Wednesday, September 19, 2012

Terör örgütü mü emniyet yastığı mı?

Dışarıdan baktığın zaman siyasi organizmaları bir özne olarak görmek kolaydır. Falan parti şunu istedi. Filan devlet şöyle yaptı çünkü şunu hedefliyor. Falan teşkilatın stratejisi şu. Oysa yakından (veya içeriden) baktığın zaman bilirsin, her yönetici kadronun vaktinin ve enerjisinin yarıdan epeyi fazlası, içeride otoriteyi tesis etmeye gider.  Emrin altında bir sürü benzemez insan var. Bir karar verdiğinde senle beraber yürümelerini nasıl sağlayacaksın? Karar toplantısında karşı oy kullanmış adamın, o karara uyacağından nasıl emin olacaksın? “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri” diye yol verdiğinde kiminin Şam’a kiminin Bağdad’a kaçmasını nasıl önleyeceksin?

Gelenek ve alışkanlık senden yanaysa işin nisbeten kolaydır. Adam hayat boyu sana itaat etmiş, sırf tembellikten de olsa emrine itaat etmeye devam eder; hayatın normal akışı sayar. Yasalar senden yanaysa gene işin kolaydır. Emirlerine itaat etmeyeni cezalandırırsın. Doğru düşünen insanların çoğu, öbür tarafın haklı olduğu şüphesini içlerinde taşısa da sana hak verir.  

Ne gelenek ne de yasa senden yanaysa işin yamandır. Silah zoruyla insanları bir yere kadar korkutabilirsin: o korkunun nerede dağılacağı hiç belli olmaz. Hele eli silahlı adamlarla iş yapıyorsan işin daha zordur. O silahın verdiği güç sarhoşluğuyla nasıl başa çıkacaksın? Kedilerden ordu kur, daha kolay.

*
Kürtlerde eşkiya olup dağa çıkma geleneği eskiden beri var. Soylu ve onurlu bir davranış sayılıyor. Haklarında destanlar, masallar, türküler söyleniyor. Bütün dünyada, otoriteye karşı kendini ezik ve dışlanmış hisseden kırsal halkın tipik tepkisidir, bkz. Korsika, Osmanlı Yunanistanı, Kafkasya, Hindistan, Robin Hood vs.

Bunun üstüne yüz sene aralıksız süren aşağılamayı, zulmü, zorbalığı, hoyratlığı ekle. Elbette ki dağa çıkacaklar. Elbette soygun yapacaklar. Elbette kralın adamlarını pusu kurup vuracaklar. Başka türlü olsun diyenlerin aklından ve vicdanından ben şüphe ederim.

“Açılım oldu artık aşağılama yok” diye aklınızdan geçiyorsa eğer tavsiye ederim, sabır gösterip, mesela Muş veya Bitlis veya Şırnak valiliğinin internet sitelerini okuyun. Bu kadar pervasızca ırkçı, bu kadar yalancı, bu kadar zorba meşrep adamlara karşı dağa çıkmak ya da daha beterini yapmak bir insanlık görevi midir değil midir diye bana yazarsınız daha sonra.

*
Soru şu: PKK’nin bunda işlevi nedir? Bu adamları PKK mi dağa çıkarıyor? Yoksa zaten dağa çıkacak adamları bir ölçüde zaptu rapt altında tutan bir emniyet yastığı mıdır PKK?

Dağdaki adamlar üzerinde ne kadar otoritesi vardır? Şöyle soralım: onların duygu ve taleplerine çok zıt gittiği zaman otoritesini nereye kadar koruyabilir?

Bunlar pek kıyıcı, pek terörist, pek Leninist adamlardır, dağdakileri korkuyla yönetiyorlar filan demeyin bana. Kıyıcılık yapman için elde kıyıcı adamların olması gerekir. Karayılan - veya her kim ise - elde silah dere tepe gezmiyorsa şayet, kıyım emirlerini verdiği adamların kendisine itaat etmesini nasıl sağlayacak? İşten mi kovacak? Emekli ikramiyesini mi kesecek?

*
Olaya bu açıdan bakınca TC’nin PKK’ye nasıl göbekten bağlı olduğu, göz kamaştırıcı bir netlikle ortaya çıkıyor! Hayır, komplo teorisi değil söylediğim, Ergenekon mergenekon hikayesi de değil. Gayet basit, gayet mantıklı, adeta kaçınılmaz bir diyalektik. Düşün: Her dağın başında ayrı eşkiya çetesiyle başa çıkmak mı daha kolaydır, bunca sene neredeyse kan kardeşi olduğun, huyunu suyunu bildiğin, yönetici kadrolarını yakından izleyebildiğin bir tek düşmanla mı?

Ölümü göze almış birey karşısında dünyanın her güvenlik teşkilatı çaresizdir: adam (veya daha tehlikelisi, kadın) çeker pimi üstüne yürür, bakakalırsın. Başa çıkmanın tek yolu, onun güvendiği, inandığı, az veya çok emirlerine itaat edeceği bir teşkilattır. Emniyetin alacağı her tedbir, öfkeli adamın öfkesini biraz daha bilemekten başka şeye yaramaz. Oysa teşkilat “bekle” dese – belki, bir süre – bekleyecektir. Ya da eylemi eğer teşkilata zarar verebilecek gibiyse, teşkilatın çıkarını kendi öfkesinin önüne koyacak kadar özveri gösterebilir.

Eğer bugün Diyarbakır’da günde otuz tane TC elemanı öldürülmüyorsa, hiç şüpheniz olmasın, PKK izin vermediği için öldürülmüyor. Üniformalı takımının basireti yüzünden değil.

*
Hayır, TC kadroları PKK’yle dosttur, elele çalışıyorlar filan demiyorum, bakın. Eminim ciğerine kadar nefret ediyorlardır, günü geldiğinde kan banyosunda boğmaktan zevk alacaklardır. Başka şey söylüyorum. PKK’ye muhtaçlar. Elleri mahkûm. Onsuz yapamazlar. Üstelik sadece varolması da yetmez PKK’nin. Güçlü olması, otoritesini koruması da TC için hayati önemdedir. Sahadaki militanına söz geçiremedikten sonra ne işe yaradı teşkilat?

Sahadaki militan “bizim parti de yumuşaklaştı artık, TC’nin oyuncağı oldu” diye düşünmeye başladığı gün, bölgedeki güvenlik durumu iyileşir mi, kötüleşir mi sizce? Seyrettiğiniz onca Amerikan polis filmini düşünün, ondan sonra cevap verin.

Mantığı sonuna kadar izlemeye çalışın. Anladınız mı şimdi, neden TC on seneden beri esir kampında dünyadan kopuk yaşayan bir adama ısrarla ve bilinçli bir şekilde “lider”i oynatıyor,  neden onun uğradığı birtakım “haksızlıkların” medyada bu kadar büyümesine göz yumuyor, neden mücadelenin hedefini usulca “şefi kodesten kurtama” operasyonuna kaydırıyor?

Anladınız mı şimdi, Karayılan “vallahi yerel unsurlara söz geçiremiyorum” diye dert yanarken aslında ne demek istiyor? Hayır, günah çıkarma değil yaptığı. TC’yi uyarıyor. “Beni bu kadar zayıflatırsan militanlarıma hakim olamam, sonuçlarına katlanırsın” diyor.

Anladınız mı neden PKK’nin bazı “şiddet” eylemleri aslında TC’nin işine geliyor, teşkilatın eksik bıraktıklarının tamamlamak için bazen onca müzaheret gösteriyorlar, kolaylık sağlıyorlar? Anladınız mı neden PKK ile ilgisi olmadığı besbelli olan bazı bireysel eylemleri, mesela önceki sene Dersim’de kamyonet dolusu patlayıcıyla karakola dalan adamı “PKK’li” diye damgalamakta o kadar acele ediyorlar?

Çünkü yalnızca PKK'ye değil, 'street credibility' sahibi bir PKK'ye ihtiyaçları var. Çünkü acımasız ve müntekim bir Teşkilat miti olmadan, ne taş atan çocukları kontrol atında tutabilirsin, ne jandarmanın çamurlu postalıyla evi çiğnenmiş genci, ne sevgilisinin karnı deşilmiş kadını, ne köyü yakıldığı ya da okulda sabah akşam hakarete uğradığı için hayat boyu kırık kalmış adamı, ne de “senin ataların Ortaasyadan gelmediği halde sana hoşgörü yaptık, sevin” diye ağzıyla osuran validen sıtkı sıyrılmış odacıyı. Bu kadar basit.

*
Sonu ne olacak? İnanın bilmiyorum. Memleketin başına çökmüş cahil ve buyurgan bürokratik zümreyi topyekün tasfiye etmeden gerçek bir çözüm zor. O yönde umut verici herhangi bir belirti de görünmüyor. Dolayısıyla insanlar dağa çıkmaya – ya da şehirlerde, yeraltına inmeye – devam edecek. 180 yıldan beri bölgenin temel gerçeği olan eşkiyalık/gerillacılık olgusu, muhtemelen artarak devam edecek.

Binaenaleyh Devletin, PKK veya ona benzer bir teşkilata bağımlılığı da devam edecek.

Uzun vadede Türkiye’nin bölgeyi bugünkü şartlarda elinde tutması bana imkânsız gibi görünüyor. Öyle ya da böyle, PKK veya bir benzeri ile anlaşmak zorundalar. Hatta Türkiye’nin bölgede bir etkisi ve gücü olmasını istiyorlarsa, bana sorarsanız, PKK veya benzeri ile ciddi düzeyde ittifaka da gitmek zorundalar.

Ama işlerin arka planına vakıf olmadan bu konularda çok fazla akıl yürütmeye gelmez, netameli konular bunlar. Bu kadar fikir jimnastiği yetsin bu günlük.


