Saturday, December 7, 2013

Peygamberlik mesleğine dair

İbranice nabî (geç dönem telaffuzu navi, נָבִיא), "peygamber". “Söylemek, konuşmak” anlamına gelen N-B-A kökünden, esasen “sözcü” demek. Nitekim Eski Yunanca prophêta προφήτα, aynı şekilde, phêmi (söylemek) fiilinden, “sözcü, başkası adına söz söyleyen.” Tanrıdan geldiği farz edilen sözü/ilhamı insanlara iletme işini üstlenmişler.
Antik Yunanda prophêta nispeten düşük prestijli biri, bir tür şaman. Didim’deki Apollon tapınağının prophêta’sı mesela, okuryazar olmayan, yarı-deli bir kadınmış. Muhtemelen birtakım maddeler kullanıp trans haline girer, tanrı Apollon’un mesajlarını dile getirirmiş. Mesajı yorumlayıp ölçülü vezinli beyit haline koymak, kentin en itibarlı ailelerinden seçilen Rahip’lerin işi.
Tevrat’ta da Rahipler (kohen, çoğ. kohanim) sınıfı ile Nebi’lerin ayrı, hatta rakip iki zümre olduğu anlaşılıyor. Rahiplik babadan oğula geçen, kuralları yasa ile tanımlanmış bir meslek. Kurban kesmek, belli törenleri yönetmek onların işi. Nebiler daha arızalı tipler; rahipler ve bilicilerle sık sık çatışma içindeler. Kralı uyarmak gibi bir işlevleri olduğu anlaşılıyor. Sırası gelince kralla çatışmaktan da pek çekinmemişler. Sanki Türk Oğuzname’lerindeki Dede Korkut’u anımsatan bir konumları var. Nasıl seçildiklerine ilişkin yeterli bilgimiz yok; Elîşa’nın peygamberliği İlyas’tan devralışı hadisesinden anlaşıldığı kadarıyla (II Krallar 2.15) belki bir tür “el verme” yoluyla halife tayin etmişler.
Yeremya 29.26’da “deliler ve nebiler” bir arada anılmışlar. Deli olmasalar da, muhalifleri tarafından bazen öyle suçlandıkları anlaşılıyor. Yeremya 29.1’de Babilliler tüm rahipleri ve nebi’leri toplayıp götürüyor; demek ki aynı anda çok sayıda nebi varmış. I Krallar 18.22’den öğrendiğimize göre Öz Hakiki Tanrı’nın peygamberlerinin yanısıra, kötü tanrı Baal’in de 450 tane nebi’si bulunuyormuş. İlyas peygamberlik yarışında onları yenmiş, sonra hepsini öldürtmüş.
*
Eski Yahudistan’da krallık düzeniyle birlikte ortaya çıkmış ve krallıkla birlikte ortadan kalkmış bir kurum olduğu şüphesiz. Altın çağı MÖ 900'den MÖ 500'e kadar.
Tevrat’ta nebiler zincirinin ilki olarak adı geçen kişi Samuel, gerçi krallıktan öncesine ait, hatta İsrailoğullarına Allah’ın emriyle ilk kral seçtiren kişi (I Samuel 9 v.d.).[1] Ama orada can alıcı bir ayrıntı var: “Eskiden İsrail’de biri Allah’a bir şey sormak istediğinde “haydi biliciye gidelim” derdi. Çünkü bugün peygamber (nabî) denilene o vakit bilici (הָרֹאֶה, kâhin, müneccim) denirdi” (I Samuel 9.9). “Bugün” den kasıt MÖ 7. yy sonu, Tevrat’ın ana tarih anlatısının derlendiği devir. “Eskiden” dediği bundan 300-400 yıl önceki yarı-efsane çağı. “Bugüne” ait bir terim, Tevrat anlatısında eski zamana yansıtılmış. Nitekim aynı hikâyenin alternatif anlatımı olan Tarihler (Chronicles) kitabında Samuel’den “nebî” değil, “bilici” diye söz ediliyor (I Tarihler 9.22).
Samuel neden post-mortem nebîlik mertebesine yükseltilmiş, anlamak çok zor değil. 7. yy’ın sert siyasi ortamında belli ki nebîlerin kraldan eski ve kraldan yüksek bir makama sahip oldukları tezinin vurgulanması istenmiş. O yüzden ilk kraldan önce gelen ve Allah’tan aldığı talimatla kralı takdis eden bir nebî gerekmiş. Keza Samuel’den sonraki Nathan ve Oded nebîlerin de kral Davut ile Süleyman’ı bazen takdis, bazen ikaz ettikleri vurgulanmış. Davut ve Süleyman’ın büyük ölçüde mitolojik şahsiyetler olduğu göz önüne alınırsa, anlatılan şeyin siyasî anlamı daha net görülür. Bugünkü krallara hitaben diyor ki, “bak senin ataların olan, senden bin kat daha muhterem Davut ile Süleyman dahi nebilerin sözünü dinlediler.”
Nebîlik anlatısında her zaman bir kral/padişah/firavun bulunması ve nebînin ondan daha bilge, daha kudretli, uzun vadede daha haklı çıkması lazım.
*
Gerçek bir tarih dönemiyle ve tarihi şahsiyetlerle bağdaştırılabilen ilk nebî İlyas. Kuzey Krallığında, yani İsra’elde y. MÖ 870-850 yıllarında hüküm süren kral Ahab zamanında zuhur etmiş. Kralın çok-tanrıcılık eğilimleriyle mücadele etmiş; belki de ilk kez Yahve inancını güçlü bir şekilde öne sürmüş. (Eliyâhu אֱלִיָּהוּ adı “Rabbim Yahve’dir” demek; isimden çok slogan gibi.) Bana öyle geliyor ki nebîlik makamını bir kurum ve kavram olarak ilk tanımlayanlar, İlyas ve halifesi Elîşa olmalı. Sonraki nebîler esas olarak onları model almışlar.[2]
Sözleri kitaplaştırılıp Tevrat’a dahil edilen ilk nebi’ler Hosea ve Amos. Onlar da kuzeyli, 700’lü yıllarda yaşamışlar. Tevrat derlemesini oluşturan metinlerin en eskileri muhtemelen bunlar. Her ikisi de henüz Tek Tanrı kavramından çok uzaklar. Çeşitli tanrılar arasında Yahve’nin en güçlü ve gazabı en müthiş tanrı olduğunu kanıtlamaya çalışmışlar.
Güney (Yahud) Krallığında adı geçen ilk nebi İşaya, 7. yy başı. Onu, tüm nebilerin en karakteristiği olan Yeremya  izlemiş (7. yy sonu). Babil esareti zamanında ve hemen sonrasında Ezekiel ve Zekeriya nebilik etmişler. Kraliyetin çöküşü MÖ 587, nebîler silsilesinin tükenmesi yaklaşık 530 veya 500. Aradaki iki üç kuşak, belli ki kraliyetin geri gelmesi umuduyla eski alışkanlıkları sürdürmüş. Babil dönüşünden ve İkinci Tapınağın inşaından sonraki devirde ise artık nebilerin adı geçmiyor. Mesela MÖ 450 dolayında Yahudi dini yasalarına son şeklini veren ve Tevrat’a dahil iki önemli kitaba konu olan Ezra ve Nehemya nebî değiller. Ezra (Uzeyr) Tevrat’ta sadece Alim (sofer, “molla?”) ve Rahip (kohen) olarak anılıyor (Ezra 7:11, Nehemya 8:9). Nehemya ise Vali ya da Yönetmen (Nehemya 12:26).
*
Musa'nın peygamberliği konusu biraz daha karışık.
Tevrat’taki Musa hikâyesinin en az iki ayrı kalemden çıktığını biliyoruz. Daha eski olanı İkinci Yasa (Deuteronomy), 7. yy sonlarına ait. Diğeri Çıkış, Leviler ve Sayım kitapları, daha geç.
İkinci Yasa yazarının peygamberlik konusuna yaklaşımı tuhaf. 13. babda peygamberlerin (nabiim) “rüya görücü” olduğu, yalan söylediği, ve Allahın onları kahredeceği birkaç kez vurgulanmış. 18. babda ise, İsrailoğulları arasında Allah’ın gerçek sözcüsü olan bir peygamberin (nabî) çıkacağı müjdelenmiş. Bu kişinin Musa olduğu ima ediliyor, ama açıkça söylenmemiş. Nihayet, sonradan eklenmiş izlenimi veren son paragrafta (34.11) “o günden bu yana İsrail’de Musa gibi Tanrı ile yüz yüze görüşen bir peygamber çıkmadı” denilmiş. Bu cümle muğlak, çünkü Musa’nın nabî mi, yoksa tüm nabîlerden üstün başka bir şey mi olduğu anlaşılmıyor.
Mısırdan Çıkış (Exodus) ve Çölde Sayım (Numbers) yazarının tavrı daha net. Çıkış 7.1’de Musa’nın değil kardeşi Harun’un peygamber (nabî) olduğu açıkça belirtilmiş. Çıkış 15.20’e göre kızkardeşleri Miriyam da peygamber (nabiyya). Buna karşılık Musa peygamber değil, daha üstün bir şey. Sayım 12:6-8 bu konuda net. Allah nabi’lerle rüyada konuşur, oysa Musa ile “açıkça, yüz yüze” görüşmüştür.
Bundan ne sonuç çıkaracağız?
Bence şöyle bir şey. 1) Tevrat’ın yazıldığı devirde (MÖ 7. ve 6. yy’larda) nebilerin düzinesi beş paraydı. 2) Tanrıdan direkt mesaj alma mesleği onlara aitti. 3) Nebilerin genellikle yalancı olduğuna dair bir düşünce vardı. 4) Eski zamanda şimdiki nebiler gibi olmayan, tanrıya farklı bir boyutta ulaşmış, dolayısıyla otoritesi onlardan üstün bir figür lazım oldu. 5) Musa bu göreve uygun bulundu.
Tesadüfen tam bu sırada, Tapınağın bir odasında, Musa Yasalarını içeren eski bir elyazması bulunuverdi (II Krallar 23:24). Yine tesadüfen, bu yasalar kral Yehoşiya (MÖ 641-609) ile başrahibi Hilkiyah’ın siyasi-dini programına tam denk gelmekteydi. Doğal olarak, o yasaların müellifi olan Musa’nın normal peygamberlerden ayrı bir yere oturtulması gerekti. Oturtuldu.
*
Tevrat’ta Nuh, Yakup, Yusuf, Davut ve Süleyman peygamber değildir. İlk üçü Atalar (aboth, patriarchs) kategorisinde sayılır, son ikisi sadece kraldır. İbrahim’den sadece bir yerde (Yaratılış 20:7) nabî diye söz edilir, orada da kastedilen “nefesi kuvvetli hoca” ya da “evliya” gibi bir şey görünüyor.
Öte yandan, tanrı ile direkt hattan görüşmek eğer nebîlere mahsus bir şey ise, eski zamanların fantastik aleminde tanrı(lar)la yüzgöz olan kişilerin tümünün mantıken nebî sayılması gerektiği rahatlıkla iddia edilebilir. Adem ile Havva sık sık Patronla muhatap olmuşlar; Yakup güreş tutmuş; Nuh gemi yapım ve zooloji koleksiyonculuğu talimatı almış. Nebilerden neleri eksik?
Nitekim Tevrat’ta bu yönde hiçbir ifade olmadığı halde, sonraki devirde, yani Hıristiyanlığın doğumu ile Talmud’un oluşumu arasındaki dönemde, nebi kavramının kontrolsüz olarak genişleme eğilimine girdiği anlaşılıyor.
Misal: Tevrat’ta Yônah (Yunus) Amittai adlı bir nebînin oğludur, ama kendisine nebî adı verilmez (II Krallar 14.25). Buna karşılık, hikâyenin ilk anlatımından yaklaşık 700 yıl sonra yazılan Matta İncilinde (12:39, 16:4) Yunus “prophêta” olarak anılır.
Tevrat’taki Daniel Babil’de yaşamış bir efsane kahramanıdır; oysa yine Matta 24:15 ve Markos 13:14’e göre Daniel peygamberdir.
*
İncil’deki peygamberlik konusu da hayli sürprizlidir. Ama onu da başka zaman anlatayım.




