmez iradesine yamamaya çalışanlar ise ahlaksızın ta kendisiymiş gibi geliyor bana.

Kaldı ki Kuran’da ima edilen aile düzeni hiç de o yücelttikleri tarımsal toplum idealine benzemez. Daha çok, avcı-toplayıcı aşiret düzeninden tarım düzenine yeni geçen toplumların izini taşır: kadınlar savaşır, düşmanın ciğerini yer; evlilikler çoklu ve hayli akışkandır. Bırak yüzlerini, bazılarının memelerini dahi örttüğü şüphelidir. Daha çok bugünkü Maasai’leri, ya da onların 30-40 yıl önceki halini hatırlatıyorlar bana.

*
İnsanların neden böyle bir cehalet ve nefret ideolojisine kapıldıkları muamma değil. Kırık, yalnız ve çaresiz insanlar Allah hayali görmeye başlar. “Benim babam polis, biliyon mu” sendromudur. Hitap ettiği kesim de belli: tüm tutamakları tükenmiş, inançları ve töreleri zedelenmiş insanlar. “Sağlam zannettiğin tüm değerler boştur, Mutlak Doğru bendedir, bana gel” diyor.

Nasır da buna benzer bir şey söylemişti. Benzer ihtiyaçlardan doğan bir İslami ideolojiydi o da. İslam dünyası asırlık bir perişanlık içindeyken bir meydan okuma ihtiyacından doğdu. Duygusal içeriğini demagojik bir Batı-Hıristiyan düşmanlığından (“antiemperyalizm” dedikleri), ve onun daha ucuz ve kolay sonuç getirecek zannettikleri alt kolu olan Yahudi düşmanlığından aldı. Kemalizm de, daha az popülist söylemle, benzeri bir denemedir. Kendi çağının koşullarında bir İslami reaksiyon hareketidir.

Nasır ve Kemal denemelerinde başarısızlığa yol açan şey, halkın psikolojisini yeterince tatmin etmeyen ikircikli söylemdi. Batıya düşmanız ama bir yandan ona öykünüyoruz; Müslümanız ama Müslümanlığı yenilemek lazım; cihatçıyız ama cihadımız sadece savunmaya yönelik, Batılı dostlarımızı kırmak istemeyiz…

Bu içten pazarlıklı ideolojiye karşı, retoriği tam gaza alan alternatifleri elbette daha cazipti. Düşman isek tam düşmanız! Nitekim halkın kolektif hafızasındaki İslam tarihinin verilerie de böylesi daha uygundu. İslamı toplumsal heyecanın ekseni yaparsan, daha İslamcı olan elbette kazanır.

“Sadece Allah ilah ve rabbdır, başkasına kanma” derken kastettikleri budur. “Kafanı karıştırma” diyor, “hakikatin çok yönlülüğüne aldanma, gerçek sorularla yalnız başına cebelleşmen gerekmiyor.” Siyahla beyazın net hatlarla ayrıldığı bir dünya vaat ediyor. Hakikatle bağı yokmuş, ne gam? Kitleleri tatmin eder mi, sen ona bak!

Hitler de tastamam aynı vaatle gelmişti, Lenin de öyle. Zor ikilemlere dolu olan ve basit çözümleri olmayan hayatı tek boyuta indirgeyebildiklerini iddia ettiler. Dünyanın içine sıçıp gittiler.

*
Siyasi İslamın her türlüsünü, bu çağda insanlığın önündeki en ciddi tehlike olarak görüyorum. Sanırım böyle düşünenlerin sayısı tüm dünyada (hem Paris’te, hem Nijerya ve Hindistan’da) epey arttı.

Olay bir düşünce özgürlüğü meselesi olmaktan çıktı, örgütlü bir saldırı niteliğine dönüştü. İnsanların inançlarına, özgürlüklerine, yaşam tarzlarına, saygınlıklarına karşı örgütlü ve bilinçli bir tecavüz var ortada. Buna karşı sessiz kalmamak gerekiyor.

Siyasi İslamı çıkarırsan geriye İslam namına ne kalır? Bir şey kalır mı? Emin değilim. İki sorunun cevabına bağlı bu. Bir, Müslümanlar Hıristiyanların son iki yüzyılda yapabildiğini yapıp, Kuran-Hadis anlatısını tarihi gerçek değil bir tür yüceltici mit, bir manevi terbiye metodu olarak okuyabilecekler mi? İki, başka insanları doğru yola getirme isterisinden kurtulup, ilahi emri bir kişisel ve manevi kurtuluş rehberi olarak görebilecekler mi?

Kendi manevi selameti uğruna içki içmeyene yahut oruç tutana saygı duyulur. Başkasının içkisine veya orucuna karışan kuduz köpektir. İtlaftan başka çare görünmüyor.

