Wednesday, December 30, 2020

Turgay kim?

Turgay

Turgay Timurlenk’in babasının adı. Türkiye’de duyulmamış bir isim iken 1933’te ‘Yeni Türk adları’ seferberliğinde önerilmiş, 1935’ten itibaren doğanlarda kişi adı olarak kullanılmış, 1960’larda Galatasaray’ın efsanevi oyuncusu Turgay Şeren sayesinde yaygınlık kazanmış.

Bütün kaynaklarda (Türk Dil Kurumu, Gençosman, Dilçin ve yüz bin milyon internet sitesi) “toygar kuşu, çayır kuşu” olarak açıklanıyor. Türklerde kuşlu kişi adları yaygın, evet (Tuğrul, Doğan, Şahin, Laçin, Çavlı/Çağrı, Turaç, Tuygun, Balaban, Kartal...). Ama toygar (İngilizce bustard, Latincesi otis) saçma bir kuş. İrice bir tavuk gibi, hantallığı meşhur. Koskoca Timur’un babası tavuk? Olmaz!

Nitekim uyanıyoruz. Timur’un babasının dili olan Çağataycada turmak “durmak” demek, +gay da gelecek zaman ya da dilek kipi takısı. Yani “duracak, dura, dursun”. Türkçe kişi adlarının en tipik kalıplarından birine uyar: Dursun, Durmuş, Duran, Durali, Durdu, Durak, Durcan, Durkız, Durhanım, Durbey, Durası, Durgül, Dura, Duray, Dursen... Hepsinin özü aynı dilek: “sakın ölme, hayatta kal”.

Turceyin

Turceyin Muğla bölgesine özgü bir kadın adı. Turcen, Turcain, Turcein, Turceyn, Turcayin, Türceyin, Türceun vs. yazımlarıyla toplam nüfusu 1991 öncesinde doğanlarda 1102 kişi, yabana atılır bir sayı değil. Nüfus kayıtları ezici çoğunlukla Milas, Yatağan, Bodrum. Artı komşu Denizli ilinde Tavas, Kale, Çameli, Acıpayam. Gayet spesifik bir bölge. Yörükistan.

Standart kişi adı sözlüklerinde bu isim yok. İnternet çöplüğünde ise oy birliğiyle Yasin suresi 22’de geçen Arapça turceˁûn(e) تُرْجَعُون kaynak gösterilmiş. Yani “(Allah’a) döndürüleceksiniz”. Nitekim halk arasında da bu yorum kabul görmüş olmalı ki, özellikle daha yakın yıllarda doğanlarda sık sık Turceun/Türceun yazımı tercih ediliyor.

Oysa bölge lehçesinden az da olsa haberi olan biri için ismin kaynağı açık, değil mi? Duracaksın’ın Bodrum-Milasçası. Benim kulağıma daha çok durceyin gibi geliyor, ama daha arkaik biçimi elbette turceyin olmalı.

Eğer çift anlamlılık bilinçli ise işler büsbütün ilginçleşiyor. Hem “yaşarsın” hem aynı zamanda “ölüm Allahın emri”? Adeta felsefe. Yahut eskiden “yaşarsın” anlamında olan adın bugünün neo-İslamist dalgasında “hepiniz öleceksiniz” anlamını kazanması? Daha bilem felsefi. Hatta psiko-sosyolojik.

Friday, December 11, 2020

Develi yazı

Türkiye siyasetini düzenli olarak izlemeye 1960’ların ortalarında başladım. 1964 olmalı, başbakan İnönü’nün istifa edip yine başbakan olması ne demektir diye babama sorduğumu hatırlıyorum. 1967-68’de ilkokul beşteyken Süleyman Demirel hükümetinin bütün bakanlarını ezbere sayabiliyordum. Ailede hakim olan görüş, İnönü’ye asla güvenilmez, Demirel gene şerrin ehvenidir minvalindeydi.

Net olarak sola yönelmem 12 Mart 1971 darbesinin hemen ertesi olmalı, belki de Nisan ayındaki Balyoz Operasyonu günleridir. Memduh Tağmaç, Faik Türün gibi askerlerin, Nihat Erim’in, Sadi Koçaş’ın, onları iki yüzlüce destekleyen Demirel ekibinin iğrenç, riyakar, faşist söylemi midemi bulandırmıştı; onlara karşı silahlı veya laflı mücadele veren gençleri en azından dürüst ve idealist buldum. Bu inancı 1979 veya 80’e dek korudum. 1973 ve 1977’de “yetmez ama evet” mantığıyla Bülent Ecevit’i savundum. 77’den sonra herkes gibi hayal kırıklığına uğradım. Silahlı ‘devrim’den başka çıkış yolu olmadığına kanaat getirdim. Fakat Türk solunun kadrolarını yakından tanıdıkça o yolun da taşra yobazlığı ve geleneksel Türk faşizminden başka yere çıkmayacağını fark ettim.

1980-83’te bir süre Türkiye’ye ilgimi arka plana attım. Siyaset bilimi okudum; demokrasinin kurumsal altyapısını daha yakından etüt ettim. Demokrasiyi bir ideal değil bir prosedür sorunu olarak gören Schumpeter’den ve hocam Giovanni Sartori’den etkilendim sanırım. 1983’ten sonra Türkiye’de siyasi gücün bölünmesini, devletin küçülmesini, ülkenin Batı dünyası ile entegre olmasını savunan eğilimlere yakınlık duydum. Bu yöndeki en büyük engelin ülkede ‘ilerici’ diye bilinen kesimler ve bilhassa Kemal Atatürk kültü olduğunun farkına çoktan varmıştım. Buna karşılık o güne dek öcü bellediğimiz İslami taban hareketinin belki bir alternatif olabileceği fikri 1990-93 civarında filizlendi. 1997’de Refah Partisi’nin kapatılmasını 12 Mart ve 12 Eylül’ün faşist diktatörlük günlerine dönüş olarak gördüm. 2002’de iktidara gelen AKP’yi, en azından 2010’a dek, ülkenin AB ile entegrasyonu yönünde – zayıf da olsa – tek umut olarak değerlendirdim.

TC adı verilen kara bataklığın o umudu da yutmasını 2010’dan itibaren adım adım izledim. Gitgide küçülen bir umut kırıntısı belki 2013’e dek vardı. Sonra ülke, 1960’ta, 1971’de, 1980’de kazdıkları lağım çukuruna bir defa daha yuvarlandı. Bu günlere geldik.

Şimdi artık ne olacağı pek umurumda değil. Sorarlarsa “develer siksin” deyip geçiyorum. 

Wednesday, December 9, 2020

Kelimebaz iş başında - 2

Veysi/Veysel

Veysi’ler (26.000 kişi) hemen hemen istisnasız Kürt, buna karşılık Veyis (7.700 kişi) Kürtlerde hiç görülmüyor. Veysel (86.000 kişi) tek tük Kürt olsa da büyük çoğunlukla Türk. Üveys Urfa’da özellikle Bozova, Hilvan, Suruç ilçelerinde görülüyor. Arap olabilirler mi diye aklımdan geçti ama sanırım onlar da Kürt olmalı.

Hepsinin aslı tabii Hz. Üveys el-Karani. Peygamber asrında Yemen'de yaşamış, aziz naşı biz ölümlülerin aklının ermeyeceği usullerle Siirt'in Baykan ilçesine intikal etmiş. Halen Güneydoğu'nun en işlek iç turizm destinasyonlarından biridir, kebapçının, misafirhanenin bini bir para.

