Müjgan Halis'e verdiğim röportaj. gazetekarinca.com 'da yayınlandı
1- Samos'tan nasıl görünüyor Türkiye?
Sisler içinde.
2- İzleyebildiğim kadarıyla, hem yazma telaşınız hem de turizm meşgaleleriniz sürüyor. Bir şirket kurduğunuzu okudum. Neler yapıyorsunuz orada?
Güzel bir köyde yüz küsur yıllık bir ev buldum, onun onarımına hazırlanıyorum. Çok sık misafirlerim geliyor; onları barındırmak için bir altyapı kurmak istiyorum. Zamanla belki burada birtakım akademik ya da yarı-akademik sohbet toplantıları düzenlemek mümkün olur. Türkiye’de herhangi bir kalifikasyonu olan herkes kapağı yurt dışına atma derdinde. Onların birkaçına dahi olsa güzel bir barınak ve bir sohbet ortamı sunabilsek kendimi mutlu sayacağım.
3- Hükümlüydünüz. Bir fırsatını bulup gittiniz. Sizden sonra, aralarında arkadaşlarınızın da olduğunu tahmin ettiğim epey kişi gözaltına alındı, tutuklandı. Birçok kişi sizin rotanızı takip etmek istediğini açıklıkla beyan ediyor, yani memleketten gitmeyi. Tarih bilginize güvenerek sormak istiyorum: Türkiyeliler, Avrupa banliyölerini dolduran sömürge ülkelerinin halklarına mı benzemeye başladı?
Şu aşamada daha çok Türklerin nitelikli kesimi göçüyor. O açıdan, sözünü ettiğiniz banliyö halkından farklı bir durum var şimdilik. Fakat Türkiye bugünkü rotasında devam eder ve bu rotanın kaçınılmaz akıbetiyle karşılaşırsa göçün çapı da niteliği de değişecektir. O zaman Suriyeli göçü, Afgan göçü çocuk oyuncağı gibi kalacak diye korkuyor herkes.
Siz bir ülkede adaleti kişisel kaprislerin ve mahiyeti belirsiz çete savaşlarının oyuncağı haline getirirseniz, konsensus arayışını terk edip ülkeyi terör ve tehditle hizaya getirme sevdasına düşerseniz, her gün televizyonlardan topluma nefret saçarsanız, sonuçta o ülke yönetilemez hale gelir. İki kere iki dört gibi bir şey bu. Yönetilemeyen ülkelere ne olduğunu Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Sudan’da, Yemen’de, Afganistan’da gördük. Türkiye’de görmeyiz demek aşırı iyimserlik olur.
4- Siz Türkiye solundan önemli bir ayrımla, memleketteki esas meselenin Erdoğan iktidarı değil, TC'nin kanserleşmiş yapısı olduğunu söylüyorsunuz. Bu tezinizi nasıl ayrıntılandırıyorsunuz?
TC devleti öteden beri kamu yönetimini ilgilendiren her ciddi sorunu vahşetle, zorbalıkla, yalanla ve tehditle bastırmayı gelenek edinmiş bir devlettir. Devleti temsil eden bürokratik yapı bundan başka dil bilmez. Kürt meselesindeki performansını görüyorsunuz. Geçmişte mesela gayrimüslim unsurlara ya da sol muhalefete tepkisi de farklı değil.
O yapı büyüdükçe büyüdü, toplumda kendinden başka hiçbir şeyi yaşatmayacak bir güce ulaştı. Ekonomik ve kültürel açıdan ülkeyi boğdu. İdeolojik dokunulmazlık kazandı. Cumhuriyetin kurucusu o yapının bir tür ikonu ya da kutsal simgesidir. O ikonu arkana aldığın zaman “devlet” adına her türlü puştluğu yapmakta, her türlü yalanı söylemekte mazursun.
2000’i izleyen yıllarda o yapı kısa bir an için sarsılır gibi oldu. Hepimiz ümitlendik. Sonra Erdoğan ve yoldaşlarını yuttu. Kendi bünyesi içinde eritti. Olay bundan ibaret.
5- Bir başka düşünceniz, yaşadığımız Türkiye'nin bu hale gelmesinin miladı olarak 2010 referandumunu görmeniz. Hatta ‘Erdoğan’ın ölüm uçuşu’ diyorsunuz. Ne değişti o referandumla?
Değişimi tetikleyen neydi emin değilim. Belki Erdoğan’ın müttefikleriyle arasının bozulmasıydı, ya da kendi iktidarına ve kişisel geleceğine ilişkin duyduğu kaygılardı. Fakat 2010 Eylülünü izleyen aylarda Erdoğan’ın söyleminde radikal bir değişiklik gözlendi. Erdoğan’ın geleneksel Türk devlet üslubuna ve söylemine teslim oluş süreci o günlerde başladı.
“Ölüm uçuşu” dedim çünkü attığı her adımla biraz daha yalnızlaşıyor, kazandığı her başarıyla felakete biraz daha yaklaşıyor.
6- Yeni Türkiye diyenler ile eski Türkiye aklının bu kadar çabucak yan yana gelmesinde, iktidarın 'yenilik' kastından samimiyeti artık daha çok sorgulanır oldu. Aslında pek de samimi olmadıkları yani. Siz ne dersiniz?
Belki baştan beri gerçek bir değişime niyeti yoktu diyorsunuz. Ya da belki donanımı yetersizdi. Ya da kadrosu beş para etmez kasaba politikacılarından ve üçkâğıtçı çakallardan ibaretti. Olabilir. Mümkündür. Belki de iyimserlik bize iyi geldiğinden inanmak istedik.
Öte yandan siyasetçinin “samimiyeti” çok da önemli bir kriter değil bence. Siyasetçi, verili şartlarda en iyi oyun neyse onu oynayan veya oynamaya çalışan bir aktördür. 2002 ile 2010 arasında, Kürt meselesi, Kıbrıs meselesi, AB ilişkileri, yargı reformu, yerel yönetim reformu, askeri hegemonyanın bertaraf edilmesi gibi bir dizi hayati konuda bir açılım iradesi ortaya kondu mu? Kondu. Bazı ciddi veya ciddimsi adımlar atıldı. Yeterli sonuç alınamadıysa da bir beklenti ve bunun sonucu olan bir toplumsal dinamik yaratıldı. Şimdi bunların hepsi çöpe atıldıysa, bundan, samimi değillerdi, ya da niyet yoktu, ya da takiye yaptılar sonucuna atlamak şart değil, bir faydası da yok. Niyeti değil yapılanları tartışmak daha anlamlı.
Kaldı ki, tersi çıkarım da mantıken pekala mümkün. Ben mesela İslamcı olsam, öncekinin değil esas şimdiki durumun takiye olduğu kanısına da pekala varabilirdim.
7- Şimdi manzara şu: Eskiden onurlu yalnızlık diye tabir edilen şey, içeride ve dışarıda somut bir yalnızlık oldu. ABD, Avrupa Birliği ile ilişkiler çerçevesinde baktığımızda, nasıl okuyorsunuz Türkiye'nin hamlelerini? Artık bir Avrupa Birliği ülkesinde yaşadığınızı anımsayarak yanıtlarsanız sevinirim.
Diplomaside onurlu yalnızlık diye bir şey bilmiyorum. Onurlu olan, saygı ve dostluk ile çevrelenmektir. Devletler masasında sözünü dinletebilmektir, vebalı muamelesi görmek değil. Türkiye’nin şu anki hali bu açıdan içler acısı görünüyor. Blöf ve şantajla, ve muhtemelen birtakım yasadışı işlerle saygınlık satın alabileceğini sanan bir külhanbeyi görüntüsü çiziyor Türkiye. Sanırım 1912 veya 1876’dan bu yana hiç bu kadar yalnızlaşmamış ve aşağılanmamıştı.
8- Yazılarınızı okuduğumda, esas mücadele edilmesi gerekenin Kemalizm olduğunu hatta sizin tabirinizle 'Kemalist hegemonya' olduğunu söylüyorsunuz. Ve siyasal İslam'ın buna bir tepki olarak doğup, büyüdüğünü savunuyorsunuz. Şimdi her şeyin tekçiliğe indirgendiği bir iktidarda hâlâ aynı fikirde misiniz? Buna tek millet de dâhil, dikkatinizi çekerim.
Biraz daha nüanslı bir şey söylemiştim sanırım. Türkiye’de medeniyeti ve özgürlükleri savunan insanların, Kemal Atatürk simgesinden kurtulmadıkça etkili olamayacaklarını, marjinallikten kurtulamayacaklarını söylemiştim. 1994’te Yanlış Cumhuriyet’i yazarken bunu söyledim, 2008’de Taraf’ta yazarken bunu söyledim, hala da bu görüşümü değiştirmek için bir sebep görmüyorum. 1930’ların bir diktatörü yirmi birinci yüzyılda çağdaşlığın ve özgürlüklerin bayrağı olamaz. Absürt bir düşüncedir. TC devletinin en zalim ve ahmak yüzüyle özdeşleşmiş bir simge, ülkenin bugün ihtiyacı olan taze nefesi sağlayamaz. Hatta o taze nefesin önünde büyük bir engeldir.
Siyasal İslam’ın kaynakları hakkında çeşitli şeyler söylenebilir. Ancak makul ve samimi olduğundan şüphe duymadığım pek çok genç insanın, Devlet ve Atatürk söylemine duydukları tepkiden ötürü o tarafa meylettiklerini bir olgu olarak biliyorum. O tarafta olan herkesin vahşi bir canavar olduğunu düşünmek hoşunuza gidiyorsa yapacak bir şey yok. Ama onları insan olarak görebiliyorsanız ve neden size o denli yanlış gelen bir çizgiye savrulduklarını merak ediyorsanız, belki önce kendi çizginizi sorgulamakla başlamanız faydalı olur.