Saturday, November 11, 2017

Bilim neymiş?

“Bilim: Gözlem ve deneye dayanan öğrenme metodu.” Öyle demişler.
Beğenmedim tanımı. Asri turşuculuk da gözlem ve deneye dayanan bir öğrenme sürecidir ama “bilim” sayılmaz. Keza marangozluk, terzilik, siyasi parti ayakçılığı, uyuşturucu satıcılığı, koğuş ağalığı, zurnacılık vb. Hepsi gözlem + deney. Artı, ustalardan öğrendiğin.
Bir kere hiçbir öğrenme metodu sadece gözlem ve deneye dayanamaz, aktarım da gerekir. Lavoisier’nin her deneyini baştan yapamazsın, herkesi Beagle’la dünya turuna çıkaramazsın. Kitapta yazan şeylere yahut hocanın söylediklerine inanmak zorundasın. Dolayısıyla bir süre sonra bilgi aktarım zincirinin normları (güvenilirlik kriterleri) bilimsel disiplinin önemli bir konusu, hatta başlıca konusu haline gelecektir. Can alıcı soru şu: tamamen aktarım üzerine kurulu disiplinler, ya da ampirik temeli küçük veya önemsiz olan aktarım zincirleri, mesela tarihçilik, mesela paleografi, teoloji, mesela İslam fıkhındaki hadis yahut tabakat ve sıkat ilmi “bilim” sayılır mı? Sayılmaz ise sınırı nerede çizersin?
Baştan alalım. Bir bilgiler manzumesinin “bilim” adını alabilmesi için ilk şart sanırım yazılı bir aktarım disiplinine ve o disiplin çerçevesinde üretilmiş bir bilgi korpus’una (müktesebata) sahip olmasıdır. Bir konuda bir sürü insan kitap ve makale yazmış, bunlardan hangilerinin muteber hangilerinin çöp olduğuna dair birtakım normlar oluşmuşsa elindeki bilimdir; değilse değildir. Tanıma buradan başlayınca turşuculuğu, ağalığı vb. baştan elemiş oluyoruz. Onların da kitapları yazılsın, o kitapları cerh veya şerh eden başka kitaplar yazılsın, ilmi dergilerde eleştirileri çıksın, namlı hocalar bu yüzden birbirine küssün, onların hiziplerine dair ağır analizler yapılsın, seminerler sempozyumlar toplansın, doktora tezleri yazılıp bozulsun, onlar da bilim olur. Nitekim buyur, oenoloji – şarabiyat ilmi – bilimdir diyorlar, oysa şarap dediğin şey üzümün turşusu değil mi bir çeşit?
Daha ileri gidelim, “bilim” dediğin üniversitede bir departmandır diyelim mi? Üniversite kurumunun bir fonksiyonudur. Departman ve kürsü var, bilim var; onlar yok, bilim yok. Batıda scientia, Doğuda onunla eş anlamlı ˁilm kavramları ancak Orta Çağda, üniversite/medrese kurumu bünyesinde doğmuş ve tasnif edilmişler. Bin yıldan beri de üniversite/medrese kurumundan ayrı olarak düşünül(e)memişler. [Çin’de nasıldır, bak onu bilemedim.]
Skolastik disiplini lütfen küçümsemeyiniz, insan evladının tarihteki müthiş keşiflerinden biridir. Akla ve zekâya geniş kapılar açar. Belirli tartışma normlarına uymak şartıyla, yaratıcılığa ve orijinaliteye mecra verir. Bilginin kuşaklar ve yüzyıllar boyunca birikmesini sağlayan mekanizmalara sahiptir. Pratik dünyada işe yarar veya yaramaz ayrı mevzu, ama yarayıp yaramaması kimin umurunda? İnsan zekâsının en uyanık olduğu yaşlarda yıllar boyu sabah akşam tartışıp tüketemeyebiliyor musun? Yeter.
*
Her skolastik yapı kendi yıkımını içinde taşır. Aktarım metodu ve müktesebat biriktikçe, midye kaplamış iskele babaları gibi kabarır ve çekirdeğindeki hakikat cevherini gözden kaybetmeye yüz tutar. Dogmalar ve törenler oluşur; otorite katmerlenir; aktarımla uğraşanların tercihleri ve saplantıları bilimin başlıca konusu olmaya yüz tutar. Disiplin kemikleşir, yaratıcılığı boğmaya – ya da marjinal ve verimsiz kanallara kaçırmaya – meyleder.
Orta Çağ sonlarında mesela öyle olmuş. Üniversitenin ve medresenin ana damarını oluşturan Aristocu bilim anlayışı 15. yy sonlarına doğru hem Batıda hem Doğuda şiddetle eleştirilmiş. Köhne! Dogmatik! Eski kafalı!
Kurumsal otoriteden bağımsız – hocaların kozuna koz basacak – bir bilimsel hakikat kriteri var mıdır diye Marsilio Ficino’dan Nicolas Cusanus’a, Francis Bacon’a, Descartes ile Pascal’a kadar bir sürü insan kafa yormuşlar. [Doğuda da var eşdeğerleri, biliyorum, başta İbn Haldun, ama şimdi gerisini arayıp bulmaya üşendim.] Floransa’daki Akademi’den dünyaya yayılan yeni Platoncu modelde verimli bir çıkış yolu bulmuşlar. Bu yeni modelde bilim, gözlem ve deneyle başlamaz. Matematiksel bir modelle başlar. Önce kalemi kâğıdı alıp modeli kurarsın. Sonra sen ve tüm meslektaşların ve düşmanların gözlem ve deneyler yapıp modelini yalanlamaya çalışırlar. Başaramazlarsa kazandın. Üniversite hocalarını yendin.
Bu model önce astronomide muazzam sonuçlar verdi. [Doğu’nun yarıştan kopması tam o noktadadır: bir Copernicus çıkaramadılar.] Fiziğin diğer dallarında (mekanikte, optikte, hidrolikte, sonra elektrikte) yepyeni ufuklar açtı. Yüz küsur yıl sonra, 18. yy sonlarında, kimyada büyük bir devrime imza attı. Bana sorarsanız 19. yy başında Grimm ile Bopp’un dilbilimde başlattıkları devrimin de onlardan aşağı kalır yanı yoktur. Biyoloji daha zahmetli bir alandı; ancak 1850’lerde Darwin’le birlikte, gözlem ve tasnife dayalı Aristocu köklerini aşıp yeni anlamıyla bir bilimsel temele oturmayı başardı. Peşinden Freud ve çağdaşları psikolojiyi bunlara benzer bir aksiyomatik temele oturtmayı denediler ve bence fena çuvalladılar. 20. yüzyılda Amerikalılar antropolojiden siyaset bilimine kadar akla gelen her şeyi uyduruk bir matematiksel kılıfa sokmayı marifet edindiler. Lakin o cılız çabalardan da 21. yy’a çok az iz kaldı.
[Bitmemiş doktora tezimin birinci bölümü, 20. yy’ın dominant Amerikan PoliSci modeline karşı dehşetli bir polemikti, Lasswell, S. M. Lipset, Huntington ve saireyi acımadan harcayıp metotta yeni bir çağı insanlar alemine muştulayan. Hocalarım, başta Sartori, kaşını kaldırıp sırıtmıştı. Şimdi biri bana getirse ben de sırıtırım.]
*
Toplayalım. “Bilim” bir Orta Çağ kavramıdır. Skolastik disiplin demektir. BAZI bilimler Rönesanstan itibaren matematiksel bir modele oturtularak müthiş verimli sonuçlar almışlardır. Diğer bilimlerin çoğu bu modele uymamış ya da uydurulamamıştır. Matematiksel modelden beslenen bilimler de zaman içinde skolastik disiplinin cazibelerine ve risklerine maruzdur. Aktarım metodolojisinin sonsuz labirentlerinde uzun zaman konfor ve keyifle barınabilirler. Bu da iyi midir, kötü müdür bilmiyorum. Bilginin tek yolu matematik diye bir şey yok: insan aklı yaratıcıdır, başka yollar da bulabilir eminim.
Doğrusunu istersen çok da fazla bildiğim bir konu değil. Bilim tarihi ve bilim felsefesine dair en son Yenipazar’dayken iki üç kitap okudum, yarıdan çoğu aklımda kalmadı, hatta hiç girmedi. Mesela tıp veya zooloji hangi anlamda “pozitif” bilimlerdendir, düşündükçe kafam karışıyor. Bilen olup da aydınlatırsa sevinirim.
***
Bir buçuk ay sonra eklenen:

Bu yazı korkarım çok esoterik olmuş, o kadar çok viraj dönmüş ki nereye yol aldığı anlaşılmıyor. Söylemek istediği özetle şu:
1. "Bilim"i başka bilgi edinme yöntemlerinden esas ayıran şey gözlem ve deney değildir, aktarım disiplinidir. Falan hocanın söylediği doğru mu değil mi konusunda ancak zengin ve sofistike bir kontrol/eleştiri mekanizması varsa o hocanın tezi "bilimsel" olabilir.
2. Dolayısıyla "bilim" ancak belli bir sosyal/kurumsal çerçeve içinde var olabilir. Bu çerçeve Ortaçağdan beri Batıda üniversitedir, Doğuda (vaktiyle) medrese idi.
3. "Pozitif" bilimler dediğimiz, matematiksel modele dayalı bilimler 16. ve 17. yy'da var olan üniversite bilimlerindeki tıkanmaya tepki olarak ortaya çıktı. Belli alanlarda (astronomi, fizik, kimya, daha sonra biyoloji) olağanüstü başarı kazandı. Fakat "bilim" sayılan alanların pek çoğunda verimli sonuç vermedi.
4. Skolastik disiplin prensipte iyi bir şeydir ama tıkanmaya ve muhafazakârlaşmaya yatkındır. Bilimin kurumsal yapısı güçlendikçe tıkanma ve yolunu kaybetme eğilimi güçlenir. Tarih ve fıkıh gibi ampirik temeli zayıf bilimlerde bu eğilim çok belirgindir. Ama matematiksel temeli olan "pozitif" bilimler de bu tehlikeden muaf değildir.
Hepsi bu.