[1] Samuel Kuran’da Bakara 247’de anılan isimsiz nebîdir. Samuel’in takdis ettiği ilk İsrail kralı Şaûl, Kuran’da Tâlût adıyla anılır. İbranice /ş/ harfinin Aramice /t/ halini alması tipiktir. +ût Aramice çoğul ekidir. Tâlût “Şaul’lar” anlamına gelir.
[2] Bugünkü İsrail’in kuzey yarısında Ahab ve babası Omri zamanında (MÖ 900 ve devamı) merkezî bir krallığın ortaya çıktığı, arkeolojik bulgularla desteklenen bir bilgi. Buna karşılık, bunlardan yüz yıl önce Kudüs’te (yani güneyde) hüküm sürdüğü rivayet edilen Davut ve Süleyman’a ilişkin arkeolojik herhangi bir iz yok. O çağda Kudüs’ün birkaç haneden oluşan bir yarı-göçebe yerleşimi olduğu biliniyor. Güneyde kentleşme ve krallık kurumları, arkeolojik bulgulara göre, ancak MÖ 650’ler dolayında belirmiş. Zengin ve müreffeh Kuzey devletinden daha eski ve daha güçlü bir Güney krallığı efsanesi, hiç şüphesiz 7. yy’ın siyasi gerekleriyle açıklanması gereken bir  ideolojik anlatı.

  1. Eninde sonunda müslüman olarak öleceğini tahmin ediyorum sevan bey. Yalan yazmıyorsun hiç, yalan ruhu yok sende. sadece insanları kıpraştırmayı seviyorsun :)
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. adam hiç yalan yazmıyorsa ve bu hiç yalan yazmayan adam din yalan diyorsa.... ?

      canım, hayatım... bu yazılar karşısında kıpraşıyorsan bitanem, sen eninde sonunda müslüman olarak ölmeyecek gibisin:)

  2. Sayın Nişanyan; bazı konular üzerinde düşünüyor olmanız ve bunları aktarmaya çalışma çabanız, var olabilmek adına yapılmış hamleler bütünü olduğu aşikar, özelliklede insanların din anlayışlarına ters düşünce sisteminiz, kendinizi var edebilmek adına kestirme yollar olduğu belli,zaten taş mezar yapma fikrinizde yok olmaktan korkunuzun en büyük delilidir.Fakat yukarda anlattığınız fikir sistemi hep kaynak gösterilerek kurgulanmış.Söylermisiniz size aykırı düşünen insanların kaynak gösterimli anlatılarından ne farkınız var.hadi diyelimki onların gösterdiği kaynaklar saçma yalan şeyler.sizinkilerin doğru olduğu ne malum.Kaynaksız kurgulayabildiğiniz senaryolar amenna lakin kaynaklı kurgulamalar, al birini vur ötekine durumundan ibarettir.Saygılarımla.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. böyle bi saçmalık da hiç duymamıştım yani :D
      peki o zaman kaynaklara dayanan bir yazı yazıp, sonra kaynakçasını silip, bunu kaynaksız yazdım desek yazının değeri ve inanılırlığı mı artacak? :)

  3. Sevan Hocam; Yazınız çok aydınlatıcı, Peygamberlik, Nebilik, Musevilik ve Hiristiyanlık mitolojileri. Benzer mitlerin, Eski Mısır, Mezopotamya, Nordik, Hind, Eski Yunan, Germanik versiyonlarıda var. Soru şu, Bu mitolojiler, Arap yarımadasına ne zaman, nasıl aktarılmış, ve İslami kavramlar ve mitolojisi haline gelmiş? Yoksa böyle bir aktarım yok, zaten her toplum benzer mitler yaratır mı? Saygılarımla.
    Cihangir Marşan
    Yanıtla
  4. Türkçe'm zayıf ola bilir belki ama üstteki yorumu anlamadım. Ne yani adam sana makul ola bilmek için işkembeden mi konuşsun istiyorsun?
    Yanıtla
  5. mükemmel bir yazı ama başlığı mükemmel ötesi..
    peygamberlik, harbiden de meslek. adamlar gül gibi geçinmişler ve hatta geçinmesininde ötesinde, resmen krallardan daha üstün olmuşlar. öyle ya; tanrı, milyonlarca kulunun içerisinden onu seçmiş, demişki, sen benim sevgili kulumsun, diğer kullarımın hiç biri ile iletişim kurmam, ne bildireceksem sana bildiririm, sende onlara bildirirsin.
    yani kendini peygamber olarak kabul ettiren kimse tanrı'nın elçisi olduğundan, tanrı adına hareket etmiştir. ve insanlarda ona, tanrı'ya gösterdiği saygıyı göstermiştir.
    Yanıtla
  6. şunu sorayım: neden Muhammed Peygamber'den sonra da yine bu kitaplar kadar etkili ve yine bu insanlar kadar iz bırakacak, toplumsal bir hareket sağlayacak yeni bir din ya da bir peygamber çıkmamıştır... Duyarız hep; Terat'ta bir nebinin geleceğinden bahsedilir. Hatta Muhammed Şam'a gittiğinde oradaki rahip onu tanımış ve amcasından onu tekrar Mekke'ye götürmesini istemişti. Zira yahudilerin bir peygamber beklediğini onun da bu çocuğa tıpatıp benzediği söylemişti.
    Yanıtla
  7. Bende şöyle duymuştum: velayet, nübüvvet ve risalet ayrı makamlardır, bunlardan en farklı olanı velayet makamı, çünki hep varolacaktır kesilme sonlanma yok öbür tarafta bile (kıyamette) devam edecek olan makamdır velide konuşan Hakkın bizzat kendisidir yani veli hakta kaybolmuştur(fani) kendi benliği yoktur sözleri aracızız bizzat Hakkın sözüdür; veli herzaman fena bulmaz, bazen kendi benliği gelir ozaman beşer haline geri döner. Nübüvveti anlatmışlar zaten beşeri duyu larıyla ilhamlar alır halk(millet) gibi yorumlar izah eder . Risalet mektup getiren manasına yorum yapmadan bilgi ulaştıran yani elçi gibi mektubu taşır ulaştırır. İnsanlar da yorumlar, belki risalede (mektup) anlaşılmayan durum olursa Hak risalenin devamınıda gönderebilir.Hükündarın elçisinin durumu neyse o işte.
    Yanıtla

    Yanıtlar



    1. Evet. Benim de anladığım kadarıyla umumi müslüman anlayış öyle. Beşeri resuller aynı zamanda nebi. Zira Allah'ın mesajın verebilmek için Allah'tan mesaj verme mertebesinde olmak için Allah'tan mesaj almak lazım. Melekler resuldur, ama onlar zaten tabiyatıyla Allah'la irtibat halindelerdir. Yani inanç öyle.