Canbeg

Canbeg aşireti 17. veya 18. yy’da Elazığ-Baskil tarafından kalkıp Sivas, Yozgat, Çorum ve Konya Cihanbeyli’ye göçmüş. Vaktiyle Kürtçe konuşurlarmış. Resmi İslamın gereklerine kulak asmadıkları için Alevi sayılırlarmış. Şimdi öyle anlaşılıyor ki bir kısmı (çoğu?) zemine intibak edip Kürtçeyi unutmuş; dini itikatlarını da düzeltmişler. Sorarsan ısrarla Türkmen olduklarını söylüyorlar. Aksini söyleyeni yalancılık, art niyetlilik, vatan hainliği, afedersin Ermenilik vs. ile suçluyorlar. Haklılar mı? Elbette haklılar. O zahmetli diyarda ‘Kürt’ diye damgalanmanın kime ne yararı var? Evladını yarın bu yüzden polis okuluna yazdıramazsan hesabını kim verecek?

Tersi de var. Rişvan aşiretinin Rumiyan kolu Gaziantep’te Nizip ile Yavuzeli ilçelerinde oturuyor. Adı üstünde Rumi, yani Türk yahut Türkten dönme. Ta 16.-17. yy olaylarında Kürtlerin egemenliğindeki Rişvan konfederasyonunun kanadı altına girmişler. Halen Kürtçe konuşuyorlar. Lakin ‘bunlar Kürt’ desen dayak yiyorsun. ‘Bunlar Kürt değil’ desen öbür taraftan dayak yiyorsun.

Yer Adları sitesini halkın katkılarına açmanın cezası bunlar. On senedir, aralıksız, birileri Nizip’in falanca köyü Kürttür diye yazar, ertesi gün biri kudurur ‘Türkmen onlar şerefsiz’ diye saldırır, silersin niye sildin derler, belli değil yazarsın vay utanmaz orası özbeöz Kürttür diye üstüne tükürürler, ikisi birden kullanıcı notu olarak kalsın dersin o yalancılara neden prim verdin diye küserler. Zor iş.

Tuesday, December 8, 2020

Kelimebaz iş başında

Buğurcu

Çankırı’da Buğurviran, Bartın-Ulus’ta Buğurlar köyleri var. Osmanlı kayıtlarında bu yörelerde Urbân-ı Buğurciyân taifesinden söz edilmiş. Urban “göçebe Arap, bedevi” demek. Buğur “deve”, buğurciyan da “deveciler”. Yani bunlar deve yetiştirip satan seyyar Arap grupları olacak. Halep vilayetinden çıktıkları söyleniyor. Güncel literatürde ‘Türkmen’ oldukları da iddia ediliyor, ama artık Türkmenliği iddia edilmeyen kimse kalmadığına göre bu tezi iskontoyla satın alıyoruz.

Derken öğreniyoruz ki Bulgaristan’da Varna civarında yaşayan Roman vatandaşların adı Bugurdži (Buğurci) imiş. Kosova’nın Priştine şehrinde ve Makedonya’da Tetovo ve Kumanovo civarlarında da Buğurci aileleri varmış. Demircilik ve kalaycılık yaparlarmış. Hatta Berlin Özgür Üniversitesi’nden bir arkadaş 1993’te Buğurcilerin dili hakkında koskoca doktora tezi yazmış, basılmış da (https://books.google.gr/books?id=Rc3JFd9hWjUC). Dil Romani dilinin Güney Balkan lehçelerinden biri, bildiğiniz Çingenece. Şu sayfada epeyce bir Bugurci dili sözlüğü de bulabiliyorsunuz: http://romani.uni-graz.at/romlex/lex.cgi

Araplıkla ilgileri nedir? Halep’ten geldikleri için mi öyle etiketlenmişler, yoksa “esmer” anlamında mı öyle denmiş? İki ayrı Buğurcu milleti mi var? Kim bilir?

Ziver/Züfer

Ziver adını taşıyan erkeklerin %60 kadarı Kürt, net %49’u Mardin ve Batman illerinden. Bu Ziver ile eski Osmanlı zurefa sınıfında rastladığımız Ziver aynı isim mi? Sahiden “süs, ziynet” anlamına gelen Farsça zîver’den geliyor olabilir mi? Mardin’de kaç baba erkek evladına Süs adını verir?

Sanmıyorum. İlki Arapça Züfer’in yerel bir varyantı olmalı. Yani “çağlayan, gürleyen” yahut “çağlar, gürler”. Aslan anlamında da geçiyor, normal, o da gürler. Lider de demekmiş, sanırım “gümbür gümbür konuşan” anlamında. Ü = İ eşdeğerliği Kürtçede standarttır, F’nin V’ye dönüşmesi de özellikle Mardin lehçelerinde tipik.

Züfer olarak yazılan Züfer 868 kişi, çoğu Erzurum’un kuzey ilçeleriyle Şebinkarahisar taraflarından, hemen hepsi 1975’ten önce doğmuş.

Sunday, December 6, 2020

Balkanlarda neler yaptık

Üç aylık sıkı bir çalışmadan sonra Kuzey Yunanistan, Bulgaristan ve K. Makedonya’daki tüm yer adları Nişanyan Yeradları (www.nisanyanmap.com) sitesine işlendi. Toplam 10.000 adet yerleşim birimi oldu. Tümünün 20. yy başındaki isimleri eklendi. Üç Makedonya’daki tüm yerleşimlerin 20. yy. başındaki etnik durumu kaydedildi. Ayrıca K. Makedonya’nın 2002 nüfus sayımı sonuçlarında açıklanan etnik yapısı da belirtildi. Bulgaristan’ın eski ve yeni etnik yapısına ilişkin henüz yeterli kaynak bulamadım, bulabilirsem o da işlenecek.

Neden diye soracak olursanız, bu yerler 1878 veya 1913 yılına dek Türkiye’ye ait olan, %30-40 oranında Türk nüfus barındıran yerlerdi. Eski yer adlarının büyükçe bir bölümü Türkçe idi. Türkiye’nin yer adları konusunda ciddi bir çalışmanın bunlarsız eksik kalacağını düşündüm. Bu ülkelerden Türkiye’ye 1878’de başlayıp 1980’lere dek devam eden kitlesel bir göç yaşandı. Türkiye’de gerek yerleşim birimlerinin, gerek kişi adlarının etnografisiyle ilgilenen birinin göçe kaynak olan coğrafyayı tanımak istemesi de bence doğaldır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi sahasında uyguladığı kültür katliamının emsalleriyle tanışmak da büsbütün faydasız bir hobi sayılmaz.

Bugün birkaç gözlemimi paylaşayım. Bölgenin tarihini tanıyanlar için eminim bunlar yüzeysel bilgilerdir. Ancak konuya yeni adım atan biri olarak bana ilginç geldiler. Okurlarımın çoğu için de yeni malumat olacağını tahmin ediyorum.

İşlenen bölge (Makedonya koyu renk)

Değiştirilen adlar

Yunanistan

Güney Makedonya (Yunan Makedonyası)[1] 1912-13’te, Batı Trakya 1919’da Yunan egemenliğine girdi. İzleyen yıllarda bölgedeki kasaba, köy, mahalle ve mezra adlarının yüzde doksan kadarı değiştirildi. 1927’de aşırı sağcı askeri hükümetin çıkardığı bir yasayla bu süreç resmileştirildi. Böylece yapay bir ‘Yunan millî coğrafyası’ yaratıldı.

Değişimden önceki yer adları Makedonya’da %50 küsur oranında Slavca (Bulgarca = Makedonca), %30’u aşkın oranda Türkçe idi. Batı Trakya yer adlarının %87 kadarı Türkçe idi. Yunanca yer adları her iki bölgede %10’dan biraz fazladır. Balkan Savaşı’ndan önceki nüfus kompozisyonu da kabaca bu rakamlara uygun görünüyor. (Ancak adı Slavca olan Türk yerleşimleri ile adı Türkçe olan Slav yerleşimleri hayli fazladır.) Birkaç bölgede inceleyebildiğim 16. yy tahrirleri, aynı isim dağılımının en az 400 yıldan beri değişmeden kaldığını düşündürür.