27 yorum:

  1. devamını yaz eleştirimi ve övgümü o zaman yapacağım sevo
    Yanıtla
  2. hocam dağa çıkışın nedenini sadece türk devletinin baskısına veya ırkçılığa bağlamak yanlış olur. en önemli nedenlerden biri de feodal düzen ve törelerdir.dağa çıkanların kendi beyanlarıdır.kızı berdel oarak istemediği birine veriyorlar yada çocuk yaşta yaşlı birine satıyorlar.bu kız ömrü boyunca köle gibi çalışıp 10 tane çocuğa bakacak,dayak yiyecek nefes alacağı bir yer olarak dağı görüyor.veya delikanlı babasının bilmem kaçıncı çocuğu olarak şefkatsiz büyümüş,meslek yok,iş yok.onu adam yerine koyan,ona inisiyatif veren birileri için ölümü göze alır.şiddetle büyümüş,ezilmiş insanların psikolojilerini anlamak lazım öncelikle.çocukluğunda ezilen ezene benzemeye çalışır.insanları önce birey haline getirmek lazım.bu da feodal düzen ve ilkel törelerin tasfiyesi,insanlara meslek kazandırılması ve eğitimle olur.sevgiyle olur.
    Yanıtla
  3. Altın tarak ödülü kazanamayacağım garanti!! Çünkü sövmeyeceğim.Ama çok bölük pörçük size yakışmayacak kadar teorik bağlardan yoksun bir yazı.. Fikir jimnastiği dediğiniz için affedilebilir. Ama genel olarak söylenebilecek tek şey "çok çalışmanız lazım çook":-)) Sevgiler
    Yanıtla

    Yanıtlar


    1. Biz şehirlerde yaşayanlar dağlarda yaşayanların psikolojilerini asla tam olarak anlayamayız, ki buna Sevan Bey de dahil, şehirlerde yaşayan Kürtler de.
  4. Kürtlerde eşkiya olup dağa çıkma geleneği eskiden beri var. Soylu ve onurlu bir davranış sayılıyor. Haklarında destanlar, masallar, türküler söyleniyor.

    Doğru. Ama Kürtlerin eşikiya ya da asi hikayelerinde (örneğin, Koçero, Şeyh Said) askerle ya da kolluk kuvvetleriyle savaşmak asla yüceltilmez ve gerçekten mecbur kalmadıkça yani onlar tarafından saldırıya uğramadıkça onlara asla ateş açılmaz. Bu hikayelerde bugünkü milliyetçi anlayıştan da eser yok (Şeyh Said milliyetçi saiklerle isyan etmediğini ve İslam davasından başka bir davayı asla savunmadığını kendisi söylüyor). Açıkçası, PKK'yla Kürtlerin geçmişteki eşkiyaları ve asileri arasında bir benzerlik göremiyorum; PKK son derece modern ve en başından beri Batıyı örnek alan bir hareket (zaten Marxist-Leninist ve milliyetçi bir hareket). Bunları PKK'yı eleştirmek için söylemiyorum, sadece bir tesbitte bulunuyorum.
    Yanıtla

    Yanıtlar


    1. Bir de şunu unutmayın. PKK sadece eline silah alıp askerle ve polisle çatışsa bunu en azından onurlu bir düşman davranışı olarak görürdük. ama pkk terör üretiyor. Türk, Kürt, çocuk mocuk demeden sivil de öldürüyor. yani bu durumuyla sadece kuduz bir köpek gibi görülebilir. bence onurlu bir düşmana gösterilecek hiçbir muameleyi de hak etmez.
  5. bu adsizda hemen teshisi koydu, eger türk devleti, orayi devsirmeden yatirim yapma, demeseydi simdiye kadar o idaa etiginiz feodal yasam bicimi coktan cözülmüs olurdu. dersimde bu gün mayo ile munzurda, kadin erkek yüzebiliyor, batida ki gibi deniz kenarina cevirmisler, iyi anlarsaniz, bununda suclusu o pek sevdiginiz t.c. devletidir. not: bu devlet büyümedikce bas harfleri hep kücük yazilsin.
    Yanıtla
  6. kendi kutsallarına eleştiri getirmek zordur biliyorum.özeleştri yapmak her babayiğidin harcı değildir.ama nefret objesi olarak bellenen tc'ye herşeyi fatura etmek daha kolaydır.kimsenin devlet suçlu değildir dediği yok.tunceli vakası doğu içinde uniquetir.bir mardin veya diyarbakırla kıyaslayamazsın.devletin feodal yapıları işine geldiği için koruduğu da doğrudur lakin o feodal yapıların bugüne kadar gelmesini sadece devlet sağladı demek çok yanlış olur.coğrafi yapı,bölgenin kaçakçılık güzergahının ortasında olması,yıllardır süren savaş,vb... büyük rol oynamıştır o yapının sürmesinde.gücü elinde tutan ağaların kendilerine hizmet eden bir sistemi sonuna kadar savunacakları da muhakkaktır.
    Yanıtla
  7. kürtler sadece tc'de değil, dağıldıkları tüm topraklarda rejimlerle mutsuz olmuşlardır. Aynı sorunu Yahudiler binlerce yıl yaşadılar. Müstakil bir devlet kurunca öyle ya da böyle biraz daha rahara erdiler. Kürtler kendilerine müstakil bir devlet kuramamanın sıkıntısını yaşıyorlar. Bu gerçekleşene kadar da başkalarına ve ezilmişliklerine kızıp isyan etmeye devam edecekler. Tabi ki sözüm Kürt aktivistlerine ve siyasilerine, sıradan vatandaşın çektiği sıkıntılar çok başka çerçevede değerlendirilmeli muhakkak.
    Yanıtla
  8. sanki tc tarafından yıllardır aşağılanmaktan dolayı milyonlarcası topyekün silaha sarılacakken PKK tarafından dizginlenmekte olan bir kürt halkı varsaymışsınız.

    ben bölge illerinde hep klasik şark iki yüzlülüğünü, sinikliğini gördüm. (en çok da o "odacılarda") zaten öyle olmasalar bunca yıl bu kadar kolay güdülmezlerdi. pkkyi güçlü kılan, paradoksal olarak "güçlü" olabilmesi, görünebilmesi. örgütün kıyıcılığı, hesap vermezliği, halkın gözünde zaaf değil, cazibesinin kaynağı. zaten ayakları yere biraz sağlam bassın "devlet gibi olduk" derler, başka da bir beklentileri olduğunu hiç hissetmedim pkkden.. öcalan yakalandıktan, suriyedeki merkez dağıtıldıktan sonra pkk etkinliğinin sıfır noktasına inmesinin bir nedeni de buydu.
    Yanıtla
  9. devam edeyim... bence türkiyenin bölgeyi bugünki idari yapısı içerisinde elinde tutması hayat mevat meselesi değil. bu ülkenin, demokrasisi, ekonomisi, temel insan hakları gibi meselelerinde oradan "kurtulmak" ciddi faydalar dahi sağlayabilir. bağımsız bir kürdistan, italyanın arnavutları gibi, kürtleri batıda ucuz işgücü olarak kullanmanıza engel olmaz. düzen değişmez. ama bu savaş sürdükçe, değil insan hakları askeri vesayet dahi bugün tam olarak çzülebilmiş bir mesele değildir.

    ama eğer orayı birşekilde elinizde tutmak istiyorsanız, orayı değiştirdiğiniz kadar oranın da sizi değiştirmesine razı geleceksiniz.
    Yanıtla
  10. urfanın doğusunu elimizde tutmak için harcadığımız muazzam emeğe hiç bir anlam veremiyorum.

    kardeşim, birlikte olmuyorsa ayrılacaksın.
    kürtlerle ayrılmak bize çağ atlatmasa da büyük faydalar getirecektir;
    -sırf kürtler baş kaldırmasın diye konulup polis devletinde yaşamamıza sebep olan onca kanundan kurtulabiliriz,
    -savunmaya ve iç güvenlik harekatlarına harcanan muazzam masrafdan kurtulmuş oluruz,
    -orduyu küçültüp profesyonelleştirebiliriz,
    -ülkedeki kişi başına düşen; okul, derslik, öğretmen, üniversite, iş imkanları, hastahane, doktor, fabrika, elektrik kullanımı, alt yapı hizmetleri, otomobil sayısı, işletme/sanayi kuruluşu sayısı... istatistikleri oldukça iyileşir,
    -neredeyse bütün gelecek bilimcilerine göre adam olması imkansız olan ortadoğudan biraz daha uzaklaşmış oluruz,
    -6. bölgeye teşvik ayağına geri dönüşümsüz şekilde doğuya aktarılan paradan kurtuluruz,
    -pek çok şehrimiz nüfus olarak rahatlar,
    -kürtlerin gitmesiyle boşalacak şehir nüfusunun türk köylüleriyle kapatılması sayesinde ülkenin köylülükten kurtulması dahi sağlanabilir,
    -işçi ücretleri ciddi olarak yükselir,
    -ülkenin asayiş ve kaçakçılıktan doğan vergi kaybı sorunları büyük oranda azalır,
    -sosyal güvenlik harcamalarından ciddi oranda tasarruf ederiz...

    daha gider bu.
    Yanıtla

    Yanıtlar


    1. Bir dakika arkadaşım Kürtleri nereye gönderiyorsun? Ayrılmanın da bir adabı usulü var. Belli bölgelerde referandum yapılır. Ayrılmayı tercih eden ayrılır etmeyen kalır. Ben İstanbul'da yerleşik doğulu bir insanım. Benim doğup büyüdüğüm, nüfusa kayıtlı olduğum yer halkı "biz ayrılıyoruz" dese ve onlar bağımsız Kürdistan'ı kursalar bundan İstanbul'da yerleşik olan bana ne? Sen yine Türkiye'nin en kalabalık Kürt nüfusunu barındıran İstanbul'da Kürt sorunuyla başbaşa yaşamaya devam edeceksin. Onun için kusura bakmayın beyler. İşler sizin gönlünüzce gitmeyince oyunbozanlık edip Kürtlere bağımsızlıklarını verelim, gitsinler başımızdan diyerek bu işten kurtulamazsınız. Adam gibi oturup içinde herkesin insan gibi yaşayabileceği kimsenin efendi kimsenin kul olmayacağı bir düzen kurmaya mecburuz. Ha bir de öyle "burası bizimdir" demesin kimse. Eskilerin tabiriyle "Arz Allah'ındır". Daha modern bir deyişle yeryüzü münhasıran hiçkimseye ait değildir. Buraya bir zamanlar Rum denilirdi, şimdi Türkiye deniliyor, Allah bilir bin sene sonra insanlar ne diye adlandıracak. Hepsi de gelip geçici ve bizlerin uydurduğumuz isimlerdir, öyle kalmaya da mahkumlardır.
    2. Çok uzak değil, Osmanlı devrinde Anadolu ve Balkanlara Rum deniyordu. Türkiye adı 19. yüzyıl ortalarında Osmanlı entelijansiyası tarafından Batıdan ithal edildi (Batının kullandığı Turchia kelimesinin Osmanlıcaya çevirisi olarak), ama halk arasında yayılması ancak cumhuriyet devrinde ve devlet eliyle oldu.
    3. Sadece Türkiye değil, Türk adı da öyledir. Divan edebiyatı dışında halk şiirlerinde de Türklüğü hor görenler vardı.