  8. Patron yazı süper olmuş eline sağlık.. Küçük bi ukalalık yapayım izninle; "Tevrat’ta Nuh, Yakup, Yusuf, Davut ve Süleyman peygamber değildir. İlk üçü Atalar (aboth, patriarchs) kategorisinde sayılır....." demişsin. Nuh değil de Ibo olucaktı sanırım. Nuh "Pre-Patriarch", ama zaten bi sonraki cümlede kastettiğinin bu olduğu anlaşılıyor. Yine de fırsatı kaçırmayım dedim :)

    Take care....
    Yanıtla
  9. Tevrat'ta Gideon, Şaul (Tâlût), Davud ve Golyat (Câlût) ile ilgili farklı dönemlere ait hikayeler ve kişiler birbirlerine karıştırılmış olarak Kuran'a alınmış. Hakimler kitabında (Bap VI ve VII) Tanrı bir gün Yoaş'ın oğlu Gideon'a "İsrail'i Midyan'ın elinden kurtar. Mutlaka seninle beraber olacağım" diye bildirir. Fakat İsrail'in bu kurtuluş vesilesiyle şımarmaması için, yani kendi gücü ile kurtulmuş sanıp böbürlenmemesi için Gideon'a şu emri verir: "Kavmimin sayısı fazladır, sayıyı azalt." Gideon emredildiği gibi yapar ve kavmine "Kim korkuyorsa dönsün" diye bildirir. Yirmi bin kişi geri döner. Geriye on bin kişi kalır. Fakat Tanrı bunu da fazla bulur ve şöyle emreder: "Onları ırmak kenarına indir ki deneyeyim! Ve seninle gidecek olanları ayırayım. Köpeğin diliyle su içer gibi içenleri bir kenara ve dizleri üzerine çökenleri de bir başka tarafa ayır." Bunun üzerine Gideon kendi adamlarını ırmak kenarına götürür. Bunlardan üç yüzü elleriyle suyu ağızlarına götürerek içerler; diğerleri ise su içmek için dizleri üzerine çökerler. Tanrı onların böyle yaptıklarını görünce Gideon'a seslenir: "(Elleriyle ağızlarına götürerek) suyu diliyle içen üç yüz kişi ile İsrail'i kurtaracağım" der. Bu üç yüz kişi ile Gideon Midyanilere karşı savaşır ve koca bir orduyu bozguna uğratır (Tevrat/Hakimler, Bap VII: 2-7). Bu hikayeyi Kuran'a alırken Gideon adını Tâlût'a çevirerek Birinci Samuel kitabında Şaul (Tâlût) ile ilgili hikayeyle karıştırmışlardır; "Tâlût ordusuyla birlikte ayrıldıktan sonra: 'Doğrusu Allah sizi bir ırmakla deneyecektir, ondan içen benden değildir, onu tatmayan (eliyle sadece bir avuç avuçlayan müstesna) şüphesiz bendendir' dedi, onlardan pek azı hariç, sudan içtiler..." (K. 2, 249.) Hakimler kitabındaki hikaye, yenilgiye uğrayan Midyanın İsrailoğulları önünde alçalması ve böylece Gideon'un kırk yıl boyunca ülkeyi huzur içerisinde yönetmesi ile sona erdiği halde Kuran'da sanki Gideon'un ordusu ırmağı geçtikten sonra Câlût'un ordusu ile çarpışmış gibi gösterilmiş ve akabinde Davud'un Câlût'u öldürdüğü bildirilmiştir. Oysa bu olay Birinci Samuel kitabında başka bir dönem itibariyle geçer ve Şaul'un Filistilere karşı savaşmasıyla ilgilidir: Tanrı Samuel'i İsrailoğulları üzerine peygamber yaptıktan sonra Samuel Şaul'u onlara kral olarak atar. Şaul da Davud adında birini kendine silahtar olarak seçer. Filistiler cenk için ordularını topladıklarında Şaul da öyle yapar ve ordusunu Filistilere karşı savaş vermek üzere dizer. Filistilerin ordugahından adı Golyat (Câlût) olan biri çıkar ve Şaul'un adamlarına meydan okurcasına: "Kendiniz için bir adam seçin de yanıma insin. Eğer benimle cenk edebilir ve beni vurursa, o zaman biz size kul oluruz. Fakat eğer ben onu yener ve vurursam o zaman siz bize kul olunuz" der (Tevrat/ I Samuel, Bap XVII: 1-10). Meydan okuyan Golyat'a karşı Davud, gönüllü olarak ileri fırlar ve onu bir vuruşta öldürür. Bunu gören Filistiler kaçmaya başlar; Şaul'un askerleri de onların peşinden koşarak kovalar, sonra dönüp onların ordugahını yağma ederler (Tevrat/I Samuel, Bap XVII: 31-54).
    Yanıtla

Friday, November 8, 2013

Milli Mücadele neyin mücadelesi


Peki, sonradan “Kurtuluş Savaşı” adını taktıkları Milli Mücadele neydi? “Emperyalizme” karşı halkların şahlanışı filan olmadığı belli de, ne?
1994’te Yanlış Cumhuriyet’i yazarken cevabı biliyordum, ama kibarlık ettim, yuvarlak anlattım. Korktum da diyebilirsiniz, kabul. Şimdi artık memlekette az da olsa konuşmak serbest, daha açık konuşalım.
Bir, mal kavgasıydı. İki, iktidar kavgasıydı. Üç, İslam kavgasıydı. O kadar.
1. Mal kavgasıydı
Ermeni tehciri katliam mıydı, soykırım mıydı, müstahak mıydılar, değil miydiler tartışmasını bırak bir yana. Sen memleket nüfusunun %11 yahut 13’ünü oluşturan bir zümreyi, üstelik ekonomik etkinlik olarak daha verimli ve daha sermaye-yoğun olan bir zümreyi, yaka paça sürgün etmişsin. Bunların bin küsur köyü, birkaç yüz bin tarlası, davarı, evi, dükkânı, fabrikası, banka hesabı, ev eşyası, cariye edilecek kızı, köle edilecek ergen oğlanı var. Bunlara afiyetle konmuşsun. Haramzade Hüseyin Bey, Koçerolardan Hasan Ağa hesabıyla pay etmişsin. Sonra savaşta yenilmişsin. Galip devletler tutturmuş, bunlardan hayatta kalanlar geri gelecek, mallarını geri alacak, tazminat olarak da bazı vilayetler bunlara verilecek diye planlar yapmaya başlamışlar. Barış konferansı daha başlamadan bu mevzu ayyuka çıkmış.
Şimdi sen olsan, bir tane Erzurum Kongresi toplayıp “bu gâvurlara nasıl direneceğiz” diye konuşmaz mısın?
Gerek Erzurum ve Sivas Kongrelerine, gerek Ankara Meclisine katılanların hemen hemen hepsinin, Gazi Paşaları dahil olmak üzere, tehcirde mal mülk, köle ve cariye edinmiş adamlar olması sizce tesadüf müdür?
Olay yalnız Ermeniler değil. Ege ve Marmara’da Rum tehciri 1913’te başladı. Menemen, Çeşme ve Urla Rumlarının iki hafta içinde nasıl boşaltıldığını merak ediyorsanız mesela sonradan CHP genel sekreteri olan Hilmi Uran’ın anılarını okuyabilirsiniz. Bursa’nın, Makri/Fethiye’nin Rumları da o dönemde gitmiş. Karadeniz Rumlarını 1918’in ilk aylarından itibaren temizlemişler. Lozan’da protokole bağlanan mübadele planı gerçekte çok önceden yürürlüğe konmuş.
Giden Rumların malı mülkü ne oldu sanıyorsunuz?
İttihat-Terakki’nin resmi rakamlarına göre 1914’te Anadolu’nun Rum nüfusu %12. Gerçek rakam bundan bir hayli daha yüksektir, %15-17 olmalı. Rum-Ermeni toplamı kabaca %25 desen, memleketin toplam mal varlığının nereden baksan üçte biri 1913-1922 arasında el değiştirmiş demektir. Sizce uğruna – en Millisinden – Mücadele etmeye değecek bir tutar değil mi?
Emperyalist abiler ne yapmış?
Adamların tek muhatabı Türkler değil. Ermeniler bastırıyor, Yunanlılar bastırıyor, kendi kamu oyları tepkili. Bunlara tazminat ödensin demişler. Anadolu Rumlarına güvenlik içinde yaşayacakları bir yer olsun diye belki, şimdilik, İzmir’i verelim, sonra bakarız. Ermenilere de verelim şuradan üç beş vilayet, yaramaz yerler zaten, zararı yok. Ama bir yandan da tereddütte kalmışlar. Türkler mühim, güç ve önem bakımından Yunana da Ermeniye de fark atarlar. Rusya’daki durum malum, geçinmek lazım. Başbakan Lloyd George’un İzmir’i Yunanlılara verme projesine koalisyonun büyük ortağı olan Muhafazakâr Parti şiddetle karşı çıkmış. Ermenileri memnun etme işini de nasıl olsa hayalperesttir, kimse ciddiye almaz diye ABD’nin siyaseten tükenmiş başkanı Wilson’a paslamışlar. Sonuçta Türkler Yunanı da, Ermeniyi de tepeleyince, doğrusunu istersen, hiç gözyaşı dökmemişler. Bir taşla üç kuş: Yunanla Ermeniye bir şey verirmiş gibi görünüp vermedin, kendi kamuoyundaki vicdan kumkumalarını yatıştırdın, Türklere de bedavadan sıkı bir dayak attın, sana karşı Dünya Harbine girmenin cezasını ödettin. Şık.