Friday, November 10, 2017

On Kasım tezleri


I.
Laiklik şarttır ve hayati önemdedir. Bin yıl öncenin hurafelerini kamu yönetiminden dışlamadan, gençleri o zararlı iptiladan az ya da çok kurtaracak tedbirleri almadan, sağlıklı ve uygar bir toplum yönünde adım atılamaz.

Türkiye laiklik yönündeki en ciddi adımlarını 1850-60’larda ve tekrar 1908’i izleyen yıllarda attı. Ülkede Müslüman olmayan herkesi ve her şeyi imha ettikten sonra Cumhuriyet rejiminin benimsediği “laiklik” politikası sahtekârlıktan ibarettir. Görüntüsü modernleştirilmiş, fakat İslam dininin en çirkin boyutları – kâfir nefreti, milleti hakime kibri, fetih hırsı – korunup pekiştirilmiş bir Devlet Dini yaratma teşebbüsüdür. Hüsranla sonuçlanmıştır.

II.
Cumhuriyetin kurucusu, kelimenin klasik anlamıyla “Büyük” bir adamdır. Olağanüstü siyasi zekâya ve iradeye sahip, büyük riskler almış ve büyük hatalar yapmış, etkileyici bir liderdir. Hayret edilecek ölçüde realist, gıpta edilecek ölçüde radikaldir. Günümüzde Türk Faşizminin simgesi ve ikonu haline gelmemiş olsaydı, yaşam öyküsünün bir büyük dram veya siyasi destan olarak ele alınmasını savunabilir, hatta o göreve kendimiz talip olabilirdik.

Ne yazık ki mutlak iktidarın kaçınılmaz olarak getirdiği mutlak cinnetten, en azından selefi Abdülhamit kadar, ve en azından halefi olan bugünkü örnekler kadar, nasibini almıştır. 1920’lerin sonlarından veya 1930’ların başlarından itibaren, ruhsal dengesini normal insanlara özgü ölçüler içinde değerlendirmek mümkün değildir. Mutlak gücün kanlı, paranoyak, akıl ve hukuk dışı üslubu iktidarının son on yılına damgasını basmış; ülkeye, etkileri günümüze dek hissedilen hasar vermiştir.

III.
Bugün memleketin ufkunu saran kara kargaların akla ve bilgiye saldırılarına tanık oldukça “Atatürk’ün Türkiye’si böyle mi olacaktı” diye iç geçiren iyi niyetli insanlar, önce 1930’lu yıllarda Atatürk’ün şahsi gözetimi altında toplanan Türk Dil ve Türk Tarih Kongrelerinin tutanaklarını incelemelidirler. Türkiye’de entelektüel ahlaksızlığın ve iktidara yaranma hırsının ulaşabileceği seviyeler hakkında yeterli bilgi sahibi olduktan sonra, günümüz hakkında daha sağlıklı bir eleştiri mümkün olabilir.