Türkiye’deki uygulamanın aksine, Yunancalaştırmada mümkün mertebe eski adın çevirisi kullanıldı, ancak Yunanca uygun karşılığı bulunamayan isimler tamamen değiştirildi. Slav ve Türk egemenliğinin öncesine ait antik Yunanca isimler ancak arkeolojik sit niteliğindeki yarım düzine kadar yerde canlandırıldı (Pelli, Arnaía, Orestiada). Diğer isimlerin hepsi modern çağın milli ve ideolojik kaygılarının ürünüdür.

17 Eylül 1926 tarihli kararname uyarınca “yabancı ve uygunsuz” yer adlarının değiştirilmesi görevi İçişleri Bakanlığı’na verildi, 12 Aralık 1927 tarihli yönetmelikle eski adların resmi işlemlerde ve resmi işleme esas teşkil edebilecek yazılı belgelerde kullanılması suç haline getirildi. Kısmen bu yasa nedeniyle Yunanistan’da yer adı değiştirme operasyonunun tavizsiz bir ısrarla yürütüldüğü anlaşılıyor. Yabancı kökenli olduğu sonradan tespit edilen yer adları 1960’lere dek birer birer ayıklanmaya devam etti. Nüfusu halen büyük çoğunlukla Türk olan ve Türkçe konuşan Batı Trakya’nın Komotini/Gümülcine ve Ksanthi/İskeçe vilayetlerinde, köy ve kasabaların yanısıra dağlarda bir iki hane nüfusu olan mahalle ve çiftliklerin, hayvan barınaklarının, hatta terk edilmiş köy harabelerinin isimleri değiştirildi. Halk arasında kullanılan Türkçe adları topluca bir yayında bulmak bugün halâ imkansıza yakındır. (Sadece dere ve dağ adlarında gerekli özen gösterilmediği için halâ Türkçe ve Slavca isim kalıntıları yüksek ölçekli haritalarda görülebiliyor.)

Bulgaristan

Bulgaristan’da 20. yy başında kullanılan yer adlarının yaklaşık yarısı Türkçe, yarısı Slavcadır. Türkçe ad yoğunluğu ülkenin doğu yarısında %80’leri bulur, batı yarısında ise %10-20’ler seviyesinde kalır. Ova köylerinin ezici çoğunluğunun adı Türkçe, dağ köylerinin ise – özellikle ulaşımı güç bölgelerde – Slavcadır. Bizans çağından kalan veya daha sonradan edinilmiş Rumca yer adları, Karadeniz kıyısında bir avuç liman köyünden ibarettir. Antik-öncesi çağlara giden birkaç yer adı dışında başka bir dilin izini tespit edemedim.

1520/30’lara ait Osmanlı tahrirlerinde izini sürebildiğim yer adları hemen hiç değişmeden kalmış. Dolayısıyla Bulgaristan coğrafyasındaki Türkçe yer adlarının hemen hepsinin 1530 yılı öncesine dayandığını varsayabiliyoruz. Aynısı Bulgarca adlarda da büyükçe bir ölçüde geçerlidir. Ancak ülkenin kuzey kesiminde 1877-78’deki büyük nüfus hareketleri sonucunda boşalan ve tahrip edilen Müslüman köylerinin yerine veya yakınına kurulan Bulgarca isimli yeni Bulgar yerleşimleri bu kurala istisna oluşturur. Genel kural olarak ülkenin kuzey ve doğu kesimlerinde ovalık ve verimli yerlerde bulunan ve 1906 yılından önce Bulgarca isim taşıyan köylerin 1877-sonrası yeni yerleşimler olduğunu anlıyoruz.

Bulgaristan’da Türkçe (ve Yunanca) yer adlarının Bulgarlaştırılması 1906 ve 1934 yıllarında iki dalgada gerçekleşti. Asıl değişime yol açan ikinci hamle, aynı yıl bir darbeyle iktidarı ile geçiren General Georgiev önderliğindeki Faşist rejimin eseridir. 1945’ten sonra kurulan komünist rejim yeradı millileştirmesiyle pek uğraşmadı, monarşi dönemini hatırlatan birkaç simgesel yere (Ferdinandovo, Batenbergovo, Tsarevits vb.) sosyalist ‘halk kahramanlarının’ adını vermekle yetindi.

Yunanistan’ın aksine Bulgaristan’da Türkçe kökenli birkaç yer adının – bilemediğimiz sebeplerle – fazla değişmeden bırakılması dikkati çeker (Batak, Karabunar, Meriçleri, Arpacik, Halvaciysko, Hacievo...). Bir başka küçük gözlem: Yunan resmi kaynaklarında değiştirilen eski isim çoğu zaman anlaşılamayacak ölçüde deforme edilmiş ve üstünkörü yazılmış iken, Bulgar resmi kaynaklarında eski adların yazımı oldukça özenlidir. Bu olgu belki Bulgaristan’da Türk azınlığın halâ nispeten sayıca daha çok ve toplumsal rollerde daha etkin olmasıyla açıklanabilir.

K. Makedonya

Kuzey Makedonya’da yer adları değiştirilmemiş. Bunun başlıca sebebi sanırım 20. yy başında %7 oranında (2063 yer adında 141 adet) Türkçe isim dışında tüm yer adlarının zaten Slavca olması. Diğer sebep belki Makedon milli hareketinin – önceki iki ülkenin aksine – hezimetle sonuçlanması ve ülkenin ancak 1991’de bağımsız bir milli kimliğe kavuşması olabilir. Sonuç olarak K. Makedonya eski yer adlarını işlemek iki günümü ancak aldı. Hiç değişmeyen yerleri belirtmeye gerek görmedim. Türkçe kaynaklı isimlerde ise Makedon diline uyarlamadan doğan deformasyonları kaydetmekle yetindim (Acimatovo = Hacı Ahmatlı, Başibos = Bahçe veya Bahşi Obası, Gyopçeli = Gökçeli, Katlanska Banya = Kaplan Hamamı).

Makedonya’yı diğer ikisinden ayıran bir başka özellik, Makedon nüfus sayımlarında etnik durum belirtilmesi ve sonuçların kolay ulaşılır bir şekilde yayımlanması. (Yunanistan’ın etnik istatistikleri TC’ninki gibi devlet sırrıdır; Bulgaristan’da derli toplu bir yayın varsa henüz bulamadım).

Sonuçların güvenilirliğine dair ihtilaf var gerçi: resmi kayıtlarda %25 görünen Arnavut azınlığın gerçekte belki %34 dolayında olabileceği doğum istatistiklerinden anlaşılıyor. Fakat 2002 sayım sonuçlarının, en azından köy ve kasabalar düzeyinde, bize yetecek kadar sağlıklı olduğunu varsayabiliriz sanıyorum. Belli başlı şehirlerde Arnavut nüfus sistemli olarak azaltılmış olabilir; emin değilim.

Türk nüfus 20. yy başında %20’ye yaklaşan bir seviyeden 2002’de %3.8’e düşmüş. Eski Türk köylerinin büyük bir kısmı boşalıp terk edilmiş, ya da yüzde doksanlar oranında nüfus kaybına uğramış, üç beş hanenin yaşadığı hayalet köylere dönüşmüş. Ancak diğer iki ülkenin aksine hemen hiçbiri yeniden iskan edilmemiş.