10 Kasım devam
2. İktidar mücadelesiydi
Harpten sonra İngilizlerin temel talebi İttihat ve Terakki kadrolarının tasfiyesi idi. Bu yüzden daha Kasım 1918’den itibaren Savaş Suçları Mahkemelerinin kurulması için ısrarcı oldular. Aralıkta Tevfik Paşa hükümetinin kolunu büküp mahkemeyi kurdurdular. Düşünürsen sebep basittir. Dört sene boğuştuktan sonra şimdi Türklerle dost olmaya karar vermişsin. “Türkler masum, baştakiler suçlu” diye bir anlatı kurman, savaşın ve soykırımın ceremesini birilerine yüklemen gerekiyor. İT kadrosu zaten Alman istihbaratıyla sarmaş dolaş bir yapı. Temizle, kurtul.
Hesaplayamadıkları şey şuydu. İT, Türkiye’nin ilk ve (o tarihte) tek sivil örgütlenmesi. Memlekette eğitimli ve profesyonel kadroların neredeyse tamamı İT mensubu veya sempatizanı, hepsi Enver modeli burma bıyıklı. Her şehir ve kasabada İT teşkilatı – ve yalnız İT teşkilatı – var. Tehcir ganimetinin aslan payını onlar almış, kaybedecekleri şey çok. Daha mühimi, daha savaş sürerken tedbirini almışlar; yenilgi halinde devreye sokmak üzere 1915’ten itibaren Teşkilat-ı Mahsusa bünyesinde memleketi örgütlemişler. Ganimet gelirinin önemli bir kısmını teşkilata akıtmışlar.
Yani iş, 1945 Almanya’sında Nazi Partisini tasfiye etmek kadar kolay değil. Yerine koyacak bir şey yok çünkü.
*
Dikkat buyurun: Direnişin ilk kıvılcımı İzmir’in işgalinden daha bir ay önce, 10 Nisan 1919’da, Boğazlıyan kaymakamı Kemal’in idamı münasebetiyle çakar. İT’nin patronaj işleri reisi Kara Kemal’in kontrolündeki hamallar ve kayıkçılar teşkilatları ayaklanır, İstanbul’da terör saçar. İngilizler paniğe kapılırlar.  İT tutuklularının bulunduğu Bekirağa Bölüğü basılıp mahkumlar salınacak diye endişelenip, bir ay sonra hepsini Malta’ya gönderirler.
Nisandan itibaren memleketin her tarafında pıtrak gibi biten Müdafaa-yı Hukuk cemiyetlerinin kurucuları, Teşkilatı Mahsusacılardır.  Teşkilatın mutemet adamları 18-19 kışında İstanbul’da eğitilir, ellerine bir miktar para ve Ermeniden gaspedilmiş matbaa takımları verilir, Millici gazete çıkarmaları için taşraya gönderilirler.  Parayı veren İT’nin maliye bakanı Cavit Bey ile örgüt sekreteri Vasıf Beydir. Mustafa Kemal Paşa’nın 1918 Kasım-Aralığında İstanbul’da çıkardığı Minber gazetesinin finansörü de Cavit Beydir.
Mart 1919’da teşkilatın kilit isimlerinden Karabekir Erzurum’a, Rauf Bey Ege’ye gönderilir. Mayısta İzmir’in işgali üzerine teşkilatın propagandistlerinden Halide Edip Sultanahmet mitinglerinde halkı galeyana getirir.
*
On puanlık soru şu: Mustafa Kemal baştan beri bu teşkilatın içinde miydi, yoksa sonradan mı dahil oldu?
Cevabından emin değilim. Ancak tahmin yürütebiliyorum. Baştan beri teşkilatın içindeydi, belki bir ara dışlandı, belki 1918 başlarından itibaren liderlik için adı geçti, ama ancak Şubat 1919 gibi seçildi sanıyorum.
İlk sinyal, Ruşen Eşref’in 1918 Martında gazetelere çıkan “Anafartalar Kumandanı ile Mülakat”ıdır. İkinci sinyal mütarekeden hemen sonra, 6 Kasım 1918’de Minber’de tam sayfa yayımlanan Kemal Paşa güzellemesidir. Şöyle düşün: Her cephede faciayla sonuçlanan bir savaşta adam başarı göstermiş tek komutan. [O yüzden, Anafartalar’daki başarısı pompalandıkça pompalanacaktır.] Teşkilat üyesi, ama Enver’le kavgalı; parti liderliğinin hatalarından uzak durmuş. Almanlarla yıldızı barışmamış. [Daha doğrusu, Almanlarla bozuk olduğu 1918 başından itibaren ısrarla hissettirilmiş.] İngilizlerle arası iyi. Diğer yandan, kişi olarak sevilmeyen biri: alaycı, soğuk ve bencil. Geçmişi skandallarla dolu. O yüzden liderliğe önerildiğinde şiddetle karşı çıkanlar olacak. Ama yalnızlığı bir bakıma avantaj: Teşkilatın kurtları tarafından kolayca yönlendirilebilir, zamanı geldiğinde [mesela Enver Moskova’dan döndüğünde] kolayca bir kenara atılabilir.
Ne kadar yanıldıklarını 1921’de İstiklal Mahkemeleri ve Başkumandanlık Kanunu olaylarında fark edecekler. 1922’de “İkinci Grup” ve Ali Şükrü Bey hadiselerinde hamle yapıp alta düşecekler. 1924’te Terakkiperver Fırka ile son kez inisyatifi almaya çalıştıklarında iş işten çoktan geçmiş olacak. 1925’te tasfiye edilecekler. Milli Mücadele’nin örgütleyici kadrosunun TAMAMI 1926’da ya idam edilecek (Cavit, Kara Kemal, İsmail Canbulat, Halis Turgut, Doktor Nazım) ya da ipten dönecek (Karabekir, Rauf, Vasıf, Halide Edip).
1918-19 kışında hareketi başlatıp örgütleyenlerden, ilaç için, bir tanesinin bile 1926’da sağ ve muteber kalmaması sizce tesadüf müdür?
*
Demek ki neymiş? Milli dedikleri Mücadele, bir, İttihat ve Terakki’nin iktidarda kalma mücadelesiymiş. İki, oyun içinde oyun, İttihat ve Terakki’nin adamı Mustafa Kemal Paşa’nın teşkilat içinde iktidarı ele geçirme ve rakiplerini tasfiye etme mücadelesiymiş.
Paşanın siyasi ustalığını takdir etmeden geçmeyeceğiz mamafih. Siyaset oyununu dâhiyane oynamış. Büyük risk almış. Aklı olan herkesin “ı-ıh, olmaz” dediği bir pozisyonda, muazzam bir cüret ve yırtıcılıkla hareket etmiş. Maçı almış.
Onu bunu idam etti diye ayıplıyoruz da, bir de şunu düşün. Karşısındakiler on yıllık savaşta kaşarlanmış, kaç milyon masum sivili gözünü kırpmadan ölüme göndermiş, memleket tarihinin en büyük soygununu organize etmiş adamlar. Maazallah boş bulunsa, ayağı sürçse, kim kimi asardı?