9- Geçtiğimiz günlerde sorularımızı yanıtlayan Psikiyatr Cemal Dindar, insanların yıkım korkusu yaşadığından bahsetmişti, ölüm değil. Siz de Enver Paşa, Köprülüler, Üçüncü Napolyon örnekleriyle ülkelerini yıkan adamları hatırlatıyorsunuz. Durum onların fillerine bu kadar benziyor mu sahiden?
Son derece. Hatta Saddam Hüseyin’i, Kaddafi’yi, Nasır’ı da burada zikretmek doğru olur. Mussolini’yi de unutmayalım.
10- Suriye savaşı, bütün bölge ülkeleri arasında en çok Türkiye'nin tabiri caizse alaka gösterdiği bir gelişmeydi. Şimdi ise eskiden ağız dolu küfürle anılan Rusya'ya dönüp dönüp bakıyoruz, adeta büyük ağabey gibi. Bu kadar kısa sürede dış politika hattının değişip durması, size neleri düşündürüyor?
İşin iç yüzünü tam bilemediğimiz sürece her düşündüğümüzü ihtiyat payıyla düşünmek gerekir. Türkiye Amerikan ittifakından ve AB’den uzağa savrulunca, can havliyle Rusya’ya yaklaşma gayretine girdi. Bu politikanın akılcı temelleri var mıdır ve varsa nedir, tam anlamıyla bilmek henüz mümkün değil. Rusya Batı ittifakının alternatifi olabilir mi? Yoksa tek hedefi, eski Çarlık politikası gibi, potansiyel düşman olarak gördüğü güney komşusunu yalıtıp zayıflatmak mıdır? Zaman gösterecek.
11- Malumunuz siz hapishanedeyken, birkaç seçim, bir referandum, çokça da katliam yaşadık. Şimdi önümüze 2019 diye bir takvim konuldu. Yeni bir 1923 ile mi karşı karşıyayız? Tabii o 1923’ün bir 1915’i olduğunu unutmadan soruyorum bu soruyu.
2019’da önemli bir değişiklik olacağını düşünmüyorum. Bu iktidar barışçıl yollardan değişmez. Kendi bünyesinde bir atılım yapabilecek takati kaldığına da inanmıyorum. Debelenmeye devam edecek, televizyonda her Allah'ın günü birilerine küfredecek, belki tam anlamıyla çıkmaza girdiğini hissederse Suriye’de veya başka bir yerde ufak bir savaş çıkarıp dikkatleri başka yere çekmeyi deneyecek.
12- Son sorum aslında başlarda sorduğum sorunun tekrarı olmasa da, çağrışımı olacak. Belki de bir sürü insanın kendi kendine sorduğu ve yanıtını bulamadığı bir sorunun yanıtını istiyorum sizden. Daha fazla hapis kalmamak için memleketi terk eden biri olarak, kalanlara ne diyorsunuz?
Akıl ve vicdandan nasibi olanlar için Türkiye dayanılmaz bir yer oldu. O tımarhaneden uzaklaştığım günden beri kendimi iyi hissediyorum. Türkiye haberleri izlemiyorum. Köşe yazarı da okumuyorum. Medeni ve güler yüzlü insanların arasında olmak bana iyi geliyor. Bazı toplumların mantıkla ve iyi niyetle de yürüyebileceğine olan inancım geri geldi.
Başkasının deneyimi ne olur bilemem. Sonuçta yabancı bir yerde, diline hakim olmadığın bir ülkede sıfırdan hayat kurmak kolay değil. Dünyanın hiçbir yerinde ekonomik koşullar çok parlak görünmüyor. Ben burada kalır, mücadelenin sertleşeceği günü beklerim diyenlere de saygım sonsuz.
Wednesday, December 13, 2017
Tuesday, December 12, 2017
Tufan, tayfun
Yunanca Tūfōn yahut Typhōn Τῡϕῶν, mitolojide insanların başına bela olan bir dev, ya da bir afet veya ejderha. İlk kez Hesiodos MÖ 7. yy’da sözünü etmiş, Yeryüzü ile Yeraltı’nın gayrimeşru çocuğu olduğunu, Titan’ların intikamı için çalıştığını, omuzlarından ateş saçan yüz yılan başı çıktığını, dehşet verici bir sesle gürlediğini anlatmış. Ayrıca deniz fırtınalarının ve depremlerin sahibiymiş. Pindaros’a göre gökler tanrısı Zeus onu bir yıldırımla vurup öldürdükten sonra Sicilya’da Etna yanardağının altına gömmüşler. Kimi anlatılara göre Kilikya’da Korykos mağarasında otururmuş, yani Silifke Narlıkuyu’da Cennet Cehennem denilen yer. Strabon’a göre Typhon ile Zeus arasındaki epik karşılaşma Suriye’deki Kasios dağında, yani şimdi Hatay Yayladağ ilçesine adını veren Keldağ’da vuku bulmuş.
Tüm belirtiler bir Orta Doğu kaynağına işaret ediyor, muhtemelen Fenikeliler vasıtasıyla aktarılmış olmalı. Unutmayın ki Yunanlılar Batı Akdeniz’i 8. yy’dan önce Fenikelilerden öğrendiler; Sicilya’yı Yunanlardan önce Fenikeliler kolonize etti. Toros Dağlarının güney yüzündeki Antik Çağ öncesi yer adlarının çoğu bir Kuzeybatı Sami dilindedir. Titan sözcüğünün de Aramice/Fenikece “kilden yapma idol, sanem” anlamına geldiğini üç dört sene önce Walter Burkert’in kitaplarında okumuştum yanılmıyorsam.
*
Aramice ṭūfānā טוּפָנָא ya da ṭofānā טוֹפָנָא, Süryani telaffuzuyla ṭūfōnō, en erken MS 100 dolayında Onkelos Targum’unda, yani Tevrat’ın Aramice tefsirinde kayda geçmiş. Yaratılış kitabı 6.17 ve devamında Nuh Tufanı anlatılırken İbranice mabbuwl מַבּול karşılığı olarak bu sözcük kullanılmış, ki bire bir çeviridir: İbranice sözcük “akmak, to flow” anlamına gelen BWL kökünden “akıntı, sel, su baskını, flood”, Aramice sözcük yine “akmak” anlamında ṬWP kökünden “akıntı, sel, su baskını, flood”.
İbranice fiili kardeş dil Arapçada “su akıtmak, idrar” anlamına gelen bawl/bevl sözcüğünden tanıyoruz. Türkçede bevliye üroloji demektir, akıttırmaca anlamında. Aramice kalın Ṭ ט sesi İbranicede daima kalın Ṣ צ (sad veya tsade) ile karşılandığından, Aramice ṬWP fiili İbranice ṢWP şeklini almış ve anlam kaymasıyla “su üstünde yüzmek, to float” anlamı kazanmış. O da Tevrat'ta sık sık geçer, ama burada değil.
Kuran’da ṭūfān طوفان , Nuh’un başına gelen su baskını afetinin adıdır. Yahudi mitolojisinden Kuran’a aktarılmış terimlerin neredeyse hepsi gibi bu da Aramiceden alıntıdır. Nitekim çift uzun ünlü içeren sözcüklerin öz-Arapça olması ihtimali düşüktür.
*
“Hint Okyanusu ve Çin Denizinde bir tür kasırga, hortum” anlamına gelen sözcük Batı dillerinde ilk kez 1500 yılı dolayında Portekizli denizci Pedro Álvares Cabral’ın el yazmalarında ve bilahare 1540’ta F. Mendes Pinto’nun Peregrinação adlı denizcilik klasiğinde tufão [okunuşu /tufaŋ/] şeklinde aktarılmış ve Arapça bir sözcük olduğu özellikle belirtilmiş. Fransızca J. ve P. Parmentier de Dieppe’in 1526 tarihli Sumatra Yolculuğu’nda tiffon, A. Mizauld’un 1548 tarihli Le Mirouir de l’air’inde typhon geçiyor. İmlanın bu şekilde değiştirilmesi muhtemelen Eski Yunanca typhōn sözcüğüyle bağ kurma çabasının eseri. İngilizcede Thomas Hickock’un 1588’de İtalyancadan çevirdiği Hindistan Seyahatnamesinde touffon “a cruel storme” olarak geçiyor. 1614’te modern edebiyatın ilk gezi bestselleri olan eserinde Samuel Purchas “The winde, which they call Tufan is so violent, that it driueth ships on the land, ouerthroweth men and houses” diye yazmış.
Yani öyle görünüyor ki Arapçadan alınma bu kelime belli başlı Avrupa dillerinde 17. yy’dan önce gayet güzel yerleşmiş ve yaygınlık kazanmış. Dolayısıyla Oxford English Dict.’nin 1699’a tarihlendirdiği (fakat ancak 1771’e belgelediği) ikincil etimolojinin nereden geldiğini anlamak zor. Buna göre sözcük Güney Çin Denizinde (Kanton civarında) yaygınmış. İsveçli seyyah ve doğabilimci Pehr Osbeck’in 1757 tarihli ifadesine göre Kanton lisanında büyük fırtınalara Tay-fun adı verilirmiş. Yerel lehçede tái fung diye telaffuz edilen deyim standart dilde dà feng 大風, yani “büyük yel” karşılığıymış. Japoncada taifū şeklinde geçermiş. Osbeck’in İngilizce çevirisi sayesinde bu görüş yerleşmiş. Öyle ki 1800’lerin başından itibaren denizcilik dergilerinde İngilizce tai foong yazımı standart hale gelmiş. 1819 tarihli Prometheus Unbound’da Shelley taiphoon biçimini kullanmış.