Makedon sayım istatistiklerinde hemen fark edilen bir çarpıklık Müslüman Makedonlar, yani “Torbeş” meselesi. 20. yy başı kayıtlarında ülke nüfusunun %4-5 kadarını oluşturan Bulgar dilli Müslüman halk görünüyor. Özellikle ülkenin batı kısmında, Debar ve Kiçevo çevresi ile Üsküp yakınındaki Studenitsa ilçesinde yoğunmuşlar. Modern Makedon milliyetçiliğinde “Müslüman Makedon” fikri tabu olduğundan bu vatandaşlar sayımda isteğe göre “Makedon” ya da “Türk” olarak kaydedilmişler. Zaten pek çoğu Türkçe bildiği ve sosyal açıdan Türklere yakın olduğu için sanırım pek de fazla zorlanmamışlar. Sonuç olarak Makedonya’da bir köy veya kasabanın Türk nüfusunda 20. yy başı ile sonu arasında çarpıcı bir artış görünüyorsa o yerin halkının harbi Türk değil Türkleşmiş Torbeş olduğunu kolayca anlıyoruz.

Kaynaklar

Yunanistan’da 20. yy başından bu yana adı ve idari statüsü değiştirilen tüm yerlerin resmi listesine (Resmi Gazete kayıtlarıyla birlikte) www.eetaa.gr/ sitesinden ulaşılıyor. Bulgaristan’daki tüm yerleşimlerin 1878’den bu yana vukuatlı sicili www.nsi.bg/nrnm/ sitesinde mevcut. Her iki listeyi Google haritası üstüne elle işledim; iki aya yakın vakit kaybettim. Makedonya’da nihayet akıllandım, tüm yerleşimlerin koordinatlarını Amerikan askeriyesinin www.geonames.nga.mil/namesgaz veritabanından topluca indirdim.

Eski isimler için en önemli kaynak Avusturya-Macaristan askeri harita dairesinin 1889 ile 1910 yılları arasında yayımladığı 1:200.000 ölçekli Balkan paftaları: http://lazarus.elte.hu/hun/digkonyv/topo/3felmeres.htm. Belki bilirsiniz, Avusturya-Macaristan 1880’lerden itibaren Balkan bölgesine göz dikmiş, 1903’te Mürzsteg protokolüyle Osmanlı Makedonyasının iç güvenliği Avusturya jandarmasına teslim edilmişti. İyi iş çıkarmışlar, o dönemin şartlarına göre şahane sayılacak bir harita dizisi hazırlamışlar. Buna karşılık İngiliz askeriyesinin Avusturyalılardan kopya ettiği 1910 tarihli Rumeli haritaları dizisi hem yer adı yazımlarında hem topografide affedilmez hatalarla dolu.

Daha eski tarihli bulabildiğim tek işe yarar harita 1863 tarihli Mehmet Nusret Paşa haritasından Kiepert’in Almancaya tercüme ettiği Filibe Sancağı haritası: www.europeana.eu/en/item/80/EN_Pages_NBIVCartographicPublicationsView_aspx_i_16_f_http___digital_plovdiv_bg_EN_NBIV_Fund6 . 1860’larda Mithat Paşa zamanında yapılmış bir Tuna Vilayeti (= Kuzey Bulgaristan) haritası bulabilirsem çok sevineceğim, ama henüz bir ipucuna rastlayamadım.

Terk edilmiş ve izi bile kalmamış eski köylerin yerini bulmakta bir başka paha biçilmez yardımcı Bulgar askeriyesinin 1:25.000 ölçekli topografik haritaları. http://web.uni-plovdiv.bg/vedrin/index_en.html Bunların çoğu 1970’lerde hazırlanmış, fakat kırık bir iki temel izinden ibaret kalmış yerleri dahi (eski isimleriyle) göstermeleri büyük bir nimet.

Vasil Kınçov’un 1900 yılında Sofya’da yayımlanan dev eseri Makedonya’nın Etnografisi ve İstatistiği (http://macedonia.kroraina.com/vk/index.html) Kuzey ve Güney Makedonya’da 5000 civarında köyün nüfus yapıları hakkında bilgi veren en güvenilir kaynak sayılıyor. T. Hristov Simovski’nin 1998 Üsküp basımı iki ciltlik Naselenite Mesta vo Egeyska Makedoniya (Ege Makedonyasının Meskûn Yerleri) adlı eseri bir bakıma Kınçov’un devamı; üç bin civarında köy, mahalle ve mezranın her birinin Balkan Harbi öncesi ve sonrasındaki idari ve insani tarihi hakkında ayrıntılı bilgi veren muazzam bir çalışma. Ekli haritalarını sıkça kullandım; Makedoncamı biraz ilerletirsem içeriğinden de daha fazla faydalanabilmeyi umuyorum.

Türkiye için de elimin altında bu kalibrede kaynaklar olsa ne güzel olurdu!



[1] Makedonya: Osmanlı’nın Selanik vilayeti. Bugünkü Yunanistan’ın Arnavutluk sınırından Tasos adasına kadar olan kısmı ile K. Makedonya cumhuriyeti ve Bulgaristan’ın güneydoğu köşesi. 1912-13’te Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan arasında paylaşıldı.

Tuesday, November 24, 2020

Şecaat arzederken merd-i Kıpti çapul hayalini söyler

1945’ten sonra kurulan dünya düzeninin temel ilkesi ülkelerin var olan sınırlarıyla yetinmesidir. Hitler’i Yahudileri kesti diye tepelemediler; Avusturya’ya, Çekoslovakya’ya, Polonya’ya tecavüz ettiği için tepelediler. Aynı şey bir daha olmasın diye Birleşmiş Milletler’e katılan bütün ülkelere yemin ettirdiler ki komşumun toprağıma, malına, ırzına billahi tecavüz etmeyeceğim; az olsun benim olsun, komşum da benim yerime sulanmasın. Türkiye de, eli mahkum, kabul etti öyle bir şey.

Bu yüzden, nispeten haklı sayılabilecek küçük ilhaklar bile uluslararası sistemce şiddetle kınandı ve asla meşrulaştırılmadı. Bkz. Kuzey Kıbrıs, Dağlık Karabağ, vs. Meşru sayılan sınır değişimlerinin tümü ayrılma/bölünme yoluyla oldu, fetih ve gasp değil. Bkz. Yugoslavya, Sovyetler, Çekoslovakya, Sudan, vs.

ABD sistemin polis gücü olarak tayin edildi, yahut kendine o rolü biçti. Tecavüze kalkışan karşısında Sam Amca’yı bulur dendi. Amerika’nın 2001 yılına kadarki askeri girişimlerinin tümü, en azından hukuki düzeyde, başka bir ülkenin saha büyütme girişimini önlemeye yöneliktir. Kore öyledir, Vietnam da, birinci Irak savaşı da. ABD’nin bir uluslararası saldırıyı önleme bahanesi olmadan, “iç yönetimi hoşuma gitmiyor” deyip ona buna çökmeye başlaması 2001’den sonradır. Hatta o zaman bile gözlerine kestirdikleri ülkeye “terörizm saçıyor, nükleer silah yapacak saldıracak” gibi kılıflar giydirmeye özen gösterdiler, meşru düzenin muhafızı görüntüsünü korumaya önem verdiler. Ama sonuç olarak ABD’nin Afganistan, Irak ve Libya müdahaleleri uluslararası sistemin çivisini çıkaran dönüm noktalarıdır.