11 Kasım devam
3. İslam kavgasıydı
Bakın şimdi iyi dinleyin. Milli Mücadelenin başındaki adamların İslam aşkıyla yanıp tutuşan adamlar olduğunu iddia etmeyeceğim, saçma olur. Velakin:
1) Daha düne kadar nüfusunun %25 ila 30’u gayrimüslim olan bir toplumda, tesadüfe bak, hepsi de töre ve aidiyet bakımından Müslüman kişilerdi. Mesela, Yahudi bir entelektüel olduğu halde Kızıl Ordu’nun başına geçen Troçki gibi biri aralarında yoktu.
2) Daha dün din ayrımı bazında icra edilmiş bir soygunda, Müslüman tarafın (yani Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların, Giritlilerin, Selaniklilerin, Pomakların vs.) çıkarlarının temsilcisi olarak ortaya çıktılar. Aralarında Ahmet Rüstem Bey gibi nispeten kozmopolit yapıda biri varsa derhal tasfiye edildi; Ağaoğlu Ahmet gibi kozmopolitimtrak eğilimleri olan biri derhal hizaya geldi.
3) Milli Mücadele açıkça Müslüman “milleti” namına verildi. Misakı Milli “Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskûn olan” ülkenin bölünmezliğini savundu. CHP’nin atası olan Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti nizamnamesi “bilcümle anasır-ı İslamiyeyi” temsil etme iddiasıyla yola çıktı. Amasya Beyannamesi, BMM seçimine ilişkin tebliğname “İslam milletinin” haklarını hedef aldı. Aralık 1919 ve Nisan 1920 meclis seçimlerine, teorik olarak halâ Osmanlı vatandaşı bulunan gayimüslimler sokturulmadı. Bu anlamda Milli Mücadele, Tanzimattan beri Osmanlı’nın RESMİ ideolojisi olan ittihad-ı anasırdan (yani halkların birliği fikrinden) net bir kopuşu temsil eder. [Milli Mücadele belgelerinde “Türk milleti” deyimine Eylül 1922’den önce rastlanmaz.]
4) Ahaliyi İslamla gaza getirdiler. 300 küsur üyeli Ankara meclisine 118 adet sarıklı aldılar. Bektaşi babası ile Mevlevi şeyhini, Meclis başkanvekili yapıp Paşanın sağına ve soluna oturttular. 83 müftü ve 64 din alimine Milli Mücadelenin şer’an caiz olduğuna dair fetva verdirdiler. [Kadir Mısıroğlu’nun Sarıklı Mücahitler kitabında bu konuda geniş bilgi vardır.]
Elbette gariban halkı vergi vermeye yahut askere gidip ölmeye ikna etmek için bir ideolojik heyecan lazımdı. Kimse Haramzade Hasan Bey’in iktidarı yahut Koçerolardan Hüseyin Ağa’nın Ermeniden kaptığı mallar uğruna gidip Sakarya’da kendini öldürtmez. Lakin ideolojik gaz olarak, mesela Bolşevikler gibi sınıfsal nefreti, yahut Fransız İhtilalindeki gibi sınıfsal nefret artı özgürlük sarhoşluğunu, yahut Amerikan ihtilalindeki gibi vergi ve memur alerjisini, yahut İtalya ve Meksika bağımsızlık savaşlarındaki gibi papaz düşmanlığını kullanabilirlerdi. Kullanmadılar. İslamı kullandılar.
*
Pragmatisttiler, öyle gerekmiş, öyle yapmışlar demekle iş bitmiyor. Bunlar geçmişin hikâyeleri değil, bugünün Türkiye’sini şekillendiren olaylardır. Bugünkü Tayyip Erdoğan faciasının kökenleri ta bu anlattığım olaylara dayanır.
1839’dan 1913’e dek kör topal da olsa modernleşmeye, vatandaşlık hukukunu oluşturmaya çalışan bir toplum, 1913-1923 yıllarının olayları sonucunda “yüzde doksandokuz virgül dokuzu Müslüman olmakla övünen” bir toplum haline geldi. Bir toplumun %99,9’u Müslüman olunca, eninde ya da sonunda biri çıkar, “e bari Müslümanlığın gereğini yapalım o zaman” diye akıl yürütür. Verecek cevap bulamazsın.
İtiraz da edecekseniz önce Yanlış Cumhuriyet'i okuyun, ondan sonra konuşalım.
15 Kasım devam
Diyorsunuz ki, hırsızın hiç mi suçu yok? Memleket işgal edilmiş, direnmeseler miydi? Ona da cevap verelim, bu konuyu kapatalım.
Birinci Dünya Savaşı sonrası bir tane değil, buçukları saymasan üç tane işgal var. Bir kere onları ayıralım.
1. İngiliz işgali
Clausewitz doktrini denir, 18. yüzyıldan beri Avrupa savaşlarında usul olmuştur. Savaşta yenilen ülke, barış antlaşması imzalanıncaya dek askeri işgal altına alınır.  Maksat ülkeyi silahsızlandırmak, savaşı sürdürme yeteneğini ve iradesini yok etmektir. Birinci harpten sonra aynı şekilde ve aşağı yukarı aynı koşullarla Bulgaristan, Avusturya, Macaristan ve Almanya işgal edildi. Orduları terhis edildi, silahlarına, limanlarına, demiryollarına, stratejik sanayilerine el kondu. Barış antlaşmasından sonra çekildiler. Mudanya mütarekesinden sonra, tek el silah atmadan, Türkiye'den de çekildiler. İkinci harpten sonra Almanya dört sene, Japonya yedi sene, Avusturya on sene müttefik işgali altında kaldı. Kimsenin de aklına gelmedi, “vay hain emperyalistler, vatanımızı sömürüyorlar” diye heyheylenmek.
İngilizlerin bugünkü Türkiye’yi kalıcı bir şekilde ele geçirmek, kolonize etmek, ya da kontrol altına almak niyeti olduğuna dair zerrece belirti yok. Adamlar o tarihte Hindistan'dan çekilmeyi konuşmaya başlamış, Türkiye'yi ne yapsın? 1918’de İngiliz mandası fikri ortaya atılmış, "haşa huzurdan" deyip derhal reddetmişler. “Size Amerika baksın” diye yol göstermişler. O tarihte Amerika bugünkü gibi değil, Eski Dünya’da askeri varlığı ve stratejik çıkarları olmayan “nötr” bir ülke, ekonominizi ve idare sisteminizi hale yola koysun, reformları yapsın, daha sağlam bir devlet (“a secure sovereignty”) sahibi olursunuz, bağımsızlığınız bir anlam ifade eder, diye öğüt vermişler. [Gerçi manda fikrini Amerikan Kongresi de oy birliği ile reddetmiş, o ayrı.]
Aynı tarihte Irak’ı da işgal etmişler. Ne yapmışlar? Senesi dolmadan krallık kurmuş, antlaşma imzalayıp 20 sene içinde tam bağımsızlık vermeyi taahhüt etmişler. Sonra 20 seneyi de beklemeden, 1932’de bırakıp gitmişler. Düşün ki Irak dediğin, bin yıldan beri devlet olmamış bir yer. Ordusu, polisi, maliye teşkilatı, belediyesi, tapu idaresi yok. Üniversitesi yok, Bağdat idadisi dışında lisesi bile yok. Birbirini vurmadan bir masa etrafında oturabilecek on tane ele gelir adamı yok. “Yarın çekiliyoruz” desen kan gövdeyi götürür. Ya Türkiye? Bin yıldan beri bağımsız devlet. Ciddi bir devlet geleneğine, bürokrasiye, yetişmiş kadrolara, üniversiteye, canlı sayılabilecek bir basına, anayasaya, parlamentoya, siyasi parti(ler)e, hezimete uğramış olsa da ideolojik canlılığını koruyan bir orduya sahip. Irak’ı kolonileştirmekten imtina eden İngiltere, buraya neden bulaşsın? Ve ne uğruna bulaşsın? Irak’ta o tarihte dünyanın bilinen en büyük petrol yatakları var. Burada? Biraz kuru üzümle incir, bolca davar tezeği.
Nitekim 1918 Kasımındaki İngiliz işgaline, Kemal Paşa dahil hiç kimse karşı çıkmamış. Normal karşılamışlar. “Geldikleri gibi giderler” demişler, haklı olarak. Ne zaman direnişe geçmişler? İngilizler hayatlarının hatasını yapıp, a) İttihat ve Terakki’yi tasfiye etmeye, b) Ermeni ve Rum zararlarını tazmin ettirmeye kalkıştıkları zaman.
2. Yunan işgali.
Müttefikler açısından, a) bir polis operasyonudur, b) bir şantajdır.
Teorik olarak İzmir Osmanlı mülkü kalmış, 1920 yazına dek Türk vali ve belediye başkanı görevini sürdürmüştür.  Bir şantaj belgesi olan Sevr Antlaşmasında dahi İzmir Yunanlılara verilmez, beş yıl süreyle Yunan yönetiminde kalacağı ve beş yılın sonunda plebisit yapılacağı söylenir.  Maksat ne? Bir, Türklerin Ege bölgesinde giriştiği etnik temizliği kontrol altına almak. İki, Türkler kafa tutmaya [yani etnik temizliği sürdürmeye ve İttihatçı kadroları baş tacı etmeye] devam ederse elde tehdit unsuru bulundurmak. Üç, “savaşta size yardım ettik hani ödülümüz” diye tutturan Yunanistan’ı şimdilik oyalamak, gerekirse ileride bir kemik vermek.
Yunanlılar açısından, a) milliyetçi manyaklıktır, b) yurdundan sürülen Ege Rumları için tazminat ve sığınaktır. Yunan tarafında iki politika kuvvetle ayrışmış, yurt derdinde olan yerli Rumlar ile fütuhat sevdasındaki Yunan ordusu 1922’de iç çatışmanın eşiğine gelmiştir.
Peki, kabul, 1912 Selanik faciası belleklerde tazeyken Türklerin Yunan işgaline tepki göstermesi doğaldı,  kim olsa direnir. Ama olayın başlangıç noktasını gözden kaybetmemekte fayda vardır. Başlangıç noktası, ikibuçuk milyon Anadolu Rumunun 1913’ten başlayarak tehcir edilmesi ve 1919 itibariyle Türkiye’de kontrolü elde tutan İttihatçı kadronun bu politikayı sürdürmeye kararlı görünmesidir. Sor kendine: İzmir’i neden 1918 Kasımında işgal etmediler de altıbuçuk ay beklediler?
Soygunculuğu devlet politikası haline getirirsen elbette düşman edinirsin. Sonra kalkıp, neden alem bize düşman diye hayret etmek saçma.
3. Fransız işgali
Karışık bir konudur. Yeterince literatür yok, ya da belki ben Fransız kaynaklarına yeterince vakıf olmadığımdan bilmiyorum. Biri araştırsa da aydınlansak.
Bana öyle geliyor ki Fransızlar – daha doğrusu Fransızların bir zümresi – bir tür “Büyük Suriye” projesi üzerinde çalıştılar. Anti-İngiliz bir projeydi. Suriye’de hayatta kalan yarım milyon Ermeni sürgünü Türkiye’ye iade etmektense Adana, Antep, Maraş ve Urfa’ya iskân etmeyi planladılar. Belki İngiliz müttefiki olacağını bekledikleri yeni Türkiye’ye karşılık, kabaca eşit büyüklüğe ve ekonomik güce sahip Fransa yanlısı bir Suriye yaratmayı düşlediler. Haliyle maksadın eğer Suriye’yi güçlendirmekse, elindeki Ermeniler zarar değil kâr olur; Türkiye’ye iade etmeyi değil elde tutup işletmeyi tercih edersin.
Sonuçta Kasım 1919’da İngilizlerden Kilikya işgaline izin kopardılar. Tahmin ettiklerinden güçlü bir Türk direnişiyle karşılaştılar. Fransa’da en sağından en soluna kadar bütün basın ve bütün partiler “Kilikya macerasına” karşı çıktı.  Ocak 1920’de başbakan Clemenceau kısmen bu hadise nedeniyle istifaya zorlandı. Yeni hükümet daha Ocak sonunda Kilikya'dan çekilmeye niyetli olduğunu ilan etti. Mayıs 1920’de ateşkes ilan edildi. O tarihten itibaren de Fransa Ankara rejimini destekledi.
*
Hani burada emperyalizm? Hani halkların direnişi? Ben göremiyorum, ya siz?
İngilizin ve Fransızın tavrında insanı irite eden bir kibir var, doğru. Dünyaya nizam vermeyi düşlemişler; buna hem hakları hem güçleri olduğuna inanmışlar. Esmer halklar hemen boyun eğmeyince sinirlenip yanlışlar yapmışlar. İsterseniz bir gün İngiliz politikasının neden kötü olduğunu yazan bir yazı da yazarım. “Olaya bir de onların açısından bak” demek, onları kayıtsız şartsız seviyoruz demek değil. Milli Propagandanın yavelerinden kendini kurtarmaya çalış, at gözlüğünü çıkar, olaya geniş açıdan bak demek. O kadar.
Kaldı ki, kırk milyon kişinin öldüğü bir savaşta dünyayı dize getirmiş adamların birazıcık kibre kapılmasını da anlayışla karşılamak gerek.
Üç general tutukladı diye birilerinin kapıldığı kibire bak, az bile yapmış adamlar dersin.