Doğrusunu isterseniz Çince etimoloji konusunda hüküm verebilecek durumda değilim. Ama tesadüfün bu kadarı bana fazla geliyor. Çince denizci lisanına yabancı dilden kelime girmez diye bir kural var mı bilmiyorum. Hint Okyanusunda adı Arapça tufan olan hadisenin, köşeyi dönünce Çin Denizinde telaffuzu aynı olan bir Çince isim kazanması pek olası görünmüyor. Arap etkisi ta Japonya’ya ulaşmış olabilir mi bilmem. Önce Japonca sözcüğün ilk ne zaman ve hangi koşullarda belirdiğini araştırmak lazım, o da artık beni aşar.
*
Kuran’da Kalem suresi 19’da geçen ṭayf طَيْف ayrı bir kelime. Bunlarla ilişkisi var mı kestiremiyorum, ama eğer varsa cidden kafa karıştırıcı bir şey olduğu kesin.
Tüm Arapça sözlüklerde bu kelime “gece gelen hayal, karabasan” olarak tanımlanmış. Lane sözlüğü cilt 1 sf 1905’te İbn Dureyd, Ubāb ve Kāmūs’a istinaden “an apparition, a spectre, a phantom, an imaginary form coming in sleep” demiş. Genel kabule göre ṬYF kökünden gelirmiş, ancak bazı gramerciler ṬWF yani “etrafında yürümek, dolanmak, tavaf etmek” kökünden gelen ṭāˀif طائف sözcüğünün aynı anlama geldiğine işaret etmişler. İngilizcesi acaba Leonardo di Caprio’nun filmindeki gibi revenant olabilir mi? “The Thing that comes back to haunt you.”
Ancak Kuran’daki anlatımı bu anlamla bağdaştırmak çok kolay değil. Fa ṭāfa ˁalayhā ṭāifun min rabbika wa hum nāimūn “onlara Rabbleri katından bir taif uğradı ve onlar uykudaydılar”. Kâbus anlamına gelebilir pekala, ama hemen ardından gelenler bunun rüya değil, tarlaları yakıp toprağı kapkara eden reel bir afet olduğunu düşündürüyor. Nitekim Diyanet İşleri “afet” diye çevirmiş, parantez içinde “ateş” diye eklemiş. Diğer meallerin çoğu “bela” ya da “felaket” demişler. Seyyid Kutb ve Bekir Sadak dahil birkaçı “salgın” olarak yorumlamışlar. Elmalılı orijinal versiyonu ṭāfa ile ṭāifun arasında iştikak bağı kurup “bir dolaşan dolaşıyordu” yorumunu getirmiş. Elmalılı’yı sadeleştirenler, belki halk anlamaz diye düşünüp, “bir dolaşan (afet) onun üzerinden dolaşıverdi”, ya da “dolaşıcı bir bela onu sardı” diye şerh etmişler. Edip Yüksel “Rabbin tarafından gönderilen bir ziyaretçi (fırtına) bahçelerini ziyaret etti” diyerek “dolaşım” kavramını anlamlandırmaya çalışmış.
ṬWF kökünden gelen ṭūfān sözcüğünün bilemediğimiz bir türevi ya da kültürel akrabası olabilir mi ister istemez insan düşünüyor.
Türkçede ṭayf 19. yy’a dek sadece “gece gelen kâbus, karabasan” anlamında geçerdi. Fakat Newton optiği bu taraflara uğrayıp ışığı yedi renkli gökkuşağına çeviren prizmalar okul laboratuvarlarında görülmeye başlayınca, sözcüğün yeni bir anlamı belirdi. Latince spectrum, Fransızca spèctre, malum, öncelikle “hayalet, karabasan”, ikincil olarak Newton’ın verdiği anlamla “beyaz ışığın kırılmasından oluşan renk dizisi” demek. Tayf neden aynı ikili yükü taşımasın? 1900 tarihli Kamus-ı Türki’ye göre ṭayf-ı şems “zıyanın inkısar kuvvetiyle hall edilmesiyle eczasının alınan resmi” demekmiş. Yani “ışığın kırılmasıyla birimlerine ayrışmasının meydana getirdiği görüntü.” Halen de bu anlamı tek tük de olsa görürsünüz.
[O kelime de ayrıca ziyaın değil zıyanın.]
Monday, December 11, 2017
Ah Kudüs vah Kudüs
Müslümanların Kudüs adını verdiği Yeruşalayim kentini
efsaneye göre kral David kurdu. Kuran müellifi, Davud adını verdiği bu zatın
“peygamber” olduğu ve “Zebur” adlı bir kitap indirdiği kanısındadır. Kenti
Yahudi dininin manevi merkezi ve deyim yerindeyse Mekke’si haline getiren
Tapınağı, yine efsaneye göre Davut’un oğlu kral Süleyman (fakat gerçekte
muhtemelen MÖ 8. ve 7. yy’da Yehud kralları Hizkiya ve Yoşiya) inşa ettirdi.
Aralıklarla sekiz yüz yıl Yehud diyarının başkenti olan
şehir, Milat dolayında Roma İmparatorluğunun egemenliğine girdi. MS 4. yy’da
İmparator Konstantin’in annesi Hazreti Helena’nın burada Öz Hakiki Haç’ı
keşfetmesinden sonra Hıristiyan düşüncesinde olağanüstü bir sembolik değer
kazandı. Kıyamet dramının büyük ölçüde Kudüs’te sahneleneceği inancı Hıristiyan
dünyasını sardı, 7. yy’da bir çeşit kitlesel isteriye dönüştü. O dönemde doğan
İslam inancının bu heyecandan etkilendiği, ya da belki ilk aşamada bir tür
Yahudi revivalizmi olarak ortaya çıktığı için Kudüs-merkezli bir dünya görüşünü
benimsediği anlaşılıyor. Hz. Ömer zamanında kent İslam’a boyun eğdiğinde ilk iş
Romalıların yıktığı Süleyman Tapınağının yerine yeni (yeni?) dinin ana tapınağı
olarak tasarlanan Beytül Makdis’in inşa edilmesi bunun göstergesidir. Bu
tapınak antik kent akropolü içinde halen Kubbetü’s-Sahra ve Mescidü’l-Aksa’nın
bulunduğu yerdir. İsrail devletinin egemenliği altında fakat Müslümanların
kontrolündedir. Gayrimüslimlerin buraya girmesine (teorik olarak) izin
verilmez.
1073’te Türk kumandanı Atsız kenti fethetti. Kısmen bu olaya
tepki olarak örgütlenen Haçlılar, 1099’da Türkleri kovup Kudüs’ü ele
geçirdiler. Kurdukları Haçlı Devleti bir bakıma Avrupa medeniyetinin ilk büyük
çaplı denizaşırı prodüksiyonuydu. Yaklaşık doksan yıl sürdü, Kürt kökenli bir profesyonel
asker olan Selahaddin’e yenik düştü. Daha sonra Türk ve Çerkes kökenli bir
askeri aristokrasi olan Memluklar kente hakim oldular. 1517’de Osmanlı geldi.
Tam dört yüz yıl sonra, 9 Aralık 1917’de Allenby komutasındaki İngiliz ordusu kenti
fethetti; önceki gün bunun yüzüncü yıldönümüydü. Eski şehir bugün hala Osmanlı
karakterini korur. Hemen kenarındaki Batı Kudüs’ün çekirdeği daha çok İngiliz (ya
da Geç-emperyal Avrupa) havasındadır.
İngilizler Birinci Dünya Savaşında Yahudi sermayesinin
desteğine (ya da Almanya’yı desteklemekten vazgeçmesine) karşılık kenti
savaştan sonra Yahudilere vermeye söz verdiler. Sonra sözlerinden cayıp
Yahudilerle “Filistinli” adını taktıkları yerli Arapları karşı karşıya
getirmeyi denediler. 1948’de “ne haliniz varsa görün” deyip çekildiler. Şehir
ikiye bölündü. 1967’de Filistinliler Mısır, Suriye, Irak ve Ürdün ordularının
desteğiyle Yahudileri denize dökmeye teşebbüs ettiler. Hezimete uğradılar. O
zamandan beri şehrin tümü İsrail’in denetimindedir. Ancak İsrail, ülkenin geri
kalan bölümünde 1948’den sonra giriştiği etnik arındırma politikasını burada
uygulamamış veya uygulayamamıştır. O yüzden, kent sınırlarını nasıl çizdiğine
bağlı olarak nüfusun yüzde 30 ila 40’ı halen Filistinli Arap ve Müslümandır.
Eskiden nüfusun önemli bir oranını temsil eden Hıristiyan Araplar hemen hemen
tükenmiştir.
İsrail devleti ilk günden bu yana kenti İsrail’in “ebedi” ve
“kutsal” başkenti sayar. İsrail meclisi, cumhurbaşkanı, başbakan, bir-ikisi
hariç tüm bakanlıklar, Yüksek Mahkeme ve diğer devlet organları buradadır. Eskiden
başkent sadece Batı Kudüs iken 1980’de çıkarılan yasayla kentin iki yarısı
resmen birleştirilmiştir.
Yabancı devletler, belki Müslümanların milli önyargılarına saygılı
oldukları, ya da, daha güçlü olasılıkla, Arap şantajına boyun eğdikleri için,
altmış küsur yıldan beri var olan fiili ve hukuki durumu resmen telaffuz
etmekten çekinirler. O yüzden mesela Dışişleri Bakanlığı Kudüs’tedir ama yabancı
elçiler Tel Aviv’de oturur, işe limuzinle gider gelirler. Bu saçmalığın tutarlı
bir hukuki dayanağı yoktur. Geçmiş eğer belirleyiciyse kentin kurucusu ve ilk sahibi
olan milletin mantıken önceliği olması gerekir. Milli duygulara önem
verilecekse, iki bin seneden beri “ah Kudüs, vah Kudüs” diye ağlayanların
duygularını “ah dedemin zeytinleri” diye caz yapanınkinden daha önemsiz saymak
için sebep yoktur. Demografi önemliyse nüfus çoğunluğu Yahudidir. Fiili durum
hesaba katılacaksa fiili durum belli.