      Türk kavmine minnet etmek olur mu
      Karnında dalağı şiştikten geri
      Bin nasihat etsen birin alır mı
      Öygelenip aklı şaştıktan geri

      Öygelenip hergîz şişer dalağı
      Fark eylemez kopuz ile kabağı
      Nasihat etsen işitmez kulağı
      Galat damarları şiştikten geri

      Zebûn iken görün Türk’ün yüzünü
      Yüz vermeniz açtırmanız gözünü
      Evliyâlar gibi söyler sözünü
      Zebûn olub bağrı piştikten geri

      Türk değil mi Marsıva'nın eşeği
      Eşek değil köpekten de aşağı
      Haralara sığmaz olur taşağı
      Minnet üzerine düştükten geri

      Ömer dedi kim nasihat tutana
      Türk kavminde hicap yoktur utana
      Her ne gelir ise söyler lisana
      Haya damarları şiştikten geri

      Âşık Ömer
    4. o zaman doğu ve güneydoğuda yaparız bu referandumu. oy oranı ayrılmadan çıkan şehirleri direk şutlarız. orada ayrılmak istemeyen Türkleri ve Kürtleri de hoppa batıya... Batıda ayrılmak istemeyen Kürtlere falan kimsenin birşey diyeceği yok. Ama ayrılmadan sonra da ağzından "özerklik, liderlik, ana dilde eğitim, vs vs " gibi terörist ağzı yapanların hepsini direk doğuya ışınlarız. var mısınız?
    5. Senin anlamadığın nokta şu: her Türkiye'de kalmak isteyen Kürt ana dilde eğitim gibi temel haklardan feragat etmeye razı değil, ya da tersten okursak, her temel hakları savunan Kürt Türkiye'den ayrılma taraftarı değil. Ana dilde eğitimi Türkiye gözünde çok büyütüyor; dünyada azınlık grupların ana dillerinde eğitim görmesi günümüzde çok rutin bir şey. Türkiye'nin şu anki tutumu dünyadaki gidişata aykırı. Eee, 1920 model bir anlayışla 21. yüzyılda bir ülkeyi yönetmeye kalkarsak olacağı budur. Türkiye'nin onun için önce prangalarından kurtulması gerekiyor.
    6. Mevcut koşullarda anadilde eğitim olayı çok afaki.Ben anadilde eğitim derken okullarda Kürtçe dersi olmasını değil bütün derslerin Kürtçe olmasını kastettiğinizi zannediyorum. Dolayısıyla Türkçe ve Kürtçe, ve hatta Lazca, Arapça vs eğitim veren okullar olması. Sonuçta adam ırkından dolayı Kürtçe eğitim istiyorsa birisi de dininden dolayı Arapça eğitim isteyebilir. Tabi bunlarda gereken dersleri verebilecek kapasitede öğretmen var mıdır? Ders materyali var mıdır? Bilmiyorum belki de yapılabilir. Ancak galiba benim tuzu kuru olduğum için ben bunu çok önemli birşeymiş gibi göremiyorum.
    7. Evet, bütün derslerin Kürtçe olmasını kastediyorum, tabii resmi dil olduğu için zorunlu olacak Türkçe dersi hariç. Bunun önündeki anayasal engelin kaldırılması zor değil (bunun için anayasada Kürtçe lafzının geçmesine gerek bile yok), yeter ki mevcut parlamentodaki siyasi partilerin yeteri kadarı bu değişikliği istesin. Türk kamuoyundan da ciddi bir itiraz çıkacağını zannetmem, zira insanlar terörden ve mevcut siyasi ya da askeri politikaların terör karşısında yetersizliğinden o kadar bıkmış ki bu tür durumlarda daha esnek olmaya baştan razılar. Neticede Kürt açılımına kamuoyundan ciddi bir itiraz çıkmadı, buna da çıkacağını zannetmem. Aynı anayasal değişiklik Arapça, Lazca, Gürcüce, Çerkesce gibi diğer azınlık dillerinde de eğitime imkan verecektir. Öğretmen, ders materyali gibi konular teknik detaylardır ve bunlar zamanla çözümlenecektir.
  11. urfanın doğusunu elimizde tutmak için harcadığımız muazzam emeğe hiç bir anlam veremiyorum.

    Kürt çoğunluklu bölgenin Türkiye'den ayrılması durumunda Urfa da Kürt devletine gider. Tabii burada Urfa Araplarının takınacağı tavır da önemli, ama demografik yapı Kürtlerden yana. Türkiye'nin etnik kompozisyonuna göre Kürt devletiyle en mükemmel olmasa da en mantıklı sınır Fırat nehri olacaktır. Kuzey sınırınınsa Erzurum ilinin güney taraflarında bir yerden geçmesi en mantıklısı. Her halükarda yeni Türkiye'nin doğu sınırına yakın kısımlarında Kürtlerin yoğun ya da çoğunluk olacağı bazı yöreler kalacaktır, oralardaki Kürtler ister Türkiye'de kalır ister yeni kurulan Kürt devletine göçerler. Türkiye'nin daha batı bölgelerindeki Kürtler de aynı şekilde ister kalır ister Kürt devletine göçerler. Kürt devletinin sınırları içinde kalacak Kürt olmayan etnik gruplardan insanlar da ister orada kalır ister Türkiye'ye ya da komşu Arap devletlerine göçerler.

    Bunları Kürtler Türkiye'den ayrılıp ayrı devlet kursunlar diye yazmıyorum, sadece olası bir ayrılık durumunda ülkeler arasında toprak taksiminin nasıl olması gerektiğine dair fikir beyan ediyorum.
    Yanıtla

    Yanıtlar


    1. Olası bir ayrılıkta urfanın tercihi %90 ihtimalle tc olacaktır; tıpkı elazığ, malatya gibi. aynı şekilde kuzey sınırı erzurum'un/erzincanın güneyi olur. iran ve nahçivan bağlantısı ile ciddi türk nüfusu yüzünden ığdırın da türkiyede kalacağını düşünüyorum. yanlız tunceli konusunda hiç bir fikrim yok.

      ayrılık sonrası kürtlere türk şehirlerinde önce tavırla sonra sözle sonra da fiziksel baskıyla verilecek "defolun gidin ülkenize" mesajından sonra ülkede ne olur bilemem.

      burasının neresi olduğunu bilmeden "türkiyede kalmak isteyen kürtler canları istediğince kalabilirler" yaklaşımına ise sadece gülüyorum.
      ayrıca batı anadoludan 5 milyon kürtü yollayacak baskı sınır illerinden birkaç yüzbin kürte de yeter bence.
    2. Ben Urfa'nın etnik dağılımından yola çıkarak tahminde bulundum. Neyse, uzun uzun olası bir ayrılma durumunda hangi il Türkiye'de kalır hangisi Kürdistan'a gider gibi kafa yorucu bir tartışma yapmak istemiyorum. Ben de, mxailanic gibi, olası bir ayrılma durumunda yeni Türkiye sınırları içinde çok sayıda Kürdün yaşamaya devam edeceğini ve Kürdistan'a göçmeyeceğini düşünüyorum. Devlet bizzat karışmadıkça TC'de kalacak Kürtler üzerinde ciddi bir defolun Kürdistan'a baskısı olacağını hiç sanmıyorum (ki devletin baskı yapması TC'nin imajı ve saygınlığı için tam bir felaket olur). Onun için, Kürdistan kurulur Türkiye de Kürtlere gerekli hakları vermekten kurtulur görüşünü inandırıcılıktan yoksun buluyorum. Eğer sırf o görüşe dayanarak Kürdistan'ın kurulmasını savunacaksanız hiç savunmayın derim. Türkiye her halükarda Kürtlere gerekli hakları vermek zorunda.
  12. Hayat, üzerine ne söylersek söyleyelim, hep daha karmaşık. Bilmiyorum, Yıldıray Oğur'un Taraf'ın bugünkü sayısında yayınlanan, İzmir'de öldürülen çiftçiler hakkındaki yazısını okuyan var mı? Devleti eleştirmekte sonuna kadar haklı olmakla birlikte biz cepheden devlet mevzilerine savlet ederken ric'at ve ikmal hatlarımıza PKK'dan biteviye baskın yiyoruz. Buna bir çözüm bulmak zorunda bu ülkenin medeni kamuoyu. Zaza kökenli doğulu bir insan olarak, Sevan abinin bu PKK konusunda biraz romantik takıldığını düşünüyorum doğrusu ve hayat romantizmi kaldırabilecek bir yerde değil. Nihayetinde Aliza Marcus'un o çok güzel eserinde daha PKK kurulurken şiddetin bir tarz-ı siyaset olarak bilinçli bir şekilde tercih edildiğini okuduk.
    Yanıtla
  13. -türkler terör bitsin kürtler ise haklarımız verilsin istiyor. fakat olayın tarafları türkler/kürtler değil; ben egemenlik haklarıma dokundurmam diyen devlet ile "ben doğuyu tavizsiz yönetmek istiyorum" diyen pkk.
    sırf bu tespit bile terörün asla bitmeyeceğinin göstergesidir.

    -pkk türkleri katletmeye devam edecek, saldırılarını şehirlere yaymaya çalışacak.
    ne kadar hak hukuk verilirse verilsin, doğu ile batı arasındaki uçurum ne kadar kapanırsa kapansın kürtler dağa çıkmaya devam edecek, ki şu an pkk tarihinin en yoğun katılımlarını yaşadıklarını, hatta bazı gelenleri geri çevirdiklerini kendileri söylüyor.