Tuesday, October 29, 2013

Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun, güle güle kullanın

Cumhuriyet kaçınılmazdı.

türk-osmanlı elitinin hanedanla manevi bağı daha abdülaziz zamanında zayıflamıştı. abdülhamid istibdadının son 10-15 yılında tamamen koptu. tüm dünyada tüm rejimlerin altüst olduğu 1918-sonrası ortamda hanedanın sürmesi, veya sürse otoritesini koruması mümkün değildi.

fransa’yı da unutma. o devirde türk-osmanlı eliti için medeniyetin tek referansıdır. 1871’de orada cumhuriyet ilan edilince, buradaki saltanatın da miadı dolmuştu. geçmiş olsun.

geriye kalan iki ihtimal var, onları da gözden geçirelim.

bir, sultan reşat modeli. siyasi gücü olmayan, etliye sütlüye karışmayan, ombudsman tipi bir monarşi yürür müydü? rauf bey mesela o karta oynadı. ingilizler de muhtemelen o ihtimali değerlendirdi, ama sonra vazgeçtiler. bence yürümezdi. türkiye gibi siyasetin çok sert oynandığı, 1918’den sonra daha da sertleştiği bir ülkede zayıf monarkın şansı yoktur. kurtlar sofrasında kuzu olur, çıtır çıtır yerler.

iki, napoleon (ve rıza pehlevi) modeli. diktatörün kendini hükümdar ilan ettiği bir yeni-monarşi yürür müydü? belli ki bu ihtimal düşünüldü. 1 kasım 1922’den 23 ekim 1923’e dek opsiyonlar açık tutuldu. mustafa kemal paşanın aralık 1922’de birden evlenmeye niyet etmesini bir de bu açıdan düşünün derim.

bana sorarsanız bu model de yürümezdi. bir kere bolşevik rusya’dan esen rüzgârlar vardı, 1922-23 türkiye’sinde kuvvetle hissediliyordu. almanya’da, avusturya’da monarşiler devrilmiş cumhuriyet kurulmuştu. türk elitinin o devirde yakın temasta olduğu arnavutluk ve azerbaycan cumhuriyetçi coşku içindeydi. monarşinin çağı kapanmış görünüyordu.

sonra paşa, napoleon’un akıbetinden haberdardı. babadan gelmeyen saltanatı yürütmek zordur. ağzınla kuş tutsan, bütün avrupa’yı fethetsen, gene de meşruiyetin sorgulanır. ömrünü tamamlayıp tahtı sağ salim evladına devretmedikçe gerçek anlamda padişah sayılmazsın. “nereden çıktı bu zibidi” diye soran olur.

bu da bizi en önemli detaya getiriyor. gazi’nin evladı olmadığı, olacak gibi de görünmediği bir durumda hükümdarlık ilan etmenin faydası ne? dört senede bir kendi elceğizinle seçtiğin meclise seçim yaptırır, kendini reis, münci, lider, duce veya führer seçtirtirsin. keyfince yönetir, “beni buraya halk seçti, halktan başka kimse tanımam” diye havanı da atarsın. fena mı?

işte bu yüzden, akılcı ve doğru bir kararla, 29 ekim 1923’te cumhuriyet ilan edildi. hepimize kutlu olsun.

Sunday, October 13, 2013

İsviçre notları


Güzel bir kadın eşliğinde, Şirince’den (ve sorumluluktan) kısa bir kaçış.

5-6 Ekim, Winterthur. Ermeni Tarihine Yeni Yaklaşımlar Konferansı. Richard Hovannisian bayat klişeleri tekrarladı. Buna karşılık Profesör Zekiyan bir şaheserdi.  Dört saat konuştu. Eski ve yeni Ermeni tarihinden örneklerle, Ermenilerin Doğu ile Batı arasındaki ikircikli konumlarını ne zaman ve hangi koşullarda avantaja çevirebildiklerini anlattı. Tanıştık. Heyecan duyduğumu söyledim. Venedik’e davet etti. Haftaya gelirim, bir iki gün sohbet ederiz dedim. Yazık ki vakit yetmedi, gidemedim.

İyi tarihçi, tarihte başkalarının göremediği detayları görebilendir. Ancak iyi bir tarihçi bugüne dair taze bir şey söyleyebiliyor sanırım. Ya da: geçmişe taze bir gözle bakabilen, bugüne de taze bir bakış getirebiliyor. Aynı yeteneğin belki iki ayrı tezahürü.

7 Ekim: Gimmelwald. 1300 metrede, İsviçre’nin en güzel köyü. Teleferikle çıkılıyor. Araba ulaşımı yok. Dört-beş pansiyon, bir tane bar ve herşeyci dükkânı, bazısı 1500’lü yıllardan yirmi-otuz çiftlik evi, birkaç yüz inek. 1990’dan beri birkaç kez gitmişliğim var.

Köyde hava bozuktu, ama yukarısı Alplerin en muhteşem yaylalarından biri, gök pırıl pırıl. Teleferikle 2677 metreye çıkıp oradan aşağı beş saatte yürüdük. Haşat olduk.

Pansiyon sahibi Ollie esasen İsveçliymiş. Otuz sene önce buraya gelip yerleşmiş. Hayvancılık ve dağcılıkla uğraşıyor. Ayrıca kemancı ve insan hakları aktivisti. Ermenistan’dan birtakım rejim muhaliflerinin İsviçre’ye iltica etmelerine aracı olmuşlar. Uzun uzun onları anlattı.