Yok eğer diyorsanız ki geçmiş zulümler cezasız bırakılmasın,
o zaman eski bir Rus-Ermeni-Yahudi kenti olan Bakü’nün statüsünü sorgulamakla başlayalım
veya Çankaya Köşkü’nün adını Kasapyan Köşkü olarak düzeltelim derim. Konstantin
kentini asli sahiplerine iade etmeye ne dersiniz?
“Kudüs başkent olmasın” tezinin altında dehşet verici bir
iki yüzlülük yatar. Temel mesele, jenerik “öteki” rolünde olan Yahudi’yi insan
olarak algılayamamak, dolayısıyla onun haklarını, duygularını, geçmişini,
geleceğini hesaba katamamaktır. Bundaki kepazeliğin farkına vardığınız gün daha
vicdanlı ve daha iyi biri olma yönünde ufak da olsa bir adım atmış olacaksınız,
şüpheniz olmasın.
Trump budala olabilir. Ama belki nesneleri adlı adıyla anmak için bazen
budala olmak iyidir.
Thursday, December 7, 2017
Şiir konusuna devam
Foça Cezaevinden uçmadan önce son okuduğum kitap Hermann
Hesse’nin Magister Ludi’siydi,
Türkçeye Boncuk Oyunu diye çevrilmiş.
İnsanı sarsan bir kitaptır. Şiir hakkındadır. Ama manzum edebiyattan söz etmez;
şiirin en yüksek örnekleri olarak Budist düşünce disiplinini, 18. yüzyıl Avrupa
müziğini ve matematiği anar. Sanırım bunlar Hesse’nin kişisel tutkuları olduğu
için ön plana çıkmıştır. Yoksa bana sorarsanız eşsiz güzellikte bir köy inşa
etmeye çalışmak da şiirdir, sözlük yazmak da şiirdir, dağa kaya mezarı oymak da
şiirdir, hakikat aşkından başka hiçbir amaç gütmeksizin bin yıl önce yaşamış
filozofların metinlerini şerh etmek de şiirdir. Güzelliği ve kusursuzluğu aramaktan
ve o arayışı hayatın biricik amacı mertebesine yükseltmekten söz ediyoruz.
Hesse için o uğraş bir oyundur – göz alıcı bir kristal boncuk
oyunu. Bunu aşkın (transcendent) bir temele, mesela toplumsal bir faydaya, bir
halas umuduna, tanrısal bir emre ya da ahlaki imperatife dayandırmanın onu
ucuzlatmak olduğunu bilir. Kendi kendinin amacı olan şey, tanımı icabı oyundur.
Hafif ve kırılgan bir şeydir. Romanın anlattığı dünyada, tüm yaşamını boncuk oyununa
adamış seçkin bir zümre, sonsuz emek ve disiplinle, oyunu kusursuzlaştırmaya
çalışır. Yirminci yüzyılın felaketlerine yol açan amaç ve anlam kaybının ancak bu
yolla aşılacağı kanısındadır Hesse. Roman 1943’te yazılmıştır, yani 20. yy
karanlığının en koyu anında.
Tabii Hesse kolay tutulacak bir balık değil, Buddha
düşüncesine vukufu da öyle basit bir düzeyde değil. Romanın kahramanı olan
Knecht (“Yoldaş” mı desek?) oyunda en yüksek seviyeye ulaşıp Büyük Usta
olduktan sonra, duyulmamış bir şey yapıp görevinden istifa eder. Romanın kilit pasajı
Knecht’in istifa mektubudur. Bir bakıma boncuk oynunun nihai zirvesidir,
Nirvana, yani Yokoluş anıdır. Nedenini nasılını anlatmaya kalksam ben şimdi
beceremem. Siz en iyisi romanı okuyun.
*
Önceki yazının başlığı bazı okurları yanılttı sanırım, benim
kusurum. Bireysel bir tercihten söz etmek değildi niyetim. Bugünün dünyasında
bir baltaya sap mı olmalı şair mi olmalı sorusu nispeten banal bir soru. Tabii
ki doğrusu bir baltaya sap olmak. Şair olmak bugünün dünyasında bir tür
vazgeçiştir, omuz silkip dünyaya sırtını dönmektir. Yapabilen yapar; Apollon
yolunu açık etsin. Ama ciddi ciddi bunu kimseye tavsiye edemezsin. Yazık olur
çocuğa.
Soru o değildi. Soru, toplum neden şiire öncelik vermiyor
sorusuydu. Mesela bir toplum tıbba yılda şu kadar trilyon dolar harcıyor, buna
karşılık şiirin her çeşidine bunun binde birinden daha az bir bütçe ayırıyorsa,
demek ki o toplum sağlığın çok önemli şiirin ise önemsiz olduğuna karar vermiştir.
Bu karar doğru mudur? Neye göre doğrudur? Sağlık önemli evet, kimse aksini
iddia etmedi. Ama O KADAR önemli olduğundan emin miyiz? Şiirden DAHA önemli
olduğundan emin miyiz? Yarın ölüp gidecek insanların bugün ölmesi mi daha
kötüdür, hayat boyu şiirin herhangi bir türüyle tanışamadan ölmesi mi daha
kötüdür? Her taşra kasabasına beş hastane, yirmi ambülans, kırk eczane, yüz
doktor koyduk. Onlar kadar, hatta onlardan fazla, elli şiir atölyesi, on barok
müzik kulübü, on tane Şark Dinleri ve Felsefe Tarihi Enstitüsü, hatta bir
matematik köyü gerekmediğini söyleyebiliyor musun? Bu bir tercihtir. Bu
tercihin makul bir gerekçesi var mı? Leş bedenleri kaşıntıdan ve prostat
şişmesinden korumak neden Devlet’in görevleri arasındadır da, insanların en
temel ihtiyacı olan güzellik ihtiyacını karşılamak değildir? Kim yaptı bu
tercihi? Koskoca toplumlar böyle bir kepazeliğe nasıl kuzu gibi boyun eğdiler?
O tercih tarihin belli bir noktasında, belli ülkelerde
yapıldı. Sanırım başlangıç noktası Fransa’ydı. 19. yy’ın ilk yıllarında
tohumları atıldı; 1880’lerde kamu eğitimi bu zihniyete göre şekillendirildi. ABD
belki ayrı bir yoldan aynı yere geldi. Fransa’yı Almanya, daha sonra İngilizler
izledi. Tarihin karşı konulmaz akışı mıydı sorumlusu, yoksa kapris, moda ve
kısır görüşlülük mü baş rolü oynadılar? Bilmiyorum. Tartışmak lazım.
*
Mantıklı gerekçe ne olabilir, düşünelim.
Kimileri diyor ki modern devirde insana eskisine oranla çok
daha büyük yatırım yapılıyor, dolayısıyla o kadar pahalıya mal olmuş insanı ful
randıman alıncaya kadar canlı ve sağlıklı tutmak mantıklıdır. Bu bir kere doğru
değil, çünkü sağlık bütçelerinin büyük bölümü işgücüne katkı potansiyeli en
yüksek olan çalışanlara değil, emeklilere ve arızalılara harcanıyor. Maksat kâr maksimizasyonu olsa daha mantıklı yol arızalıları ve emeklileri çayıra salmak olurdu. Ama doğru
olsa durum daha kötü, çünkü kamu politikalarının insanı köle ve mal olarak
gördüğünü itiraf etmiş oluyoruz. Davar sahibi de hayvanın ruh sağlığıyla
ilgilenmez, ful randıman alacak ölçüde canlı ve sağlıklı kalmasını önemser.
Denebilir ki şiirin üretime katkısı yok, bu devirde mühim
olan üretim. Bu hiç doğru değil. Bir kere tıbbın (yahut bankacılığın, yahut
iletişim tasarımı danışmanlığının, kamu idaresinin, hukukun, televizyon
yapımcılığının) nesi üretim ki şiir değil, bunu anlamakta zorluk çekeriz. İkincisi,
üretim denilen şey, temel fizyolojik ihtiyaçlara cevap veren kısmın, yani
yiyecek ve içeceğin ötesinde, sosyal simge üretimidir. İnsanın kendini bir grupla
eşitleme (“komşunun var benim niye yok”) ya da grupta öne çıkma (“bir Gucci’si
bile yok şekerim”) ihtiyacına cevap verir. Böyle ihtiyaçlar var, inkâr etmek aklımızdan geçmez, peki. Fakat şiirden daha mükemmel sosyal
simge sistemi var mı? Şiirde ustalaşacak kadar eğitime ve emeğe yatırım
yapanın, ya da kendi yeteneği yoksa en yetenekli şairleri parasıyla tutup
sofrasına oturtabilenin sosyal itibarı, kıytırık bir Gucci ile hava atanla
kıyaslanır mı?
Kapitalizmin kâr hırsıdır, şiire izin vermez diyebilirler. Saçmadır.
Millet neyi tüketiyorsa kapitalist onu üretir, millet neye para veriyorsa ondan
para kazanır. Şiirin muteber olduğu bir toplumda, hiç şüphen olmasın,
kapitalist şiire yatırım yapar. Şiir yerine matematik, yahut barok müzik veya
Budist disiplini koy, aynı şey.
Seçkinlerin eğlencesi, halka faydası yok diyebilirsin. Deme.
Güzelliği yüceltip ödüllendiren bir kültürü, şiir disipliniyle yetişmiş
kuşakları, insanların yaşam boyu şiirle haşır neşir olmasını teşvik eden
kurumlarla donatılmış bir sosyal çevreyi düşün. O toplumda apartmanlar bu kadar
çirkin olur mu? Trafik bu kadar sıkışır mı? Kudurmuş ideologların sesi bu kadar
yüksek çıkar mı?