    -türkiye kürtlerinin bağımsız olması kaçınılmaz, özellikle kuzey ırakta ve suriyedeki kürt yapılanmaları bu işi oldukça öne çekti ya da can suyu verdi.

    pek çok insanın gözü kör,
    önlerindeki basit gerçeği görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar daya da kötüsü kendilerini "uluslar arası prestij", "demokrasi" gibi ortadoğuda asla güvenilemeyecek kavramların koruyacağına inanıyorlar; bu ülke karışacak.
    hem de en geç; türkler, kürdistan kurulduğu halde kürt sorununun hala bitmediğini gördüklerinde...
    belki erken bir tarihte, hükümetin bir dizi beceriksiz icratı, bir ekonomik kriz ertesi ya da kamoyunda farkındalık yaratacak bir saldırıdan sonra da karışabilir.
    iş o reddeye geldiğinde de göz, ne uluslar arası prestij, ne de saygınlığı görecek.

    batıdaki kürtler gider mi kalır mı? türkiye yanlısı kürtlerin durumu ne olur? filan karışık sorular. mesela yunanlılar izmire çıktığı gün dahi türkiye tarafını tutan karaman rumlarını mübadelede ilk yolladık.
    en azından kürtlerin ekseriyetinin, her hangi bir 1. derece akrabalığa girmemiş ya da vasıfsız kalabalığının diyarbakırın doğusuna döndürüleceğini düşünmekteyim.

    altınovada iki cam çerçeve indiğinde eşyalarını toplamaya başlayan kürtleri gözlemleyen bir balıkesirliyi bu konuda asla ikna edemezsiniz.
    Yanıtla
  14. Bu yorum yazar tarafından silindi.
    Yanıtla
  15. -türkiye kürtlerinin bağımsız olması kaçınılmaz, özellikle kuzey ırakta ve suriyedeki kürt yapılanmaları bu işi oldukça öne çekti ya da can suyu verdi.

    Uzun vadede İspanya'daki Baskların ve Katalanların bağımsızlığı da kaçınılmaz, ya da Çin'deki Uygurların ve Tibetlilerin (tabii dünyadaki ulus-devlet düzeni devam ettiği sürece, ama zaten ulus-devlet düzeninin çok uzun bir süre daha dünyada hakim olacağını düşünmememiz için bir neden yok), çünkü, aynı Türkiye'deki Kürtler gibi, bu azınlık gruplar grup olarak çok politize olmuşlar ve grup kimliklerini politik bir nesneye dönüştürmüşler (ki bu kendi milliyetçiliklerinin ne kadar yüksek seviyelere ulaştığına delalet eder).

    batıdaki kürtler gider mi kalır mı? türkiye yanlısı kürtlerin durumu ne olur? filan karışık sorular. mesela yunanlılar izmire çıktığı gün dahi türkiye tarafını tutan karaman rumlarını mübadelede ilk yolladık.

    Kıyı Ege Rumları haricindeki Anadolu Rumlarından zaten hiç bir zaman ciddi bir ayrılık hareketi çıkmadı. Buna hiç imkanları olmadığından mıdır yoksa gerçekten ayrılmak istemediklerinden midir ya da ikisinin bir karışımı mıdır konusu çok spekülatif. Karaman Rumları da yekpare bir grup değildi bu arada; içlerinde Kuva-yi Milliye hareketini destekleyenler olduğu gibi, ona, muhtemelen çok daha büyük bir sayıda, karşı çıkanları da vardı, ki Anadolu Müslümanları içinde bile Kuva-yi Milliye hareketine karşı çok büyük bir muhalefet vardı (özellikle de dindar ve halife/padişaha bağlı olanlarında).

    en azından kürtlerin ekseriyetinin, her hangi bir 1. derece akrabalığa girmemiş ya da vasıfsız kalabalığının diyarbakırın doğusuna döndürüleceğini düşünmekteyim.

    altınovada iki cam çerçeve indiğinde eşyalarını toplamaya başlayan kürtleri gözlemleyen bir balıkesirliyi bu konuda asla ikna edemezsiniz.


    Dediğim gibi, TC devleti bu işe karışmadıkça, kendi rızası dışında bağımsız Kürdistan'a batıdan büyük bir Kürt göçü olacağını zannetmiyorum, yani muhtemelen göçenlerin büyük çoğunluğu tamamen kendi rızasıyla göçenler olacaktır. TC devleti Kürt vatandaşlarına bağımsız Kürdistan'a göçmeleri için çeşitli yollarla baskı yaparsa iş değişir tabii.
    Yanıtla
  16. Bunca yıldır PKK üzerine Türk basınında yüzlerce yazı okudum, milyonlarca lakırdı duydum, bu kadar değişik bir perspektiften bakıldığını ilk kez görüyorum.

    Yani bu ironik muhtaçlık tezi aslında ne kadar haklı, bugüne kadar hiç düşünemediğime kızıyorum..

    Teşekkür ederim bu aydınlatma için Nişanyan size..
    Yanıtla

Tuesday, September 4, 2012

Şiddete karşı mıyız, sahiden?


Milattan önce 514 yılında Atina’nın seçkin gençlerindenHarmodios ve Aristogeiton, zamanın diktatörü Hippias’a bir suikast düzenlerler. Saldırı bir dini tören esnasında kalabalık içinde gerçekleştirilir. Hippias kurtulur, ama kardeşini öldürmeyi başarırlar. Suikastçilerden biri olay yerinde öldürülür; öbürü daha sonra işkence altında can verir.
MÖ 508 yılında Atina’ya demokrasi geldiğinde yeni rejimin ilk yaptığı işlerden biri, “Zalim-Öldürenler”in (tyrannophonoi) bronzdan heykelini yaptırıp Çarşı meydanına dikmek olur. Tarihçi Thukydides’e göre bu, tarihte kamu bütçesinden yaptırılan ilk anıt-heykeldir; aynı zamanda muhtemelen – padişah ve tanrılar dışında – bugün adını bildiğimiz gerçek bir kişiyi temsil eden, tarihteki ilk anıt-heykeldir. Bir bakıma, Yunan sanatını önceki medeniyetlerden ayıran büyük dönüşümün ilk timsalidir. İnsanlığın entelektüel evriminde bir dönüm noktasıdır. Kutsal Devlet’e karşı, sıfatsız – ve çıplak – Birey yüceltilir.
28 yıl sonra Persler Atina’yı işgal ettiğinde heykeli alıp götürürler. Bunun üzerine Atina kenti anıtın daha da güzelini sipariş edip aynı yere koydurur. O günlerde bestelenen bir ilahide iki kafadar, “özgürlük ve adaletle yeniden doğuşu” sağlayan kahramanlar olarak tanrısal Akhilleos’a eş sayılırlar. Devlet başkanının resmi tahtının ayağına, Zalim-Öldürenler heykelinin kabartması işlenir (bu tahtın bir örneği şimdi British Museum’da Elgin mermerleri faslındadır). İki suikastçinin soyundan gelenlere, sonsuza dek Meclis binasında ücretsiz ağırlanma ve tiyatroda en ön sırada oturma ayrıcalığı tanınır. Bir süre sonra Rodos şehir devleti, iki Atinalıyı resmen ilah mertebesine yükseltir; ikisi adına yıllık yortu ve kurban töreni tesis eder.
Yüz küsur yıl sonra Syrakusa diktatörü Dionysos’un sofrasında “en iyi bronz hangisidir” diye sorulduğunda, şair Antiphon’un “Atina’da Harmodios ve Aristogeiton heykelini yaptıkları bronz” diye cevap verdiğini Ploutarkhos aktarır. Enfes cevaptır.
*
Memlekette ağzı olan herkesin delirmiş papağanlar gibi “terör” ve “şiddet”e karşı iyi çocuk olmanın faziletlerini sayıkladığı bir zamanda bu hikayeyi hatırlamakta fayda gördüm.
“İntihar bombacısı” mı demiştiniz?

Thursday, June 14, 2012

Kılavuzu karga olanın... (Sedat Laçiner'in kitabına dair notlar)

“Dış politika ile ilgili New York’ta herhangi bir toplantıya gidin, salonda 50 kişi varsa 30’u Yahudidir. Ya da Temsilciler Meclisinde veya Senatoda herhangi bir toplantıya gidin, oran %60’ın altında asla değildir. Hatta dışişleri ve savunma bakanları genellikle Yahudidir.”[1] 

Demiş hocamız, kendinden emin, ortalama Türk okurunun bu “bilgileri” sorgulamayacağından emin. Dünyadaki gizli Yahudi hükümranlığına dair gerekli sonuçları çıkarmayı da ihmal etmemiş. Türkiye havası solumuş olan herkes bunun aşağı yukarı böyle olduğunu bilir, değil mi?

O kadar emin konuşmuş ki bir an kendinden kuşkuya düşüyorsun, acaba ben mi yanlış biliyorum diye. Allahtan gugıl çağında bilgiye ulaşmak zor değil, bilemedin çeyrek saatlik araştırma. 1945’ten bu yana 19 adet ABD dışişleri bakanı görev yapmış, aralarında tek Yahudi var, Henry Kissinger (1973-77). Madelaine Albright (1997-2001) Yahudi anababadan doğmuş, ama Hıristiyan olarak yetişmiş, kökenlerini uzun yıllar sonra öğrenmiş. Başkası yok.

23 savunma bakanından biri Yahudi, Harold Brown (1977-1981). Yahudi olduğu için California Club üyeliğine kabul edilmemesi olay olmuş: ta 1976’ya dek Kaliforniya’nın en prestijli kulüpleri Yahudilere kapalıymış. Clinton’ın ikinci dönem bakanı Sebastian Cohen’ın (1997-2001) babası Yahudiymiş, annesi değil, kendi de değil. Başka yok. 23’te birbuçuk diyelim, %6 eder. Amerika’nın savunma ve dışişleri bakanları “genellikle Yahudi” değilmiş.