IV.
En geç 1960’tan bu yana, sağ ve sol çeşitli kılıklara bürünen Kemalcilik, Türk Faşizminin kod adıdır. “Ulusal bağımsızlık” kisvesi altında, Batı dünyası ile her türlü ittifakın ve yakınlaşmanın asli düşmanıdır. “Anti-emperyalizm” görüntüsü altında, Türk milletinin genetik kodunda var olan gâvur düşmanlığını durmaksızın kışkırtır. Tarih anlatısı, gerek Cumhuriyetin gerek Osmanlı’nın temel ekonomik gerçeği olan gayrimüslim soygununu meşrulaştırmaktan başka amaca hizmet etmez. Bireysel girişime ve bireysel özgürlüklere karşı daima Devlet’in kahredici gücünden yanadır. Demokrasiyi kendi varlığına ve ideolojik egemenliğine yönelik ölümcül bir tehlike olarak algılar. Tüm totaliter ideolojiler gibi, müktesep hak ve hukuk kavramlarından yoksundur; hakkı ve hukuku, kendi egemenliğinin işine geldiği ölçüde ve işine geldiği sürece bahşedilecek bir ihsan olarak görür. “Vatan” olarak tanımladığı kendi iktidarı mevzubahis ise hukukun ve bireyin, aklın ve vicdanın, terbiyenin ve uygarlığın kolayca harcanacak teferruat olduğuna inanır.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde 1930’larda cinnet halini alan ve günümüzde yeniden yükselişte olan milliyetçi dikta ideolojilerinden içerik açısından ciddi bir farkı yoktur. Dört kuşaktan beri sürdürülen endoktrinasyonla toplumun beynine kazındığı için, ve son dönemde “sol” söylemle aşılanıp olası bir gerçek muhalefet hareketine karşı bağışıklık kazandığı için, dünyanın başka bucaklarındaki Faşist hareketlerin pek çoğundan daha tehlikelidir.

V.
Son yıllarda ülkeyi saran İslami azgınlık, Kemalci hegemonyanın doğal ürünü ve doğal tepkisidir.

Doğal ürünüdür, çünkü doksan yıldan beri sürdürülen “Milli” Eğitim programları, doğal olarak, dünyadan habersiz, yabancı dil bilmeyen, Batı’yı ancak Haçlı Seferi/Viyana Muhasarası/Denize dökülen düşman/Misyoner komplosu olarak algılayan, dünyaya ve medeniyete düşman bir kitle yaratmıştır. 1930’lar veya 1960’lar usulü Türk ırkçılığı bugün fikren yetersiz kaldığı için, o kitle, yakın coğrafyadaki “kardeş” kavimleri de kapsayan bir tür İslami milliyetçiliği dar anlamda Türkçülükten daha doğal ve daha inandırıcı bulmaktadır.

İslamcı dönüşüm aynı zamanda Kemalist hegemonyaya bir tepkidir, çünkü Faşist-Devletçi ideolojinin dayattığı mutlak ahlaki kofluk ("vatan mevzubahisse...") insanlarda doğal olarak bir ahlaki dayanak arayışına yol açmış, ve cumhuriyet eğitiminin bıraktığı entelektüel boşlukta insanlar aradıkları dayanağı dededen kalma birtakım hurafelerde bulabileceklerine kendilerini inandırmışlardır.

O yüzden diyoruz ki bunlar Kemal’in gayrimeşru çocuklarıdır. Ve o yüzden diyoruz ki Kemalci tümör temizlenmeden bu ülke dikiş tutmaz.

Friday, November 3, 2017

Türk ve İslam tarihinden sayfalar

Osmanlı devleti 1640’lardan itibaren bir kargaşa dönemine girmiş ve fiilen dağılmanın eşiğine gelmiştir. 1656’de Köprülü Mehmed Paşa olağanüstü yetkilerle donatılarak sadrazam tayin edilir. Terör rejimi kurar. Anadolu valilerini Halep’te toplayıp idam ettirir. “Üsküdar’dan Arabistan hududuna kadar” siyasi tercihleri şüpheli görülen on - on iki bin kişinin kellesini aldırır.

Ölünce yerine oğlu geçer. Rejim konsolide edildiği ve direnecek kimse kalmadığı için daha sakin bir dönem olur. İktidarı 15 yıl sürer. Oysa önceki altmış yılın sadrazamlık süresi ortalaması bir yıldan kısadır.

O ölünce Mehmed Paşanın evlatlığı ve damadı olan Kara Mustafa Paşa sadrazam olur. O da yedi yıl yönetir. Böylece hanedanın toplam yönetim süresi 27 yılı bulur. (Karş. Abdülhamid 33 yıl, Kemal+İsmet 28 veya 31 yıl.) Osmanlı tarihinde eşi görülmemiş bir servet biriktirir. Duymuş muydunuz bilmem, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Vakfı halen, bugün, yani 2017’de, Türkiye Cumhuriyetinin en büyük mal varlıklarından biridir.

Sosyolojinin altın yasalarından biri: servet, bir noktadan sonra devlete dönüşür. Yani bireysel hırs meselesi olmaktan çıkar, kalıcı bir siyasi iktidarın altyapısı haline gelir. Nitekim birtakım mel’unlar “paşanın saltanat makamına göz diktiğine dair birtakım vesikalar uydurarak padişahı zehirlemeğe” kalkışırlar. Padişah 4. Mehmed bu esnada otuz yıla yakın süreyle siyasi iktidarın odağından uzakta, Edirne’de ikamet eder; avla vakit geçirir. Dikkat buyurun: Türk ve İslam tarihinde en kabadayı hanedan bilemedin dört veya beş kuşak saltanat sürmüş, sonra yerine vezirin yahut kumandanın hanedanı geçmiştir. Osmanlı’nın rekoruna yaklaşan bile yoktur.