*
Tıraşla vakit geçiriyorsun Sevan, bunların hepsi hayal diyen de olacaktır mutlaka. Belki de öyledir, canları sağ olsun. Ama belirtmiş olayım ki bu fikirler aklıma öyle aylak aylak otururken gelmedi, son derece pratik bir iş tartışması çerçevesinde şekillendi. Konu şu: Gerçek anlamda devrimci bir eğitim modeli sunmak istiyorsan müfredata ne koyacaksın? Genç çocukları TC eğitiminin boğucu cenderesinden bir nebze olsun kurtarmak istiyorsan onlara neyi sunman lazım? Neyi sunsan hem cazip olur, oluşturduğun model otlak yangını gibi büyüyüp yayılır, hem o çocukların hayatında kalıcı bir iz bırakır, onları bir adım da olsa hakikate, yahut edebe, yaklaştırır?
Ali matematik diyor, başka şey demiyor. Ben şiir derim. Kavga çıkmasın diye matematiği de şiirin içine sokarım, olur biter.
Tıraşla vakit geçiriyorsun Sevan, bunların hepsi hayal diyen de olacaktır mutlaka. Belki de öyledir, canları sağ olsun. Ama belirtmiş olayım ki bu fikirler aklıma öyle aylak aylak otururken gelmedi, son derece pratik bir iş tartışması çerçevesinde şekillendi. Konu şu: Gerçek anlamda devrimci bir eğitim modeli sunmak istiyorsan müfredata ne koyacaksın? Genç çocukları TC eğitiminin boğucu cenderesinden bir nebze olsun kurtarmak istiyorsan onlara neyi sunman lazım? Neyi sunsan hem cazip olur, oluşturduğun model otlak yangını gibi büyüyüp yayılır, hem o çocukların hayatında kalıcı bir iz bırakır, onları bir adım da olsa hakikate, yahut edebe, yaklaştırır?
Ali matematik diyor, başka şey demiyor. Ben şiir derim. Kavga çıkmasın diye matematiği de şiirin içine sokarım, olur biter.
Friday, December 1, 2017
Evladım şair mi olsun doktor mu
Batı dünyasında şiir son yüz yılda çöktü. Türkçede daha önce
(mesela 1850’lerde) mi çökmüştü, 1920’lerde mi çöktü tartışırız. Ama çöktü.
Batıda mesela Rimbaud’dan veya Rilke’den veya Yeats’ten sonrasını şiir mi
sayacağız, yoksa dilini kaybetmiş bir kültürün ümitsiz hırıltıları mı diyeceğiz
emin değilim. Türkçenin ufkundan en son bir beklenmedik kuyruklu yıldız gibi
Nazım Hikmet geçti. Ondan sonrası ya ucuz klişeler yığınıdır, ya da dilini
bulamamış acemilerin el yordamıyla yol araması.
Şiir derken mesela şöyle bir şey kastediyoruz.
Kime kim derdimi ızhār kıldım isteyib
dermān
Özümden bin beter derd ü belāye mübtelā gördüm
Mükedder hātırımdan kılmadı bir kimse
gam defˁin
Safādan dem uran hemdemleri ehl-i riyā gördüm
Ayak bastım reh-i ümmīde, sergerdānlık
el virdi
Emel serriştesin tuttum elimde ejdehā gördüm
Fuzūlī ˁayb
kılma yüz çevirsem ehl-i ˁālemden
Neden kim her kime yüz tuttum
andan yüz belā gördüm
Yahut şöyle:
...
Verlasst mich hier, getreue
Weggenossen!
Lasst mich allein am Fels, in Moor
und Moos;
Nur immer zu! euch ist die Welt
erschlossen,
Die Erde weit, der Himmel hehr und
groß;
Betrachtet, forscht, die Einzelheiten
sammelt,
Naturgeheimnis werde nachgestammelt.
Mir ist das All, ich bin mir selbst
verloren,
Der ich noch erst den Göttern
Liebling war;
Sie prüften mich, verliehen mir
Pandoren,
So reich an Gütern, reicher an
Gefahr;
Sie drängten mich zum gabeseligen
Munde,
Sie trennen mich — und richten
mich zugrunde.
Aynı şeyi Batıda resim sanatı için söyleyebilirsin. Türkiye’de
o sanat zaten yoktu, hala yok. Aynı şeyi – popüler müzik için değil ama – “klasik”
adını verdikleri kültive müzik için söyleyebilirsin, hem Batıda, hem ondan
biraz sonra Türkiye’de. Hatta Hindistan’da.
İnsanlığın büyük kazanımlarından olan “yüksek” sanatlar
sanki 1890 ile 1920 arasındaki bir tarihte bir Karanlık Çağ’a girmişler. Hala
oradalar. Yakında havanın aydınlanacağına dair bir belirti yok.
*
Neden böyle diye kırk senedir ara ara düşünmüşlüğüm var.
Benden çok daha akıllı birçok insan da düşünmüş. Kimi Modernizm demiş, kimi
Kapitalizm demiş, kimi Birinci Dünya Savaşını sorumlu tutmuş. Ama en basit
cevabı galiba kimse düşünememiş.
Eğitim bozuk.
Ne zaman ki “modern” dedikleri kitlesel eğitim sistemi
Fransa’dan, İngiltere’den, ABD’den başlayıp dünyaya yayılmış, o zaman şiir
ölmüş. Resimle müzik ve hatta mimari de onun peşinden ölmüş.
Milyarlarca pırıl pırıl genç insanın kafasını saçma sapan
şeylerle dolduruyorlar, hayatta gerçekten önemli olan şeylerin – mesela şiirin –
eğitimini vermiyorlar, ondan olabilir mi?
*
Geçenlerde süper-modern bir hastanede bir gece geçirdim, sözünü
etmiştim, o zaman üşüştü bu fikirler aklıma. Etrafımda gördüğüm akıl almaz bir
sermaye yatırımı, fantastik makineler, hayret verici teknikler, yüzlerce
süper-kalifiye genç doktor, belli ki yüz binler arasından seçilip o mevkie
gelmişler, yıllarca ve yıllarca emek vermişler. Ne için? Bir sene sonra değilse
beş sene sonra ölecek bir sürü sefil moruğu biraz daha ayakta tutmak için.
Ne müthiş bir emek ve yetenek israfı değil mi? Yalnız israf
değil, radikal bir anlamda yanlış. Aldatma üzerine kurulu bir meslek modern
tıp. Adım adım ölmekte olan insanları ölümden kurtuluş ihtimaliyle
kandırıyorlar. Biraz daha yavaş ölünce sanki bir şey değişecekmiş hayalini
satıyorlar. Peki hayal sat, zararı yok. Ama sattıkları hayal güzel bir hayal
değil ki? İnsan hayatına anlam ve değer katan bir hayal değil. Dünyayı
güzelleştiren bir hayal değil. İnsan soyunu daha iyi bir yere taşıyan bir hayal
değil. Çirkin, yarı yarıya ölmüş, pis kokulu bir bedene her ne pahasına olursa
olsun yapışma hırsı.
Tamam, tıp olmasın diyen yok. Basit ve pratik müdahalelerle
insanların yaşam kalitesini artırabiliyorsan ne ala. Ebeveyni çocuklarının
ölümünden koruyabiliyorsan ne ala. Ama altmışını aşmış adamı iki üç vizitede
iyileştiremiyorsan sal gitsin, ne faydası var?
*
Sorumuz şu: Topluma daha çok şair mi lazım, daha çok doktor
mu lazım?
“Şairlik boş iş, avare dolaşma sanatı” diye cevap vermeyin
lütfen. Halen toplum hangisine daha çok değer veriyor diye sormuyorum.
Hangisine daha çok değer vermeli diye soruyorum. Sen eğitimde tıbbı öne
çıkarır, en yetenekli çocukları oraya özendirirsen elbette toplum da tıbbı
ödüllendirir. Günün ve avamın önyargılarını at aklından, Mutlak’ı referans
almaya çalış. Sor: Leş bedenleri canlı tutmak mı daha önemli, yoksa dilde – ve mekanda,
tınılarda, görsel imgelerde, günlük hayatın detaylarında – güzelliği aramak ve
sunmak mı daha önemli? Hangisi insan hayatına daha çok şey katar? Hangisi insan
soyunun geleceğini daha çok ilgilendirir?
Güzelliğin kaynakları kurusa dünya yaşanmaz olur. Herkes on
sene erken ölse dünyadan bir şey eksilir mi?
Aynı sorular mühendislik eğitimi için geçerlidir. Teknisyen ve
mühendis lazım elbette. Ama bu kadar lazım mı? Daha önemlisi, teknolojiyi kendi
içinde bir amaç ve bir değer haline getiren anlayış insan yaşamının kalitesine
ne eklemiştir? Güzelliği yaşamın amacı mertebesine yükseltebilen insan için
mühendis faydalı bir araçtır, hizmetkârdır, danışacak kişidir. Ama bir toplumun
en yetenekli gençlerini teknolojiye, ve onun altyapısı olan fen bilimlerine
yönlendirirsen o gençler mesleklerini araç değil amaç olarak görmeye başlarlar.
Hizmetkâr olmayı gururlarına yediremezler. Danışmanlık yerine amirlik
yapmaya özenirler. Sonucu görüyorsun. Dünyayı otoparklar ve elektrik
santralleri kaplar, kutsal ikonların yerini Çin malı oyuncaklar alır.
İktisat ve finans da öyle. İstatistik bilimleri de öyle.
Modern eğitimin ana damarı olan bürokratlık = ofis memurluğu eğitimi büsbütün
öyle.
*
Modern kitle eğitimi
19. yüzyılın ikinci yarısının icadıdır. Okul mimarisi, sınıf düzeni,
öğretmenlik mesleğinin yapısı o dönemin ürünüdür. Eğitimin temel kabulleri de
sanırım o dönemden bu yana pek değişmedi. Pozitivizmin zirve yaptığı çağdı.