Türk tehlikesi
 “Klasik çağlara bakarsanız Fransa’da çıkan kitapların %80’den fazlasının Türkler, daha doğrusu ‘Türk tehlikesi’ üzerine olduğunu görürsünüz. Yani Türkler, Avrupalıların zihinlerinin derinliklerinde çok kuvvetli bir yer işgal eder… Çünkü Avrupa’yı gerçek anlamda bir siyasi kıta haline getiren Türk tehlikesidir.”[2] 

Hocamız “klasik çağlarda” Fransa’da çıkan kitapları incelemiş, adamların sabah akşam Türk tehlikesiyle yatıp kalktığını tespit etmiş. Vasati Türk kamuoyunun “sen neymişsin be abi” ihtiyacını tatmin ediyor mu? Ediyor. Gerçi bu kadar hayati bir konuyu Jean Bodin, Francis Bacon veya Hugo Grotius gibi devrin sayılı siyasi düşünürleri neden o kadar hafif geçiştirmişler diye merak etmiyor değil insan ama olsun, yüzde seksen az buz rakam değil.


Doğru mudur diye bakıyoruz. British Library’nin Incunabula Short Title Catalogue’una göre 15. yüzyıl sonuna kadar bütün Avrupa’da 29.000 kitap basılmış. Bunlardan toplam 112 tanesinin başlığı, 'Türk' sözcüğünün herhangi bir varyantını içeriyor. Eder binde üçbuçuk. Aklına gelmeyecek başlıklarla beraber bilemedin binde beş olsun.

16. yüzyıla gelince önce karşımıza Almanya çıkıyor. Verzeichnis der im deutschen Sprachbereich erschienenen Drucke des 16. Jahrhunderts, Alman dil alanında 16. yüzyılda basılmış matbuanın dizini, toplam 110.000 eser. Türk, Tuerck, Constantinopel, Othman, Othoman, Mahomet, Soliman, Orient vs. akla gelen bütün anahtar kelimeleri arıyoruz, toplam 300 civarında yayın buluyoruz, çoğu broşür, rapor, haber bülteni filan. Etti binde üç.

İtalya’ya geçiyoruz, Censimento nazionale delle edizioni italiane del XVI secolo, 16. yüzyıl İtalyan yayınlarının genel sayımı, 63.500 başlık, binde beş kadarı Türkiye ve Türklerle ilgili. Fransa içinBibliographie des éditions françaises du seizième sièclei tarıyoruz, 16. yüzyıl Fransız yayınları kaynakçası yani. Yazık ki bunlar toplam sayı vermemişler, onun için oran belirlemek mümkün değil. Ama kaba bir taramadan, rakamın Almanlardan biraz düşük, belki binde iki civarı olacağı anlaşılıyor. Yüzde seksen değil her halükârda. Binde seksen de değil. Zorlasan da onbinde seksen çıkmaz.

Mazlum Azerbaycan
Hocamız bütün dünyada Türklerin haksızlığa uğramış mazlum bir ulus olduğu kanısındadır. Buna karşılık Ermeniler, tıpkı Yahudiler gibi, hep kayırılmış ve haksız ayrıcalıklardan faydalanmışlardır. Sosyalist Sovyetler bile bu ırkçı yaklaşımdan kendini kurtaramamıştır.

“Sovyetler döneminde bile Ruslar İslam’ı gündelik hayattan silmek için her şeyi yapmışlardır. Gidiniz bakınız, bugün Bakü’de tarihi kaç camii [sic] kalmış? Bir de Gürcistan’ı ve Ermenistan’ı gezin, sanırsınız tüm ülke bir kiliseler ülkesi. Kısacası Türklerin diğer dinlere gösterdikleri toleransın binde birini bile Avrupa’da göremezsiniz.”[3]

Hep aynı şeyi işaret etmekten ben de sıkıldım ama dikkat edin, yurdum insanının doğruluğundan kuşku duymayı aklından bile geçirmeyeceği “bilgilerdir” söylediği. Popüler olduğu kesin. Peki doğru mu?

Gene dalıyoruz internete. Bakü şehir içinde halen ayakta duran altı veya yedi tane tarihi cami görünüyor. Türkiye standartlarına göre az, evet. Ama Şii standartlarına göre normal dışı sayılmaz, İran’ın orta boy tarihi kentlerinde de sayı bundan pek farklı değil. Daha önemlisi şu: bundan otuz kırk sene öncesine kadar Bakü bir Müslüman şehri değildi ki? İstatistikleri bulmak zor değil. Buyur: 1897 sayımında şehir nüfusu 110.000, bunun %36’sı Azeri Müslüman, bakiyesi Rus, Ermeni, Yahudi vs. 1926’da toplam sayı 453.000, Müslüman ve Azeri oranı %26. 1939’da %24. Azerilerin şehirde çoğunluğu elde ettiği ilk tarih, şaşıracağız şimdi, 1979.[4] Dolayısıyla Bakü’de neden çok cami yok diye sormadan önce, hani nerede Rusların, Ermenilerin kiliseleri diye sormak daha mantıklı geliyor insana.

Tarihi bir camiyi Komünistler yıkmış, evet. 13. yüzyıldan kalma Bibi Heybet Mescidini 1934’da dinamit koyup uçurmuşlar. Velakin aynı tarihte kentin Rus Ortodoks katedralini ve ana Katolik kilisesini de uçurmuşlar. Yani denge gözetmişler.[5] Epeyi arayıp taradıktan sonra bunun – en azından Azerbaycan için – oldukça tekil bir olay olduğu sonucuna varıyoruz. Çok cami ve kilise kapatılmış, terk edilmiş, sosyal işlere tahsis edilmiş vs, ama açıkça dinamitleme hadisesi hayli radikal bir meydan okuma gibi görünüyor, öyle her Beş Yıllık Plan döneminde yapılan rutin işlerden değil. Erzurum’daki Ermeni katedralinin CHP hükümeti emriyle havaya uçurulmasıyla aynı yıla denk gelmesi belki de tesadüf değildir.

Aklımıza başka bir konu takılıyor. Erivan’da kaç tarihi kilise varmış ayakta? Cevap: üç tane. Dördüncüsü 7. yüzyıldan kalma Boğos ve Bedros kilisesiymiş, Komünistler 1931’de yıkıp yerine Moskva Sinemasını yapmışlar. Bak sen.

Ermenistan’la Gürcistan’ı gezsen sanırsın kiliseler ülkesi, doğru. Oralarda medeniyetin Azerbaycan’a oranla daha eski ve daha üretken olmasıyla da alakalı olabilir belki, mümkün. Ama olmayabilir de. Azərbaycan Respublikası Mədəniyyət və Turizm Nazirliyinin resmi sitesine bakarsan, Azerbaycan’da koruma altında olan tam 552 adet tarihi cami ve mescid varmış.[6] Az sayılmaz.

Tarihi değiştiren one minute
Konumuz son yıllarda yıldızı parlayan dış siyaset analistlerimizden Prof. Dr. Sedat Laçiner’inDışımızdaki PKK, İçimizdeki İsrail adlı kitabı. Laçiner, ASAM yöneticisi olarak Türkiye’nin Ermenistan ve Ermeni politikasını şekillendirenlerden biri. Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yakın danışmanı. PKK’yi polisiye tedbirleriyle imha etme politikasının başlıca savunucularından biri olduğu söyleniyor. Yabana atılacak bir isim değil yani. Yükselen Türkiye’nin sesi.

Kabul etmek lazım ki memleketin nispeten aklı başında insanlarından biri Laçiner. Özgürlükler ve demokrasi hakkında söyledikleri gayet net ve doğru sözler. Askeri vesayet, eğitim reformu, yeni anayasa vesaire hakkında aklı başında insanların alkışlayacağı görüşleri var. Çanakkale Üniversitesi rektörü sıfatıyla, üniversite bünyesindeki kilise harabesini kilise olarak onartmak hususunda yaptığı cesur çıkış da övgüye layık.

Kitabında Türkiye’nin dünyadaki konumuna ilişkin geniş bir ufuk turu sunuyor. Türkiye’nin dünya ülkeleri için ‘model’ olmasa bile bir ‘kutup yıldızı’ olduğunu savunuyor. TSK’nın 1960’tan sonra yaşadığı yozlaşmanın, ülkenin gerçek potansiyelini açığa çıkarmasını önlediğini anlatıyor. Dünyadaki yerleşik iktidar yapılarının ardında Yahudilerin ve İsrail devletinin bulunduğuna dair teorilerini izah ediyor. Başbakanın Davos’taki ‘one minute’ çıkışının bu nedenle “sadece Türkiye veya İsrail tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından çok kritik bir olay” olduğunu belirtiyor.[7] İslami tarikatler dahil olmak üzere pek çok kurumun içinde İsrail’in gizli emellerine hizmet eden uzun soluklu ajanların bulunduğunu açıklıyor (ancak Türkiye’de anti-semitizm asla yoktur ve yazarımız ırk ve din ayrımcılığına karşıdır). PKK’nin İsrail başta olmak üzere sayısız yabancı ülke tarafından kontrol edildiğini, bu yüzden Türkiye için meşru bir muhatap kabul edilemeyeceğini bildiriyor. Nihayet Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı büyük medeniyet misyonunu yerine getirmek için – başta eğitim reformu olmak üzere – yapması gerekenleri sayıyor.

Dış siyasette felakete doğru
Türk dış politikasının eşine az rastlanır bir fiyaskoya doğru dörtnala yol aldığını düşünüyorum.

Komşularla “sıfır sorun” politikasını ilan eden Türkiye, bir sene içinde hem İsrail hem Suriye ile savaşın eşiğine gelmeyi başarmıştır. Irak merkez yönetimiyle köprüler atılmıştır. İran cephesinde kulağa uzaktan uzağa savaş homurtuları gelmektedir. Mısır ve Libya’da Türkiye denklemin dışına düşmüştür. AB ilişkilerinin kilidi pozisyonundaki Kıbrıs konusu batağa saplanmıştır. Ermenistan’ı kucaklama teşebbüsü kepazelikle noktalanmıştır. Kafkasya’da Türk – ve belki Amerikan – hayallerinin taşıyıcısı olması beklenen Gürcistan, dayağı yiyip kenara çekilmiştir.