Köprülü politikasının püf noktası aralıksız savaştır. 1660’tan başlayarak önce Avusturya, ardından Girit-Venedik, ardından Lehistan, Rusya, gene Lehistan, Orta Macaristan seferleri yapılır. Bu seferlerin hepsine Evliya Çelebi katılmıştır. Ekonomik detayları mal bulmuş mağribînin coşkusu ve saflığıyla defterine kaydeder. Yağma seferleridir. Katılan herkes sebeplenir, evine beygir yüküyle mal, para, cariye ve köleyle döner; Devleti Aliyeye ve padişaha ve onun vezirlerine hayır duaları eder.

Kara Mustafa'nın idamı
Sürekli savaş politikası sonunda belasına çatar. Avusturya ile Lehistan, ardından Rusya ve Venedik Osmanlı’ya karşı birleşirler. Akil adamlar (mesela Budin valisi İbrahim Paşa) Mustafa Paşa’ya aman duralım, barışalım diye telkin ederler; padişah da onlara meyleder. Oysa Paşa, bu noktada durmanın kendisi ve hanedanı için ölüm olacağını bilir. 1683’te Viyana’ya yürür. Hezimete uğrar. Fırsat bu fırsat deyip ertesi hafta idam ettirirler. İzleyen beş on yıl içinde bütün Macaristan ve peşinden bütün Balkan yarımadası elden çıkar. Allahü Teala’nın inayetiyle o sırada Fransa “bu Habsburglar bu kadar büyürse canımıza okur” deyip Avusturya’ya savaş açtığından harbin dengesi döner, Karlofça ve onu izleyen antlaşmalarla Belgrad’dan berisi daha iki yüz yıllığına Darülislam’ın koruyucu ve şefkatli kanatları altında kalır.

Not edin bunları bir yere. Sevan anlattıydı dersiniz.