8 Ekim: Lausanne Otelcilik Okulu. Bir sürü güzel yüzlü genç, kusursuzluk eğitimi görüyorlar. Gıpta ettim. Sonra hüzün bastı. Sözde otelci ve restorancıyız, haybeye iş yapıyoruz, amatörüz duygusuna kapıldım.

Avrupa’nın iç halkalarına girince o duygu çöker insana. Çok çalışmışlar. Çok emek vermişler. Şimdi o emeğin esiri olmuşlar. Pygmalion gibi, yarattıkları esere aşıklar.

9 Ekim: Cenevre yakınında Coppet şatosu. Mme de Staël’ın sürgündeki evi, salonu, yatak odası. Yanda “Avrupa’nın en güzel kadını” Mme Récamier’nin odası. Her ikisi de, benim en sevdiğim yazar olan Benjamin Constant’ın sevgilisi olmuşlar. Constant’ın de Staël’dan olan evlilik dışı kızı Albertine meğer Broglie düküyle evlenmiş, bilmez idim. Şimdiki Broglie prensiyle 1999’da La Bourdaisière’de tanışmıştık, şatosunda kaldık.(1)  Albertine’in beşinci kuşak torunu imiş. Kendini deliler gibi bahçevanlığa vermişti, şatonun bahçesinde 200 farklı cins domates yetiştiriyordu. Şimdi de dünyanın en büyük böcek koleksiyonunu almış, Paris’te böcek müzesi kuruyormuş.

9 Ekim: Ferney, Voltaire’in malikanesi. İhtiyar tilkinin evi Fransa sınırının hemen içindeymiş. Arkadaki parkın içinden onbeş dakika yürüyünce, kimsenin ruhu duymadan İsviçre’desin, kralın adamları avuçlarını yalar. Yaşamı boyunca tutuklanma tehlikesiyle yaşayan biri için ideal konut.

10 Ekim: Cremona, kemanın anavatanı. Yeni keman müzesi geçen ay açılmış, bir modern müzecilik şaheseri. Antonio Stradivari’nin atölyesinin bütün aksam ve edevatı, hakiki, kokusu dahil. 1500 küsurdan beri dünyada bilinen tüm keman imalathanelerinin interaktif haritası, ses örnekleri dahil. Dünyadaki tüm Amati ve Stradivari kemanlarının ses örnekleri. Cremona keman yapımcıları loncasına kayıtlı tüm keman ustalarının interaktif katalogu. 50-60 tane güzel insan, fotoğraflarına bakmaya doyamadım. (2)

10 Ekim. Salò ve Gargnano. Mussolini ve hempalarının son sığınağı. Çağı geçmiş bir aristokrasinin tohuma kaçmış şaşaası; gruplar halinde ihtiyar Alman turistler. Mussolini’yi düşünüyorsun: Mütevazı bir aileden gelmiş, yükselmiş, mutlak iktidarın şehvetini tatmış, kendisini ve sınıfını aşağılayanları tir tir titretmiş. Sonra düşmüş. Son aylarını onların mekânında kafese kıstırılmış, ölümü bekleyerek geçirmiş.

Bir yönüyle, sınıf atlamanın imkansızlığı orada gördüğün. Diğer yönüyle, kendini ustaca savunan Avrupa medeniyetinin, kaskatı kesilip ölmesi.

Radyoda haber-analiz: İtalya’nın Alman azınlığının yaşadığı Südtirol özerk ilinde gençler askerliğini İtalyan Cumhuriyeti ordusunda yapmaktansa Südtirol il milis kuvvetinde yapmayı tercih ediyormuş. Anayasaya göre Südtirol halkı referandumla bağımsızlık ilan etmeye veya başka bir ülkeye katılmaya karar verirse, İtalyan ordusu 48 saat içinde il sınırlarını terk etmeyi, polis ve jandarma birimlerini yerel yönetime devretmeyi vs. taahhüt etmiş.

11 Ekim: Müstair. Almanca-Rumanşça çift dilli bir dergi bulundu, sabaha kadar Rumanş dili çalışıldı. Dört beş seneden beri taktım bu dile, şimdi okuduğumun %80’ini iyi kötü anlayabiliyorum. Burada konuştukları lehçe 2008’e dek Vallader lehçesine göre yazılırmış. O tarihte imla reformu yapıp Rumantsch Grischun standardını benimsemişler.  Vallader lehçesine özgü ü ve ö harfleri kalkmış. Bütün seslileri diftongize etme eğilimi var (Münster yerine Müstair, vulp yerine vuolp). Bütün kalın k’lar Konyalılar gibi kh okunuyor (chasa chantunal = casa cantonale). Mardinliler gibi a’ları o yapıyorlar. (3)

Köye adını veren Son Jon manastırı 780 yılında kurulmuş. O yıllardan kalma duvar resimleri halen duruyor. İçeride melek yüzlü dokuz ihtiyar rahibe, bir ihtiyar vekilharç, bir sürü inek. İbadetten arta kalan vakitte mandıracılık yapar, peynir üretirlermiş. Ayrıca köy çocukları için kreş, bir de misafirhane işletiyorlar.

12 Ekim: Gece 60 santim kar yağmış. Dağa daha da fazla inmiş, yollar kapanmış. Uçağı kaçırdık, sefil olduk. 400 euro fark ödeyip akşam uçağına zar zor yer bulabildik.


NOTLAR

(1) http://www.labourdaisiere.com/jardin/en/prince-louis-albert-de-broglie

(2) Müze için www.museodelviolino.org/en. Sanatkârlar için www.cremonaliuteria.it/I_LIUTAI/803, ama buradaki resimler o kadar iyi değil. Müzedeki portreler adamların ruhunu yakalamış.

(3) en.wikipedia.org/wiki/Vallader ve genel bilgi içinh en.wikipedia.org/wiki/Romansh_language




Tuesday, September 24, 2013

Akıl ve Din Semineri videoları

1-8 Eylülde Şirince'de birincisini gerçekleştirdiğimiz Akıl ve Din seminerinin videoları aşağıda. Hepsi 8 tane, toplam yaklaşık 9 saat.

1. gün - http://www.youtube.com/watch?v=CuOUwlNYfSc Konular: Din ve rasyonel düşünce, nerede buluşur, nasıl bağdaşır.

2. gün - http://www.youtube.com/watch?v=bSkNsSJNd1o ve http://www.youtube.com/watch?v=QDORTuZvNh8 . Batıda eleştirel Tevrat ve İncil araştırmalarının tarihçesi. Arkeolojik bulgular ışığında Tevrat. Son oturumda Elif Ledrön Nepal'de tanrının enkarnasyonu olan bir kadını ve 30 yıl meditasyon yaparak madde dünyasını aşan bir yogiyi anlatıyor.

3. gün - http://www.youtube.com/watch?v=w_KKyjN5q0c ve http://www.youtube.com/watch?v=2gQxsclThnk . İslam'ın içinde doğduğu tarihi ve siyasi ortam. İslam anlatısı nasıl oluştu?

4. gün -  http://www.youtube.com/watch?v=6DTj657M06g ve http://www.youtube.com/watch?v=LakyjSB6d4M . Kuran'daki bazı kavramların eleştirel analizi.

5. gün - http://www.youtube.com/watch?v=LBGY-7bH4Gc . Çağdaş anayasa ve insan hakları hukukunda dinin yeri. İlk oturumda Sait Çetinoğlu modern Türk tarihinde dinî bağnazlığın rolünü inceliyor.


14 yorum:

  1. video açıklamalarında "Hepsi 11 bölümdür." ifadesi geçiyor. sonradan mı sekize indirildi, yoksa devamı gelecek mi?
    Yanıtla
  2. Ortalama insan ömrü 525600 saat (60 yıl). Eğer bu zamanın tümünü anlamlı kılacak 10 saatlik bir seminerse izlenmeye değer diye düşünüyorum.
    Yanıtla
  3. Teşekkürler, harikasınız..
    Yanıtla
  4. Sevan abi bütün videoları, bazılarını birkaç kez olmak üzere, izledim. Bir sürü yeni şey öğrendim. İnsanlar nelerle uğraşıyor ne emekler veriyor, hayran olmamak elde değil. Yalnız ilk videodaki din veya iman ve iman sahiplerine karşı izlenecek strateji, taktik muhabbeti bana İslamcılık zamanımdaki tebliğ metodu muhabbetlerimizi hatırlattı, kime gideceğimizi, onlarla hangi yöntemler kullanarak yakınlaşacağımızı tartışırdık ve bütün bu tartışmalarda beni ve başka birçok arkadaşımı rahatsız eden, hep dile getirdiğimiz ama bir türlü çözüm bulamadığımız husus bütün bu strateji, taktik vs'nin bizi sahicilikten uzaklaştırdığı vesaireydi. Benim İslamcılıktan kopuşumun ilk başladığı nokta tam burasıydı yıllar evvel. İlk videoda yine "bizim tebliğ metodumuz" falan duyunca bende dejavu etkisi yaptı her nedense.
    Yanıtla
  5. güzeldi, fakat cevaplardan çok sorulara yol açtı:(

    1- persliler ile bizanslıların savaşından evvel kurulu düzende emevi hanedanlığının asli unsuru olan kureyş kabile konfederasyonu (ne kadar doğru bir tanım?- cümle uzadıkça sarkık bir hal aldı) içindeki ümeyyeoğullarının, pers ve bizans etkisindeki 2 arap devleti ile ekonomik ilişkisi neydi? sanki ticaretin ana damarı bu aileydi gibi geliyor bana.