Rusya’yı başka zaman konuşuruz. Çin’in Taiwan ve Hong Kong maceralarını da şimdilik bir yana bırakalım isterseniz. Halihazırda ABD örneğinden cesaret alarak bin yıllık fetih ve çapul geleneğine canla başla geri dönmüş bir tek ülke var dünyada. İpucu vereyim: “108 yıl önce terk ettiğimiz, 1945’te antlaşmayla her türlü hakkımızdan feragat ettiğimiz adalar bizimdir.” “Atalarımız Balkanlarda at oynatmıştı, bizim de hakkımız vardır.” “Irak’ta teröristler üs kurmuş, demek ki işgal edebiliriz.” “Suriye’nin ırzına geçeriz, olmadı kenarından değdiririz.” “Libya’nın tümü olmasa yarısı bizimdir, adamımızı koyarız.” “Erivan’ı 48 saatte alırız.” “Türki cumhuriyetler tek millettir, tek devlet olması en büyük arzumuz.”

Yeni Şafak gazetesinde yazan bir tane fanatik manyakla başladı bu lağım taşması. Onun etrafında biriken beş on tane dünyadan habersiz, Battal Gazi masallarıyla yetişmiş kara cahil taşra hocasıyla büyüdü, ülkeyi sardı, önüne geçilmesi zor bir afete dönüştü. Bugün Türkiye, etrafındaki ülkelerin her biri için hayati tehlikedir. Yalnız onlar için değil, dünya barışı için – ABD ve Çin’in ardından – en büyük tehdittir. ABD ile Çin bir şekilde mantıklı bir dehşet dengesi kurabilirler belki. Türkiye gibi cahil manyakların ele geçirdiği had tanımaz bir ülkenin neler yapabileceğini ise kimse kestiremez. Engellenmesi sanırım şu aşamada uluslararası toplumun en acil görevidir.

*

Komşulara tecavüzün ulusal bir ideal olarak yüceltilmesi Türk devletinin öteden beri genlerine işlemiş bir hastalıktı. 1683’te nüksetti; ezdiler. 1774’te nüksetti; ezdiler. 20. yy başında nüksetti; ezdiler.  Şimdi, yüz yıllık bir durgunluk döneminin ardından yine nüksetmiş görünüyor.

19. yy sonları ile 20. yy başında saldırganlığın yönü değişmiş, Bakü petrolleri üzerinden Orta Asya’ya göz dikilmişti. Rusya çökertilecek, sancağımız Çin Seddine dikilecek! Rusya buna elbette tepkisiz kalamazdı. Turan yolu üzerindeki başlıca darboğazı elinden geldiğince tahkim etti. 1908’de ve tekrar 1946’da İran çözülmeye yüz tuttuğunda Kuzey İran’ı olası bir Türk girişimine karşı pekiştirdi. Daha önemlisi, Osmanlı ile Bakü petrolleri arasındaki yolun en dağlık düğümünde bir Ermeni devleti yarattı. O devletçik orada olduğu sürece Turan, hayaldir.

Yarattı diyorum, evet. Ermenistan Cumhuriyeti bir Rus eseridir. Asıl Ermenistan, biliyorsunuz, orası değildir; Erzurum ve Van’dır.  Bin sene önce tarihe karışmış bir ülkedir. 1800’lerin sonuna gelindiğinde Ermeniler Fırat’tan Bakü’ye kadar olan her yere %20 ila %30 oranında dağılmış bir azınlıktı. O azınlığın bir kısmını bir yere toplayıp çoğunluk yaratma işini Ruslar tasarladılar ve uyguladılar. Ermenilere de sanırım bir tek şart koştular: Türklerle yatağa girmeyeceksiniz, gerisi çok mühim değil.

Ermeniler için hayırlı bir şeydi. Çakallarla dolu bir dünyada insanın küçük de olsa, pek çok şeyi işlemez de olsa, “benim” diyebileceği bir yurdunun olması güzel. Bunun için Ermeniler Rusya’ya minnettardır. Ama daha önemlisi insanlık minnettardır, ya da öyle olması gerekir. Türk yayılmacılığının önüne çekilmiş bir settir. Türkiye’nin oradan bir açık kapı bulup Azerbaycan’a ve Asya’ya sarkması tüm dünya için tehlikedir. 20. yy başında öyleydi. 1945’ten sonra büsbütün öyleydi. Bugün de öyledir. Önlenmesi, tüm dünya için bir nimettir. İran için öyledir, Rusya için öyledir. Dolaylı olarak Ortadoğu için, Avrupa için öyledir. Aslına bakarsan Türkiye halkı için de nimettir. Selam olsun tecavüzcünün yoluna taş koyanlara.

*

‘Bak işte, Ermeni de itiraf etti’ diye ağzı kulaklarına varan çakalların bilmeden itiraf ettiği şey, ruhlarına çökmüş olan tecavüz hırsıdır. Marifet söylerken hırsızlığını itiraf eden merd-i Kıpti gibi, milli hayallerini açık ediyorlar: Fetih, istila, sınır tecavüzü! Şanlı ataları gibi, elde pala, ülkeler zaptetme! Ermeni itiraf etmiş. Neyi etmiş? Bunu önlemek için devlet kurmuşlar!

Kavramıyorlar ve kavrayamazlar ki, hayalini kurdukları şey insanlığa karşı suçtur. Şerefsizliktir. Onların sapık emellerine set çekmek için “Ermeni yazarın da itiraf ettiği üzere” yol üstüne karakol kuranlar ise, utanacak ve ‘itiraf edecek’ değil, tüm insanlık adına onur duyacak bir iş yapmaktadır.

Ha, deseniz ki Yeni Akit kim, onur kim... ne anlar eşek hoşaftan... Tabii, haklısınız. Adres yanlış.


Tecavüzcü Coşkun konuşuyor:
"Komşunun kızına gidiyordum, kapıma karakol kurmuşlar"



Sunday, November 22, 2020

Osmanlı tarihi, özet

Osmanlı feodal miydi?

Feodal demek “bir üste itaat şartıyla bir hanedana yerel yönetim yetkisi vermek” demektir. Açın sözlüğü bakın. Temel özelliği güçlü yetkilerle donatılmış, zırt pırt görevden alamayacağın yerel bey, ağa, şef, uçbeyi, derebeyi, dük ve kontların bolluğudur. Osmanlı, en azından güçlü olduğu devirlerde, bu sistemin tam zıddıydı. Osmanlı sisteminin anafikri feodalizme fırsat vermemek, görüldüğü yerde başını ezmekti. Osmanlıdan önceki devirde Anadolu ve Rumeli’de bir çeşit feodalizm vardı. Osmanlı devleti 18. yy’da yatalak olduğunda da, hukuki bir zemine bir türlü oturamasa da, Osmanlı topraklarında şiddetli feodalizm eğilimleri belirdi. Fazla güçlenemeden hakkından geldiler.

Anadolu ve Ortadoğu’da yerel bey, ağa, şef, emir ve uçbeylerinin cirit attığı 13.-15. yy aralığı muazzam bir kalkınma ve kültürel çiçeklenme çağıdır. Yüzlerce kasaba ve şehir o dönemde kurulmuş ve bugüne dek ayakta duran umran ve sanat eserleriyle donatılmıştır. Beylerin gene palazlandığı 18. yy gerçi ekonomik açıdan bir çöküş çağıdır, ama taşra halkının özgürlüğü ve mutluluğu açısından, Osmanlı’nın şaşaa döneminden daha mı iyidir, daha mı kötüdür, araştırmak lazım.

Osmanlı ümmet toplumu muydu?

Ümmet ne demektir bilen var mı? “Dini yasaklara uymayanlara değnek vururlardı” dışında bir anlamını söyleyebilene rastladınız mı? Ben rastlamadım.

Arapça sözcük umm (“ana”) kökünden gelir, “ortak kökten gelenler” anlamında frenkçe nation kelimesinin bire bir karşılığıdır. Lakin İslam kültüründe ‘islam ümmeti’ kavramı ek bir anlam kazanmış, Yunanca oikoumênê eşdeğeri olarak kullanılmıştır. Yani “ortak ve evrensel medeniyet normlarına uyan alemin tümü, medeni dünya”. Batıdaki eşdeğeri önceleri Christendom (“Hıristiyan alemi”) idi, 18. yy’dan itibaren civilisation (“medenî dünya”) oldu, daha sonra ‘Batı dünyası’ diye adlandırıldı. Şimdi artık bir adı yok, söylemesi dahi ayıp sayılıyor.