Doğa bilimleri tek gerçek bilim sayılıyordu. Eski hurafeleri terk edip pozitif bilimlerin
ve matematiğin ipine sarılan toplumların, ahirette olmasa dahi dünyada halas
bulacağına inanılıyordu. Müfredat ona göre oluşturuldu. En yetenekli gençlerin
mühendis, bilim adamı, doktor, matematikçi olması hedeflendi. Bugün hala aynı
kafadan gidiyoruz. Sanırım gerçekten önemli olanı gözden kaçırıyoruz.
Eski toplumların birçoğunda eğitimin en üst seviyesi şiir
eğitimidir. Çin’de iki bin yıl boyunca ancak kusursuz şiir yazabilenler (ve
klasik metinleri kusursuzca şerh edenler) devlet yönetmeğe layık görüldü. İslam
dünyasının henüz medeniyet sayıldığı devirde egemen sınıfa mensubiyetin ölçütü ‘edeb’
dedikleri şeydi – zarif söyleme ve güzel eyleme sanatı diyelim, Frenkçesi belki élégance olabilir. Mesela Sa’di’nin
Gülistan ile Bostan’ını, kasaba imamının düşünce ufkuna kapılmadan okumaya
çalış, ne kadar muhteşem bir insan idealinden söz ettiğini belki algılarsın. İtalyan
Rönesansının egemen kültürel disiplini bilim değildir, din de değildir. Şiirdir. Ve yanısıra resim ve mimaridir. İyi şiir söyleyenin isterse iyi bir bilim
adamı da olacağını var saymışlar. Ya da iyi bir kumandan, veya yargıç, veya banker.
Çünkü şiir, bugün ucuzlatıldığı seviyede görüldüğü gibi,
çiçekle böcek meselesi değildir. Ciğerden gelen şekilsiz bir feryat da değildir.
Her şeyden önce disiplindir, konvansiyondur. Ciğerden gelenin, kuşaktan kuşağa
aktarılmış tecrübeyle terbiye edilmiş halidir. İyi şiir, yüzlerce yıllık bir edebi
geçmişin titreşimlerini içinde taşır. Geçmiş ustaların dehasıyla aydınlanır.
En basit çoban türküsünde de güzellik bulabilirsin, ona şüphe
yok. Ama akılla ve bin bir emekle inşa edilmiş bir kültürün yankılarını barındıran bir
sanat eserindeki duygu zenginliğini bulamazsın. Unut.
*
Ama diyeceksin, o dediğin elit eğitimi. Eski zaman elitleri
yok artık bu çağda. Kitle eğitimi kitleler içindir. Hem şiir karın doyurmaz ki?
Eğitim dediğin üretime hizmet etmeli. Bu devirde üretim şart.
Olur. Onun da cevabı vardır elbet. Ama saat geç oldu, yarına
misafirlerim var. Bu günlük bu kadarı yetsin.
Thursday, November 30, 2017
Şiir, şuur, şiar
Şiˁr
Arapçanın köklü kavramlarından biri, Kuran öncesinden beri kullanılmış, “belli
konvansiyonlara göre vezinle söz söyleme sanatı”. Genel kabule göre şaˁara (“bilmek, anlamak”) fiilinin bir türeviymiş. O
fiilden bildiğimiz diğer kelimeler şuˁūr
“bilinç” ve şiˁār “karşılıklı bilme, anlaşma” ve
dolayısıyla “konvansiyon, parola”. Ayrıca Arapça maşˁar ve şiˁāra(t)
"belgi, anıt, yol işareti" var. Şiˁrā
"yol-gösteren yıldızı” yani Sirius.
Latince Sirius adı, yıldız adlarının pek çoğu gibi, bir Ortadoğu dilinden
alıntı olmalı. (Muhtemelen Fenikecedir, ki o da Aramicenin bir kolu, Arapçayla
akraba).
Lakin
anlam bağını kurmak kolay değil. Şiir nerede, “bilmek” nerede? Derin bir şuurun
ürünü müymüş? Bir tür bilgelik olarak mı görmüşler? Şairler millete yol mu
göstermiş? Üretebiliriz birtakım teoriler, ama içimize siner mi bilmem.
Öte yandan bakıyoruz Tevrat İbranicesine, şīr שִׄיר neymiş? “1. Dizi,
dizgi, zincir, gerdanlık, 2. manzume, şiir, şarkı”. Mesela Kutsal Kitap’ın eski
çevirisinde Neşideler Neşidesi, yenisinde Ezgiler Ezgisi diye çevirdikleri kitabın
özgün adı Şīr haŞīrīm, İngilizcesi
Song of Songs. Açıkça daha mantıklı bir derivasyon. Şiir nedir? Boncuk gibi
dizili sözler, dize, nizam’dan nazım. “Bilinç, bilgelik” vs.den çok daha sade
ve makul. Lakin İbranice/Aramice /ş/ Arapçada mutlaka /s/ olur, ayrıca Arapça o kıvrık şeyle gösterdiğimiz ˁayn sesi asla İbranicede
kaybolmaz yahut y’ye dönüşmez. Bunları nasıl açıklayacağız? Bir fikrim yok.
İbranice aynı kökten diğer sözcükler şǝrar “zincirlemek, dizmek”, şarar
“zincir”, şarşereth gene bir çeşit zincir.
Aa, bildiğimiz silsile değil mi? Arapça
silsila(t) “zincir”, teselsül “zincirlenmek, zincirleme
olmak”. S/Ş seslerine bitişik konumda L ile R’nin istikrarsızlaşması bütün
dillerde tipik bir hadise. Bu dillerin kırk lehçesi varsa yirmisinde SLSL öbür
yirmisinde SRSR diyorlardır, eminim.
İki gün sonra
Bu yazıya gelen on yorumdan sekizi, eski kültürlerde şiirle şuurun alakası, varoluşun anlamı, kehanetin kökleri vs. derin mevzulara giriyordu. Sonunda dayanamadım, cevap yazdım.
"Bunların hepsi doğru olabilir. Lakin hiçbir kuvvet, şiirin en düz, en sıradan adının böyle felsefik atraksiyonlardan türediğine beni ikna edemeyecek. Şiir demek öncelikle lafı düzgün bir şekilde art arda dizmek ve tercihan makamla söylemek demek. Yunancasi poiema yani "imalat". Arapça öbür adı nazm, yani "dizmece". Ermenice o anlama gelen iki kelimeden biri ոտանաւոր "ayaklı", öbürü բանաստեղծել "laf dizmece" demek. Araplar niye o kadar fantazi takılsın ki?"
İki gün sonra
Bu yazıya gelen on yorumdan sekizi, eski kültürlerde şiirle şuurun alakası, varoluşun anlamı, kehanetin kökleri vs. derin mevzulara giriyordu. Sonunda dayanamadım, cevap yazdım.
"Bunların hepsi doğru olabilir. Lakin hiçbir kuvvet, şiirin en düz, en sıradan adının böyle felsefik atraksiyonlardan türediğine beni ikna edemeyecek. Şiir demek öncelikle lafı düzgün bir şekilde art arda dizmek ve tercihan makamla söylemek demek. Yunancasi poiema yani "imalat". Arapça öbür adı nazm, yani "dizmece". Ermenice o anlama gelen iki kelimeden biri ոտանաւոր "ayaklı", öbürü բանաստեղծել "laf dizmece" demek. Araplar niye o kadar fantazi takılsın ki?"
Sunday, November 26, 2017
Peloponnes, Karagöz Adası
Peleponnes diye bir şey yok, Peloponnes var. Πελοπόννησος, yani Pelops'un Adası.
Pelops Πέλοψ "Karagöz" demek, miyop ("kısıkgöz"), hipermetrop ("ölçüsü yüksek göz"), kiklop ("çembergöz"), otopsi ("kendi gözüyle görmek"), sinopsis ("topluca göz atma"), optik ("gözsel") ve sairedeki op'la.
Rivayete göre Anadolu'da Lidya beyinin oğluymuş. Belki de şimdiki adı Dandalaz (Tantalos) olan yöreden, yani Aydın Karacasu ilçesinden gelmiş. (Diğer rivayete göre Paflagonyalı Enet'lerdenmiş, yani Amasra ve Cideros [Cide] tarafından.) Babasıyla hayli kanlı bir vukuattan sonra bu taraflara göçmüş. Sonradan kendi adıyla anılan yarımadanın tüm aşiretlerini birleştirmiş. On iki oğlu, dört damadı ve bir gayrimeşru oğlu vasıtasıyla yarımadanın 16 veya 17 yerleşiminin atası olmuş. Onların birliğinin simgesi olan Olimpiyat oyunlarını tesis etmiş.
Geç Bronz Çağı öncesi (MÖ 2. binyıl başı? daha erken?) Anadolu'dan Yunanistan'a göçler meselesi ilginç bir konu. Yeterince çalışılmış olduğunu sanmıyorum. Oysa bilhassa Anadolu ve Balkanlardaki arkaik yer adları konusunda eminim aydınlatacağı birçok karanlık nokta vardır.
*
On iki oğul, dört kız, bir gayrimeşru oğul hikayesine dikkat edin. Dünyanın hemen her yerinde mitik şecerelerde buna benzer anlatılara rastlarsınız. On iki şehir (veya on iki aşiret) aslen akrabadır, dördü ayrı soydan olup sonradan evlilik yoluyla müttefik olmuştur, biri soysuzdur çok kavga ettik onlarla demek istiyor. Etnogenez - kavimlerin doğuşu - böyle bir şey. Kim bilir ne kadar karmaşık bir olaylar dizisi, psikolojikman herkesi tatmin eden bir ortak anlatıya bağlanmış.