Hepsinden daha kaygı verici olan, Rusya ile ilişkilerdeki pürüzlenmedir. Hatırlayın: Nisan ortalarına doğru Türkiye fiilen Suriye’ye savaş açma noktasına gelmişti. Rusya’nın savaş gemilerini Tartus’a gönderdiğini açıkladığı gün, belki de tesadüf, o mevzu kapanıverdi.[8]

Laçiner’in kitabını okurken sanki bu fiyaskonun ipuçlarını görür gibiyiz. Yer yer gülünçlük raddesine varan bilgi noksanlığı, evet, ama esas sorun o değil sanırım. Asıl sorun kibir. Önyargılarını “bilgi” zanneden, o ölçüsüz, çapsız güven. Kulaktan dolma kavramcıklarla dünyayı fethe çıkan neo-Enverist megalomani. Bilgi, oysa, tevazu ister. Biliyorum sandığın şeyleri sınamaya tenezzül etmeyecek kadar kendinden eminsen, bir şey öğrenemezsin.

Bana yüz yıl öncesinin Genç Türklerini hatırlatıyorlar. Onlar da dinamiktiler. Dünyaları fethetmeye hazırdılar. Osmanlı’yı dirilteceklerine güvenleri tamdı. Mağrur duruşları ve yakışıklı bıyıkları vardı. Manastır askeri idadisinde ve Selanik kahvelerinde duydukları dedikodularla dünyayı ve tarihi çözdüklerine inanıyorlardı. Çok cahildiler.

Bin yıl geçse birbiriyle aynı masaya oturmayacak dört kıytırık Balkan devletini Osmanlı’ya karşı ittifaka sokmayı başardılar. On yılda on ülke kaybettiler. Özür bile dilemediler.


[1] Sedat Laçiner, Dışımızdaki PKK İçimizdeki İsrail, Hayykitap 2012, sf. 164.

[2] A.g.e. sf.144.

[3] A.g.e. sf. 148.

[4] http://az.wikipedia.org/wiki/Bakı

[5] http://en.wikipedia.org/wiki/Bibi-Heybat_Mosque

[6] http://www.mct.gov.az/?/az/abide/items/3693/

[7] Laçiner, a.g.e. sf. 205.

[8] Rus gemileri Boğazlardan 2 Nisanda geçti, 5 Nisanda Suriye’ye vardı. Rusya 13 Nisanda gemileri “Suriye’nin güvenliğini sağlamak” amacıyla kullanacağını deklare etti. Mart ve Nisan boyunca Suriye’ye karşı sistemli olarak savaş tehdidini tırmandıran Türkiye, 14 Nisan’dan itibaren bu politikadan (en azından şimdilik) vazgeçmiş görünüyor.

11 yorum:

  1. Çok iyi bir yazı olmuş, tam isabet. Rusya'yla ilişkilerin Suriye yüzünden bozulduğu aklıma gelmemişti. Son hatırladığım Putin'le bizimkinin aralarından su sızmıyordu. Savaş gemilerini de ilk duyuyorum, yazılmaması ilginç bir tesadüf, belki yazıldı da ben kaçırdım.
    Yanıtla
  2. Sedat Laçiner kim? Dünya standartlarında ne başarısı var? Adam AKP içindeki İttihatçı kanadı (Tanzimatçı kanada karşıt olarak) temsil eden bir propagandistten başka birşey değil (tıpkı Davutoğlu gibi).
    Yanıtla
  3. Ermenistan’la Gürcistan’ı gezsen sanırsın kiliseler ülkesi, doğru. Oralarda medeniyetin Azerbaycan’a oranla daha eski ve daha üretken olmasıyla da alakalı olabilir belki, mümkün.

    Bu üç ülkenin toprakları ulus-devlet çizgisine yönelinmeden önce Müslümanlarla Hristiyanların birarada yaşadığı topraklardı. Bölgeden bölgeye Müslüman/Hristiyan oranı önemli değişiklikler göstermiş olabilir, ama sonuçta Müslüman da Hristiyan da yaşıyordu bu topraklarda. Onun için ne Azerbaycan'daki medeniyet tamamen Müslümanlara maledilebilir, ne de Ermenistan ve Gürcistan'daki medeniyet tamamen Hristiyanlara maledilebilir. Ortada keskin medeniyet sınırları yok; içiçe geçmelerin ve birbirine eklemlenmelerin bol olduğu bir dünya bu.
    Yanıtla
  4. hocam çocuğu yuvaya koymuşsunuz. tebrikler.
    Yanıtla
  5. Sevan Bey,

    Size ulaşamıyorum. Blog'unuzda "bana ulaşın" sekmesi" malumunuz her bilgisayarda outlook kurulu olmadığından çalışmıyor. (en azından bende)

    size nasıl ulaşabilirim yorum ve sorularım için.

    dönüş yaparsanız çok mutlu olurum.

    teşekkurler.
    Yanıtla
  6. Selcuk iyi güzel de ben sana nasıl ulaşacağım? Facebook'tayım, oradn yazabilirsin.
    Yanıtla
  7. hocam ya,etimolojik sözlüğünüz ne büyük hazine,çölde serap gibi,sizi böyle bıncıklamak,yanağınızı sıkmak,öpmek istiyorum.işte,içimden geldi,gerçi burası yersiz oldu ama,taşan heyecanı etrafa saçmak lazım,değerli nesnedir heyecan.
    Yanıtla
  8. Beyefendi şimdi Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesinde terör estirmekte. Kadrolaşma ve kendisi gibi düşünmeyenleri üniversiteden uzaklaştırma adına her türlü adımı atmaktadır.
    Yanıtla
  9. Elleriniz dert görmesin Sevan bey. Ben Türkiyeli bir Yahudiyim. Bir tesadüf eseri akademide bulunmam ve arada bir dunya ahvaline dair iki satır ciziktirmemden gayri, yazik ki dunyayı yönetme durumum yok. Belki de henüz yok. Sıra bana gelir de su gizli dış politika toplantılarına çağırırlarsa diye bir iki parlak fikri saklıyorum.
    Saka bir yana, ben de bu aksam bu muhterem zatı TV'de izledikten sonra, sinirli sinirli nette dolaniyordum. Sizin yaziniza düştüm de keyfim yerine geldi. Adam ciddi ciddi su son "peygambere hakaret" filminin Obama'ya yönelik bir Yahudi-Siyonist komplosu anlatmaya başladı. Delil? Yok! Güler mısın, ağlar mısın. Buna cevap verilmez ama, bir defa, Amerikalı Yahudilerin ekseriyeti demokrat hatta liberaldir. Bunu Netanyahu bile milim degistiremedi. Sonra, ulan bunlar madem bu kadar zengin - ki evet zenginler- neden böyle kitipyoz bir film cektirsinler. Uç: bunlar manyak mı, isleri mı yok.
    Bu zat ve cevresi dinlerine saygı istiyorlar. Güzel, haklaridir. Peki adama sormazlar mı, senin ulkende, gazetende, televizyonunda her Allah'ın gunü Ermenilerin, Yahudilerin, o da yetmeze Alevilerin kutsal bildigi her seye ve en çok da bizzat bu topluluklara mensup kisilere kufredilmiyor mu, hakaret edilmiyor mü? Tutarlilik hani?
    Neyse, İttihatcilarla kurduğunuz analoji de cuk oturmuş. Öfkemi de aldı götürdü valla.
    Su yazıları da "feristahli" kitap gibi toplasaniza.
    Sevgiler
    Yanıtla
  10. Yeni okudum bu değerlendirmenizi. Laçiner'in kitabını okuma gereği bile duymamıştım. İşte böyle 1 yıl sonrasında, yapılan analizlerin tümüyle pratikte vaki olduğuna tanıklık ediyor ya insan, tebrik ederim hocam.
    Yanıtla
  11. ara sıra dönüp bu yazınızı okuyorum hocam. "Önyargılarını “bilgi” zanneden, o ölçüsüz, çapsız güven" kısmının isabetini her gün yeniden teyit ediyoruz.
    Yanıtla

Tuesday, June 5, 2012

İran notları

Aslanlı Yol kitabımın yazımı bittikten sonra bisikletimle İran turuna çıktım. 16 Mayıs’ta Van’dan yola koyuldum. Hoy, Salmas, Urmiye, Mehabad, Bukan, Kermanşah, Hemedan, Reşt, Astara, Tebriz, Mako üzerinden 31 Mayıs’ta Doğubeyazıt’a döndüm. Notları sıcağı sıcağına Doğubeyazıt'ta yazdım.


Kadın

15 gün İran’dan sonra Doğubeyazıt’ta ilk izlenim: Sokaklarda kadın yok. Olanların büyük çoğunluğunun başı örtülü. Açık olanların yüzünde, kibirle nefret karışımı bir savaş maskesi: Dokunursan yakarım! Göz göze gelmenin imkanı yok.

İran’ın her yerinde sokak halkının yarısı kadın. Hepsi örtülü tabii ama epey bir kısmının yüz ifadesi cıvıl cıvıl, kafanın arkasına kaymış uyduruk bir eşarp. Gözlerine baksan gülmeye başlıyorlar.

Hemedan’da beş sürücüden biri kadın. Mehabad ve Senendec gibi ağır taşra kasabalarında on sürücüden biri kadın. Doğubeyazıt’ta bir tane kadın sürücü görmedim.


Şiddet

Diğer fark: Havaya sinmiş şiddet hissi. Doğubeyazıt çarşısında amaçsızca dolanan bir sürü erkek, onar-on beşerli gezen ayakkabı boyacısı çocuklar, gözlerinde çakal pırıltısı. Sınırdan girer girmez, “humm hümmm htannn htünnn” diye hömkürerek talim yapan askeri birlik, elde otomatik tüfekler. Adım başı polis, ağır silahlı. Biliyorum, doğu böyle, batı o kadar kötü değil. Gene da var memleketin havasında bir şeyler.

İran daha yumuşak, daha mülayim. İnsanlar genellikle nazik. Polis Türkiye’yle kıyaslanmayacak kadar az, çoğu temiz suratlı genç çocuklar, soru sorunca utangaç utangaç gülümsüyorlar. Uçsuz bucaksız bir Yozgat çarşısı düşün: Öyle. Daracık bir dünya içinde kendince kibar, konuksever. Daha alçakgönüllü.

Trafik kaotik, ama genellikle Türkiye’den daha saygılı. Diğer sürücülere sövüp sayan az. Arabanın biri küt diye önüme kırdı. Ben “oha” hareketi yapınca adam arabadan indi, el salladı, özür diledi.