Osmanlı ‘ümmet toplumu’ olmaktan çıkıp millet toplumu olunca ne oldu? Bir kere – köhnemiş ve çağa ayak uyduramayarak yenilmiş de olsa – bir medeniyet vizyonu vardı, o kalktı. Yerine ‘Ortaasya’dan at sırtında gelen biz’ ve ‘düşmanlar’ geldi. O medeniyet vizyonu altında iyi kötü bir arada yaşamayı başaran milletler vardı. ‘Olur mu böyle rezalet, her milletin kendi devleti olacak’ dendi, erken kalkıp komşusunu doğrayan kazandı. Çağdaşlaşılmış oldu.

Osmanlı’da gayrimüslimler paşa olur muydu?

Osmanlı’nın düşkünlük çağından söz etmiyorsak eğer, elbette olamazdı. 1299-1856 arasında bir tane bile gayrimüslim paşa, vezir, komutan, kapudan-ı derya, beylerbeyi, sancakbeyi vs. yoktur. Aksi düşünülemez, çünkü İslam hukukunda gayrimüslim biri müslime emredemez, kılıç taşıyamaz, ata binemez (ancak hasta ve yaşlıysa bacaklarını birleştirerek yanlamasına binebilir), egemenlik simgeleri ibraz edemez. Yasaya aykırıdır. Yani padişah ‘ben yaptım oldu’ dese dahi kanundışı olur, uygulanamaz.

Normal miydi bu durum? Batı Avrupa ile kıyaslarsan normaldi. Avrupa’da da 19. yy ortalarına veya sonlarına dek Hıristiyan olmayan ve – birkaç istisnayla – devletin mezhebine ait olmayan biri paşa, vezir, vali vs. olamazdı. Problem yok görünüyor.

Daha doğrusu bir mühim farkı gözden kaçırırırsan öyle sanılabilir. Avrupa’da nüfusun yüzde 99 küsuru Hıristiyandı; aman bizi vezir yapmıyorlar diye gocunacak bir unsur yoktu. Osmanlı’nın şaşaalı çağında ise ülke nüfusunun yarıdan epey fazlası gayrimüslimdi. ‘Size devlette yer yok’ deyince ülkenin yarıdan fazlasını dışlamış oluyordun. Demin “köhnemiş ve çağa ayak uyduramamış” dediğimiz hadise de işte buydu. Yani İslam yükselişteyken halkın %60’ını susturdun diyelim. Fransız ihtilalini millet işittikten sonra nasıl susturacaksın?

Kıyas gerekiyorsa belki Avrupa ile değil Hindistan’la kıyaslamak lazım. Hindistan’da da İslam iktidardaydı. Nüfusun yarıdan epey fazlası orada da gayrimüslimdi. Osmanlı’dan farklı olarak, (1530’lardan sonra) Hindular, hatta Hıristiyanlar, hatta Hıristiyan Avrupalılar en üst egemenlik makamı dışında her türlü mevkiye gelebildiler, mihrace, başvezir, vali ve ordu komutanı olabildiler. Ne zaman ki 1700’lerin başında Delhi sultanı Evrengzib “olmaz böyle, Müslümanlığa aykırıdır” deyip hakiki şeriatı uygulamaya yeltendi o zaman sistem patladı. Yerlilerin çoğu (Müslümanlar dahil olmak üzere) beyaz adam şerrin ehvenidir deyip İngilizlerden medet ummaya başladı.

Tanzimattan sonra gayrimüslimler paşa oldu mu?

Memleket her yanından yamalı bohça gibi çözülmeye başlayınca, üstüne Avrupalılar ‘borç para veririz ama önce kendine çeki düzen ver’ diye dayatınca Osmanlı devleti 1856’da Islahat Fermanı yayınlayıp, teorik olarak, gayrimüslimlere devlet kapılarını açtı. İzleyen yıllarda yüzlerce Hıristiyan Rum, Ermeni, Bulgar, Frenk paşa ilan edildi. Kimi mızıka-yı hümayun paşası oldu, kimi baytar mektebi paşası, posta ve telgraf paşası, darphane paşası, hazine-i hassa paşası, ziraat mektebi paşası. 1867’den itibaren bakan da oldular. Bir ara saymıştım, şimdi bulamadım, 1867-1922 arası toplam yirmi civarında gayrimüslim kişi bakanlık yaptı.

Aleksandros Karatodori Paşa

Fors majör altında girişilmiş göz boyamacaydı. Müslime emir verebilecekleri pozisyonlardan özenle uzak tutuldular. Böylece İslam hukuku kağıt üstünde yürürlükten kalksa da uygulamada sürdürüldü. Devletin hayati organlarında bakan edilen sadece üç kişidir: hariciye nazırları Karatodori Paşa, Sava Paşa ve Noradungyan Efendi. Toplam bakanlık süreleri iki yıldır. Üçü de kestaneleri ateşten çekmek için maşa olarak kullanılmış, sonra harcanmıştır.

1923’te ülke fabrika ayarlarına geri dönmüş, bu kez ümmet-i İslamiye adına değil ‘Türk milleti’ kisvesi altında, gayrimüslimin paşa olması devletin değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek yasakları arasına katılmıştır.

Thursday, November 19, 2020

Habeşistan haberleri

Etiyopyada anayasaya göre resmen tanınan millet sayısı galiba 36, dillere göre sayınca 77 ya da başka sayıma göre 86. Birkaçını tanıyalım.

Etiyopya etnik haritası

Amharalar

Beş yüzyıl boyunca Habeşistan’ın egemen halkı. Amharice bir Sami dili, yani Arapça, İbranice ve Süryanice ile akraba; 25 milyon civarında nüfusla dünyada Arapçadan sonra en çok konuşulan Sami dili. Halen yönetici elitin ortak dili. Ülkede basılan gazete ve kitapların ezici çokluğu bu dilde. Amharalar siyasi iktidarı kaybedeli neredeyse otuz yıl olduğu halde okuryazar bürokraside hala onların açık ara çoğunlukta olduğu söyleniyor.

Etiyopya monarşisi büyük toprak sahibi Amhara sülalelerine dayanan feodal bir yapıydı. 1974’te devrildi; yerine ordu ve emniyet güçleri içinde örgütlenen “ilerici”, Marksist ‘Genç Etiyopya’ kadroları başa geçti, yine Amhara. Feci derecede kanlı bir diktatörlük kurdular. 1991’de ihtilalle devrildiler.

Amharaların büyük çoğunluğu Kadim Habeş Hıristiyan mezhebine bağlı; ismi Tewahedo yani Tevhit Kilisesi. Ama kayda değer bir Müslüman azınlık da var. Müslümanlar özellikle taşrada toplumun “modern” kesimini temsil ediyor. Geleneksel kıyafet yerine ceket pantolon tercih ediyorlar; sinekkaydı tıraş oluyorlar; örgütlenmeye ve dayanışmaya yatkınlar; eğitime önem veriyorlar. Taşra kentlerinde esnafın çoğu Müslüman.

Etiyopya dinler haritası

Tigray

Amharistan çok yüksek, bol yağışlı, serin, yeşil bir ülke. Tigray daha sıcak ve kurak, Akdenizimsi. Amharaların evleri saz ve kilden; Tigraydekiler toprak harçlı taş. Tigrinya dili gene bir Sami dili, ama Amhariceden tamamen farklı. Müzikleri farklı, biraz Kürt havalarını andırıyor. Siyasi kültür de bana fena halde Kürdistan’ı anımsattı. Tozlu bakkalların, kahvehanelerin duvarında siyah-beyaz şehit gerilla fotoğrafları. Her sohbetin ikinci cümleden sonrası devletten gördükleri bitmez tükenmez zulümlerin öyküsü.