*
On iki oğul, dört kız, bir gayrimeşru oğul hikayesine dikkat edin. Dünyanın hemen her yerinde mitik şecerelerde buna benzer anlatılara rastlarsınız. On iki şehir (veya on iki aşiret) aslen akrabadır, dördü ayrı soydan olup sonradan evlilik yoluyla müttefik olmuştur, biri soysuzdur çok kavga ettik onlarla demek istiyor. Etnogenez - kavimlerin doğuşu - böyle bir şey. Kim bilir ne kadar karmaşık bir olaylar dizisi, psikolojikman herkesi tatmin eden bir ortak anlatıya bağlanmış.
Friday, November 24, 2017
Kuşadası köyleri
Resmi adı Soğucak ama herkes Anya diye bilir, Kuşadası'na yakın köy. Sevimlicene bir yerdi, şimdi etrafı bir örnek sitelere boğuldu. Hatta arkadaşımız rahmetli kitapçı Haluk orada bir kooperatife girmişti, bizi de ikna etmeye çalışmıştı.
Antik çağda Anaía ve Batinêtis Samos devletinin ana karadaki ayağı imiş. Bu yüzden önceleri Milet'le, daha sonra Efes'le birkaç defa çatışmışlar. Anaía belli, Batinêtis meçhul, muhtemelen Davutlar-Güzelçamlı olmalı. [Doğanbey - Tuzburgazı yöresi olabilir mi? Sanmam.]
MÖ 430 küsurda Atinalıların desteklediği demokratik parti Samos'ta iktidarı ele geçirince, oligarşik parti taraftarları Anya'ya göçüp ayrı devlet kurmuşlar. Peloponnes Savaşlarında Sparta safında öbür Samoslulara karşı savaşmışlar. İskender fethinden sonra buralara egemen olan Perdikkas genel af çıkarmış, böylece Anya'dakiler anavatana dönebilmişler.
Yunanca hocamla Samos Tarihi kitabını okuyoruz, oradan bu bilgiler.
*
Güzelçamlı'nın bulabildiğim en eski adı Çanlı, 19. yüzyılda. İslam hukukuna göre İslam ülkesinde kilise çanı yasak olduğundan, ve Osmanlı diyarında öyle bir şeye ancak 1840 veya 50'lerde izin verildiğinden, ismin de geç döneme ait olduğunu tahmin edebiliriz. İslami kulakları tırmalayan bir isim.
1900'lerin başına ait Aydın vilayeti salnamelerinde bir Rum Çamlı, namı diğer Gâvur Çamlı, bir de Türk Çamlı görünüyor. Sanırım ilki bugünkü Güzelçamlı, ikincisi Davutlar olmalı.
Antik çağda Anaía ve Batinêtis Samos devletinin ana karadaki ayağı imiş. Bu yüzden önceleri Milet'le, daha sonra Efes'le birkaç defa çatışmışlar. Anaía belli, Batinêtis meçhul, muhtemelen Davutlar-Güzelçamlı olmalı. [Doğanbey - Tuzburgazı yöresi olabilir mi? Sanmam.]
MÖ 430 küsurda Atinalıların desteklediği demokratik parti Samos'ta iktidarı ele geçirince, oligarşik parti taraftarları Anya'ya göçüp ayrı devlet kurmuşlar. Peloponnes Savaşlarında Sparta safında öbür Samoslulara karşı savaşmışlar. İskender fethinden sonra buralara egemen olan Perdikkas genel af çıkarmış, böylece Anya'dakiler anavatana dönebilmişler.
Yunanca hocamla Samos Tarihi kitabını okuyoruz, oradan bu bilgiler.
*
Güzelçamlı'nın bulabildiğim en eski adı Çanlı, 19. yüzyılda. İslam hukukuna göre İslam ülkesinde kilise çanı yasak olduğundan, ve Osmanlı diyarında öyle bir şeye ancak 1840 veya 50'lerde izin verildiğinden, ismin de geç döneme ait olduğunu tahmin edebiliriz. İslami kulakları tırmalayan bir isim.
1900'lerin başına ait Aydın vilayeti salnamelerinde bir Rum Çamlı, namı diğer Gâvur Çamlı, bir de Türk Çamlı görünüyor. Sanırım ilki bugünkü Güzelçamlı, ikincisi Davutlar olmalı.
Thursday, November 23, 2017
Türkçe tarihi 10: Osmanlı Fransızcası
Erken dönem Franszıca alıntılarda bazı biçimsel özellikler göze
çarpar. Örneğin Franszıca sağır +e ile yazılan dişil sözcükler, 19. yy sonlarına
dek Türkçede +a sonsesiyle gösterilir. Bu husus, dönemin Fransızca telaffuzunu yansıtır.
batarya,
diploma, entrika, forma, isteka, jandarma, kadavra, karamela, kontra, kopya, krema,
kumanda, kumpanya, madalya, madama, manevra, marka, mezura, mezura, moda, natura,
nota, pırlanta, plaka, politika, posta, romatizma, rondela, tabela, üniforma
Fransızca çift sessizle biten eril sözcüklere Türkçede +o sonsesi
eklenir.
banko,
bilardo, iskonto, kadastro, kadro, manifesto, parlamento, protesto, tiyatro ( <
banque,
billard, escompte, cadastre, cadre, manifeste...)
Dişil +a ve eril +o takıları İtalyancayı andırsa da bu sözcüklerin
İtalyancadan alıntı olmaları olasılığı düşüktür. Örneğin alıntı tarihinde İtalya’da
parlamento kurumu mevcut değildir; kadastro İtalyancada kullanılmaz; kumanda, manevra, jandarma, üniforma,
madalya 19. yy’da Osmanlı ordusunda Fransızlar eliyle girişilen reform çalışmaları
çerçevesinde benimsenmiş sözcüklerdir; politika
Fransızca olan uluslararası diplomasi dilinden alınmıştır; diploma, moda ve tiyatro kavramlarının Fransız modellerinden
aktarım öyküsü ayrıntılı olarak bilinir.
Bu ve buna benzer biçimsel özelliklerden, bazı sözcüklerin Türkçeye
aktarılma tarihi yaklaşık olarak kestirilebilir. Mesela dişil sözcüklere +a ekleme alışkanlığının en geç 1860 dolayında sona erdiği anlaşılıyor. Dolayısıyla borsa, nota, entrika, madalya gibi sözcüklerin elimizdeki örnekleri biraz daha geç tarihe de ait olsa gerçekte 1860'tan eski olduklarını kesine yakın bir şekilde söyleyebiliriz. Aynı şekilde, asfalt, kobalt, modern, şans sözcükleri 1860'lardan, hatta 70'lerden eski olamaz, aksi halde halen asfalto, kobalto, moderno ve şanso diyor olurduk.
İngilizce ile tanışma
19. yy sonuna dek Türkçede kullanılan İngilizce kelimeler 80
dolayındadır. Bunlar arasında buharlı gemi çağının denizcilik terimleri
(fayrap, gambot, istimbot, salmastra, tornistan, torpido, transatlantik,
uskuna, uskur, yat), mekanik yenilikler (fonograf, kok kömürü, primüs lambası,
ray, revolver, roket, şarapnel, telgraf, tren, tramvay, vagon, vinç),
Anglo-Amerikan kültürüne özgü kurum ve kavramlar (jüri, miting, pijama, spor,
turist) ile, ilginç bir şekilde, alkollü içki kültürüne ilişkin adlar (bar,
bitter, cin, panç, rom, viski) önemli bir yer tutar.
Aşağıdaki listede doğrudan doğruya İngilizceden alınmış olup
1901 yılından eski Türkçe metinlerde ve sözlüklerde tespit edebildiğimiz
sözcükler gösterilmiştir. İngilizce kökenli olduğu halde Fransızca üzerinden
alınmış olması muhtemel olan, ya da İngilizce ve Fransızcada ortak olan
kelimeler gösterilmemiştir.
ararot, armonika, banknot, bar, bitter, boks, buldog, bütçe, centilmen, cin “bir içki”, dinozor, dok, dolar, fanila, fayrap, fit “ölçü birimi”, fonograf, galon, gambot, islim/istim, ispiritizma, istimbot, jüri, kanguru, kaşmir, kok, kulüp, leydi, lord, makadam, makrame, maun, mildiyö, miting, panç, panorama, pantograf, pijama, primüs, ray, redingot, revolver, roket, rom, salmastra, sör “beyefendi”, spor, sterlin, stop, stor “perde”, şarapnel, şilin, tartan1, telgraf, tifo, tik “bir ağaç”, tombak, tornistan, torpido, tramvay, transatlantik, tren, tungsten, turist, turmalin, uskuna, uskur, vagon, vinç, viski, yat
Wednesday, November 22, 2017
Türkçe tarihi 9: Türkiye Türkçesinin ilk şairleri
Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün, Mevlana, Sultan Veled, Ahmed
Fakih, Yunus Emre, Şeyyad Hamza ve Hoca Dehhani’yi 13. yy Türk edebiyatına
örnek olarak gösterdiğini [dünkü yazıda] gördük.
Mesnevi ve Divan müellifi Mevlana’nın a) eserlerini Türkçe
değil Farsça yazdığı, b) Türkçe bildiğine dair herhangi bir delil bulunmadığı, c)
eserinde Türkçeye değindiği veya Türkçe birkaç ibare aktardığı noktalarda
alaycı ve aşağılayıcı bir dil kullandığı bilinen hususlardandır. Dolayısıyla
Mevlana’yı hangi anlamda “Türk” edebiyatına ait sayacağımız açık değildir.
Oğlu Sultan Veled’in Farsça Divan’ına dahil olan 15 adet kısmen
veya tamamen Türkçe şiiri ile yine aynı yazara ait (Farsça) İbtida-name ve
Rebab-name’deki Türkçe beyitler, 1925’te Kilisli Rifat Bey tarafından yayımlanmıştır.