Thursday, November 2, 2017

Siyaset yaz dediler, işte yazdım

Israrla söylüyorum ki belanın başı Tayyip değildir, TC devletinin kanserleşmiş yapısıdır. Tayyip, namus ve vicdan sahibi her insanın yapacağını yapıp o yapıyla mücadele etmeye çalıştı. Başaramadı. Başaramayacağını anlayınca, namuslu insanların hicap duyacağı (fakat belki başka çare kalmayınca mecburen sergileyeceği) bir kıvraklıkla, düşmanın elini sıkıp ona iltihak etti. Hatta görünüşe göre kendi liderliğini ona kabul ettirdi. Gerçekten ettirdi mi, bakın ondan emin değilim. Yeniçeriyi kendi iradesine ram edecek kadar usta bir oyuncu mudur? Yoksa, imkânsız bir siyasi pozisyonda kendini tüketmesini bekliyorlar, zamanı gelince yılanın gömleğini atması gibi buruşturup bir kenara mı atacaklar? Yaşayan görecek.
Darbe mekaniği
Türkiye 1990’lardan 2009/2010 yılına dek ciddi bir darbe hazırlığının ve darbe tehdidinin gölgesinde yaşadı. “Darbe” derken 15 Temmuz gibi bir operet darbesi düşünmeyin lütfen (gece vakti helikopterden on adam iner, TRT’yi işgal edip spiker kızı rehin alırlar, Malatya komutanı telefonda yanlış kişiden emir alır vb.). Kalıcı bir şekilde iktidarı ele geçirmeye kararlı, bu uğurda güç kullanmaktan ve oluk oluk kan akıtmaktan çekinmeyecek organize bir yapı düşünün.
Failleri devletin güvenlik organları içinde çöreklenmiş, vatan-millet ve atam-yatam edebiyatıyla beyni pelteleşmiş bir zümreydi. Değişen dünyada iktidarlarını ve sosyal ayrıcalıklarını kaybetme korkusu içindeydiler. Bu korkularında haksız da değildiler. Varlıklarına yönelik en büyük tehditler Batı kaynaklıydı. Avrupa Birliği projesi onlar için ölümcül tehlikeydi; ABD’nin özellikle Clinton ve Obama dönemlerinde benimsediği liberal söylem, iktidarları için çürütücü asitti. Bir müddet için Batı’nın yerel müttefiki ve sözcüsü rolünü üstlenen Erdoğan hükümetlerini, bu nedenle, iblisin yeryüzündeki temsilcisi olarak gördüler. Önderlerini asmayı, kazığa oturtmayı, cesetlerini köpeklere yedirmeyi düşlediler. Kürt, Ermeni, Kıbrıs meselelerindeki açılımlarını baltalamak için ellerinden geleni yaptılar.
ABD yönetiminin belki bir kanadının, akıl almaz bir basiretsizlikle, Türkiye’deki yapısal dönüşümün taşeronluğunu saçma sapan bir tarikate yüklemeye teşebbüs etmesi darbecilerin ABD’ye yönelik nefretinin bir nebze olsa meşruluk kazanmasına yardımcı oldu. Batı’ya sırtlarını dönmelerinde, Batı dünyasının gerileyiş ve çöküşüne ilişkin birtakım rasyonel ya da yarı-rasyonel hesaplar da rol oynamış mıdır? Kestiremiyorum. 1945 sonrasında kurulan ABD-merkezli dünya düzeninin yirmi yıl içinde altüst olacağını hesaplıyorsan Türkiye gemisinin rotasını nereye kırarsın? Düşünmek lazım.
Her halükârda amaçları, Türkiye’nin yüz seksen yıllık Batı macerasına son vermekti. Bu uğurda, bunca yılın düşmanı Rusya’ya yönelmekten çekinmediler. Çin’e, İran’a dair fanteziler kurdular. Kayda değer bir üretimi ve doğal kaynakları olmayan, kalifiye kadrolarının tamamı ilk fırsatta yurt dışına kaçmaya hazır, ordusu son üç yüz yılda girdiği hemen her savaşı kaybetmiş bir ülkenin tek başına dünyaya meydan okuyabileceğine kendilerini inandırdılar. Bürokratik alemin ucuz hamaseti ve ahlaki yozlaşmışlığı dışında herhangi bir entelektüel donanımları yoktu. Vatan mevzubahis ise hakikatin, bilginin, tutarlılığın teferruat olduğuna inanıyorlardı. Çok cahildiler.
Batılılığın ülkedeki psikolojik temellerini tahrip etmek için, Türk milletinin genetik koduna işlemiş olan gâvur nefretini ustaca kaşıdılar. Türkiye’yi, kısa zamanda, Amerika ve Avrupa düşmanlığının bütün dünyada en yoğun biçimde kamuoyuna yansıdığı ülke haline getirmeyi başardılar. Batı düşmandı. Karanlık komploların ve gizli emellerin diyarıydı. İblis-savar olarak dağlara, tepelere ve meydanlara kazık gibi bayraklar diktiler. Zavallı Atatürk’ü, kâfir Batı’ya karşı açtıkları kutsal cihadın ikonası ve muskası olarak kullandılar.
O cihadın ateşi içinde, kanlı ve bozkurtlu bir tür İslami hamasetin memleketin hastalıklı muhayyilesini ele geçirmesi sizce şaşırtıcı olmuş mudur?
Yetmedi, ama evet
Bunlara karşı girdiği mücadelede ben Erdoğan’ın en azından bir noktaya kadar samimi olduğuna inanıyorum. Baştan beri onların adamı mıydı? Hiç tahmin etmediğiniz bir yönde mi yaptı takiyeyi? Sanmam. Gerçek dünyada hiç kimse o kadar şeytani planlar yapamaz, yapsa da sürdüremez. Her halükârda o habislere karşı Batı ittifakının temsilcisi olarak öne çıktığı sürece desteklenmesi doğruydu ve gerekliydi. Ben destekledim, oyumu da verdim. Saati 2007’ye yahut 2009’a çevirirsen gene aynı şeyi yaparım. Memlekette uygarlık (= Batılılık) davasını ciddiye alan aklı başında insanların ezici çoğunluğu da benim gibi düşündü.