Dinleri aynı. Ama Tewahedo kilisesinin öz be öz Tigray’e ait olduğuna, Amharaların sahte Tevhitçi olup dini onlardan çaldığına inanıyorlar. Üstelik galiba haklılar, ama bunu bir Amhara’ya söylesen dayak yemediğin kalır.

1990’ların başında Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) merkezi hükümete karşı gerilla savaşı açtı. Bildiğiniz PKK sahneleri yaşandı. Sonra fantastik olaylar oldu. Marksist bir örgüt olan TPLF’nin iki kurucu liderinden İsaiah Afwerki, ağırlıkla Tigrayli diyarı olan Eritre’de bağımsızlık ilan etti. Öteki lider Meles Zenawi, Oromo Devrimci Hareketini (bkz. birazdan) yanına alıp başkenti ele geçirdi. İki eski kader arkadaşı 1998’de iki devlet olarak feci kanlı bir savaş yürüttüler. Halen de TPLF ile Eritre arasında Etiyopya siyasetini zehirleyen dinmez bir kan davası hüküm sürüyor.

Oromo

Sayıca en büyük grup. Eski adları Galla, ama şimdi bu isim ağza alınmayacak kadar aşağılayıcı sayılıyor. Dilleri bir Hami dili, yani antik Mısırca ve modern Berbericeyle akraba.

Amharalarla ilişkileri iki cümleyle özetlenebilecek cinsten değil. Amhara egemen sınıfına boyun eğmişler; fakat Amhara egemenliğinin altyapısını ve askeri gücünü oluşturmuşlar. Amharalar padişahlık oynarken Oromolar vezir ve vekilharç olmuş. İleri gelen Amhara sülalelerinin hangisini fazlaca deşsen dibinden mutlaka Oromo çıkıyor. 19. yy’da monarşiyi yeniden kuran Menelik’i (Haile Selassie’nin dedesini), başkentini Oromo diyarının göbeğindeki Finfinne’ye (Amhari adı: Addis Ababa) taşımaya razı etmişler.

Benzersiz bir sosyal yapıları var. Tüm toplum yedişer yıllık yaş gruplarına bölünüyor. Her yaş grubunun kendi meclisi, kanunları, başkanı, güvenlik güçleri var. Yani Oromoluk hem bir kavim hem aynı zamanda bir örgüt. Amhari feodallerini de ‘fahri üye’ ya da ‘kan kardeşi’ gibi sıfatlarla bu sisteme dahil etmişler. [“Oğuzların 24 boyu”, Moğolların Kurultayı gibi konuları anlamakta acaba bir anahtar olabilir mi?]

Meles Zenawi döneminde TPLF iktidarının politikası, Amhara egemenliği kırmak için Oromoların elini güçlendirmekti. Bunda başarılı oldular görünüyor. Otuz yılda gözle görünür bir Oromo rönesansı yaşandı. Kamu fonları Oromo illerine aktı, Oromo dili için Latin alfabesi kabul edildi, Oromoca ve İngilizce eğitim veren Oromo Üniversitesi kuruldu. Oromoların üçte iki kadarı geleneksel dinlerini bırakıp Müslüman oldular. Geri kalanı ise büyük bir şevkle Amerika’dan gelen evanjelik Protestan mezheplerine bağlandılar.

2018’de iktidara gelen Abiy Ahmed bir Oromo. Babası dört eşli bir Müslüman ağaymış. Annesi Tewahedo Hıristiyanı; aslen Amhara olduğu fısıldansa da bu çirkin iddia nefretle kınanıyor. Kendisi ise genç yaştan beri aktif bir Protestan.

Diğerleri

Afarlar dünyanın en korkunç çölü olan Büyük Yarık’ta (Great Rift Valley) yaşayan konargöçer bir Müslüman kavim. Tuz ticaretiyle uğraşıyorlar. Hayatta tanık olduğum en çarpıcı sahnelerden biri, 2008’de Mekelle ile Maychew arasındaki karayolunda denk geldiğim Afar tuz kervanı idi: sonsuz bir dizi deve; beline peştemal sarmış, başı sarıklı yalınayak adamlar, bir kısmının elinde kılıç veya kalaşnikof; memeleri yarı açık bebekli kadınlar: 3-4 kilometre, aralıksız.

Somaliler ülkenin doğu kısmını kaplayan çorak arazide Bedevi yaşantısı sürdüren bir halk; Müslüman. Ezelden beri devlete isyankar (ya da devlerin bakış açısından, eşkiya) olmuşlar; ez ez bitmemişler. Her gelen reformcu/ilerici Ethiopya hükümeti Somali sorununu çözmeyi, insan haklarını vs. tanımayı vaadediyor; bir iki sene sonra vazgeçiyor.

‘Güney Halkları’ diye topluca anılan grubun en önemli bileşeni Sidamolar. Ayrıca yedi (veya on iki) ayrı dil konuşan ve ülkede nakliyat işlerini tekellerinde bulunduran Gurageler. Türk asıllı olmakla övünen Hararlılar. Ve saire.

Şimdi ne oluyor

Başını TPLF’nin çektiği EPRDF (Etiyopya Halkının Devrimci Demokratik Cephesi) 1991’den beri iktidardaydı. Derler ki ordu ve emniyet güçlerinde Tigrayliler bu sayede mafya gibi örgütlendiler; ballı devlet ihaleleri onların oldu. Geleneksel Amhara elitinin direnişini kırmak için ülkede gitgide şiddetlenen bir baskı rejimi kuruldu. Çoğu Amhara ve sol eğilimli olan üniversiteli aydın kesime göz açtırılmadı.

EPRDF’nin ikinci güçlü bileşeni olan ODP (Oromo Demokratik Partisi) Oromo halkının hızla yükselen konumuna paralel olarak 2010’lu yıllarda öne çıktı. Parti lideri ve Oromo eyalet başkanı olan Abiy Ahmed 2018’de beklenmedik bir şekilde EPRDF lideri seçildi. İki ay sonra başbakan oldu. İlk iş olarak Eritrea ile 25 senedir süren savaşı sonlandırdı. Bunun sonucu olarak Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. İçeride demokratik açılım politikası başlattı. Siyasi mahkumlar affedildi, basın üzerindeki baskılar hafifledi. Bu sayede Amhara aydınlarıyla hükümetin ilişkileri düzelme yoluna girdi. TPLF iktidarında yolsuzluk ve zorbalıkla itham edilenler devlet kadrolarından ayıklanmaya başladı; ordu ve istihbarat servisinde padişahlık kurmuş olan eski TPLF gerilla şefleri görevden alındı.

Nihai darbe Kasım 2019’da vuruldu. Refah Partisi (Prosperity Party) adıyla yeni bir iktidar partisi kuruldu. Biri hariç EPDRF’nin bileşenleri yeni partide yerlerini aldılar: ODP, ADP (Amhara Demokratik Partisi), SEPDM (Güney Ethiopya Halkları Demokratik Hareketi), Harari Ulusal Birliği, Somali Halkları Demokratik Partisi, Afar Ulusal Demokratik Partisi ve hatta Beni Şengül ve Gumuz Halkları Demokratik Partisi Abiy’e biat etmekte gecikmediler. Sadece TPLF, lanet üstüne lanet okuyarak, 28 yıllık iktidarı terk edip gitti.