    2- bu iki devlet yıkılınca kureyş kabilelerinin ekonomik durumunda ne gibi değişiklikler oldu?

    3- araplar ilk kez perslilere karşı birleşip zafer elde edince muhammedin nesli bunu hangi anlatılarla dinledi, anlattı... çünkü müslüman olanların yaşına bakınca, çekirdek kadroda muhammedin nesli ön plana çıkıyor.

    4- pers bizans savaşı, 2 yıkılan arap devleti açık ki kureyş ekonomik sistemini bozmuş. mekki ayetler buna cuk oturuyor. islama davetten bugüne bize ulaşan propaganda hep toplumun en alt kesiminin islamı kabul ettiği yönde. ümeyyeoğullarının başı çektiği kabile konfederasyonunda çatırdama ve kabile reislerinin islama geçişine dair bir inceleme var mı?

    5- muhammed dönemi fetihlerin arap coğrafyası öncelikli olmasıyla ilk kazanılan pers savaşının etkisi üzerine inceleme var mı? bana var gibi geldi.

    6- muhammed ölür, ebubekir 2 sene ömer 16 sene hüküm sürer... osman gelir. osman ümeyyeoğullarından. ebubekirin 2 senesi dinden dönme (aslında merkeze zekat vermeyip, zekatı yerelde harcayacağız diye itiraz edenler) olaylarını bastırma üzerine geçer. arap birliği bu şekilde yeniden tesis olur. ömer dönemi fetihlerle (dış yağma) geçer. dış yağma ile birlikte ticareti sağlayacak güvenlik vs. sağlanır. ilginç olan ömer güçlü sahabeleri hep yanında tutar. kendince bunun adı onlara danışma ihtiyacıdır (basbaya göz hapsi işte), ama ilginçtir ümeyyeoğullarının lideri ebu süfyanın oğlu muaviye şam a vali olur. ömer ölünce de ümeyyeoğullarından osman halife olur. anlaşılan o ki ümeyye oğulları dış yağma döneminde ya eski ticari bağlantılarını kullandı ve yeniden eski gücüne kavuştu ya da kureyşin konfederasyonunda iç çatırdama oldu ki yine onlar ön plana çıkabildiler. bir nevi ümeyyeoğullarının lideri ebu süfyanın oğlunun şam a vali atanması o dönemde ümeyyeoğullarının osman gibi kendi ailelerinden birini halife yapabilecek pozisyona ulaştıklarını gösteriyor. buna dair tabakat kitaplarının içinde aydınlanabileceğimiz veriler var mı? çünkü bu kitaplarda kim güvenilir kimin kimle husumeti var vs. olduğunu belirttiniz.
    Yanıtla
  6. Seminere katılamadığım için üzülmüştüm. Bu videolar iyi oldu.

    İzlerken az da olsa batıda yapılan münazaralardan aldığım tadı yakaladım. Tabii burada karşı taraf yok. Daha önce yapıldı mı bilmiyorum münazara yapmayı düşünüyor musunuz?
    Yanıtla
  7. islamım erken dönemiyle ilgili şeyler de beklerdim
    Yanıtla
  8. http://www.youtube.com/playlist?list=PLThZYSdihz6aX2GaZGxrN89SdNnmnvlqM adresinde hepsini toplu hale getirdik.
    Yanıtla
  9. Katılımcılar bayağı zayıfmış. Bariz "One man show" olmuş.
    Sevan Beyin çözemediği yerlerin olması da çok hoş... : )
    Çıkardığım sonuç, Sorun "insan" da, ideolojide değil...
    Din kötü bi'şeydir diyerek bir yere varılamaz...
    Seneye "Akıl ve Ateizm" semineri de yapılsa, yine aynı sonuçlara varılır herhalde. Ama, yine de, teşekkür ederiz,bunları düşünmemize vesile olduğunuz için...
    Yanıtla
    Yanıtlar
    1. keşke sizde katılsaymışsınız, geleceği öngörebildiğinize göre çözemeyeceğiniz hiçbişey yok gibi:)

      bu seminerleri izleyip sonunda "din kötü bi'şeydir diyerek bir yere varılamaz" demek ciddiyetsizliktir.

      millet ne tartışıyor siz neredesiniz?..
    2. Seyrettiklerimden; "Aslolan insandır. İnsan fıtratı tüm ideolojilerin ana kaynağıdır. Sadece "din"e bütün kötülüklerin anası muamelesi yapmanın doğru olmadığı" sonucuna vardığımı belirtmek istemiştim.
      Bu benim fikrimdir, ciddiyetsiz bulmanıza bir şey diyemem, o da sizin fikrinizdir...

      İnsanların "nerede" olduğunu eleştirmek yerine, siz de, konu hakkındaki "özet" düşüncenizi belirtseydiniz herhalde daha faydalı olurdu. Biz de, sizin ciddiyetiniz hakkında bir fikir sahibi olurduk diye düşünüyorum.
      e.yucel
    3. e. yücel,

      allasen bu videolarda dine bütün kötülüklerin anası muamelesi nerede yapıldı?

      karşınıza bir ateist çıkınca ezbere ithamlarda bulunuyorsunuz. bu videoların hiçbir yerinde dine bütün kötülüklerin anası muamelesi ya-pıl-ma-dı. yok böle bişey. nereden uyduruyorsunuz?

      bir ezberinizden çıksanız. karşınızdaki tüm ateistleri ezberinizdeki ateist formu içine dahil etmek için uğraşıp duruyorsunuz. bir de bu "haksızlığı" yaparken öyle üstten bir edayla konuşup yazıyorsunuz ki... okuyanda videoları izledi zannedecek:)
    4. Bir fikir beyan ettik, yemediğimiz fırça kalmadı : )

      Ne ciddiyetsizliğim, ne ezbere ithamcılığım, ateistleri ezbere forma sokmuşluğum, ne videoları seyretmediğim, ne de, milletin nerede olduğu, benim nerede olduğum...

      Yaptığınız, tipik, kendi zaafları ile karşısındakini suçlama örneklerinden. Bir tür "Ad hominem" örneği...

      Üstadın, eleştirilerinizi "direkt" değil, "endirekt" olarak yapın tavsiyesi böyle yorumlanmamalıydı. : )

    5. fırça yediğin doğru:)

      ad hominen kavramını yanlış anlamışsın. videolardan birine atfen "din kötü bi'şeydir" lafının ve/veya benzeri sözün geçtiği ve bu yönde bir kanaat oluşturulmaya çalışıldığını ispata yönelik herhangi bir cevap vermedin. ateistler din kötü bişeydir demez. "kötü" sıkıntılı bir kelimedir. ergenler din kötü bi'şeydir der. çünkü ergenler ergen olmaları sebebiyle "kötü" kavramı etrafında dolanır durur. sevan ise bu videolarda "rasyonel" bulduğunu ifade eder ya da "rasyonel değil" der. neden acaba? sen din kötü bişeydir etrafında iddianı ispata yönelik videolar etrafında bir cevap versen ve ben senin kişiliğine laf etmeye kalksam şu ad hominen sözlerine örnek olur mu olmaz mı o zaman belki tartışılır.

      ama ortada bir gerçek var: bu videoları izleyip din kötü bi'şeydir diyorlar demek bariz bir haksızlıktır. katılımcıların seminerler üzerine yaptıkları tartışmaları bilmeden onlara yönelik "bayağı zayıflarmış" demek ayıptır (ben katılımcılardan değilim).

      tüm videoları izledim. senin izlediğini düşünmüyorum. eğer tümünü izlemişsen ve sonunda sorun insanda ideolojide değil demen kendi içinde acayip bir sorundur. inançlı bir insan olduğunu düşünüyorum. inançlı bir insanın ateizm karşısında sorun ideolojide değil insanda demesi akıl izan adına beni sinirlendiriyor.

      bir cevabınızda da aslolan insandır insan fıtratı tüm ideolojilerin asıl kaynağıdır filan dediniz. şimdi bu sözün etrafında biraz rönesansa gitmek (insanı ölçüt almak, acep hümanizm? ne dersin?) oradan bu söz etrafında geçen tartışmalara (burası eğlenceli geçer şimdiki insanlar için) bakmak gerek. buradan da "fıtrat" kavramı üzerine yeniden düşünmek lazım tabi... "fıtrat" kavramını kullanınca aslolan insan diyemezsin. fıtrat emre tabidir...

      tüm kavramları altüst ettin hacı...

      velhasıl... sen ne dediğinin farkında mısın allasen?

      sevan benim üstadım değil. ama adamı okurken acayip zevk alıyorum. ve ondan çok şey öğrendim. müteşekkirim.