Harici (yabancı) görünce şaşırıyorlar. Otomatik refleks, buyur, çay içelim, sohbet edelim. Fakat bizdeki o yapışkan ısrar da yok.

Bisikleti hiçbir yerde kilitleme gereği hissetmedim (hoş, zaten kilidim yoktu). Doğubeyazıt’ta ilk kez biraz endişelendim. Otelin avlusu bile pek güvenli gelmedi.

Kırk kişiden duyduğun mantra: “İran’da emniyyet waar, azadî yoox.”


Kitap

İran’a girerken gümrükte ilk izlenim. Çantamdaki kitaplara takıldılar. Bunlar ne? Abrahamian, A History of Modern İran. Geert Mak adlı Hollandalının In Europe isimli gezi/tarih kitabı (nefis bir eser, okuyun derim). J. M. Synge, The Aran Islands, İrlanda romantik milliyetçiliğinin klasiği. Bir de Sedat Laçiner’in İçimizdeki İsrail adlı hezeyannamesi. Bu kitaplarla İran’a giremezmişim. O zaman girmem dedim. Epey tartıştık. Sonunda saldılar.

Memleketi biraz tanıyınca anlıyorsun. Alışık değiller. Piyasada kitap diye bir şey yok. Urumiye 400.000 kişilik şehir, Kermanşah 700.000, Hamedan 300.000 ama bir sürü üniversitesi var. Allah için bir tane kitapçı dükkânı yok. Ders kitapları okulda fotokopi olarak verilirmiş, din kitapları da camide. Başkaca kitap yok. Tahran’ı bilmem ama taşrada görülmüş şey değil.

Doğubeyazıt çarşısında 100 metre dahilinde üç tane kitapçı/kırtasiyeci. Üçünde de güncel çoksatanlar, bir sürü Kürt propagandası, aşk romanları. Fakat sonuçta seviyesi yerlerde sürünse de kamu fikriyatını ilgilendiren bir sürü kitap var ve anlaşılan satıyor da. Soner Yalçın’ın boktan kitabının bile bir memleket için ne büyük lüks olduğunu idrak ediyorsun.


Sosyalizm

İlk gün Hoy, ertesi gün Salmas. Ben bu duyguyu tanıyorum. Evet, 1980 Çekoslovakya, ya da 1990 Erivan. Aynı kasvetli kıstırılmışlık havası, sosyalist rejimin riya ve propaganda dolu zehirli atmosferi. Adım başı, vatandaşa ulusal görevini hatırlatan propaganda tabelaları: Namaz sütun-e İslam est, Allahü ekber, Ya Ali ya Veli vs. Marx ve Lenin yerine, Hazreti Ali portreleri, aynı devrimci ciddiyet, çatık kaş, kalkık çene. Tüm sokak adlarında rejim propagandası: Oktobr İhtilali yerine Şehidan caddesi, Leninski Prospekt yerine Veliülasr bulvarı, Proletarski yerine Vahdet veya Risalet meydanı.

Bunları ciddiye alan bir Allah’ın kulu var mıdır? Sanmam. Orta kademedeki memurun bir üst kademeye sadakat bildirme eylemidir bunlar. Yoksa sokaktaki adamın umurunda bile değil. Mollaların sülalesine küfredip geçiyor, o kadar.

Buradaki kasvetin sosyalist rejim kasvetinden tek farkı küçük girişimciyi yok etmemişler. Aksine, memleket bir baştan bir başa küçük dükkâncı, küçük tamirci, küçük taksici, küçük pazarcı, küçük imalatçı ile dolup taşıyor. Esnaf Cumhuriyeti. “Küçük kapitalist sosyalizmi” desek uyar mı acaba?


Kapitalizm

Küçük sermayeyi serbest bırakırken, büyük sermayeye nefes aldırmamışlar. Büyük işletmelerin tamamına yakını devlet tekelinde. Hayır, devlet demek yanlış, molla mafyasının tekelinde: Siyasi sadakat ve korku üzerine kurulu dev bir çıkar çarkı. Eski Sovyetlerdeki parti mafyasının eşdeğeri.

Büyük üretim durmuş, çürümüş. Taşıt araçlarının hepsi 1970’ler modeli ve dökülüyor. Beyaz eşya sektörü Türkiye’nin kırk yıl önceki seviyesinde: Kaba, ilkel, özensiz. Benzin istasyonları çöplük görünümünde, her birinin önünde yüzlerce araçlık kuyruk. İnşaat sektörü kasaba taşeronluğu seviyesinin ötesinde hayat belirtisi göstermiyor Tahran belki farklıdır, bilmem; Tebriz’deki yeni binalara bizim Selçuk belediyesi dönüp bakmaz.

Televizyon beş yahut yedi kanal; hepsinde aynı içi geçmiş molla propagandası, devlet bültenleri, ilkokul müsameresi tadında diziler, çiçekli fonda Kuran ayetleri. Reklam sektörü taş devrinde çünkü reklamı yapılacak marka yok. Doğru dürüst büyük mağaza yok. Starbucks yok. AVM yok. Turizm yok. Her şehirde Şah zamanında yapılmış bir iki otel, Tusan otelleri tadında, belli ki o günden beri tamirat görmemiş. Çoğunda o günden beri çarşaflar da pek değiştirilmemiş.

Kredi kartı ile daha tanışmamışlar. Oto kiralarlar mı diye araştırdım, henüz öyle bir şey duyulmamış.

Büyük kapitalizm olmaz olsun, peki. Fakat o olmayınca, o kapitalizmin ve onun getirdiği gelir ayrışmasının gölgesinde büyüyen özgürlük adacıkları da hak getire (ne sanat galerileri ne özgün butikler, kaçık kafeler, sıra dışı lokantalar, duyulmamış müzikleri çalan radyolar, alışılmamış fikirleri söyleyen yazarlar). Her yerde aynı sıradanlık, aynı ucuzluk, aynı uçsuz bucaksız ve çıkışsız vasatlık. İlk bir iki gün sempatik gelebiliyor doğrusunu istersen: Yozgat çarşısı da sevimlidir, bir yere kadar. Fakat hayat boyu buna mahkum olduğunu düşün!

Doğubeyazıt’ta MM Migros vardı. Tavaf eder gibi dolaştım, rafları okşadım. O bolluk, o ihtişam, o emek! Bir sürü alacalı bulacalı işe yaramaz mal belki, evet. Fakat başka ve uzak bir dünyaya açılan bir kapı. İnsanları o sefil kasaba yaşantısının ötesine çağıran bir siren şarkısı.


Dünya

Dünyadan çok kopuklar.

Resmi televizyon içler acısı. Sanırım başörtüsüz kadın göstermek yasak olduğundan hayvanlar alemi belgeselleri dışında yabancı film oynatamıyorlar. Basın beş on sayfalık propaganda bültenlerinden ibaret. Kitap yok. Yabancı basına ulaşmak imkansız ötesi. İnternette bildiğin büyük sitelerin hepsi (face, twitter, blogger, youtube) yasak. Türk basınının çoğu yasak. Aradıklarımdan sadece Taraf serbestti nedense; o da paralı olduğundan, kredi kartının duyulmadığı bir ülkede kimseye faydası yok.

Turizm yok: 15 günde, bir iki Türk kamyon şoförü ile Suriyeli bir üniversite öğrencisi dışında tek yabancıya rastlamadım. Yabancı dil bilen yok gibi bir şey. Pasaport almak çok zor değilmiş. Lakin herhangi bir ülkedeki fiyat düzeyi İran’ın ortalama beş ila on katı olduğundan servet sahibi olmadıkça yurt dışına seyahat etmek zor.

Herkeste uydu varmış gerçi. Batıdaki Türk vilayetlerinde millet sadece Türk televizyonu izliyor. Oradan bakınca Türkiye refahın, zenginliğin, uygarlığın, özgürlüğün adeta Kâbesi. Reklamlara bak, ağzın açık kalır. Ne mutlu insanlar! Ne kibar bankalar! Özgürlüğün güvencesi, esnek ve emici pedler!

Türkiye’nin bu derece ezici bir kültürel/ekonomik üstünlük kazandığı bir dünyada, yarın öbür gün İran’ın başına bir şey gelirse beş yüz yıldan beri Acemlerle yaşamaktan memnun görünen İran Türkleri ne tepki verir? Türkiye’nin başına bundan dolayı hangi gaileler açılır? Doğrusu kestirmek kolay değil.


Türkler

İran’da herkes Türkçe bilir diye anlatırlardı. Tam doğru değil. Son derece net bir coğrafi bölünme var. Doğu ve Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan vilayetlerinde toplam sekiz milyon kadar Türk yaşıyor. Bu bölgelerde standart konuşma dili Türkçe. Sokakta herhangi birine hiç tereddüt etmeden Türkçe hitap edebiliyorsun. Köy isimlerinin birçoğu Türkçe. Hoy ve Maku civarındaki Kürt azınlık da ikinci dil olarak Türkçe konuşuyor. Astara civarında Talış dili konuşan Sünni azınlık çarşıda gündelik iletişim dili olarak Türkçe kullanıyor.

Türk bölgesinin dışına çıkınca Türkçe bilen insan binde bir. Güneye doğru inince Mehabad’dan öteye standart dil Kürtçe. Daha güneyde, Kermanşah’ı geçince Lurice başlıyor. Hazar Denizi kıyısındaki Reşt civarında yerli ahali Farsçanın yanı sıra Gilaki konuşuyor; Türkçe bilen yok. Harbi Farsileri sadece Hemedan’da gördüm galiba.

Erdebil-Tebriz-Merend-Maku üzerinden Doğubeyazıt’a gelmek tuhaf bir duygu. Türk diyarından çıkıp Kürdistan’a geliyorsun.


İslam

On beş gün boyunca İran’da alenen namaz kılan kimseye rastlamadım. Türkiye’ye geçince dakika bir gol bir, Gürbulak gümrüğünde amca kamyonun yanına seccadeyi sermiş, akşam namazında. İlk Cuma Salmas’ta, ikinci Cuma Fuman’da Cuma camiine uğrayıp kapıdan içeri baktım. Ahım şahım bir kalabalık yok, bizim Selçuk’taki Tahsin Ağa camii daha işlektir.