Yayına dayanak olan en eski yazma nüsha H 712 (M 1312) tarihli olduğuna ve
Sultan Veled genel kabule göre 1320’de vefat ettiğine göre bu manzumeleri 14.
yy’ın ilk yıllarına ait en erken TTü metinler arasında saymak yanlış olmaz.
Ahmed Fakih’in Çarhname
isimli 88 beyitlik kasidesini Köprülü Eski Anadolu Türkçesinin ilk örneği
olarak lanse etmiştir. Mevlana’nın Mesnevi’de sözünü ettiği Ahmet Fakih, Konya
sokaklarında ağlayıp haykırarak dolaşan meczup bir derviştir; Mevlana onunla zühd ve takvanın anlamını tartışır. Demek ki Çarhname 13. yy ortalarına ait olmalıdır. Köprülü’nün öğrencisi M. Mansuroğlu eseri bu teori doğrultusunda iyice arkaize ettiği (eskittiği) bir dille yorumlayıp
1956’da yayımlar. 1963’te British Museum’da bulunan bir yazmada şairin başka
bir eseri, Kitabu evsafı mesacidi'ş-şerife
keşfedilir. Bu eser bir hac rehberidir. Şam, Kudüs, Mekke ve Medine’deki camileri
ayrıntılı bir şekilde tarif eder, hacılar için faydalı olabilecek bilgiler
verir, okura haccın zorluklarından çekinmemeyi telkin eder.
Sokaklarda yatıp kalkan ve gelip geçene haykıran bir
dervişin Türkçenin ilk tüketici-dostu turist rehberini yazmış olması absürt bir düşüncedir. Çağın en popüler ad ve mesleklerinden ikisine sahip olan
bir şairin 13. yy’da yaşamış olan derviş Ahmed Fakih olduğunu – elde başka
herhangi bir kanıt olmadan – tahmin etmek ise cüretkâr bir hayal gücüne işaret
eder.
Yunus Emre vakası, tarihlendirme konusunda hüküm süren
kargaşanın mükemmel bir örneğidir.
Yunus Emre veya Aşık Yunus mahlâsıyla yazan şair veya
şairlerin hangi tarihte ve nerede yaşadığına dair güvenilir herhangi bir bilgi
yoktur. Eldeki yazmaların en erkeni olan Bursa nüshası 15. yy ikinci yarısına, Fatih
nüshası “tahminen 15. yy’a”, Nuruosmaniye nüshası 1540 yılına aittir.
Köprülü’nün “Selçuklu yazmalarıyla uygunluk arzettiğini” belirterek 13. yy’a
zumladığı Karaman nüshasını inceleyen Abdülbaki Gölpınarlı, bu nüshanın 18. asra
ait olduğu sonucuna varmıştır.
Anadolu evliyalarının menkıbelerini derleyen en önemli
kaynak olan Taşköprülüzade’nin Şakayık-ı Numaniye zeyline göre Yunus Yıldırım
Bayezid devrinde (1389-1402), Aşıkpaşazade tarihine göre ise Orhan ve I. Murat
(1326-1389) zamanında yaşamıştır. Adnan Erzi tarafından Bayezid Kütüphanesinde
bulunduğu iddia edilen bir belgeye göre Yunus Emre 720 = 1320 yılında vefat
etmiştir. Tıpkıbasımını hiçbir yerde bulamadığımız bu belgenin niteliği ve
güvenilirliği meçhuldür. Buna rağmen Türkiye’de Yunus Emre hakkında yayımlanmış
yüzü aşkın akademik yayın (ve onlara istinaden binlerce okul kitabı ve on
binlerce internet sayfası), nihai kaynağı sorgulamaksızın, birbirlerine atıfla,
bu tarihi şairin ölüm yılı olarak aktarırlar.
Ülkede sayısız Yunus Emre derlemesi yayımlandığı halde,
ciddiye alınabilecek nitelikte bir edisyon kritik henüz yoktur. Şair(ler)in bilinen
iki eseri olan Divan ve Risaletü’n-Nushiye’nin farklı yazmaları
arasında görülen fevkalade içerik farkları belgelenmemiştir. Üslup ve kişilik
olarak apayrı iklimlerin eseri olan Divan ile Risale’nin aynı şairin eseri olup
olamayacağına dair kayda değer bir tartışma eğer yapılmış ise bilgimiz yoktur.
Divan’ın çeşitli nüshalarında dört yerde anılan mevlānā sözcüğünden hareketle Yunus’un
Celaleddin Rumi ile çağdaş olduğu, hatta onunla karşılaştığı ve birlikte zikr
ettiği sonucu çıkarılmış, bu görüş binlerce kez tekrarlanarak tartışılmaz bir
veri statüsüne kavuşmuştur. Oysa Divan’daki dört örneğin en az ikisinde, mevlānā deyimiyle Mesnevi sahibinin değil,
alelumum bir “üstad” ya da “hocamız” kast edildiği açıktır. [Bilenlerden özür dileyerek hatırlatalım ki mevlānā "hocamız" demektir.] Celaleddin adının
zikredildiği 396 numaralı şiirde ise bu isim Hz. İbrahim’den başlayarak yirmi
küsur İslam ve tasavvuf büyüğü dizisi içinde, tarihi bir şahsiyet olarak anılmıştır. Dört şiirden her birinin Yunus Emre’ye aitliği kuşkuludur; hangi beyitlerin, bugün içyüzüne
vakıf olmadığımız tarikat polemikleri gereğince eklenmiş, tahrif edilmiş ya da sözlü
aktarımda yanlış hatırlanmış olduklarını bilmek mümkün değildir.
Risale’nin sondan yedinci beytine eklenen 707 (=1307) tarihi,
gözü veya nazım duygusu olan herkesin kolayca göreceği üzere, sonradan yapılmış
bir ekleme (interpolation) olmalıdır.
Bu beytin doğru dürüst bir metin analizi yapılmamış, çeşitli yazmalardaki
varyantları (eğer varsa) yayımlanmamıştır.
Özetle Yunus Emre külliyatı hakkında güvenle
söyleyebileceklerimiz şundan ibarettir,
- Şiirlerin çoğu 15. yy’ın ilk yarısında veya daha önce, bir veya birkaç şair tarafından söylenmiştir.
- Risale’nin dili 14. yy’ın ilk çeyreğine ait en erken TTü metinleri andırır; 1300 ila 1330 gibi bir tarihte kaydedilmiş olması mümkündür.
- Gelişkin bir şiir diline sahip olan Divan’ın büyük bölümü, 14. yy’ın ortalarından sonraki bir tarihte derlenmiş olmalıdır; ancak bazı şiirler daha sonra, hatta (“Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü” mısraıyla başlayan manzume gibi) çok sonra eklenmiş olabilir.
Şeyyad Hamza’yı keşfeden ve Türkoloji dünyasına tanıtan yine
Köprülü’dür [Anatolische Dichter der Seldschukenzeit, 1: Şayyād Hamzā, KCsA
I/3, 1922], 16. yy tezkirecilerinden Lamiˁī’nin aktardığı müstehcen bir fıkraya
istinaden Hamza’nın Nasreddin Hoca ile çağdaş olduğu kanısına varmış, buradan
hareketle ve sonsuz bir özgüvenle 13. yy şairleri, dil özellikleri, edebi ve
sosyal akımları, milli duyguları, ve “kasabadan kasabaya gezen bir nevi serseri
dervişler” olduklarını iddia ettiği şeyyadlar hakkında ansiklopedik denecek
mahiyette bilgiler vermiştir. Dehri Dilçin [Şeyyad Hamza: Yusuf ve Zeliha, TDK
1945], Mecdut Mansuroğlu [“Anadolu’da Türk Yazı Dilinin Başlaması ve
Gelişmesi”, İÜEF TDE 1951] ve sayısız diğerleri bu verilerden hareket eder ve
üzerine inşa ederler.
1985’te Doerfer ve Adamoviç, ayrı ayrı makalelerde, ilk kez
bu görüşleri eleştirerek Şeyyad Hamza’nın 14. veya 15. yy şairlerinden olması
gerektiğini ileri sürerler. 1987’de Marmara Ü Türklük Araştırmaları dergisinde
yayımlanan makalesinde Metin Akar, Şeyyad Hamza’nın H 749 (M 1348) tarihli olması
kuvvetle muhtemel bir şiirine işaret eder. Bu şiirde, 1345-1353 yılları
arasında dünyayı kasıp kavuran veba salgınından söz edilmektedir. Nitekim
Şeyyad Hamza’nın kızına ait 749 tarihli bir mezar taşı daha 1934 yılında
Akşehir’de bulunmuş fakat üzerinde yeterince durulmamıştır.
Şayyād شيّاد Arapça “sıvacı, sıvayıcı” anlamında bir meslek adıdır [Lane
1629, şyd maddesi]. Şairin adı galip ihtimalle Sıvacı Hamza anlamına gelir. Diğer
yandan “deli, divane” anlamında Farsça şeydā شيدا ve bundan alınmış olan Arapça şeyd شيد sözcüğü mevcuttur ve şairin adında belki
bir sözcük oyunu, hatta bir yazım ve aktarım hatası olabileceğini düşündürür. Her
halükârda Köprülü’nün iddia ettiği gibi ‘derviş’ ve hele ‘bir derviş türü’ anlamına
gelen bir şeyyad tabirinin bulunduğuna dair en ufak bir belirti yoktur.
[devamı yok]
[Devamında Aziz Merhan'ın şu makalesini okumanızı öneririm: http://www.tdk.gov.tr/images/Aziz%20MERHAN.pdf]
[Devamında Aziz Merhan'ın şu makalesini okumanızı öneririm: http://www.tdk.gov.tr/images/Aziz%20MERHAN.pdf]
Subscribe to:
Posts (Atom)