Savaş kaçınılmazdı. Bir yıl gecikmeyle 2020 Kasımında patlak verdi. Bu sene Eylülde seçim yapılması gerekiyordu; covid bahanesiyle belirsiz bir geleceğe ertelendi. Bunun üzerine Tigray eyaleti Abiy hükümetini gayrimeşru ilan etti. Hükümetin gönderdiği ordu komutanlarını gözaltına alıp geri yolladı. Geçen hafta ordu Tigray’i istila etti; şiddetli direnişle karşılaştı. Tigray halkına, kuşaklar boyunca anlatacak yeni zulum öyküleri üretme kapısı açıldı.

 





Sunday, November 15, 2020

Tuhaf milletler dizisi no: 128

Patriyot adı verilen milleti üstünkörü duymuştum ama pek bir şey bilmiyordum. Yer Adları projesi için geçen gün Nasliç köylerini çalışırken fark ettim, biraz dersimi çalıştım.

Nasliç Yunan Makedonya’sının en Batı ucunda dağlık, kapalı bir memleket. Elencesi Anasélitsa veya Voíou: hepsi 70-80 köy, iki üç kasaba. Halkı öteden beri Elence konuşurmuş, ama tuhaftır ki yer adlarının neredeyse tamamı Bulgarca; Osmanlı öncesinden beri de öyle olduğu anlaşılıyor. 17. yüzyıl sonu gibi hayli geç bir tarihte bilinmeyen bir sebeple yerli halkın bir bölümü Müslüman olmaya karar vermiş. Yerel anlatıya göre yeniçeri olan iki muhterem kişi memlekete yerleşip halka İslam’ı öğretmişler. Hemen aynı yıllarda Müslüman olan Rum dilli Trabzon-Of’lularda da tıpkı buna benzeyen bir Maraşlı Hocalar öyküsü anlatılır.  Girit halkının büyükçe bir kısmının Müslümanlaşması da yaklaşık aynı tarihe denk geliyor. Keşke biri bu olayın sosyal altyapısını incelese.

Bektaşiliğe gönül vermişler. Çoğu köyde minareli cami yok, ancak hepsinde mescit olarak da kullanılan Bektaşi tekkesi var. Türkçe veya Arapça bilmedikleri için ezanı Rumca okumaları yaygın bir istihza konusu imiş. Yunancada aşağılayıcı bir deyim olan Vallahades (“vallahçılar”) adı kullanılıyor. Türkiye’ye göçten sonra birbirlerine ‘patriyot’ (“memleketli”) diye hitap ettikleri için bu isim yapışmış.

Vasil Kınçov’un oldukça güvenilir nitelikte olan sayımına göre 1900 yılında 20 köy Müslüman, diğer 12 köyde Müslümanlar azınlıkta. Nüfus yapısına bakınca, henüz Osmanlı idaresinde oldukları o tarihte dahi Müslüman nüfusun erimekte olduğu anlaşılıyor. 1912’de Yunan idaresine girdikten sonra 11 yıl boyunca şiddetli asimilasyon baskısına maruz kalmışlar. Dönen dönmüş, dönmeyen 1923-24’te vapurlara doldurulup Türkiye’ye sürülmüş. Hemen hepsi Silivri ve Çatalca tarafında Rumlardan boşaltılan köylere yerleştirilmişler. Türkçeden başka dil bilmeyen Çatalca Rumlarının gönderilip, yerine Türkçe bilmeyen Nasliç Müslümanlarının yerleştirilmesi o yörede hala hayretle kafa sallayarak anlatılan bir olgu. Haklı nedenlerle, çocuklarına Rumca öğretmemişler. Türkiye’de doğan kuşaklarda geçmişe dair net bir bilgisi olan hemen hiç kimse yok. Bektaşilik de unutulmuş, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini olan Sünni İslam benimsenmiş.

Meşhurlarından biri M. Abdülhalik Renda (1881-1957). İttihat ve Terakki rejiminin 1910’da Arnavut isyanını kan ve ateşle bastıran kadrosundandır. Daha sonra Ermeni pogromlarında başroller oynar; 1919’daki savaş suçları mahkemelerinde idamla yargılanır. Atatürk döneminin değişmez Maliye Bakanı olur; 1935’ten sonra on yıl TBMM başkanlığı yapar. Literatürde genellikle ‘Arnavut’ diye geçiyor ama değil. Renda köyü Nasliç’te, yeni adı Dihímarro (Διχείμαρρο) olan, 20. yy başında 250 nüfuslu Müslüman Rum köyü. Kökü oralıymış, il merkezi olan Yanya’da Arnavut ortamında yetişmiş.  

Sunday, November 1, 2020

ABD'de kimi tutalım?

Donald Trump yalancı, ahlaksız, cahil ve göründüğü kadarıyla oldukça aptal biri. Evet. Obama’nın parlak bir zekası ve etkileyici karizması vardı, hep doğru sözleri söyledi. Ayrıca azınlıklardan gelen biri olarak başkan seçilmesi iyiydi. Kabul.

Fakat.

Trump, ABD’nin Afgan halkına karşı 18 yıl sürdürdüğü anlamsız ve ahlaksız savaşı (Demokratların şiddetli itirazına rağmen) sona erdirdi. Irak’ta Bush’un, Suriye’de Obama’nın başlattığı amaçsız ve ahlaksız savaşları frenledi. Obama yönetiminin Rusya’ya karşı başlattığı akıl dışı saldırı politikasını yumuşattı. Yetmiş yıl kavgadan sonra İsrail ile Suudi Arabistan (ve dolayısıyla tüm Arap-İslam alemi) arasında kalıcı barışın temellerini attı.

Obama’nın boş vaad üzerine aldığı Nobel Barış Ödülü’nün birkaç katını hak etmedi mi sizce?

Obama’nın niyetinin halis olduğuna inandık. Elinden gelmiyor diye üzüldük. Şimdi dönüp düşünüyoruz. Öyle miydi? Irak ve Afganistan’daki insanlık ayıbı savaşlara son vermeyi vaad etmişti; daha tırmandırdı. Sekiz yıl boyunca küçük kara adamları delik deşik eden ve binalarını patlatan Amerikan askerinin “kahramanlığını” yücelten filmler izledik. Yasadışı Guantanamo üssünü kapatma sözü vermişti; kapatmadı. Assange ve Snowden vakalarında hukuka ve ifade özgürlüğüne ölümcül darbelerin vurulmasına göz yumdu. ABD’nin kara nüfusunun çok büyük bölümününün yaşamlarını hapiste ya da hapis tehdidi altında geçirmelerini sağlayan akıl ve vicdan dışı ceza politikasını değiştirmeye yönelik hiçbir adım atmadı. İktidarının özellikle son yılında, Rusya’ya karşı Eisenhower ve Kennedy yıllarına rahmet okutan bir soğuk savaş politikası benimsedi.

Yetersizlik miydi sebep? Yoksa hepimiz bile bile kandırıldık mı?

Trump’a karşı çıkardıkları ceset, 35 yıllık siyasi kariyerinde küçük çaplı menfaat alışverişleri dışında kayda değer bir başarısı görülmemiş, herhangi bir ilkenin ardında dik durmamış bir hiç. Akılda kalan tek etkinliği, ABD’nin dünya cezaevi nüfusunun yüzde 25’ine sahip olmasına yol açan ceza kanunu reformuna öncülük etmesi. Bir de oğlunun şaibeli işleri için Ukrayna cumhurbaşkanına şantaj yapması. Sağlığı kötüleşirse yerine geçecek kadın daha da tehlikeli. Polis devletinin gönüllü bir neferi, ihtirası uğruna babasını satmaktan çekinmeyecek bir kariyerist.

O yüzden korkarım ki ABD’de olsam, iğrenerek, oyumu turuncu saçlıya verirdim.