Karşılaştığım herkes, istisnasız, Humeyni’nin, Ahmedinejad’ın, mollanın, rejimin ebesini sinkaf etme kararlılığındaydı. On beş ayrı şehirde belki yüz kişiyle sohbetin akışı: “İran’ı nasıl buldun?” “Ehm, çok yahşı, ehali mihmanperveer, gak guk.” Muhatabın yüzünde acıma ve küçümseme ifadesi belirir. Mollanın ve Ahmedinejad’ın ebesi anılır. Sohbet ilerlerse Humeyni de anma faslından nasibini alır.

Hatırlar mısınız, eski Sovyet bloku ülkeleri dünyada sosyalizme inanan kimsenin bulunmadığı yegane ülkelerdi. İran da galiba o yolda, Müslümanlığa inanan kimsenin kalmadığı bir ülke. Ben (Hemedan’da iki üniversiteli genç dışında) entelektüel kesimden kimseyle karşılaşmadım ama bizim Celal Mordeniz’in anlattığına göre, dünyanın hiçbir yerinde Tahran’daki kadar çok ve radikal ateiste rastlamamış.


Türkiye’nin de böyle bir molla tedavisine ihtiyacı var mıdır acaba?

Tuesday, May 1, 2012

Bir Mayıııs, Bir Mayıs, mitçinin darbecinin bayramııı

1 Mayıs 1977’yi izleyen ilk dönemde, hatırladığım kadarıyla, olayın niteliği konusunda bir tartışma yoktu. Komplo teorileri ilk kez ertesi senenin 1 Mayısında, Ecevit’e düzenlendiği rivayet edilen suikast nedeniyle gündeme geldi. Sular İdaresi üstünden ve Intercontinental Otelden ateş açan keskin nişancılar efsanesi 1980’lerin sonuna doğru itibar kazandı.
Son günlerde tazelenen bilgiler ışığında olayın gelişimi son derece basit görünüyor.
Bir kere keskin nişancı filan yok. Kalabalığın üstüne ateş etmek için keskin nişancı gerekmez. Ayrıca, linç edilen bir polis memuru ile kurşun yiyen iki veya üç kişi dışında ölenlerin hepsi izdihamda ezilerek ölmüşler. Sular İdaresi gibi mükemmel bir platformdan kalabalığa ateş edip üç tane bile tutturamamak için olağanüstü bir beceri gerekir. Meşhur fotoğrafta görünen tomsonlu kişilerin, olay olup bittikten sonra oraya çıkıp iş yapar gözükmeye çalışan (ya da çatışmadan kaçıp arazi olan) polisler olduğu, mükerrer tanık ifadeleriyle sabit.
Kazancı Yokuşunun ağzına park edilip çok sayıda insanın sıkışarak ölümüne neden olan kamyonetin DİSK’li bir sendikaya ait olduğu o zaman da ortaya çıkmıştı; otuz sene aradan sonra gene hatırlandı. Muhtemelen rakip sol grupların meydana girmesine karşı tedbiren oraya park edilmiş.
Kalabalığın üzerine beyaz Renault süren polislerin şeytani bir planın parçası olmadığı, arkadaşları linç edildikten sonra panik ve/veya öfke içinde öyle davrandığı, her iki taraftan çok sayıda tanık ifadesiyle doğrulandı. Kalabalığın üstüne sürülen panzerlerin ardında da yine polis beceriksizliği/ işgüzarlığı/ aptallığı hikayesi var. Kontrolden çıkmış bir durum karşısında polis “bir şey” yapmak zorunda. Aptal komiserin biri, panik ve öfkeyle bir emir veriyor. Memur sürüsü, amirinden fırça yememek için emri yerine getirir gibi görünmeye çalışıyor. (“Lo Hamza, milletin üstüne mi sürecez şimdi panzeri?” “Sen bi tur at, komserim ateş püskürüyor.” “Bas gaza amk, devirir lan bunlar bizi.” “Iıı, karı ölmüş lan.” “Sür olum, durursan bizi de paralar allahsızlar.”)
Olayların, meydana girmeye çalışan Halkın Kurtuluşu grubundan bir veya birkaç kişinin havaya ateş etmesiyle başladığı konusunda herkes hemfikir. İlk bir veya birkaç el silah sesinin duyulmasından sonra meydanı ölüm sessizliği kaplıyor. Meydandaki “sol” grupların hepsi silahlı ve çatışmaya hazır bir ruh halinde. Kısa bir kararsızlıktan sonra herkes deli gibi havaya ateş etmeye başlıyor. Panik çıkıyor. Bir sürü insan ezilip ölüyor. Bir alaturka klasiği.
*
Bu olaydan beş yıl önce, aynı meydanda, Kültür Sarayı yangını hadisesine birinci elden tanık olmuştum. Hiç şüphem yok ki o seferinde de baş aktörler tedbirsizlik, cehalet ve suçu başkasına atıp kendini aklama güdüsü idi. O sefer devlet önce davranmış, suçu hayali bir sol komploya yüklemişti. İnsanlar tutuklandı, soytarı mahkemeleri kuruldu, sonunda bir şey çıkmadı.
*
Mitinge gelen silahlı grupların bir kısmı provokatör müydü? Oradaki o akıldışı çatışma ortamı TC veya diğer aktörler tarafından haince tasarlanıp uygulanmış bir planın ürünü müydü?
Mümkündür. Hatta bence muhtemeldir. Öyle olmuştur, evet. Ama “solun” masumiyetini savunanlar bu argümanı sonuna kadar götürmeyi gerçekten ister mi, ondan emin değilim.
Solcuları provoke ettiler, kullandılar diyelim. Kaç kişiydi acaba provokatör ajanlar? Yüz? Bin? On bin?
Diyelim ki çok değildiler, mesela yüz kişi yetti. Etkin önder kadrosundaki oranları neydi peki? O gün o grupları çatışma hırsıyla Taksim’e gitmeye azmettirenlerin kaçta kaçı ajandı? Yarısı? Hepsi?
Diyelim ki birtakım provokatör unsurlar taktik öncülüğü ele geçirdi. Taktiği belirlemeye gücü yetenlerin, stratejiyi ve hatta ideolojiyi de belirlemiş olmadığı ne malum? Türk Solunun topyekün devlet komplosu olması ihtimaline hazır mısınız?
“Biz masumduk, haberimiz yoktu,” diyecekler elbette, ama inandırıcı değil. Hemen her silahlı eylemin içinde polisin, MİT’in ve askerin adamlarının bulunduğu daha o zaman herkesin bildiği bir şeydi. Ama konuşulmazdı. Her fraksiyonun askeriye içinde “güvenilir” bağlantıları, Harp Okulunda “dost” hücreleri, silah temin eden “sağlam” adamları vardı. Ama bunlardan söz etmek caiz değildi. Benim tanık olduğum kadarıyla Bulgar büyükelçiliği sol fraksiyonlara şaşılacak kadar samimi bir ilgi ve dostluk gösterirdi. Ama sebebi sorulmaz, enternasyonalci dayanışmaya hamledilirdi.
Philip Agee’nin Inside the Company kitabı 1975’te çıkmıştı. Türkçeye hemen çevrilmiş miydi hatırlamıyorum; ama isteyen, Amerikan istihbaratının Ecuador ve Meksika’da komünist harekete karşı Maocu ve diğer “devrimci” grupları nasıl örgütleyip finanse ettiğine dair son derece ayrıntılı bilgiye ulaşabilir, Türkiye hakkında da gerekli sonuçları çıkarabilirdi.
Evet, bazıları saftı. Evet, bazıları saf olmasa bile inandığı bir dava uğruna şeytanla işbirliği yapmanın gereğine inanmıştı. Evet, bazıları bilerek ve isteyerek alet olmuş olsa da otuz sene sonra insanları affetmeyi bilmek gerekir. Kim bilebilir hangi çıkmazın, hangi mecburiyetin, hangi korkunun ve hayalin sonucunda o yola girdiklerini?
Ama otuz sene sonra hala aynı budalalıkta ısrar edenlere ne demeli, onu bilmiyorum.
*
Kenan Evren yargılansın diye tepinen solcular nasıl bir çelişkiden mustarip, farkında mısınız?
İki ihtimal var. Ya solcular masumdu. Vatan ve insanlık sevgisiyle eline silah almış idealist gençlerdi. Hayalleri uğruna memleketin zembereğini çıkardılar. O zaman, affınıza sığınarak söyleyeyim, Evren’in ciddi bir suçla itham edilebileceğini sanmıyorum. Adamın işi düzeni korumaktı; işini yaptı. Eline silah alıp zenginleri soymak veya anayasayla müesses rejimi devirmek hoş bir ideal olabilir; takdir de edersin kerataları. Ama askerin görevi bunu önlemektir. Esas onu yapmasa suç olurdu.
İkinci ihtimal, ki son zamanlarda tartışılmaz veri gibi kabul edilen odur, Evren ve şürekâsının iktidarı ele geçirmek amacıyla yıllar önceden memlekette sağ sol çatışmasını körüklemiş olmasıdır. 12 Eylülde çatışmalar bıçakla kesilmiş gibi kesilmedi mi? Demek ki darbe arifesine kadar kendileri manipüle etmiş olmalı. O çatışmalarda ölen yirmi bin insanın kanı ellerindedir.
Eğer böyleyse Evren ve yardakçılarını en acımasız şekilde cezalandırmak gerekir, kabul. Ama onlarla beraber o komploda rol alan TÜM siyasi aktörlerin cezalandırılması gerekmez mi? Bilumum sol ve sosyalist örgüt sorumluları ve kanaat önderleri dahil? Deniz Gezmişi, Ertuğrul Kürkçüsü, Birikim'i, Halkım bilmemnesi, topu birden?
*
Yanlış anlaşılmasın diye belirteyim, Evren ve şürekâsını yargılamak ve cezalandırmak gereğine inanıyorum. Ama saçma sapan komplo kuşkularından ötürü değil, askerin kibrinin kırılması için. O kibir iyice kırılmadan memlekette medeni bir siyaset dili kurmak mümkün olmadığı için.
Ayrı mevzudur, başka zaman tartışırız.