Risklerin farkında değil miydik? Elbette farkındaydık. Zihinsel donanımı yetersizdi, öbürlerinin milli ve hamasi önyargılarından arınmış değildi. İyi bir taktikçiydi fakat uzun vadeli vizyonu yoktu. Kadrosu üçüncü sınıf kasaba politikacılarından ve vurkaççı çakallardan (ve Davutoğlu gibi boş kafalı zevzeklerden) ibaretti. Avrupa Birliği politikasında samimi miydi bilmiyorum. Fakat Kürt, Kıbrıs ve Ermeni meselelerini çözmek için samimi bir çaba harcadığından eminim. Ta 2014’ün ilk aylarına dek, Kürt diyarına barışı getiren adam olarak tarihe geçmeyi hayal ettiğini biliyorum. Hayalini gerçekleştirecek ufku, cesareti, kadrosu ve gücü yoktu yazık ki.
Tarihi rövaşata
Devletin içinde çöreklenmiş olan kanserli yapıyı almak için 2007’den itibaren büyük bir kavgaya girişti. Yapamadı. Neden yapamadı? Belki iradesi yetersizdi. Belki kanserli yapının ameliyat kabul etmeyecek kadar bünyeyi sarmış olduğunu anladı. Belki müttefiklerine güvenemedi, kendisine ihanet edeceklerini gördü. Dönüm noktası sanırım Eylül 2010 referandumunun hemen sonrasıydı. Yaklaşık o günlerde Tayyip Erdoğan’ın ölüm uçuşu başladı.
Darbeyi Kemal muskalılardan beklerken, ilk darbe teşebbüsü Şubat 2012’de kendi müttefiklerinden geldi. Mayıs-Haziran 2013’te, muhtemelen spontane olarak gelişen, ama hükümet cephesinde büyük paniğe yol açan ve hükümetin siyasi geleceğinin pamuk ipliğine bağlı olduğu inancını besleyen bir kalkışma yaşandı. Aralık 2013’te ve onu izleyen kasetler savaşında, normal olarak hiçbir demokratik hükümetin sağ kurtulamayacağı bir yaylım ateşi açıldı.
Aklı başında herkesin “bu oyun burada biter” dediği andı. Ben şahsen üç ay içinde düşeceğine dair kaç kişiyle bahse girdim. Ve kaybettim. Erdoğan pes etmedi. Futbol tarihinde eşine ender rastlanır bir rövaşata ile topu yüz seksen derece çevirdi; daha düne kadar kendisini ve ailesini yağlı kazığa oturtmayı düşleyenlerin kampına gitti ve onlara katıldı. Ergenekoncu generaller salıverildi. Hayatının projesi olan Kürt barışı terk edildi. Şehit ve vatan haini imalatına hız verildi, memleket sathı kan ve bayrakla donatıldı. Avrupa ile uzlaşmanın kilidi olan Kıbrıs barışı çıkmaz ayın son gününe ertelendi. Avrupa ve ardından Amerika düşman ilan edildi. En önemlisi, askeriyenin Fethullahçıları kökten tasfiye etme projesine yeşil ışık yakıldı. Karşılığında? Karşılığında Tayyip Erdoğan’ın iktidarını – ve muhtemelen yaşamını – sürdürmesine izin verildi.
Yapılan iş kepazeliktir. Ahlaki rezalettir. Siyasi bir intihar hamlesidir. Aynı zamanda siyasi deha eseridir. Nefesimiz kesilerek izliyoruz.
Yazının ilk bölümünde tarif ettiğimiz darbe bugün gerçekleşmiştir. Kadroları ve ideolojisi iktidardadır. Yıllardan beri tasarladığı kanlı tasfiye adım adım gerçekleşmiştir ve gerçekleştirilmektedir. Türkiye’nin uygar dünya ile ilişkileri, kuşaklar boyu bir daha düzelemeyecek şekilde tahrip edilmiştir. Kırk yıldan beri Türkiye’de uygarlığın ve Batılılığın sözcüsü konumunda olan herkes korkutulup kaçırılmış ya da zindana atılmıştır (ki bununla yetineceklerini de maalesef sanmıyorum). 2007-2008-2009’da darbe tehlikesine karşı halkı ve hükümeti uyaran fikir önderlerinin hepsi bugün müebbetle yargılanmaktadır. Devlet çetesinin ellerini bir nebze bağlayan tüm kurumsal ve hukuki bağlar çözülmüştür; sınırsız yağmanın ve katliamın kapıları ardına kadar açılmıştır.
Beklenmedik olan bir tek şey var: O darbenin hedefi ve kurbanı olması beklenen kişi, bugün darbenin lideri pozisyonundadır! Ve internetteki birtakım TC havhavlarının bannerlerini, Atatürk’le Tayyip Erdoğan (ve Osmanoğlu 2. Mehmed) yan yana süslemektedir.
Ufukta 1918
Bu gidişin sonu iyi görünmüyor. Tarihte benzer maceralara giren zorbaların hemen hepsi er veya geç savaşa sürüklenmişlerdir. Bunların da sonuçta o noktaya gelmesi kaçınılmazdır. Türkiye o savaşı kazanamaz. Hitler de kazanamazdı. Saddam da kazanamazdı. Enver de kazanamazdı. 1683’te can havliyle Viyana’ya saldıran Köprülüler rejimi de kazanamazdı. Yıkılmaya yüz tutunca Prusya’ya sataşan 3. Napolyon da kazanamazdı. Ülkeyi yönetemeyeceklerini anladıkları gün son ve canhıraş bir umutla savaşa girdiler. Kendileriyle beraber, ülkelerini yıkıma sürüklediler.
Maalesef ufukta yine aynı şeyler görünüyor.